|
SUNUM VE / VEYA EYLEM
EDEBİ
SANATLARI YAPMA
1. P L Â N
Herhangi bir konuda
sıralanacak
düşüncelerin,
duyguların, olayların
mantıklı ve etkili
biçimde düzenlenmesidir.
Önce, konu seçilir,
sınırlanır; sonra bir
ana düşünceye bağlanır.
Bu ana düşünceye göre
bilgi toplanır. Daha
sonra bu düşünceler,
birlik ve bütünlük
sağlanacak biçimde
düzenlenir ki, bu
düzenleme işlemine,
Plânlama
denir. Yazının çatısı,
iskeleti olan plân, bize
yol gösteren bir
araçtır. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 153)
Bir konunun omurgası
olan ana düşünce
çevresinde, yardımcı
düşüncelerin bir düzene
konmasına "Plân"
denir. Bir
yazıda ana düşünce
çevresinde beliren
yardımcı düşüncelerin,
ana düşünceyle
ilişkileri yönünden
uzaklık ve yakınlıkları
vardır. Bunları sıraya
koymak, gereksizleri
atmak, ancak plân
yapmakla mümkündür. (K.
GARİPOĞLU, Kompozisyon
Bilgileri, s. 154)
a. PLÂN TÜRLERİ
Herhangi bir yazıda
konunun içeriğine ve ele
alınış yöntemine göre üç
türlü plân vardır:
(1) Devinsel (Harekî)
Plân:
Olaya dayanan, tahkiyeli
kompozisyon türlerinde
uygulanır. Örneğin;
hikâye, roman, tiyatro,
gezi yazıları vb.
(2) Duygusal Plân:
Mutluluk, üzüntü, acı,
heyecan, hayal
kırıklığı, korku vb.
insanî özellikleri
anlatan yazılarda
uygulanır. Örneğin;
şiir, mensur şiir
vb.
(3) Düşünceye ait
(Fikrî) Plân:
Düşünceye dayalı yazı
türlerinde uygulanır.
Örneğin; makale,
fıkra, deneme, konferans
vb. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 157)
Her yazıda, genellikle şu üç bölüm bulunur:
Giriş: Okuyucunun ilgisini çekecek bir özellikte olmalıdır. Bu bölüm
oluşturulurken, güncel
olaylardan, atasözü,
vecize ve deyimlerden
yararlanılabilir.
Gelişme:
Ana düşünceyi
destekleyecek ve
geliştirecek yan
düşünceler, bu bölümde
verilir. Tanımlama,
örnekleme,
karşılaştırma, tanık
gösterme, istatistikî
bilgi verme, anı
aktarma, kişi ya da
olayı tasvir etme, aksi
düşüncelerden yola çıkma
vb. yöntemler aracılığı
ile ana düşünce,
açıklanır ve
geliştirilir.
Sonuç:
Yazı boyunca verilen düşüncelerin özü saptanır; okuyucunun beyninde
oluşan soruların
cevaplanması sağlanır;
yazının önceki
bölümlerinde atılan
düğümler, teker teker
çözülür.
b. PLÂN YAPMANIN YARARLARI
(1) Kişiyi boş sözlerden
ve konu dışına çıkmaktan
kurtarır.
(2) Düşüncelerin rahatça
anlatılmasını ve yazının
kolay anlaşılmasını
sağlar.
(3) Duygu, düşünce ve
hayallerin ölçülü
biçimde anlatılmasına
yardımcı olur.
(4) Kişiyi
kararsızlıktan ve zaman
kaybından kurtarır.
(5) Konu birliğini
korur.
Plân yapmadan
oluşturulan bir paragraf
örneği:
"Havanın dikkate
alınması, bir uçak
yolculuğunda daima
mevcut ve devamlı bir
faktördür. Hava
şartlarının tesirleri,
sayıca o kadar fazla ve
değişiktir ki, ancak
hava yolculuğunun
yapılması ile ilgili
diğer bütün faktörlerle
olan alâkası
muvacehesinde dikkate
alınınca, tam bir
şekilde değerlendirmeye
tâbi kılınmış olur. Bu,
bilhassa meteorolojik
hava tahminlerinin,
plânlanmış veya tasavvur
hâlinde olan bir hava
yolculuğuna
uygulanmasında açıkça
kendini gösterir. Bu
sebeple, seyahat şayet
müessir bir şekilde
plânlanacaksa,
plânlamasının hava
şartlarına bağlı olduğu
her seyahat tam süresine
şamil olacak
güvenilebilir bir hava
tahmininin iyice
incelenmesine ve bu
tahminin gerektirdiği
şekilde, plânlarda uygun
değişiklikler
yapılmasına ihtiyaç
hissettirir."
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 160)
Yukarıda plânı
yapılmadan oluşturulan (Anlamı
bilinmeyen kelimeler,
yapısı bozuk cümleler
kullanılmış, düşünceler
kapalı, dolaylı ve
anlaşılmaz verilmiştir.)
paragraftaki düşünceler,
şu şekilde
verilebilirdi:
"Bir uçak yolculuğu
yapılmak istendiğinde,
hava şartlarının
etkileri göz önünde
tutulmalı; bu nedenle,
hava tahmin raporları
iyice araştırılmalıdır."
c. YAZIDA PLÂN
(1) Konunun seçimi
(2) Konunun
sınırlandırılması
(3) Ana düşüncenin
belirlenmesi
(4) Yardımcı
düşüncelerin
belirlenmesi
(5) Yardımcı
düşüncelerin sıralanması
(6) Yazı türünün
belirlenmesi
(7) Başlığın
belirlenmesi
Örnek Yazı Plânı:
Konu :
"Duvarı nem, insanı gam
yıkar."
(Türk Atasözü)
Ana Düşünce :
Nem ve gam. (Açıklayacağım
nedir?)
Yardımcı Düşünceler:
Nemin duvarı yıkması /
Gamın insanı yıkması
Yazı Türü :
Fıkra
Plân Türü :
Düşünceye ait plân
(Fikrî plân)
Başlık :
Nem ve Gam
Paragraf Kuruluşu :
Giriş, Gelişme ve Sonuç
NEM VE GAM
Bir atasözümüz,
"Duvarı nem, insanı gam
yıkar." der. Nem ve
gam içine sızdıkları
varlıkları uzun sürede,
ağır ağır, içten içe
çürütüp yıkmayı
bildirirler. Nem duvarı
nasıl yıkarsa, gam da
insanı öyle yıkar.
Nem, duvarı yıkar. Belli
ki balyoz gibi, dinamit
gibi birdenbire yıkmaz;
bunların aksine, önce
boya, sıva gibi dış
koruma kaplamaları
dökülen yerlerden nem
duvarın içine sızar,
yapı maddelerini eritir,
sertliğini ortadan
kaldırır, dayanaksız
durumuna getirir.
Direnme, ayakta kalma
gücü yok olan duvar bir
yerlerinden başlayarak
ufalanmaya, erimeye,
giderek yıkılmaya
başlar. Gerçekte yıkılan
duvar değildir: Bir
değer bilirliğin, bir
düşüncenin, bir umudun
son buluşudur.
İlgisizliğin,
bakımsızlığın,
unutulmuşluğun sonun-da
kocaman duvar gözden
kaybolup gider. Acıdır
ki herkesin gözü önünde,
duvar ile nem arasındaki
savaşta, duvar neme
yenik düşer.
Gam da insanı yıkar.
Gam, diğer adıyla
üzüntü, insanın güven
duygu sunu yitirmeye
başlamasıyla ortaya
çıkar. Gam nemle ya da
kanserle özdeştir. Ağır
ağır, sessiz, sinsice,
içten içe eriten gam,
sanki görünmez bir
düşman gibidir. Bir
hastaya gerekli ilâçlar
verilirse, hasta
kurtulabilir; fakat
"gam" dediğimiz
hastalığın ilâcını kim
bulacak, o hastalığa
yakalananı kim
kurtaracak? Kurtulsa
bile yitirilen yılları
kim geri getirebilecek?
İnsan eliyle, emeğiyle,
bilgisiyle yaratılıp
anıtlaştıran duvarı nem
eninde sonunda yıkar;
onun gibi, insanı gam
zamanından önce çökertir
ve sonunda yıkar.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
320 / 321)
d. KOMPOZİSYON
KONULARINI SINIRLAMA
Çok geniş konular
üzerine yazı yazmak ya
da konuşma yapmak
oldukça zordur. Her
şeyden önce geniş
konuları aktarmak için
geniş zamana ihtiyaç
vardır. Onun için yazı
yazarken, konuşma
yaparken önce, konu
sınırlanmalıdır. Amaca
uygun sınırlanmış
konular üzerinde
çalışmalara yoğunluk
verilmelidir.
Örnekler:
GENEL KONU :
"Roman"
ALT KONULAR :
I. Türk Edebiyatında
Roman
A. Cumhuriyet Dönemi
Türk Edebiyatında roman
1. Reşat Nuri
Güntekin'de Roman
a. "Yeşil Gece"
de Roman
1) "Yeşil Gece"
Adlı Romanda Tiplerin
Tahlili
a) "Yeşil Gece"
Adlı Romanda "Şahin
Efendi" Tipinin
Tahlili
GENEL KONU :
"Kültür"
ALT KONULAR :
I. Millî Kültür
A. Türk Töresi
1. Gelenekler
a. Dinî Bayramlar
1) Dinî Bayramlarda
"Bayramlaşma"
Âdetleri
a) Dinî Bayramlarda
Bayram Ziyaretleri
i. Dinî Bayramlarda
Büyükleri Ziyaret
GENEL KONU :
"Resim"
ALT KONULAR :
I. Resim Eğitimi
A. Ortaokulda Resim
Eğitimi
1. Ortaokulda Yağlı Boya
Resim Eğitimi
a. Portre Çalışması
1) Çocuk Portre
Çalışması
a) Kız Çocuklarının
Portre Çalışması
GENEL KONU :
"Atatürk"
ALT KONULAR :
?
I. ?
A. ?
1. ?
a. ?
1) ?
a) ?
Yukarıdaki genel konuya
uygun alt konuları
bularak konu sınırlaması
yapınız.
e. 5 N FORMÜLÜ
Herhangi bir düşünceyi
yazılı ya da sözlü
olarak ortaya koyabilmek
için aşağıdaki soruları
dikkatlice kendimize
sormalı ve cevaplar
aramalıyız:
* NEREDE
yazacağım ya da
söyleyeceğim ?
* NİÇİN "
* NE "
* NASIL "
* NE ZAMAN "
2. K E L İ M E
Her kelime bir düşünceyi
içine alır. Yazılı ve
sözlü anlatımda
düşüncelerin istenen
düzeyde anlatılabilmesi
için kelimeleri
bulabilmek ve seçebilmek
son derece önemlidir.
İstenen kelimenin
bulunamaması ya da
seçilememesi durumunda
düşünceler önemini
kaybedebilir ya da
verilmek istenen mesaj
tam anlamıyla
aktarılamaz.
Düşüncelerin açık,
doğru, mesaj değerinde
bir azalma olmadan
aktarılabilmesi için
uygun kelimeleri bulmak
oldukça zordur. Bu yolda
başarı kazanabilmenin
yolu söz varlığının
zenginleştirilmesidir.
Kelimelere hâkim
olabilmek, onları anlam
ve işlevlerine uygun
biçimde kullanabilmek
için ana dilin seçkin
eserlerinin ve özenle
yapılmış çevirilerin
ilkokuldan itibaren
okunması gerekir.
Kelimelerin bir düşünce
ifade etmesi, doğru ve
yerinde kullanılmasını
zorunlu kılar. Ayrıca,
tam olarak kavranamayan
kelimelerin sözlüklerden
araştırılması ve verilen
örneklerin incelenmesi
de oldukça yararlıdır.
Anlamlı dil birlikleri
olan kelimeler; canlı,
cansız, somut, soyut
bütün varlıkları,
kavramları, hareketleri
karşılar. "ki, fakat,
ile, da / de, ve, veya"
gibi başlı başına anlamı
olmayan, fakat cümle
kurmaya yarayan dil
birlikleri de kelime
sayılır.
Kelimeler, yapıları
yönünden iki türlüdür:
(a) Türemiş Kelimeler:
Kelimeye eklendiğinde
anlamını değiştiren,
yapım eklerini alarak
oluşturulan yeni
kelimelere
"türemiş kelime"
ya da "gövde"
denir. Bütün yapım
ekleri çıkarıldıktan
sonra kalan kelimeye ise
"kök" denir.
Türkçede kelimeler üç
yolla türetilir:
(a) İsim köklerinden
(b) Fiil köklerinden
(c) Gövdelerden
(2) Birleşik kelimeler:
İki ya da daha çok
kelimenin aralarına ek
giremeyecek kadar
kalıplaşıp bitişmesinden
oluşan kelimelere
"Birleşik Kelime"
denir. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 194 - 203)
Aşağıda, Ahmet Haşim'den
alınan metinde bir
uçurtma canlandırılıyor.
Kelimelerin seçimindeki
başarıya ve bunun
sağladığı etkiye dikkat
ediniz:
'... Gözler havada,
ellerde yumaklar,
göklerde renk renk, baş
vura vura yükselen,
kuyruk ata ata tepe
aşağı gelirken tekrar
havalanarak hızla
doğrulup böbürlene
böbürlene bulutlara
karışan; kılavuzu
kendinden, armudî, dört
köşe, beşli, altılı
uçurtmalara ne
diyeceksiniz ?... Bunlar
hem göz hem gönül alır;
akıl, fikir dağıtır..."
a. KELİMELERİN GERÇEK VE
MECAZİ ANLAMDA
KULLANILMASI
Kelimelerin
sözlüklerdeki anlamları
sınırlıdır; bu anlamlar
da herkes tarafından
bilinir.
Mecaz:
Kelimelerin gerçek sözlük anlamlarının dışında kullanılması demektir.
Sözlükteki anlamlarıyla
"sınırlandırılmış"
kelimeler, çoğu zaman
sınırsız heyecanları,
düşünceleri anlatmak
için yeterli
olmayabilir. Bu nedenle
onları bir benzerlik,
bir ilgi, dolayısıyla
herkesçe bilinen anlam
dışında kullanılması,
anlatımın mecazlı
olduğunu gösterir.
Mecazlar, kelimeyi daha
geniş anlamda anlatır,
daha zengin bir
düşünceyi, heyecanı
davet eder. Günlük
konuşmalarda İçime
bir ağırlık çöktü.,
size yük olmak istemem',
Sizinle konuşunca
açıldı vb. örnek-lerde
"ağırlık, yük,
açılmak"
kelimeleri kendi
anlamlarının dışında
"rahatsızlık veren,
neşelenmek, ferahlamak"
anlamlarıyla
kullanılmıştır.
"Evin açık duran
kapısından bir adam
içeriye girdi."
cümlesinde, kelimeler
genel anlamlarıyla
kullanılmıştır.
"Evin açık duran
kapısından bir adam
gölge gibi kaydı."
denildiği zaman mecazî
anlamlarıyla kullanılan
gölge ve
kaydı
kelimeleri sayesinde, o
kimsenin içeriye
yalnızca girdiği değil,
nasıl girdiği de
anlatılmış olur.
b. KELİMELERİN
KULLANILIŞLARINA GÖRE
ÇEŞİTLERİ
(1) Günlük yaşama
ilişkin olanlar:
çocuk akıl ceket
ekmek çorap lâmba
ocak kalem pantolon
sevmek rahat bardak
vb.
(2) Yazı diline ilişkin
olanlar:
Yazı dilindeki
kelimelerin büyük bir
bölümü günlük dilde
bulunmaz. Çeşitli
uzmanlık alanlarıyla
ilgili, günlük
hayatımızda yeri olmayan
düşünceleri anlatan bu
tür kelimeler, şu
şekilde
sınıflandırılabilir:
(a) Kullanımdan düşmüş
(arkaik) olanlar:
Türk yazı dilinin belli
bir döneminde
kullanılmış olmakla
birlikte bugünkü dilde
görülmeyen kelimelerdir.
Bu tür kelimelerin bir
kısmı Türkçe kökenlidir.
çaşıt (casus) âli (yüce, yüksek)
çeri (asker) fırka (tümen)
tamu
(cehennem) istihsal (üretim)
ötmek (geçmek) kumandan (komutan)
sü sülemek
(asker sevk etmek)
vakıa (olgu)
uçmak
(cennet) yevm (yevmiye) vb.
(b) Kullanılmakta
olanlar:
araç anket
bölük komutanı gramer
dil bilim helikopter
dizi taarruz
toplantı tayin
vb.
(c) Yeni olanlar:
Bu tür kelimeler,
yabancı dillerden
alınmış ya da dilin
kendi imkânlarıyla
türetilmiş olabilir.
ayrım by-pass
birikim check-up
olgu egzoz
süreç frekans
3. C Ü M L E
Etkili Bir Cümle:
Düşünce ve gramerce
doğru, açık, kelimeler
ve noktalama işaretleri
yerinde kullanılmış bir
cümle iyi sayılmakla
birlikte, etkili
olmayabilir. Cümlelerin,
okuyan ya da
dinleyenlerin ilgisini
çekmesi, dolayısıyla
etkili olması sanıldığı
kadar basit değildir.
Etkili bir cümle için,
şu dört esas göz önünde
tutulmalıdır.
a. VECİZLİK
Amacın mümkün olduğunca
az kelime ile
ifadesidir. İfadenin
vecizliği, yazanın iyi
düşünmesi ve eseri
üzerinde çalışması ile
mümkündür. Yazı, değişik
zamanlarda gözden
geçirilirse, fazla
kelimelerin
çıkarılabileceği
görülür.
1. Örnek:
"Zevkin bozulması,
sanatçının taklitçi
olmamak endişesinden
doğan aykırı
yollar
araması ve yeniliksever
halkla birlikte
yolunu
şaşırmasından
doğar."
2. Örnek:
"Bu durum tam üç saat
devam etti.
Şoförümüz uykusunu almış
olacak ki
yola tekrar devama
başladık.
Sabah olmaya
başlamıştı."
3. Örnek:
"Birkaç gün önce
geldiğim bu şehirde
sürekli
dolaşıp
duruyoruz.
Kampa gelen arkadaşlar
birbirini çok seviyor ve
her tarafta birlikte
dolaşıyoruz.
Senin de
burada olmanı bilsen ne
kadar çok istiyor ve
seni
arıyorum."
İlk örnekte aynı kökten
gelen doğan,
doğar ve
yollar, yolunu
kelimeleri tekrar
edilmiştir.
İkinci örnekte
devam,
başlamak,
olmak iki kez
kullanılmıştır. Ayrıca
tam ve
tekrar
kelimeleri gereksizdir.
Üç saat
dedikten sonra tam
kaydına ihtiyaç yoktur.
Yola tekrar devama
başladık
cümlesindeki
tekrar kelimesi
fazladır; devam,
tekrar düşüncesini de
anlatır.
Üçüncü örnekte
dolaşıp duruyoruz,
senin,
seni
kelimeleri tekrar
edilmiştir.
Sürekli kelimesi
ise gereksizdir.
İyi ve etkili cümlelerde
düşünceleri tam
anlamıyla anlatan
kelimeler yer alır;
karışık, fazla kelimeyle
anlatılan düşünceler
etkisini yitirir. Yerine
göre, düşünceyi
kelimelerle uzun cümle
hâlinde ya da yerinde
kelimeler kullanarak en
kısa yoldan ifade etmek
daha yararlıdır.
"Şimdilik burada bir
pansiyonda kalıyorum.
Bursa gerçekten cennet
gibi bir yerdir... Doğa
güzelliği ve tarihî
eserleriyle iftihar
edilecek bir yer... Dün,
arkadaşlarla Uludağ'a
gittik. Çok güzel bir
yer... Özellikle havası
mükemmel..."
Yukarıdaki cümlede
düşünceler karışık ve
etkisizdir; ne
anlatılmak istendiğinin
farkında olunmadığı
gibi, yazı herhangi bir
düzeltmeden de
geçirilmemiştir.
Aşağıdaki cümleler ise,
etkili ve kısadır :
" ... Ertesi gün konağın
tek atlı arabasına
hanımefendi, ben, valide
bindik. Çarşıya gidildi.
Bir şeyler alındı, bir
şeyler ısmarlandı. ...
Araba, hanımefendiyi
konağa bıraktı.,
sütninemi aldı. Bohçamı,
daha birkaç paket de
beraberimizde olduğu
hâlde, bizi evimize
götürdü..." AHMET RASİM,
Falaka'dan
Düşünce bakımından
güçlü, açık kısa
cümlelerle, özlü söz
söyleme sanatına İcaz
adı verilir. Vecize
ve atasözlerinin akılda
kalmasının en önemli
sebepleri, bu
özellikleri taşımasıdır
:
Vecize ve Atasözlerine
Örnekler:
Ben, askerliğin her
şeyden ziyade
sanatkârlığını severim.(K.
ATATÜRK)
Hayatta en hakikî mürşit
ilimdir.
(K. ATATÜRK)
Kuvvet birdir ve o
milletindir.
(K. ATATÜRK)
Türk dili; Türk
milletinin kalbidir,
zihnidir.
(K. ATATÜRK)
Zora dağlar dayanmaz.
(Atasözü)
Ak akçe, kara gün
içindir.
(Atasözü)
b. KELİMELERİN
SIRALANIŞI
"... Gece, her çeşit
kuruntuların
kafatasımızın
kovuklarından çıkıp,
hakikat çehreleri
takınarak sürü sürü
ortaya dağıldıkları,
yeri ve göğü tuttukları
zamandır..."
Ahmet HAŞİM
"... Hele notalar,
diyordu, görseniz ne
hâlde (Hele notaların ne
hâlde olduğunu görseniz
diyordu.)
Bilmem bazıları da ötede
mi kaldı, konakta mı ?
(Bazılarının ötede mi,
konakta mı kaldığını
bilmiyorum.) ..."
Mehmet RAUF
Yukarıdaki düşüncelerin
dizilişleri gramer
bakımından aynı
değildir. İlk cümlede (Özne
+ tümleç +
yüklem) şeklinde
kurallı bir diziliş
vardır. İkinci örneğin
cümlelerinde ise, yüklem
ortada kalmıştır.
c. CÜMLE UZUNLUĞU
Etkili cümlenin kısa ya
da uzun olması gerektiği
hakkında kesin bir şey
söylenemez. Ancak uzun
cümleler, kısa cümlelere
oranla düşünce
bakımından daha
zengindir. Cümle,
anlatılmak istenilen
düşüncenin önemine,
genişliğine ve yerine
göre uzun ya da kısa
olabilir.
Uzun cümleler;
genellikle anlaşılması
güç, okunuşu sıkıcı ve
yorucu olduğundan
istenen cümle olamaz.
Baştan sona kısa
cümlelerle yazılı bir
metin de yazıya
monotonluk vereceğinden
okumayı zevksizleştirir.
Sonuç olarak, yerine
göre, çeşitliliğe gitmek
en doğru yoldur.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 177)
Örneğin, aşağıdaki
parçada, evini satmak
isteyen tellâla
sinirlenen bir kimsenin
konuşması
canlandırılıyor. Heyecan
ve kızgınlık sonucunda
söyle-nen bu cümlelerin
kısa olması doğaldır:
...Benden ne
istiyorsun? Evimi bana
zorla mı sattıracaksın?
Sen benim keyfimin
kâhyası mısın? Benim
işime ne hakla
karışıyorsun? İster
satarım, ister satmam,
sana ne oluyor? Hiç
insana zorla evini sat
denir mi? Olur şey mi
bu? Haydi edebinle çık,
git, çekil
karşımdan!...
Abdülhak Şinasî HİSAR,
Çamlıca'daki
Eniştemiz'den
Bu konuda uzun
cümleleriyle tanınan
Türk roman geleneğinin
en usta yazarlarından
biri olan Halit Ziya
UŞAKLIGİL şöyle diyor :
...Uzun cümlelere
eğilimli olmayan ve onun
aleyhinde bulunan
kimselerse, bunlar o
cümlelerin zorluğundan
yılanlar ya da bir
uzunluk arasında
düşünceleri
izleyebilecek kadar
dikkatini toplama ve
sürdürme yeteneğinden
yoksun olanlardır.
Öyle düşünceler vardır
ki, bütün ayrıntılarıyla
birlikte, ayrı ayrı
çözülemeyecek olursa
dağılacak, bir inci
tespihe benzer;
imamesinin etrafında
sağlam bir ibrişimle
bağlı ve toplu olmaya
muhtaçtır. Bu ibrişim,
söz dizimidir; onu her
el, kopmayacak,
incilerini her biri bir
tarafa savrulmak
tehlikesine metanetle
bükmek yeteneğine sahip
değildir...
Halit Ziya UŞAKLIGİL
Arka arkaya gelen hep
uzun ya da hep kısa
cümleler tekdüzeliği
dolayısıyla etkili
olamaz. Cümleler, kelime
sayısı bakımından farklı
olmalıdır. Birbirini
izleyen cümleler hem
uzun, hem kısa;
anlamlarına göre,
olumlu, olumsuz, soru
vb. türlerde olursa, bu
değişiklik ilgiyi
çekmeye yarar.
Yazıda bunun için bir
kural konulamaz; ancak
yazının her sayfasındaki
cümlelerin hepsi olumlu
ise, bunların birkaçını
olumsuz ya da soru
cümlesi yapmak daha
doğrudur. Eğer, arka
arkaya gelen cümlelerin
hepsi birleşik ise
bunlardan bazılarını
basit cümle durumuna
getirmek ifadeyi daha
etkili kılar. Aynı
şekilde, cümlelerin
hepsi on, on beş kelime
uzunluğunda ise beş altı
kelimelik cümleler
hâline getirmek de bir
etki oluşturabilir.
Kısa cümleleri ancak,
bununla birlikte,
fakat... gibi
bağlaçlarla birbirine
ekleyerek, uzun cümleler
oluşturmak mümkündür.
Aşağıdaki parça,
dikkatle okunduğunda,
cümlelerin uzunluk ve
tür bakımından değişik
ve etkili olduğu
görülebilir :
... Vapur, limandan
biraz açıkta demir
atmıştı. Bunun etrafını
derhal irili ufaklı bir
sürü sandal, motor,
mavna sardı. Bunlar
içerileri yüz binlerce
oğul arısıyla dolu
kovanlar gibi vızıltılı,
uğultulu idi. Rumca,
Fransızca, İngilizce,
İtalyanca birtakım
sesler ve bazen bunların
hepsinin kalıntısı bir
Akdeniz lehçesi ile
söylenmiş sözler,
aralıksız denizden
güverteye doğru
fışkırıyordu; hatta
bunların içinde Türkçe
birtakım nidalar bile
işitilmeye başladı;
çünkü Doktor Hikmet,
başında fesiyle
güvertenin tenha bir
noktasından bu geveze
kalabalığa sarkmış
bakıyordu; lâkin bütün
bu kalabalık içinde
yalnız bir nokta, yalnız
bir şey Doktor Hikmet'in
hayret ve dikkatini
çekmişti: Türk bayrağını
taşıyan bir sandal ve
bunun ortasında
koltuğunun altında
birtakım paketlerle
ayakta duran ve
gözlerini bir saniye
bile kendisinden
ayırmayan bir adam...
Y. Kadri KARAOSMANOĞLU,
Bir Sürgün'den
d. CÜMLEDE UYUM (âhenk)
Cümlede uyumun ne olduğu
tamamıyla tanımlanamaz;
ancak bazı cümlelerin
ötekilerinden uyumlu
olduğunu fark ederiz.
Kelimelerin düzeninde,
cümle uzunluğunda ve
cümle türlerinde
değişiklik kadar uyum da
cümleyi güzelleştirir,
etkili hâle getirir.
Bir yazının uyumlu
olduğu, ancak yüksek
sesle okunduğu zaman
anlaşılır. Kelimelerin,
düşünceye uyum sağlayan
müzikle ifade eder
tarzda seçilmesi, sert
ya da yumuşak hecelerden
meydana gelen kelimeleri
arka arkaya getirmemek,
tekrir sanatı uyumu
sağlamaya yarar. Tekrir
kadar, aynı ya da benzer
seslerin tekrarı da uyum
meydana getirir. Ara
sıra aliterasyon ve
asonanstan yararlanmak
gerekir. (F. A. TANSEL,
İyi ve Doğru Yazma
Usûlleri, Cilt: I-II, s.
27 - 51)
Aşağıdaki cümleler,
kelimeleri oluşturan
seslerin uyumuna göre gü-zeldir.
Bu cümleleri yüksek
sesle okuyarak, uyumu
hissetmeye çalışınız:
"... Mahmur karanfil !
Avucumda kokun değil,
koku hâlinde canındır
giden... Baharlı vedaını
dinleye dinleye
menzilime doğru benim
giden... Zira ardımızdan
başka ellerde ve başka
karanfiller geliyor...
Solarken sen kokunla
feryat etmiyor musun?
Bil ki ben de senin
açtığın, senin düşeceğin
toprağa bağlıyım... Onun
güneşi yanaklarımı
karartsa, rüzgârı
saçlarımı dağıtsa, buzu
alnımı dondursa, dikeni
elime ve çakılı ayağımı
kanatsa da başka âlemde
gözüm yok, muradım
yok... Bahçeden,
coşkunluğu, gölgemi
şimşek gibi aydınlatan
bülbül!... Canımın sesi,
sen olaydın... O ses
gibi, ben de ömrümün
lezzet demlerini gece
gündüz dinmez humma ile
anlatıp sonra sükûta
varaydım, hicransız
sükût..."
Ruşen EŞREF,
Damla Damla'dan
Aşağıdaki cümleler her
bakımdan etkilidir.
Gereksiz kelime
kullanılmadığı gibi,
kelimelerin
sıralanışında, cümle
türlerinde değişiklik
vardır; uyum sağlanması
için aliterasyon,
asonans, tekrir ve
kelimelerin birbiriyle
kaynaşmasından doğan
uyumdan da
yararlanılmıştır. Metni,
bütün bu özellikleri
anlamaya ve hissetmeye
çalışarak dikkatle
okuyunuz.
AĞAÇ
Ağaçların baharda nasıl
çalıştığına dikkat
ettiniz mi? Bunların
hâli, ibret
alabilecekler için ne
büyük bir derstir.
İskelet gibi kupkuru
ağaç, bir sabah
karşımıza çiçeklerle
donanmış, taze bir gelin
çehresiyle çıkar. Bu
değişim, hiçbir gürültü
uyandırmadan, hiçbir
suretle göze çarpmadan
meydana gelmiştir.
Hiçbir insan gözü ağaçta
çiçeklerin ne zaman
açtığını görmemiştir.
Sükût içinde o, şu
dallarda hayatı
hazırlamış... Dallar
sükût içinde çiçek
açmış... Gene tam bir
sükût içinde yeşil
yapraklar, yarın açacak
ve öbür gün de renkli
yemişler dallardan
sarkacak... En hafif
rüzgârda en çok gürültü
çıkaran, yapraksız kış
ağaçlarıdır. En büyük
fırtına da bile bahar
bahçesinin sallanışında
ancak tatlı bir hışırtı
duyulur. O ağır sallanış
bile yemişler için
zarardır. İşler, sükût
içinde düşünülür, sükût
içinde doğar: Ağaçların
yapraklarının yemiş
vermesi gibi...
Ahmet HAŞİM
Görülüyor ki, bir bakıma
cümlenin düzenlenmesi
kolay görünse de,
aslında çok zordur.
Düşüncenin olduğu gibi
aktarılması gerekir.
Yazar, kendisi için
anlaşılan bir şeyin,
başkası tarafından
anlaşılmayacağı sorununu
düşünmek zorundadır.
Düşüncelerimiz sağlam,
hayallerimiz canlı
olabilir; bunlar,
yanlış, karışık ve
belirsiz bir ifade ile
anlatıldığı takdirde
önemini yitirir.
İyi cümle, düşüncelerin
her bakımdan doğru ve
açık, etkili anlatıldığı
cümledir; etki,
cümledeki düşünceyi
canlandırır, ilgiyi
çeker. Gereksiz
kelimeler kullanmamak,
kelimelerin
sıralanışındaki
değişiklik, düşüncelerin
önem ve özelliklerine
göre cümlenin uzun ya da
kısa olması, cümlelerin
tür bakımından aynı
olmaması ve uyum gibi
cümleyi etkili kılan
özelliklerden yararlanma
ihmal edilmemelidir.
4. P A R A G R A F
a.
TANIMI
Lâtince kökenli bir
kelime olan paragraf,
"bölüm" ve "yazı"
anlamlarındaki
"para" ve
"graf"
kelimelerinin
birleşmesinden oluşur.
Paragraf, aynı düşünceyi
anlatan ve birbirine
mantıkça bağlı cümle
gruplarından oluşan ve
ele alınan konuyu
aydınlatan bir
düşüncenin tam
ifadesidir.
Paragraf, bir düşünceyi
anlatan cümleler
topluluğu, diğer bir
deyişle ana düşünceyle
bağlantılı cümleler
kümesidir. İyi
plânlanmış bir yazıda
her yardımcı düşünce bir
paragrafla işlenir. Bu
yardımcı düşünceler; ana
düşünceyi açıklayıcı,
geliştirici özellikte
olmalıdır. Yazıdaki,
paragrafların sayısı,
ana düşünceyi destekler
nitelikte oluşturulan
yardımcı düşüncelerin
özelliğine göre değişir.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 161)
Tek cümleli paragraflar
olduğu gibi, daha çok
birden fazla cümleli
paragraflar yaygındır.
Paragrafın uzunluğu ya
da kısalığı. içindeki
yardımcı düşüncenin
önemine, tartışmayı
gerektiren bir nitelik
taşıyıp taşımamasına
7göre değişir. Eğer,
anlatılan bir yardımcı
düşünce, tartışmayı
gerektiriyorsa, onu
belirtecek, açıklayacak
olan cümlelerin sayısı
artar ve paragraf uzar.
Makale, fıkra, deneme,
söyleşi (sohbet), söylev
(nutuk), anı vb. kısa
boyutlu gazete ve dergi
yazılarında bir giriş,
birkaç tane gelişme,
bir de sonuç
paragrafı bulunur.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 148/149)
b. PARAGRAFIN
ÖZELLİKLERİ
(1) Paragraf bir yazının
en büyük birimidir.
(2) Paragraf, konunun
ana düşünce ile
bağlantılı cümleler
topluluğudur.
(3) İyi plânlanmış
yazılarda yardımcı
düşüncelerin her biri
bir paragraf oluşturur.
Bu paragraflar da ana
düşünce, çeşitli
açılardan açıklanır ve
geliştirilir.
(4) Paragrafların diğer
bir yararı da yazının
okunmasında sağladığı
kolaylıktır. Paragraf
yapılmadan hazırlanmış
bir yazının mesajı
kolaylıkla algılanamaz.
Bununla birlikte
paragrafların genellikle
yalnızca okunma
kolaylığı sağlamak
amacıyla yapıldığı da
görülür.
(5) Paragraflar,
müstakil bir yazı gibi
düşünülebilir. Bu
nedenle genellikle her
bir paragrafta tek bir
düşünce ele alınmalı ve
tartışılmalıdır.
(6) Uzunca ve
paragrafsız düzenlenmiş
bir yazı, okuyucuyu
dikkat süresinin kısa
olması nedeniyle, sıkar.
Yazar, bir yandan
süreyi, bir yandan
okuyucunun genel tavrını
göz önünde bulundurarak,
vermek istediği mesajın
sürekliliğini sağlamak
amacıyla paragrafları
çok iyi bir şekilde
düzenlemelidir.
(7) Paragraflar; yazının
ana düşüncesiyle
bağlantılı bir eksen
üzerin-de kurulur. Bu,
bir yandan paragraf
içindeki, bir yandan da
paragraflar arasındaki
tutarlılığı sağlar.
Doğal olarak yazı, konu
dışına çıkılmadan bir
bütünlük içinde sunulmuş
olur.
(8) Ana düşünce;
genellikle paragraf
başında bulunmakla
birlikte, ortada ya da
sonda da yer alabilir.
c. PARAGRAFTA BİÇİM
(1) Her paragrafın ilk
cümlesi, diğer satırlara
göre içeriden
başlatılır. Bu, hem
yazana hem okuyana,
düşüncelerin ayrıldığı
bölümleri gösterdiği
için yararlıdır.
(2) Karşılıklı
konuşmalarda kişiler
değiştikçe satır başı
yapılmalıdır.
(3) Paragraflar, diğer
satırların beş karakter
sağından başlar. Son
dönemlerde paragraflara
beş karakter içeriden
başlamak yerine, diğer
paragrafla arasına bir
aralık boşluk verilerek
düzenleme
yaygınlaşmıştır.
(4) Yazının bütünü göz
önünde tutulduğunda
paragraf, giriş,
gelişme ve
sonuç
paragrafı olmak üzere
üçe ayrılabilir.
(5) Âdeta bağımsız bir
yazı niteliği yaşayan
paragraflar da aynı
şekilde giriş,
gelişme ve sonuç
cümlelerinden
oluşur.
(6) "Giriş"
cümlelerinde paragrafın
konusu, amacı vb.
hususlarda açıklamalar
yapılır. "Gelişme"
cümlelerinde de
düşünceler ve duygular
giriş cümlesine bağlı
olarak açıklanır,
geliştirilir. "Sonuç"
cümlesinde ise, ana
düşünce kısaca
hatırlatılır. Aktarılmak
istenen mesaj; en etkili
biçimde, son kez
vurgulanır.
Örnek:
Giriş cümlesi:
Sanatçı, doğayı kendi
sanat anlayışıyla
yeniden yaratır.
Gelişme cümleleri:
Taş taştır; ama Rodin'de
heykeldir. Renk renktir,
doğada da uyumlu bir
biçimde vardır; ama Van
Gogh'ta renk, resimdir.
Ses, tüm doğada
kesintisiz olarak
vardır; ama ses,
Beethoven'de müziktir.
Sonuç cümlesi:
Bu bakımdan her kalıcı
eserin; yaratıldığı çağa
ayna tuttuğu
söylenebilir.
(Geniş bilgi için
bakınız: F. A. TANSEL,
İyi ve Doğru Yazma
Usûlleri, Cilt: I -II,
s. 27 - 51)
. KOMPOZİSYON KAVRAMININ
TANIMI VE ÇEŞİTLERİ
TANIMI:
Farklı parçaları, uyumlu
ve düzenli şekilde bir
araya getirmeye
Kompozisyon
denir. Fransızca kökenli
bir kelime olup,
düzenleme
anlamındadır.
Kompozisyon kelimesini,
genel anlamı içinde
değerlendirecek olursak,
yaşadığımız dünya ve
evrenin kendisi de bir
kompozisyondur.
Bir mimarî eser nasıl
meydana gelir? Mimar ve
mühendisler, binanın
kâğıt üzerinde projesini
hazırlar. Elektrikçi,
elektrik kablolarını
döşer. Duvar ustası
duvarını belli ölçüler
doğrultusunda örer.
İşçiler harcını
kararınca karar... vb.
Bütün bu çalışmaların
sonunda bir mimarî eser
ortaya çıkar.
Farklı iş kollarında
çalışan insanlar uyumlu
bir tekilde bir araya
gelerek eseri
oluştururlar. Eğer,
düzenli bir çalışma
olmazsa, düzenli bir
eser da ortaya çıkmaz.
Konuyla ilgili daha çok
örnek vermek mümkündür.
İnsan hayatının
kendisinde de bir
kompozisyon vardır.
Sabah belli saatlerde
kalkılır, el ve yüz
yıkanır, kahvaltı
yapılır, okula ya da işe
gidilir, öğle ve akşam
yemekleri yenir,
uyunur... vb. İnsan,
günlük işlerinde bir
düzenleme yapmazsa mutlu
ve başarılı da olamaz.
Her sanat dalında ayrı
bir kompozisyon
görülmektedir. Müzikte
beste düzenleyenlere
"Kompozitör"
denilmesi de buradan
kaynaklanmaktadır.
Dilde kompozisyon ise;
İnsanların duygu,
düşünce ve hayallerinin,
belli bir ahenk içinde
yazılı ya da sözlü
olarak etkili bir
biçimde yansıtılmasıdır.
Pek çok insan yazı
yazar. Ama, kompozisyon
kurallarına uygun yazı
yazan pek azdır. Herkes
konuşma yapar. Ama,
kompozisyon kurallarına
uygun konuşma yapan pek
azdır. İnsan, yazı yazma
ve konuşmada düzenleme
yapabildiği takdirde
başarılı olmayı da
yakalar.
İki türlü kompozisyon
vardır:
a. Yazılı Kompozisyon
b. Sözlü Kompozisyon
a. YAZILI KOMPOZİSYON
İyi ve güzel yazabilmek
sabır ve titizlik ister.
İnsan, iyi yazmayı çabuk
yazmakla öğrenemez.
Aksine, iyi yazarak,
çabuk yazmayı öğrenir.
Bunun için yazılı
anlatımda başarılı
olabilmek, yazılı
kompozisyon ilkelerini
bilmek ve bunları yazma
çalışmaları ile
geliştirmek gerekir.
İyi yazı yazmak;
"İyi düşünmek, doğru
duymak, uygun anlatmak,
aynı zamanda düşünce,
ruh ve beğeni (zevk)
sahibi olmak"
demektir. İyi ve
başarılı yazı yazabilmek
için önce, doğru
düşünmek ve duymak,
sonra da en iyi biçimde
bunları anlatabilmek
gerekir. Yani,
"yazmadan önce,
düşünmeyi öğrenmek"
başta gelen özelliktir.
Güzel yazmak bir
sanattır. Özel bir
yetenek ister. Örneğin;
şiir, hikâye,
roman yazmak...
Fakat, iyi ve doğru
yazmak ise, yeteneğe
bağlı değildir. Yazma
zevk ve alışkanlığına
sahip olan, yazma
tekniğini ve dil
kurallarını bilen, plân
ve paragrafların
oluşmasıyla ilgili
gerekli deneyimi bulunan
herkes, zamanla başarıya
ulaşır. İyi yazmak,
kolay bir iş değildir.
Kişinin kendini
yetiştirmesi,
geliştirmesi ve
düzeltmesi gerekir. (E.
KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 114 -
116)
Yazıda, iki türlü ifade
şekli vardır:
(1) Nazım:
Nesirden farklı olarak,
genellikle ölçülü,
kafiyeli dizelerden
oluşan ifade şeklidir.
Nazımla oluşmuş eserlere
Manzume
adı verilir. Her
manzume, şiir değildir.
ŞİİR:
Duygu, düşünce ve
hayallerin nazım yoluyla
ahenkli ve etkili olarak
anlatıldığı kompozisyon
türüdür (edebî türdür).
Şiir yazabilmek için şu
özelliklerin bulunması
gerekmektedir:
(a) Şiir yazacak kişi,
her şeyden önce büyük
bir bilgi birikimine
sahip olmalıdır. Bu
bilgileri kendi arasında
sınıflandıracak olursak
şunlar ortaya
çıkmaktadır:
(ı) İçinde yaşamış
olduğu toplumun genel
yapısını, geçmişini,
gelenek ve
göreneklerini, kutsal
bildiği değerleri iyi
bilmelidir. Şiirinde, bu
değerlere ters düşecek
ifadelerden uzak
durmalıdır.
(ıı) Dil bilgisi, imlâ
(yazım) kuralları ve
noktalama işaretlerini
hem teoride, hem de
uygulamada iyi
bilmelidir.
(ııı) Zengin kelime
hazinesine sahip
olmalıdır. Kültür
dilinde bulunan
kelimeleri, şiirde
kullanmasa da okuyup
anlayabilecek düzeyde
bilmelidir. Yani, kültür
dili bilincine sahip
olmalıdır.
(ıv) Şiirinde
kullanacağı kelimeleri
seçerken; yaşayan,
anlaşılan kelimeler
olmasına dikkat
etmelidir.
(b) Şiir yazacak kişi,
üstün bir deneyime sahip
olmalıdır. Bu nedenle,
başka şairlerin şiirleri
çok okunmalı; şiir yazma
denemesi çok
yapılmalıdır. Yazdıkça,
daha güzel şiirlerin
oluşacağı
unutulmamalıdır.
(c) Şiirin üç önemli
unsuru vardır:
"Duygu, düşünce ve
hayal". Şair,
bunlardan birini ön
plâna çıkarabilir.
Düşünceyi ön plâna
çıkaran şairlerde,
ideolojik endişeler
önemlidir. (Örnek:
Tevfik Fikret,
Ziya Gökalp, Mehmet Âkif
ERSOY, Nazım Hikmet,
Necip Fazıl
KISAKÜREK vb.)
Duygu ve hayali ön plâna
çıkaranlarda ise estetik
yapı (güzellik)
önemlidir. (Örnek:
Cenap Şahabettin,
Ahmet Haşim vb.)
Bazen de duygu ve hayal
coşkunluğu içinde
düşünceyi uyumlu bir
şekilde öne çıkaran
şairler görülmektedir. (Örnek:
Yahya Kemal
BEYATLI vb.)
Şiir yazacak kişi, bu
ana unsurlardan
hangisine ve nasıl önem
vereceğini iyi
bilmelidir. Ayrıca,
düşüncenin çok açık
olduğu (sırıttığı)
şiirlerin herkes
tarafından her çağda
tutulmayacağına dikkat
edilmelidir.
(d) Bunların ötesinde,
şiir yazmanın bir
yetenek olduğu
unutulma-malıdır.
NOT:
Şiir örnekleri için
"Metinler"
başlıklı bölümü
inceleyiniz.
(2) Nesir (düz yazı):
Roman, hikâye, makale, fıkra, deneme, söyleşi (sohbet), görüşme
(mülâkat), mektup,
dilekçe, eleştiri
(tenkit), anı (hatıra),
biyografi, gezi yazısı,
röportaj, inceleme,
rapor, atasözü, vecize
vb. türler bu gruba
girmektedir.
b. SÖZLÜ KOMPOZİSYON
Nutuk, konferans, açık
oturum, münazara,
tartışma, ders anlatma
vb. sözlü kompozisyon
türleri, "Sözlü
Anlatım"
ünitesinde
açıklanacaktır.
c. İYİ VE ETKİLİ
YAZABİLMEK VE
KONUŞABİLMEK İÇİN
GEREKLİ ÖZELLİKLER
(1) Gözlem yapmak
(2) Düşünmek
(3) Okumak
(4) Ana dili iyi
kullanmak
(Z. KORKMAZ - A. B.
ERCİLASUN - İ. PARLATIR
ve diğerleri; Türk Dili
ve Kompozisyon
Bilgileri, s. 183/184)
(1) Gözlem Yapmak:
İyi ve güzel bir yazı
yazabilmek ve etkili
konuşabilmek için her
şeyden önce iyi bir
gözlemci olmak gerekir.
Gözlem; bakmak değil
görmek, doğanın canlı
cansız bütün
unsurlarını,
ayrıntılarıyla görmek
demektir. Gözlem; doğru
görmeyi, doğru tanımayı
öğretir. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 118)
Bir şeyi iyi
anlayabilmek için onun
kendi kendine ortaya
çıkan türlü
belirtilerini gözden
geçirmek işine
"Gözlem" denir.
Gördüklerimizi anlamak
ya da anlatmak için
gözlem yapılır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
99)
İnsanların çoğu,
kendilerinin iyi birer
gözlemci olduğunu
söylemelerine karşın,
iyi yazı yazamaz ya da
etkili konuşma yapamaz.
Öz eleştiri yapıldığı
takdirde görülecek ki,
insanlar; başta aile
olmak üzere, çevre, okul
ve en yakın arkadaşları
hakkında ayrıntılı
bilgilere sahip
değildir. Oysaki,
önceden derinlemesine
yapılan gözlemler, çevre
ve kişilerle uyumu
kolaylaştıracak,
iletişimi
hızlandıracaktır.
Bir dilencinin sokak
aralarında, dolmuş
kuyruklarında
dilenmesini; hele hele
dilenmekten utanan
yoksul insanların
toplumla ilişkilerini,
ruh hâllerini gözlem
yapmayan bir insan,
nasıl "yoksulluk"
konusunda yazı
yazabilir, konuşma
yapabilir?
Öyleyse, hangi konuda
yazı yazmak, konuşma
yapmak istiyorsak; o
konuyla ilgili önceden
gözlemlere sahip
olmalıyız. Bu
düşüncelerden hareketle;
siz de, ailenizi,
çevrenizi,
öğretmenlerinizi,
arkadaşlarınızı kolay
iletişim ve başarılı
olmak için mutlaka
gözlem yapmalısınız.
(2) Düşünmek (fikretmek
= tefekkür):
İyi ve güzel yazı
yazmak, etkili konuşmak
için gerekli olan
özelliklerden biri de
"düşün-mek" tir.
Yazı yazmanın temelinde
düşünme yatar.
Okuduğumuz bir eser ya
da parça, kafamızda
birçok düşünceler
yaratır. Dış dünyamızda
gördüğümüz canlı ve
cansız bütün unsurlar,
kafamızda birtakım
düşünceleri ve hayalleri
canlandırır. Görülen,
duyulan, okunan,
incelenen somut ve soyut
bütün kavramların
bağlantıları, düşünce
içerisine girer.
Düşüncelerimizi açık,
ilgi çekici, canlı bir
biçimde ortaya
koymalıyız. Düşünme, iç
gözlem ile elde edilir.
Gözlem; dışarıyı görmek,
düşünme ise içimizi
incelemek ve görmek
demektir. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 130)
Doğal olarak, bütün
insanlar düşünceye
sahiptir. Ama,
düşünceden düşünceye
fark vardır. Düşünce ile
plân (tasarı) arasında
sağlam bir bağ
kurulmalıdır. İnsan,
yaşamış olduğu ortam
gereği; kişi, çevre,
toplum, konu, olay vb.
kavram ya da
faaliyetlerde sağlıklı
ve plânlı düşünmek
zorundadır.
Düşüncelerdeki
dağınıklık ve
plânsızlık, insanın
çevreyle ve olaylarla
bağlantısını bozar,
uyumunu engeller. Bu
durumda ise mutsuz ve
başarısız bir kişilik
ortaya çıkar.
Sağlıklı düşünemeyen,
düşüncelerinde plân
yapamayan bir insan,
nasıl iyi ve güzel yazı
yazsın? Nasıl etkili
konuşma yapsın? Öyleyse,
bir konu ya da olay
hakkında yazı yazmadan,
konuşma yapmadan önce
mutlaka düşünmeliyiz.
Yazacağımız ya da
konuşacağımız duygu ve
düşüncelerimizle ilgili,
ayrıca bir plân
yapmalıyız.
(3) Okumak:
"Ben aydınım"
diyebilen bir insan; en
az günde bir gazete,
haftada bir dergi, ayda
bir kitap okumak
zorundadır. Düzenli
olarak ayda bir kitap
okuyan birisi elli yılda
altı yüz kitap okur.
İnsanlık tarihinin
başlangıcından günümüze
kadar yazılmış
milyonlarca kitap içinde
altı yüz kitabın önemi
ne kadardır?
Her çeşit kitabı düzenli
aralıklarla okuyanlarla,
hayatında eline hiç
kitap almamışlar
arasındaki fark; beyaz
renkle siyah rengin
arasındaki fark gibidir.
Birisi bilim ve
aydınlık, diğeri ise
cehalet ve karanlıktır.
Her şeyden önce,
okumayan insanın kelime
hazinesi gelişmez. Bu
durumda sınırlı sayıda
kelimelerle hangi duygu
ve düşünceler etkili bir
şekilde anlatılsın?
Yazarlar, şairler ve
sanatkârların
düşüncelerini daha iyi
anlayabiliyoruz. Çünkü,
kelime hazineleri büyük.
Çünkü, onlar okumaya
önem veren, okumanın
insan için bir üstünlük
olduğunu kavrayan
kişilerdir. Bilgili ve
bilinçli aydın
olabilmenin yegâne
yöntemi okumak, çok
okumaktır.
Doğal olarak, yazılı ve
sözlü kompozisyonda
başarının önemli
sırlarından birinin de
düzenli okumak olduğunu
unutmamak gerekir.
(4) Ana Dili İyi
Kullanmak:
Günümüzde, insanların
çoğunun dört yüz - beş
yüz kelimeyle konuşup
anlaştığı bir gerçektir.
Aydınların pek çoğu ise
ortalama üç bin - beş
bin kelimeye işleklik
verebilmektedir. Bu
durum, ana dilini iyi
kullanmakla ilgili
önemli bir toplumsal
kusur olarak
görülmektedir. Çünkü,
toplumun yönlendirici ve
yöneticisi durumundaki
aydınlar, en az on beş
bin - yirmi bin kelimeye
işleklik kazandırmak
zorundadır.
Bu gerçekler ışığında;
etkili ve güzel yazı
yazmak ve konuşmak için
ana dili iyi bilmek
gerekir. Bu ise, dil
bilgisi kurallarının ve
anlatım bozukluklarının
bilinmesini zorunlu
kılar.
Gözleme değer veren,
plânlı düşünen, sağlıklı
okuyan ve ana dilini iyi
kullanan insan; üstün
bir ifade yeteneğine
sahip olur. Bu dört
önemli özellik,
birbirleriyle yakından
ilgilidir. Birinin
yokluğu, diğerlerinin
yokluğuna yol açar. Bu
nedenle, dört özelliğe
de aynı şekilde önem
verilmelidir.
2. YAZILI KOMPOZİSYON
TÜRLERİ
MEKTUP
DİLEKÇE
FIKRA
MAKALE
DENEME
ELEŞTİRİ (TENKİT)
ANI (HATIRA)
BİYOGRAFİ (HAYAT
HİKÂYESİ)
GEZİ YAZISI
(SEYAHATNAME)
SÖYLEŞİ (SOHBET)
SÖYLEV (NUTUK)
RAPOR
ROMAN
HİKÂYE
TİYATRO
RÖPORTAJ
a. MEKTUP
Uzakta bulunan herhangi
dosta, arkadaşa
gönderilen ya da kamu
kuruluşları arasında
haberleşmeyi sağlayan
bir yazı türüdür.
Mektuplarda dilek ve
arzu bildiren duygu ve
düşüncelere yer verilir.
Mektupta kullanılacak
anlatım, bunu okuyacak
kişinin kültür düzeyine
göre ayarlanır. Arkadaşa
yazılacak bir mektupta
kullanılacak dil, büyüğe
yazılacak mektuptaki
dilden elbette farklı
olmalıdır. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 255)
Edebiyatımızda mektup
türü, Tanzimat Edebiyatı
döneminde gelişmeye
başlar. Özellikle
Abdülhak Hamit TARHAN
ile Namık Kemal'in
birbirlerine yazdıkları
mektuplar, bu gelişmenin
önemli ve tipik
örnekleridir. Bilim,
edebiyat ve siyaset
adamlarının mektupları,
ayrıca çağının
özelliklerini yansıttığı
için, birer "belge"
niteliği de taşırlar.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
513)
Mektuplar, dört grupta
sınıflanmaktadır:
(1) Özel Mektuplar
(2) Edebî Mektuplar
(3) Resmî ve İş
Mektupları
(4) Açık Mektuplar
(1) Özel Mektuplar
Akraba ve dost gibi
yakın çevredeki
insanlara yazılan mektup
çeşididir. Bu tür
mektuplarda doğal ve
samimi anlatım ön
plândadır. Sanatçı ve
edebiyatçıların, daha
çok genel konular
üzerinde yazdıkları özel
mektuplara "edebî
mektup" da
denmektedir.
Özel mektupları yazarken
dikkat edilecek
özellikler şunlardır:
(a) Mektup yazılacak
kâğıt, şekil yönünden
düzenli ve temiz
olmalıdır.
(b) Mektup, mürekkepli
ya da tükenmez siyah
renkli kalemle
yazılmalıdır.
(c) Mektubun sağ üst
köşesine
"tarih",
yanına da yazıldığı
"yerin adı"
konmalıdır.
(d) Mektubu
göndereceğimiz kişinin
genel özelliklerine göre
(yaşı, kültür düzeyi,
yakınlık derecesi vb.)
"hitap cümlesi"
bulunmalıdır.
(e) Mektubun sağ alt
köşesine
"ad-soyad"
yazılmalı ve
"imza"
atılmalıdır.
(f) Mektubun sol alt
köşesine
"adres"
yazılmalıdır.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s.
255/256)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
138/139)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
513 - 522)
(2) Edebî Mektuplar:
Edebî mektuplar;
yazarları, içerikleri ve
ifade şekilleri ile özel
mektuplar içinde ayrı
yer tutar ve ayrı
şekilde ele alınırlar.
Edebî mektuplarda,
mektubun yazıldığı
dönemin edebiyat ve
düşünce olayları yer
alır. Yazar,
karşısındakine öğüt
verir, yol gösterir.
Eski dönemlerde, bu tür
kişisel edebî mektuplar,
"Mektûbât = Mektuplar"
adı altında toplanır ve
geniş kitlelerin de
okuyabilmesi için
yayımlanırdı.
Düşünce ve edebiyat
alanındaki görüşleri
sergilemeleri bakımından
mektupları yayımlanan
yazar ve şairlerimizden
bazıları şunlardır:
Ali Şir Nevaî (XV. yy.)
Kınalızade Ali (XVI.
Yy.)
Veysî (XVII. yy.)
Ragıp Paşa (XVIII. yy.)
Namık Kemal (XIX.yy.)
Ahmet Hamdi Tanpınar (XX.
yy.)
Ayrıca mektup tarzında
eleştiri,
seyahatname, roman,
hikâye, şiir gibi
yazılı kompozisyon
türlerinin (edebî
türler) de yazıldığı
görülmektedir.
(3) Resmî ve İş
Mektupları:
(a) Resmî Mektuplar:
Resmî dairelerin ve
tüzel kişilik taşıyan
kuruluşların
birbirlerine yazdıkları
resmî yazılarla;
bunların, vatandaşların
başvurularına verdikleri
yazılı cevaplara denir.
İş mektuplarına
benzerler.
Bu mektupların hitap
başlığı, yazılan
dairenin ya da tüzel
kişilik sahibi kuruluşun
kanun ve tüzüklerdeki
tam adıdır. Bu
mektuplarda tarih ile
birlikte mektubun sıra
numarası ve konusu
belirtilir. Mektup,
cevap mahiyetinde ise
"ilgi"
hanesine cevabı olduğu
mektubun sayı ve tarihi,
"konu"
hanesine de kısaca amaç
yazılır. Bu yapıldıktan
sonra iki ya da üç satır
aralığı bırakılarak
mektup yazılır.
Resmî mektuplarda açık,
kesin, anlaşılır bir dil
kullanılır. Mektubun
sonu, alt makama
yazılıyorsa
"... rica ederim.",
üst makama yazılıyorsa
"... arz ederim."
şeklinde biter. Mektup
metninin sağ altında ise
mektubu yazanın
makamı,
adı ve soyadı
ile
imzası
bulunur.
(b) İş Mektupları:
Özel kişilerle iş
kurumları ve iş
kurumlarının kendi
arasında, işle ilgili
olarak yazılan
mektuplara denir. Bu
mektuplarda konusu ne
olursa olsun bir iş ya
da hizmet söz konusudur.
Bu bir sipariş, satış,
şikâyet, borç alıp verme
isteği, tavsiye ya da
bilgi isteme olabilir.
İş mektuplarını, konularına göre altı başlık altında
inceleyebiliriz:
Sipariş mektupları
Satış mektupları
Şikâyet mektupları
Alacak mektupları
Tavsiye mektupları
Başvuru mektupları vb.
İş mektuplarına,
kendisine mektup yazılan
kişi ya da kurumun ad
ve adresi ile
başlanır. Kâğıdın sağ
tarafına
tarih
yazılır. Adres ve
tarihten sonra uygun bir
aralık bırakılır,
paragraf yapılarak
doğrudan istek yazılır.
Son bölüme saygı ifade
eden bir söz eklenerek
mektup bitirilir. Mektup
metninin sağ altında
mektubu yazanın
adı
ve soyadı
ile
imzası yer
alır.
İş mektuplarında şekil
birliğini sağlamak için,
son zamanlarda satır
başı yapılmamakta, satır
başları, satır
aralıkları daha da
açılarak
gösterilmektedir.
Böylece yazı, sol ve sağ
yanlardan bir blok
hâlinde ve aynı ölçüler
içinde kalmaktadır.
Resmî ve iş
mektuplarında dikkat
edilecek özellikler
şunlardır:
(ı) Mektup yazılacak
kâğıt şekil yönünden
düzenli ve temiz
olmalıdır.
(ıı) Bu tür mektuplar,
mümkünse daktilo ya da
bilgisayarla
yazılmalıdır. Mümkün
değilse, özel
mektuplarda olduğu gibi
siyah mürekkep ya da
tükenmez kalemle
yazılmalıdır.
(ııı) Resmî mektuplarda
yazının çıktığı
kurumun adı,
kâğıdın üstüne
ortalanarak büyük
harflerle yazılmalıdır.
(ıv) Kâğıdın sağ üst
köşesine
tarih
yazılmalıdır.
(v) Mektubun gideceği
makamın adı
ve
yeri ise
kağıdın orta üst yerine
ortalanarak
yazılmalıdır.
(vı) Yazı metnine
başlamadan hangi tarih
ve sayılı yazının cevabı
olduğu yazılmalıdır.
(vıı) Mektubun
giriş
paragrafında sorun ya da
konu kısaca
belirtilmelidir.
Gelişme
paragraflarında ise konu
ve sorun açılmalıdır.
Sonuçta ise,
arz / rica ifadelerine
yer verilmelidir.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 256)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
139/140)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
518)
(4) Açık Mektup:
Her hangi bir düşünceyi,
görüşü açıklamak, bir
tezi savunmak için bir
devlet yetkilisine ya da
halka hitaben, bir kişi
ya da kurum tarafından
yazılan, gazete, dergi
aracılığı ile yayımlanan
mektuplardır.
Açık mektuplarda sadece
yazanı değil, geniş
kitleleri ilgilendiren
önemli konular ele
alınır.
Açık mektubun türü;
makale, fıkra, inceleme
yazılarından birine
uygun olabilir. Açık
mektup örneklerine zaman
zaman gazete ve sanat
dergilerinde
rastlanmaktadır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
141)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
520-522)
b. DİLEKÇE
Dilekçeler bir iş
mektubu olarak da kabul
edilebilir. Bir dileği,
isteği, ihbar ve
şikâyeti bildirmek üzere
ya da her hangi bir
konuda soru sormak için
resmî, özel kurum ve
kuruluşlara, gerçek ya
da tüzel kişilere
yazılan imzalı ve
adresli bir çeşit iş
mektubudur.
Dilekçeler genellikle
çizgisiz ve beyaz dosya
kâğıdına dolma kalemle
ya da daktilo /
bilgisayarla yazılır.
Kâğıdın üstünde üç,
solunda üç, sağında bir
santimetre boşluk
bırakılır. (S. SARICA -
M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma
Yazma, s. 140)
Dilekçeler, ana
hatlarıyla dört kısımdan
ibarettir:
Hitap:
Dilekçeye gönderilen
makamın adı ve yeri
yazılarak başlanır.
Hitaptaki kelimelerin
tamamı ya da ilk
harfleri büyük yazılır.
Dilekçe Metni:
İş mektuplarında olduğu
gibi dilekçelerde de
anlatılmak istenen
ifadenin açık,
anlaşılır, kesin, net ve
öz olması gerekir.
Yanlış anlaşılmalara
meydan verilmemelidir.
İfadeler bitirildikten
sonra dilekçe, "...
arz ederim" cümlesi
ile bitirilmelidir.
Tarih
ve İmza:
İmzasız dilekçeler
dikkate alınmadığı için
dilekçe metninin biraz
altında kâğıdın sağ alt
tarafında tarih
ve imzanın
mutlaka bulunması
gerekir. Tarih
kısmı, kâğıdın sağ üst
köşesinde de
bulunabilir.
Gönderenin Adresi:
Adres; tarih ve imza
kısmından biraz aşağıda
kâğıdın sol alt kısmına
yazılmalıdır. Adresin
ilk satırında
ad
ve
soyad, ikinci
satırında
cadde,
sokak
ve
apartman numarası
yer alır. Üçüncü
satırda ise
ilçe ve
ilin adı
bulunur. Dilekçeye
eklenmiş belge var ise
adres kısmının altına EK
ya da EKLER başlığı
açılır ve belgelerin
adları yazılır.
(F. A. TANSEL, İyi ve
Doğru Yazma Usûlleri,
Cilt: I-II, s. 241/242)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
513 - 522)
c. FIKRA
Fıkra (Anekdot):
Belli bir amacı,
savunulan bir düşünceyi
ele alan ve bunu en kısa
yoldan anlatan, mizah ve
hiciv unsurlarını da
içinde barındıran sözlü
ya da yazılı
hikâyelerdir.
Bu özlü hikâyeler tek
başına olabildiği gibi,
sözün gelişine uygun her
hangi bir yazı içinde de
düşünceyi daha çekici
hâlde ifade etmek
amacıyla kullanılır.
Bir yazarın günlük
olaylara ya da ülke ve
toplum sorunlarına ait
her hangi bir konu
üzerinde kişisel görüş
ve düşüncelerini, akıcı
bir dille anlatan düz
yazılara
Fıkra
denir. (K.GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s.239)
Fıkraların başlıca
özellikleri; hareketli,
ilgi çekici olması,
savunulan bir düşünceyi
içine almasından başka
bir devrin, bir insanın,
belli bir zamanın ya da
sınıfın özelliklerini,
siyasî, sosyal vb.
günlük her türlü olay ve
sorunları
canlandırmasıdır.
Türk edebiyatında fıkra,
XIX. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren ilk
gazetelerle (İlk özel
gazete 1860 yılında
yayın hayatına giren
"Tercüman-ı Ahvâl"
dir.) birlikte
görüldü. Başlangıçta
sadece siyasî ve sosyal
konular etrafında
yazılan fıkralar, zaman
içinde sınırlarını
genişletmiş, bugün
sanattan spora,
ekonomiden siyasete
kadar toplumun günlük
bütün sorunlarını
kuşatmıştır.
Fıkralar:
(1) Gazete fıkraları,
(2) Küçük hikâye
niteliğindeki nükteli ve
güldürü fıkraları, olmak
üzere iki türlüdür.
(1) Gazete fıkraları:
Genellikle, günlük
gazetelerin belirli
köşelerinde yayımlanan
bu tür fıkralarda ortaya
konan sorunlar kısa,
yalın ve akıcı bir
üslûpla anlatılır.
Okuyucunun ilgisini
sürekli olarak canlı
tutabilmek için, fıkra
yazarlarının konularında
tekrarlara düşmemesi,
kapsamlı bir kavrayış
gücüne, derin bir kültür
zenginliğine ve geçmişle
günlük olayları
kaynaştırabilme
ustalığına sahip olması
gerekir.
Basit, bazen sözü
edilmeyen bir mekân,
anlamlı bir düşünce,
karakteri canlandıracak
kısa ve hareketli bir
konuşma, dikkati çeken
bir olay, fıkralar için
yeterli malzemedir.
Bugün için artık, gazete
fıkra yazarlarının,
istatistikî bilgilere de
yer vererek, bilimsel
bir yöntemle
çalıştıklarını
görüyoruz.
Fıkra yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Konu; okuyucunun
duygu, düşünce ve
zekâsını okşayan günlük
olaylardan (=
aktüaliteden)
seçilmelidir.
(2) Yazının plânı
hazırlanmalıdır.
(3) Gerekiyorsa,
başkalarına ait deyişler
saptanmalıdır.
(4) Anlatımın açık,
fakat ustalıklı olmasına
dikkat edilmelidir.
(5) Yazı, gereksiz yere
uzatılmamalı; elden
geldiğince kısa
tutulmalıdır.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 240)
(H.F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
499)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s.
546-549)
Makale ile gazete fıkra
yazıları arasındaki en
önemli fark:
Makale; daha uzun
yazılır, kesin bir yargı
ve kanıtlamaya gider.
Buna karşılık, fıkra;
kısa, etkili ve
dokunaklı bir sonuca
varmak amacını güder.
Gazete ve dergilerin
fıkra yazarları; günlük
olayları, özel bir
görüşle inceleyip
eleştirerek ya ciddî ya
da güldürücü bir dille,
sohbet biçiminde
okuyucularına
düşüncelerini
aktarırlar.
Gazete ve dergi
fıkralarında plân:
Fıkrada da tıpkı
makaledeki gibi,
(a) Giriş :
Davayı ortaya koyma,
(b) Gelişme:
Konuyu açma ve çeşitli
örneklerle açıklama,
(c) Sonuç :
Olumlu ya da olumsuz bir
sonuca bağlama bölümleri
yer alır. Fıkra; kısa ve
öz yazıldığından
yargılamaya, ispatlamaya
ve ayrıntılara girilmez.
Kısa, özlü, içinde derin
anlamlar taşıyan bir
fıkra yazabilmek ve bunu
zevkle okutabilmek için
yazarın, konuyu iyi
kavrayıp ilginç
noktaları
gösterebilmesi, gereksiz
sözlere yer vermemesi,
duygu ve düşüncelerini
inandırıcı, etkileyici
ve akıcı bir dille
anlatabilmesi
gerekmektedir.
(2) Küçük hikâye
niteliğindeki nükteli ve
güldürü fıkraları:
Nasrettin Hoca, İncili
Çavuş, Bekri Mustafa
ve
Bektaşî
fıkraları bu türdendir.
Tanınmış kişileri ya da
hayvanları ele alıp, bir
hikâye tarzında, kısa ve
öz olarak, ince zekâ
oyunları taşıyan nükteli
bir dille, sohbet
biçiminde, bir sonuca
bağlanarak yazılan
yazılardır, diyebiliriz.
Fıkraların konularını, o
çevrenin dikkatini
çeken, iz bırakan
sorunlar, olaylar,
hareketler, sözler ve
kişilik özellikleri
oluşturur. Bu tür
fıkralar, önce ağızdan
ağza dolaşır; sonra bazı
yazarlar tarafından
çeşitli münasebetlerle
yazıya geçirilir. Ayrıca
bunlar, gerçeğe
dayandığı için,
araştırmalarda kaynak
olarak da kullanılır.
ç. MAKALE
Makale:
Her hangi bir konuda
bilgi vermek, bir sorun
ya da konuya açıklık
getirmek, yeni bir görüş
ve düşünceyi ileri
sürmek, ele alınan konu
üzerinde yapılan
inceleme ve araştırma
sonuçlarına göre
deliller göstererek, bu
yeni görüş ve
düşünceleri desteklemek
ve doğruluğunu
ispatlamak amacıyla
yazılan bilimsel (ilmî)
gazete ve dergi
yazılarıdır.
Gazete makaleleri günlük
olaylara, dergi
makaleleri ise akademik
konulara dayanır.
Makale, gazetenin ilk
sayfasının birinci
sütununda yayımlanmışsa
"başmakale"
ya da
"başyazı",
yazarlarına da
"başmuharrir"
ya da
"başyazar"
denir. (K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 240)
Makaleyi okutacak en
önemli ögelerin başında,
seçilen
başlık ve
giriş bölümünde
konunun takdimi
gelir. Makale yazarı;
ele almış olduğu konuyu,
her yönü ile açıklamak,
inandırıcı olmak ve
düşüncelerini
benimsetebilmek için,
araştırmak ve anlatımını
belli bir plân dahilinde
ortaya koymak
zorundadır.
Makalede temel öge,
düşüncedir. Makale;
bir düşünceyi, bir
görüşü, bir amacı, bir
gerçeği geniş halk
kitlelerine sunarken yol
gösterici, inanç verici,
görev ve sorumluluk
duygusunu aşılayıcı
özellikleri de
taşımalıdır. Toplumun
bozuk düzeni, iş ve
yönetimindeki
aksaklıkları, düşünce,
sanat ve uygarlık
alanındaki gerilik ve
eksiklikleri ve bütün
bunların giderilmesi
için gerekli çareler;
makalelerde anlatılır.
Bu nedenle, makale
yazarı; her şeyden önce
çok zengin bir bilgi
birimine sahip
olmalıdır. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 232)
Makale yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Konu; toplumun
tamamını ya da bir
kesitini ilgilendiren
sorunlardan
seçilmelidir.
(2) Makale yazarının ele
aldığı konu hakkında,
derinlemesine bir bilgi
ve kültür birikimi
olmalıdır.
(3) Seçilen konu
üzerinde, makale
yazarının görüş ve
düşünceleri
belirtilmelidir.
(4) Bu görüş ve
düşünceler, birtakım
belgelerle
ispatlanmalıdır.
(5) Ortaya konacak
belgeler, her türlü
karşı çıkmaları etkisiz
bırakacak nitelik
taşımalıdır.
(6) Öne sürülen kişisel
düşünceler, aynı
doğrultuda düşünenleri
sarabilmeli; aksini
düşünenleri de kendi
doğrultusuna çekebilecek
güçte olmalıdır.
(7) Anlatım; sade, duru,
açık ve sağlam
olmalıdır. Sanatlı,
süslü ve anlaşılmaz
anlatımdan uzak
durmalıdır.
(8) Sonuç, kesin bir
yargıya bağlanmalıdır.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 234)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
503-510)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 232 -
236)
Makalenin plânı üç bölüm hâlinde düşünülebilir:
(1) Giriş:
Hiç bir ayrıntıya
girmeden üzerinde
durulacak konunun ya da
iddia edilecek
düşüncenin özetlenir ve
amaç ortaya konur.
(2) Gelişme:
Konu ile ilgili belge ve
bilgilerin ele alınıp
işlendiği, konunun
genişletildiği ve ortaya
konmak istenen
düşüncenin doğruluğuna
deliller gösterildiği
bölümdür. Savunulacak
düşünceye karşıt olan
görüşler de ele alınarak
ve çürütülerek anlatımda
çeşitlilik sağlanmış
olur.
(3) Sonuç:
Önceden ileri sürülen
başlıca düşünceler, aynı
sıra takip edilerek
ispatlanır. İspat edilen
düşünceler; bundan
dolayı, bu yüzden, görü-lüyor
ki, bundan çıkan sonuç
vb. şekilde anlamı
kuvvetlendiren
ifadelerle tekrarlanır.
(H.F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
503 - 504)
Gazete ve dergilerde
görülen makalelerden
ayrı olarak
değerlendirilen bilimsel
(ilmî) makaleler ise
geniş bir araştırmaya,
incelemeye dayanır. Bu
yazılarda ele alınan
konu etrafında yeni bir
görüş ve düşünce ortaya
konur ve bunlar hakkında
hüküm verilir.
Bilimsel makalelerde
konu belirlendikten
sonra, o konu etrafında
geniş düzeyde bilgi
toplama çalışması
başlar. O zamana kadar,
o konuda yazılmış bütün
malzeme bir araya
getirilip
sınıflandırılır. Sonra
araştırmacı, kendi
düşüncesini ortaya
koyar. Bu düşünceyi
kuvvetlendiren delilleri
gösterir ve sonunda da
bir hükme varır.
d. DENEME
Deneme:
Bir yazarın, herhangi
bir konu üzerinde kesin
sonuçlara gitmeden,
iddiasız ve ispatsız
kişisel görüş ve
düşüncelerini,
içtenlikle belirttiği
yazı türüdür. Diğer bir
deyişle, kalem
denemesi anlamına da
gelen deneme; konularını
edebiyat, felsefe ve
bilim dallarından alır.
Fransız edebiyatında
Montaigne,
İngiliz edebiyatında
Bacon,
denemelerini zengin bir
kültür ve içtenlik dolu
güçlü anlatımla yazarak,
okuyucularını
sürüklemişlerdir. Türk
edebiyatında, bu türün
en başarılı örneklerini,
Suut Kemal Yetkin
ve Nurullah
Ataç sunmuştur.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 237)
Yazarın serbestçe
seçtiği her hangi bir
konuda, kesin hükümlere
varmadan, kendi kişisel
görüş ve düşüncelerini
anlattığı, kısa
yazılarıdır.
Hayat, ölüm, aşk,
gurbet, sanat, din,
ahlâk, sevinç, üzüntü,
kitap, şiir, roman,
kültür, cesaret,
kahramanlık
ve daha başka akla
gelebilecek, kişi ve
toplumla ilgili her konu
üzerinde deneme
yazılabilir.
Denemelerde konular
kişisel bir anlayışla
işlenir; çeşitli
yazarların aynı konudaki
düşünce, zevk ve
inanışlarını vermesi
bakımından önemlidir.
Sıkı kayıtlara bağlı
olmayan, serbest bir
kompozisyon örgüsü
vardır. Yazar, kendi
kendiyle konuşuyormuş
gibidir, belirli bir
plânı yoktur. Denemenin
başarısı, yazarının
dildeki ustalığı kadar,
geniş bir dünya görüşüne
sahip olması ve kültürü
ile de doğru
orantılıdır.
Edebiyat türleri içinde
en zor yazılan, fakat en
ilgi çekici olanıdır.
Bir taraftan anı
türünün diğer taraftan
da
günlük
türünün
özelliklerini de içinde
barındırır. Ayrıca
deneme; ne makale gibi
bir düşünceyi kesin
sonuca bağlar, ne de
eleştiri gibi bir değer
yargısına varma amacı
güder.
Denemeler; tek bir yazı
olabilir ya da birçok
konuları işleyen
yazıların bir araya
toplandığı bir kitap
biçiminde de
yazılabilir. Makaleye
benzer. Giriş,
gelişme ve sonuç
bölümü bulunur.
Söyleşiye benzer. Çünkü,
içtenlikle yazılır. Ama,
söyleşiden ayrıldığı
yan, deneme yazarının
kendi ile söyleşmesidir.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
342)
Deneme yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Ortaya konan
düşünceler, okuyucuyu da
düşündürecek nitelikte
olmalıdır.
(2) Yazar, gereksiz
felsefî derinliğe
girmemelidir.
(3) Öne sürülen
düşünceleri, makalede
olduğu gibi ispatlama
yoluna gitmemelidir.
(4) Anlatım; sade ve
açık olmalıdır.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 275/276)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 237 -
241)
e. ELEŞTİRİ (TENKİT)
Bir sanat ya da düşünce
eserini tanıtırken,
zayıf ve güçlü yönlerini
belirtme, bir yazarın
gerçek değerini yansıtma
amacıyla yazılan
yazılara eleştiri
(tenkit) denir.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 237 -
241)
Eleştiri (tenkit):
Bir şeye kıymet biçme, o
şeyi kıymetlendirme
demektir. Aslı Yunanca
"Kritikos"
kelimesinden gelen
"Critic"
(hükmetme) karşılığı
olarak dilimizde
kullandığımız
"tenkit"
kelimesi "nakd"
kökünden türemiştir.
"Nakd", bir
şeyi satın alırken
verilen akçe, kıymet
ölçüsüdür ve tenkit, o
şeyi kıymetlendirme
anlamını taşır. (F. A.
TANSEL, İyi ve Doğru
Yazma Usûlleri, Cilt: I-II,
s. 192)
Bir eser ya da yazar
hakkında inceleme yapan
ve bir değer yargısına
varan kişiye
eleştirmen
(münekkit =
tenkitçi) denir.
Eleştirmen; düşünce,
sanat ve edebiyat
alanında topluma yarar
sağlayan; sanatın,
sanatçının ve toplumun
yol göstericisi olan;
eserlerdeki
zenginlikleri gözler
önüne seren; okuyucuya
kılavuzluk yapan
kişidir.
Eleştiride amaç; iyi
olanın değerini ortaya
koymak, sanatı
unutul-maktan kurtarmak,
iyi olmayana ve kötüye
fırsat vermemektir.
Eleştiri yapmak için
inceleme yapmasını
bilmek gerekir. İnceleme
yoluyla, eleştirilecek
olan şey tanıtılır,
sonra eleştiriye
geçilerek olumlu ve
olumsuz yanlar bulunur
ve bir yargıya varılır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
354)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 242 -
243)
Eleştiri yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Eserin (ya da
yazının), gerçeği
yansıtmadaki başarısı
nedir?
(2) Eser (ya da yazı),
okuyucu üzerinde nasıl
bir etki bırakmıştır?
(3) Eserin (ya da
yazının) olayı
okuyucularına
anlatmasında, aktar-masında
başarısı nasıldır?
Eserdeki içtenlik,
özgünlük ve hayal gücü;
başarıya nasıl katkıda
bulunmuştur?
(4) Eserde (ya da
yazıda) yansıtılan duygu
ile sanatçı arasında
nasıl bir ilgi vardır?
(5) Genel olarak eser (ya
da yazı) başarılı mıdır?
Başarılı olduğu yanlar,
başarılı olmadığı yanlar
var mıdır?
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s.
242/243)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
354/355)
Sanat eserini meydana
getiren bazı şartlar,
hatta yasalar vardır.
Bunları bulup açığa
çıkarmak gerekir.
Eleştiri, mahiyetine
uygun olarak meydana
gelen dil varlığı ile
bunu yapar. O, eser
karşısında iki önemli
görevi yerine getirmeye
çalışır:
Çözümleme
ve
yorumlama.
Eleştiri, sadece övgü ya
da yergi değildir.
Eleştiriler, ele alınan
eserin ya da yazarın iyi
anlaşılmasını sağlar.
Yergi,
ayrı bir tür olup,
özellikleri şöyledir:
YERGİ:
Bu tür ürünlerde toplum,
kişi ya da olayların
kusurları, kötü ve
gülünç yönleri ele
alınmaktadır. Divan
şiirindeki karşılığı
"hiciv"dir.
Halk şiirinde ise
"taşlama" adı
verilmektedir.
Bu tür yergiler,
dikkatli ve iyi
yapıldığında toplum
sorunlarını dile
getirmesi bakımından
oldukça önemlidir.
Yapılan yergi, bayağı ve
kaba bir anlatımdan
meydana gelirse
insanları rahatsız
etmektedir. Yergi, aynı
zamanda, gerçeklere
uygunluk derecesinde
değer kazanmaktadır.
Türk edebiyatında en
büyük yergi ustası, 17.
yüzyılda yaşayan
Nef'î' dir
f. ANI (HATIRAT)
Bir kimsenin kendi
hayatını, yaşadığı
devrede şahidi olduğu ya
da duyduğu olayları
edebî değer taşıyan bir
dille anlattığı yazılara
anı
(hatırat)
denir. Bir başka
deyişle, özümüzde bir iz
bıraktığı için
unutulmayan ve anılmaya
değer bulduğumuz
olayları anlatan yazı
türüdür.
(S. SARICA - M. GÜN-DÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 374)
Edebiyat sahasının en
yaygın türlerinden
biridir. Bu türde
verilen eserlerin çok
değişik sahalarda oluşu,
ona belli bir sınır
çizme imkânını
zorlaştırır. Anıların
önde gelen özelliği,
yazarının hayatının
belli bir kesitini
alması ve çok sonra
yazıya dökülmesidir.
İçlerinde anı türünün
özelliği bulunabilecek
seyahatname,
sefaretname, muhtıra,
tezkire, menkabe,
günlük, otobiyografi
ve
tarih
türleri ile
anı türünü
karıştırmamak gerekir.
Bu türlerin her birinin
yazılış gayeleri
ayrıdır. Ortak
özellikleri ise yaşanmış
olaylar üzerine kurulmuş
olmalarıdır. Ancak bu
özellik, onları
birbirinin yerine koyma
sebebi olamaz.
Anıların, tarihî
gerçeklerin açıklanması
sırasında, önemli
yardımları dokunur. Anı;
tarih değilse de, tarihe
yardımcıdır. Devirlerin
özelliklerini anlatan
anılar, o devrin
tarihini yazacaklar için
önemli birer belge
niteliğindedir. Bundan
ötürü, anı yazarı,
anılarını yansıtırken
tarihî gerçeklerin
bozulmamasına çok dikkat
etmelidir.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
528)
Anı
(Hatırat) ile günlük, en
çok karıştırılan iki
türdür. Bu iki türün en
önemli ayrılığı
günlüklerin yaşanırken,
anıların ise hayatta ya
da ömrün sonunda kaleme
alınmalarıdır.
Her ne sebeple kaleme
alınırsa alınsın anı
türünde dürüstlük,
samimiyet ve sorumluluk
duygusu ön plânda
tutulmalıdır. Anı
yazarken önce konu
tespit edilmeli; sonra
ya günü gününe tutulan
notlar ya da hafızada
saklanan olaylar
zinciri, plâna göre
düzenlenmelidir. Anı
yazılırken süslü sanatlı
bir anlatımdan
kaçınmalı; açık, sade ve
akıcı bir üslûp
kullanılmalıdır. Duygu
ve düşünceler,
içtenlikle gerçeği
yansıtmalıdır.
Anılar, ya günü gününe
tutulan notlar hâlinde
ya da sonradan
hatırlanmak suretiyle
yazılır. Batı
edebiyatında en ünlü anı
yazarları; Sain-Simon
(1675-1755) ve
Rousseau
(1712-1778)' dir.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
528)
Batı edebiyatındaki ünlü
anı yazarları ve
eserleri şunlardır:
Sain-Simon
Ü "Hatıralar"
Rousseau
Ü "İtiraflar"
Türk edebiyatındaki anı
eserlerine örnekler ise
şunlardır:
Ziya Paşa
Ü "Defter-i A'mâl"
Muallim Naci
Ü "Ömer'in Çocukluğu"
Ahmet Rasim
Ü "Falaka" ve
"Muharrir, Şair, Edip"
Halit Ziya UŞAKLIGİL
Ü
"Kırk Yıl" ve
"Saray ve Ötesi"
Hüseyin Cahit YALÇIN
Ü
"Edebî Hatıralar"
Falih Rıfkı ATAY
Ü
"Çankaya" ve "Zeytindağı"
Anılar, genellikle
aşağıdaki nedenlerden
dolayı yazılır:
(1) Geçmişi bir kez daha
yaşamak ve yazma
alışkanlığı kazanmak.
(2) Anıları unutulmaktan
kurtarmak.
(3) Yok olup gitmesini
göze alamadığımız bir
gerçeğe kalıcılık
kazandırmak.
(4) Anıyı oluşturan
olayı, durumu, yerleri,
kişileri söz konusu
edip, başkalarının
bilgisine, yararına
sunmak.
(5) Kamuoyu önünde
aklanmaya çalışmak,
pişmanlığı dile getirip
içini boşaltmak, günah
çıkarmak.
(6) Gelecek kuşaklara
geçmişten sonuçlar
çıkarıp sunmak.
(7) Gerektiği zaman bir
eleştiride bulunmak.
(8) İnsanoğlunun;
yaşantılarını,
deneyimlerini
başkalarıyla paylaşmak
gereğini duymak.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 375)
g. BİYOGRAFİ (HAYAT
HİKÂYESİ)
Çeşitli bilim dalları
ile güzel sanatlar ve
spor alanlarında ün
yapmış bir kişinin
hayatının derlenip
toparlanması ve sonunda
yazıya geçirilmesidir.
Biyografilerin
yazılmasındaki amaç;
tanınmış, yararlı olmuş
kişilerin çektikleri
sıkıntıları,
karşılaştıkları
güçlükleri nasıl
yendikleri, başarıya
nasıl ulaştıklarını
anlatmaktır. Bu şekilde,
okuyucuların
"kıssadan hisse
çıkarmaları"
sağlanır; sabırlı,
düzenli ve plânlı
çalışmanın başarıya olan
katkısı verilmek
istenir.
Biyografiler; sanata,
edebiyata, tarihe ışık
tutarlar. Anma ve
kutlama günlerinde,
sanat gecelerinde bu tür
yazılardan yararlanılır.
Ayrıca, biyografiler;
belli bir dönemin
olaylarını, toplumun
yapısını ve sanatını da
belgeler niteliktedir.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 352)
Biyografiye, eski
edebiyatımızda
"Tercüme-i Hâl"
(Hâl Tercümesi)
denirdi. Divan
edebiyatındaki
"Şuara Tezkireleri",
sadece şairlerin
özelliklerini veren
biyografi niteliğindeki
eserlerdir.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 268/269)
Biyografiler açık, sade
bir dille, tarafsız bir
görüşle yazılmalıdır.
Biyografi türleri
şunlardır:
(1) Otobiyografi:
Yazarın kendisi tarafından yazılmış biyografiye denir. Kendi hayatını
yazan kişi, doğumundan
otobiyografisini yazdığı
döneme kadar geçirdiği
safhaları anlatır.
(2) Otobiyografik roman:
Kişinin kendi hayatını roman şeklinde yazmasıdır.
(3) Biyografik roman:
Ünlü kişilerin
hayatlarını konu edinen
roman-dır.
Mehmet Süreyyâ'nın
"Sicil-i Osmânî"si,
Çeşitli kişiler
tarafından kaleme
alınmış
"Şuarâ tezkireleri",
Şevket Süreyyâ
AYDEMİR'in
"Tek Adam" ve
"İkinci Adam"ı
biyografik eserlere
örnektir.
ğ. GEZİ YAZISI
(SEYAHATNAME)
Yazarların yurt içinde
ya da yurt dışında
yaptıkları gezilerde,
gördüklerini
anlattıkları edebî
eserlerin ortak adıdır.
Bu eserlerde yazarlar;
gezip gördükleri
yerlerdeki insanların
bütününün ya da belli
bir kesiminin
yaşayışını, gelenek ve
göreneklerini,
dikkatlerini çeken ve
okuyucuların da ilgi
duyacaklarına
inandıkları
özelliklerini anlatmaya
çalışırlar.
Gezi yazılarında ilginç
bir anlatım vardır.
Yazılarda anlatım, yeri
gelir hikâyeye dayanır;
yeri gelir bir portre
çizilir, tasvir yapılır.
Konuşmalar da
bulunabilir. Yani
anlatım, yer yer
değişiklikler gösterir.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma ve Yazma,
s. 400)
Gezi; hayale değil,
yazarının gözlemine ve
doğru olarak
duyduklarına dayandığı
için tarih,
coğrafya, toplum
bilim, hukuk
vb. bilim dallarına
kaynaklık eder. Gezi;
gazete ve dergilerde
yayımlanacak ölçüde
yazılabileceği gibi,
kitap hâlinde de
yazılabilir.
Gezi türü,
edebiyatımızda yeni
değildir. Divan
edebiyatı zamanından
beri "Seyahatname"
adı altında türlü
eserler bulunmaktadır.
(K. GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s. 255/256)
Bazı sefaretnameler ile
tarihî, coğrafî
konularda yazılmış pek
çok eser, bütünü ile
olmasa da gezi yazısı
özelliği gösteren
bölümler taşırlar.
Türk edebiyatında gezi
türünde kaleme alınmış
en büyük eser,
Evliya Çelebi'nin
(1611-1685) on cilt
olarak yazdığı
Seyahatname'dir.
Evliya Çelebi, bu
eserinde gezip gördüğü
memleketlerin tarihi,
insanları, âdetleri,
yaşayış tarzları ve her
türlü özellikleri
hakkında geniş ölçüde
bilgi vermiştir.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
531/532)
Ayrıca, Seydi Ali
Reis'in
Mir'âtü'l-Memâlik
(Ülkelerden
Manzaralar), İzzet
Molla'nın
MihnetKeşan
adlı eserlerini,
Tanzimat'tan önceki
dönemde yazılmış gezi
eserleri
(seyahatnameler)
arasında sayabiliriz.
Gezi yazısı yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Gezilen yerlerin,
hiç bir yere benzemeyen
özelliklerini dile
getirmek.
(2) Gezilen yerlerde
yaşayan insanların
kültürel özelliklerini (ırk,
dil, hayat tarzı,
folklorik özellikleri
vb.) belirtmek.
(3) Gezilen yerlerin
tarihî, mimarî ve
uygarlık özelliklerini
belirtmek.
(4) Gezilen yerlerin
teknolojik ve ekonomik
alandaki gelişmelerini
belirtmek.
(K. GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s. 255/256)
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
531 - 535)
h. SÖYLEŞİ (Sohbet)
Söyleşi anlamındaki
Arapça'dan dilimize
geçmiş olan
sohbet
kelimesi, iki
anlam içerir:
1. Arkadaşlık, yârenlik;
2. Konuşma, görüşme,
birlikte oturup
söyleşme.
Makalelerin bir konuşma
havası içinde daha senli
benli olarak yazılan
tarzına
Söyleşi
(Sohbet)
denir. Gazete ve
dergi yazılarındandır.
Bu tür yazılarda,
samimiyet esastır.
Yazar, düşüncelerini
muhakkak kabul ettirmek
için okuyucularını
zorlamaz. O, daha çok
kendi kişisel
düşüncelerini ileri
sürer. Söyleşilerde,
küçük fıkralar ve anılar
da malzeme olarak
kullanılır.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
522)
Söyleşi türünün genel
özelliklerini şöyle
sıralayabiliriz:
*
Kompozisyon türü olarak
söyleşi; makale
plânıyla, fakat bir
karşılıklı konuşma
havası içinde yazılan
yazılardır.
* Söyleşiler, genellikle
günlük sanat olaylarını
konu olarak ele alır.
* Gazete ve dergi
yazılarındandır.
* Yazarın, okuyucu ile
bir sohbet havası içinde
senli benli konuştuğu
yazı türüdür.
* Yazar, düşüncelerinin
doğruluğunda ısrar edici
olmaz.
* Söyleşide, daha çok
yazarın kişisel
düşünceleri ağırlık
kazanır.
* Söyleşilerin en önemli
özelliği, yazarın
samimi, içten bir ifade
tarzını ortaya
koymasıdır.
* Ayrıca, bu tür
yazılarda anılar,
fıkralar ve
çeşitli güncel
olaylar verilerek
yazarın duygu ve
düşünceleri
desteklenebilir.
(K. GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s. 248/249)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 346)
ı. SÖYLEV (NUTUK)
Nutuk,
kelime anlamı olarak,
"söz, lakırdı; söyleyiş,
söylemek kuvveti"
demektir. Türkçede bu
kelime daha çok "bir
topluluğa karşı
söylenilen söz, hitabet"
karşılığında
kullanılmaktadır.
Dinleyenleri coşturmak
ve belli bir amaca
yöneltmek; onlara bir
duyguyu, bir düşünceyi,
bir isteği, bir ülküyü
aşılamak; önemli
açıklamalarda bulunmak
için yapılan etkili,
coşkulu konuşmalara
Söylev
(Nutuk)
denir.
Söylevler; dinleyenlerin
zekâ durumlarına, hayal
güçlerine, duygularına,
ilgilerine göre
hazırlanır. Dinleyenleri
düşündürür, onlarda ilgi
uyandırır, onları
coşturur, onlara
beklenen davranışı
yaptırır.
Söylevde; konuşmacıyı ve
dinleyenleri yanılgıya
düşürmemek için aceleye
getirmeden düşünerek
konuşmak, dinleyenlere
karşı iyi niyet
beslemek, dinleyenlerin
inanmasını sağlayacak
biçimde dürüst konuşmak,
dinleyicilere karşı
yaşının verdiği olgunluk
içinde konuşmak,
dinleyenleri kıracak
biçimde konuşmamak,
gerekirse kendini
dinleyicilerin yerine
koymasını bilmek,
basmakalıp sözler
kullanmamak, abartarak
konuşmamak gibi ahlâk
ölçülerine önem
verilmeli, özen
gösterilmelidir.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
246)
Söylev (Nutuk), aslında
bir sözlü kompozisyon
ürünüdür. Yalnız nutuk,
yazıya geçmişse ve
kitabî özelliği varsa
aynı zamanda yazılı
kompozisyon ürünü olarak
da kabul görür. Türk
edebiyatının en güçlü
söylev (nutuk = hitabet)
örneği
Atatürk'
ün
"Büyük Nutku"dur.
i. RAPOR
Her hangi bir konu ya da
olayla ilgili inceleme
sonucunu tespit ederek
bildiren yazılara
Rapor denir.
İncelenmek istenen bir
sorun; doğru, kesin,
güvenilir bilgi
gerektiren bir iş
hakkında, onu
soruşturmakla
görevlendirilen kişinin
yaptığı "araştırma,
inceleme" sonucunu
belli kurallara göre
yazdığı yazı,
rapor
türüne girer.
Rapor; yazılı olur,
ancak "sözlü"
olarak da bir makama,
kurula sunulabilir.
Raporun bir makama
yazılı olarak sunulması,
"dilekçe" yazmak
biçiminde olmalıdır.
Sözlü olarak raporun
sunulmasında ise,
sunulan kişiye ya da
kurula "hitap
cümlesi" ile söze
başlanır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 285)
Yazılı anlatım türleri
içinde rapor, çok
değişik konularda kaleme
alınan bir yazı türüdür.
Tek kişinin hazırladığı
rapora kişisel rapor,
birden fazla kişinin
hazırladığı rapora da
ortak rapor adı
verilir.
Rapor konuları, şöyle sıralanabilir:
(1) Eğitim ve öğretimle
ilgili özel ve genel
faaliyetleri
değerlendirmek.
(2) Bir siyasî olayın,
hareketin ya da olgunun
genel yapısını
değerlendirmek.
(3) Toplumun eğitim,
kültür, sağlık vb.
alanlarındaki değişik
sorunları üzerinde
yapılan incelemeleri bir
rapor hâline getirmek.
(4) Ekonomik alanlardaki
olumlu ya da olumsuz
durumlar üzerinde
yapılan
değerlendirmeleri bir
rapor hâline getirmek.
(5) Bilimsel çalışmaları
değerlendirirken olumlu
ve olumsuz gelişmeleri
bir rapor hâlinde tespit
etmek.
(6) Sanat eserlerini (edebiyat,
resim, müzik vb.
yarışmalarda)
değerlendirirken
başarılı ve başarısız
yönlerini bir rapor
hâlinde tespit etmek.
Bir raporun
hazırlanmasında göz
önünde tutulması gereken
nitelikleri de şöyle
sıralayabiliriz:
* Konunun uzmanı olmak.
* Raporun konusunu iyi
kavramış olmak.
* Konuyla ilgili
kaynakları taramak.
* Kaynaklardan elde
edilen malzemeyi etkili,
çarpıcı, inandırıcı ve
doyurucu nitelikte
hazırlamak.
* Objektif davranmak.
* Bilimsel çalışmaları
değerlendirirken
raporları bilimsel
ölçüler içinde
hazırlamak.
* Raporlarda ileri
sürülen olumlu ya da
olumsuz görüşleri kesin
deliller ile somut bir
biçimde açıklamak.
* Raporları belli bir
plân dahilinde
hazırlamak ve varılan
yargıyı açıkça
belirtmek.
* Gereksiz ayrıntılara
girmeden özlü bir
biçimde sınırlandırmak.
* Açık ve net bir ifade
kullanmak. Yanlış
anlaşılmaya meydan
vermemek.
j. ROMAN
Olmuş ya da olabilir
nitelikteki olayları ve
konuları ele alan edebî
türlere
Roman denir.
Diğer türlerden ayrılan
en önemli özelliği,
uzunluğudur. Romanlarda,
toplumsal olaylar ve
ilişkiler gerçeklere
uygun bir tarzda ele
alınır.
"Roman"
kelimesi, Roma
İmparatorluğu sınırları
içinde yaşayan halk
kitlelerinin konuştuğu
halk Lâtincesine verilen
addır. Sonraları
herkesin anlayabilmesi
için bu dille yazılan
destan ve hikâyelere
"roman" adı
verilmiştir. Kelimenin
aslı buradan gelir.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
303)
İyi bir roman ilgi
çekici olmalı, herkesi
ilgilendiren insancıl
bir tema taşımalıdır.
Romandaki olaylar
arasında dengeli bir
sıralama ve bağ
bulun-malıdır. Olaylar
akla yakın olmalı,
romanın konusundan
doğmalıdır. Romandaki
varlıkların kişilikleri
baştan sona dek konuya
uygun nitelikte olmalı,
birbiriyle
çelişmemelidir.
Roman yazarı; romanda
yarattığı kişilerini
kendi kişiliği içinden
görebilmelidir.
Romandaki davranışlar ve
konuşmaların, kişilerin
karakterlerinden
çıkmasını sağlamalıdır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
403)
Okuyucu, romanı iş
olsun diye okumaz.
Roman okurken avunmak,
kendinden uzaklaşmak
ister. Romandaki
kişilerle ilgilenmeye
başlar. Olaylar
karşısındaki
davranışlarının ne
olacağını merak eder.
Onların başarılarından
mutluluk duyar. Onların
sıkıntılarına üzülür.
Kendisini onların yerine
koyar. Onların
davranışlarını
eleştirir. Bu
davranışlar içinde
yapılmaması gerekeni,
yapılmamış olanları
bulur. Romanı okuyup
bitirince genel bir
yargıda bulunur.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 404)
Türk edebiyatında önceki
yüzyıllarda roman türüne
benzer edebî eserler
mevcuttur. Bunlar:
(1) Halk Hikâyeleri (Kerem
ile Aslı, Ferhat
ile Şirin gibi.)
(2) Meddah Hikâyeleri
(3) Dinî Hikâyeler (Hz.
Ali'nin Cenkleri
gibi)
(4) Destanî Hikâyeler (Dede
Korkut Hikâyeleri,
Battal Gazi Destanı
gibi)
Avrupaî tarzda ilk
roman, Tanzimat
döneminde yazılmıştır.
Namık Kemal'in
"İntibah",
ilk Türk romanıdır.
Nabizâde Nazım'ın
"Karabibik",
ilk köy romanıdır.
Yusuf Kâmil Paşa'nın
Fenelon'dan çevirdiği
"Telemak",
ilk çeviri romandır.
Romanlarda, şu ögeler
üzerinde önemle
durulmalıdır:
Konu, kişiler, çevre,
zaman, ana düşünce
ve anlatım tarzı
(üslûp).
Romanlardaki olaylar,
bir plâna uygun olarak
anlatılır. Bu plân
şöyledir:
Giriş
(Serim):
Roman olayının başı,
burada verilir.
Gelişme
(Düğüm):
Roman olayının gelişip,
açıldığı bölümdür.
Sonuç
(Çözüm):
Romandaki olayın
açıklığa kavuştuğu,
düğümün çözüldüğü
bölümdür.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
205)
Romanlar, işlenilen
konularına göre şu
çeşitlere ayrılır:
(1) Tarihî romanlar
(2) Macera romanları
(a) Polis romanları
(Macera ve heyecan
duygularını artıran
romanlar)
(b) Egzotik romanlar
(Yabancı ülkelerin
toplumsal özelliklerini,
geleneklerini anlatan
romanlar)
(3) Köy romanları
(4) Sosyal içerikli
romanlar
(5) Psikolojik tahlil
romanları
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 406)
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
314 - 326)
k. HİKAYE
Önemli farklılıkları
olmakla birlikte
"küçük roman"
şeklinde tanımlanabilir.
Millî kültürümüzün
önemli parçalarından
"Dede Korkut
Hikâyeleri", "destanlar"
ve
"halk masalları"
nı saymazsak,
Avrupaî tarzda ilk
hikâyeler, Tanzimat
Edebiyatı döneminde
görülür.
İlk hikâye kitabı,
Emin Nihat'ın
"Müsameretnâme"dir.
Bu kitapta toplanan
hikâyelerin kuruluşu,
işlenişi
"Binbir Gece Masalları"
na benzer.
19 . yüzyıl sonlarında
başlayıp günümüze doğru
daha da gelişen hikâ-ye,
özellikle Alphonse
DAUDET
(1840-1897) ve Guy
de MAUPASSANT
(1850-1893) gibi büyük
Fransız yazarlarının
tekniğiyle tekâmüle
ulaşmıştır. Bu iki yazar
"realist" akımın
yetiştirdiği zamanın
ileri gelen
romancılarındandır.
Fransız hikâyeciliği Guy
de MAUPASSANT'ın izinden
gelişmiştir. Amerika
edebiyatında özellikle
mizahî hikâyeleriyle
Mark TAWİN
(1835-1910), O.
HENRY
(1862-1910) ve bunları
takiben John
STEİNBECK,
Erskine CALDWEL
Batılı ünlü
hikâyecilerdendir.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
327)
Dünya hikâyeciliğinde iki hikâye biçimi hâkimdir.
Bunlar:
(1) Maupassant Biçimi :
Hikâyede asıl olan
"olay" dır.
Okuyucunun hikâyeyi
şöyle ya da böyle
yorumlamasına imkân
verilmez. Çünkü,
hikâyedeki olay,
mantıklı bir seyir
hâlinde takip eder.
Kişilerin portreleri,
özenle ve ayrıntılı
olarak çizilir.
Çehov Biçimi:
Hikâyede asıl olan
"olay" değildir.
Hikâye, sona erdiği
zaman her şey bitmiş
değildir. Hikâye, asıl
bundan sonra başlıyor
demektir. Zira, kişiler
tamamıyla tanıtılmadığı,
olaylarda kesinlik hâkim
olmadığı için okuyucunun
hayal kurması devamlı
hareket hâlindedir ve
kendine göre yorumlar
yapmaya uygundur.
Çehov, hikâye anlayışını
şöyle anlatır:
"Kaleme alınan konular,
"sade" olmalı.
Piyer Semenovi, Maira
İvanovna ile nasıl
evlendi gibi... Hem
sonra, yok psikoloji
tahlilleri, yok hikâye,
yok bilmem ne imiş!
Bunlar hep özenti...
Hatırınıza ilk gelen
başlığı koyun, kılı kırk
yarmayın, tırnak, çizgi
gibi işaretleri çok az
kullanmaya bakın,
gösteriştir bu. Benim
işim anlatmaktır. Ancak,
onu başarabilirim. "
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
327)
Türk hikâyeleri, şu dört ana grupta
değerlendirilir:
(1)
"Serim, düğüm, çözüm"
bölümlerinin
düzenli olduğu
hikâyeler. Ömer
Seyfettin, Samet
AĞAOĞLU, Haldun
TANER, Oktay
AKBAL, Mustafa
KUTLU' nun
hikâyeleri bu grup
içindedir
(Maupassant Biçimi)
(2) İstanbul'da yaşayan
insanların özel hayat ve
özelliklerini veren
hikâyeler. Hüseyin
Rahmi GÜRPINAR,
Ahmet Rasim,
Osman Cemal KAYGILI,
Sermet Muhtar ALUS'un
hikâyeleri bu grup
içindedir.
(Maupassant Biçimi)
(3)
"Serim, düğüm, çözüm"
bölümlerine önem
vermeyen, olayın
herhangi bir yerinden
başlayan hikâyeler.
Memduh Şevket ESENDAL,
Sait Faik ABASIYANIK,
Tarık BUĞRA,
Sevinç ÇOKUM gibi
yazarlarımız bu
gruptandır. (Kısmen,
Çehov Biçimi)
(4) Varoluş çizgisinde
oluşturulmuş, aydın
bunalımı ve çaresizliği
anlatan soyut hikâyeler.
Bu tür hikâyeler,
ülkemizde 1955'ten sonra
görül-dü. Hikâyelerde,
hiç bir toplum kaygısı
görülmez. Aydın
bunalımının nedenleri
yansıtılır. Sanat adı
altında çoğu zaman
"müstehcen"e kaçan
konulara yer verilir.
Hikâyecilik, sanattan
ayrılmış ve ideolojiye
kaydırılmıştır.
Bu grupta hikâye yazan
yazarlarımızın başında
ise; Yusuf ATILGAN,
Demirtaş CEYHUN,
Ferit EDGÜ ve
Erdal ÖZ
gelmektedir.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 328/329)
l. TİYATRO
Batılı tiyatro
eserlerinin kaynağı Eski
Yunandır. Eski
Yunandaki bağ bozumu
tanrısı
dionizos
adına düzenlenen
şenliklerden ortaya
çıktığı bilinmektedir.
İlk tiyatro ürünleri
trajedidir.
Sonraları ise dram,
komedi,
müzikal komedi
gibi türlerde tiyatro
eserleri görülmektedir.
Bale ve opera
da Batılı anlamdaki
tiyatro türlerindendir.
"Dram",
Yunanca
"darama"
sözünden gelmektedir.
Kelime anlamı; hareket
hâlindeki olayların
bütünü demektir.
Dramatik eser denince;
"Hayatı, hareket
hâlinde gösteren
eserlerin tamamı"
akla gelir. İnsan
hayatını konu olarak
alan tiyatro, insan
hayatının iki önemli
özelliği üzerinde
kuruludur:
(1) Keder
2) Neşe
Bundan ötürü de tiyatro
eserlerini ikiye ayırmak
gerekir:
(1) Trajik eserler
(2) Komik eserler
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
328/329)
Batılı anlamda tiyatro çeşitleri şunlardır:
(1) Trajedi:
"Çok acıklı, yürekler
acısı"
anlamına gelmektedir.
Oyun türü olan
trajedinin konusu da çok
acıklı konulardır.
Trajedide olaylar,
genellikle tarihten ve
efsanelerden alınır.
Kişiler ise; eski Yunan
tanrıları başta olmak
üzere, hükümdarlar ve
soylulardır.
(2) Komedi:
İnsanların, olayların
gülünç yönlerini sunan,
hem güldüren, hem
eğlendiren ve hem de
iğneleyen bir tür
tiyatrodur.
(3) Dram:
Trajedi ile komedi
arasında bir tür sahne
eseridir. Türkçe
karşılığı "acıklı
olay" dır.
Konularını günlük
olaylardan ya da
tarihten alabilir.
Kişiler; halk arasından
seçilir. Olay; hem
acıklı, hem güldürücü
olabilir.
(4) Müzikli Tiyatro:
(a) Opera:
Sözlerinin tümü ya da
çoğu "koro, solo,
düet" biçiminde
şarkılı olarak söylenen
müzikli tiyatro
eseridir. Oyunculara,
orkestra eşlik eder.
(b) Operet:
Eğlenceli, hafif konulu,
içinde bestesiz
konuşmalar da bulunan
müzikli tiyatrodur. Daha
çok halk için yazılmış
eserlerdir.
(c) Opera Komik:
Operetin, yüksek sınıf
için yazılmış, besteli
biçimidir.
(ç) Vodvil:
Hareketli, eğlenceli bir
konuya dayanan, içinde
şarkılara da yer verilen
hafif komedidir. Bu
nedenle vodvil, bir
"komedi türü" olarak
da gösterilir.
(d) Bale:
Konusu; türlü dans ve
davranışlarla anlatılan
müzikli, sözsüz tiyatro
türüdür.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
413/414)
Batılı anlamda tiyatro
ilk defa Tanzimat
döneminde görülmektedir.
Şinasinin
Şair Evlenmesi,
ilk yayımlanan tiyatro
eseridir. Namık
Kemal in
Vatan Yahut Silistre
ise, ilk defa
sahneye konan tiyatro
eseridir.
Bu eserlerden önce ise
çeviri ve uyarlama
(adapte) tiyatro
eserleri görülmektedir.
Sonraki dönemlerde ise,
teknik açıdan daha
etkili tiyatro eserleri
yazılmış ve sahneye
konmuştur.
Batılı özellikte tiyatro
ürünlerinin Türk
edebiyatına girmesinden
önceki yüzyıllarda
geleneksel Türk
tiyatrosu vardı.
GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU
Geleneksel Türk
tiyatrosu içinde
orta oyunlarının
önemli bir yeri
bulunmaktadır.
Kavuklu ve
Pişekâr; orta
oyunlarında sıkça
görülen sembolik
kahramanlardır. Bu
kişiler; yine,
geleneksel tiyatromuzun
önemli kahramanları
Karagöz ile
Hacivat'ın
karşılığıdırlar.
Kavuklu, bilimsel
anlayıştan uzak, fakat
ârif, halk adamını
temsil etmektedir.
Pişekâr ise, Osmanlıca
kelimeler kullanmakta
yetenekli, okumuş insanı
temsil etmektedir. Her
ikisi de birbirlerinin
açık yönlerini
tamamlayan önemli
tiplerdir. Bunlar, orta
oyunlarında mizahî
unsurlarla topluma
mesajlar verir ve
insanları
bilgilendirirler.
Geleneksel Türk tiyatrosu, şu çeşitlere ayrılır:
(1) Meddahlık:
Bir kişinin tek başına
hazırladığı oyun
çeşididir. Kelime anlamı
"metheden = övgücü"
demektir. Meddah,
anlattığı olay ya da
hikâyeyi seyirci önünde
çeşitli hareket ve
taklitlerle canlandırır.
Bu şekilde insanlar,
eğlenirken düşünme
imkânı bulur.
(2) Karagöz:
Gölge oyunudur. Beyaz
bir perde üzerinde
çeşitli insan tiplerinin
canlandırılmasıdır. Bu
oyunlar, "Karagözcü"
adı verilen usta bir
sanatçı tarafından
perdeye yansıtılır.
Oyunun başkahramanı
"Karagöz", okumamış,
ama zeki ve anlayışlı
bir halk adamıdır.
İkinci kahraman
"Hacivat" ise,
Karagöz'e zıt kişilikte
bir insandır. Arapça ve
Farsça kelimelerle
konuşur, zaman zaman
bilgiçlik taslar.
Karagöz, Türklere özgü
bir oyundur. Çünkü, çok
eskiden beri Türkler,
çeşitli adlar altında
Karagöz oyununu biliyor
ve oynatıyorlardı.
Hatta, Avrupa'da "Çin
gölgeleri" diye
adlandırılan gölge
oyununun bile Karagöz'
den geldiğini yapılan
araştırmalar gösterir.
Bu oyun, Osmanlı
Türkleri arasında uzun
zaman yaşadı. Batılı
anlamda tiyatro türünün
edebiyatımıza
girmesinden sonra yavaş
yavaş önemini kaybetti.
Karagöz'deki diğer
önemli tipler de
şunlardır:
Çelebi, Tuzsuz Deli
Bekir, Yahudi, Ermeni,
Rum doktor, Frenk, Arap,
Acem, Arnavut,
Trabzonlu, Rumelili
vb.
3. Orta Oyunu:
Orta oyunu, açık bir
meydanda oynanır.
Seyirciler bu meydanın
etrafını çepeçevre
kuşatırlar. Ancak bir
tarafını açık
bırakırlar. Oyuncular,
oyundan önce oradan
meydana dahil olurlar.
Çağdaş Türk tiyat-rosuna
en yakın örnektir.
Konular ve tipler olarak
Karagöz'e çok benzerler.
En ünlü tipleri
Kavuklu ve
Pişekar'dır. Ayrıca;
"Balama (Rum)",
"Frenk" ve
"zenne" tipleri de
bulunmaktadır.
Günümüzde, bazı köy ve
kasabalarda, orta
oyunları bütün canlılığı
ile hâlâ devam eder.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 435)
l. RÖPORTAJ
Yazarın okuyucularına
bir konuyu inandırmak
için kişi, eşya, eser ya
da bir yerle ilgili
olarak yaptığı
incelemeleri,
fotoğraflarla
süsleyerek, kendi
görüşlerini de katarak
yazdığı gazete ve dergi
yazılarına Röportaj
denir.
Röportaj yapacak kişide
üstün bir görüş, anlayış
ve gözlem yeteneği
olmalıdır. Röportaj, bir
çeşit haberdir. Fakat,
röportajda bilgiden
başka, yazarın
izlenimleri,
düşünceleri, görüşleri
de yer alır. Röportajı
hazırlayan kişi, konuyu
iyice öğrenmeli, yerinde
ve gerekli incelemeleri
yapmalı, gerekli
belgeleri toplamalıdır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
283)
Röportaj türü,
gazeteciliğin
gelişmesiyle ortaya
çıkmıştır. Bu nedenle,
röportaj, özellikle
gazetecilerin uyguladığı
bir türdür. Günümüzde
radyo ve televizyon da
çok önemli bir röportaj
aracı konumundadır.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
561)
3. YAZILI ANLATIM
(ÜSLUP) TÜRLERİ
Duygu ve düşüncelerin
belli amaçlar
doğrultusunda, yazılı ya
da sözlü olarak ifade
edilmesine
Anlatım
(üslûp)
denir. Anlatımı
gerçekleştirecek kişi,
her şeyden önce dil
bilgisi ve imlâ
kurallarına uymak
zorundadır. Ayrıca,
yazacağı ya da
konuşacağı konunun
içeriğine ve amacına
uygun olarak bir anlatım
türü seçmelidir.
Anlatımda ifadeler "açık,
sâde ve duru"
olmalıdır. Her yazar ya
da konuşmacının kendine
özgü bir anlatım tarzı,
büyük deneyimler sonunda
za-manla oluşur.
Yazılı ya da sözlü
anlatımda kullanılan
anlatım türleri
şunlardır:
a. HİKÂYE ETME (TAHKİYE)
Olmuş ya da olması
mümkün olayların yazı ya
da konuşma ile hikâye
edilmesine denir. Şu
edebî türlerde
kullanılır:
Roman, hikâye, anı
(hâtıra), gezi
(seyahat), biyografi,
otobiyografi, tiyatro,
film senaryosu
vb.
Bu anlatım türünde
işlenen düşünce, olaylar
içindedir ve her şey
hare-ket hâlindedir.
Yani, olayların akışı,
zincirleme olarak
gelişir ve hareket ögesi
ile birbirine bağlanır.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 217)
Hikâye etme, dört ana
unsur üzerine kurulur:
(1) Olay
(hâdise = vak'a)
(a) Giriş (serim)
(b) Gelişme (düğüm)
(c) Sonuç (çözüm)
(2) Kişiler
(3) Yer
(4) Zaman
(Z. KORKMAZ - A. B.
ERCİLASUN - İ. PARLATIR
ve diğerle-ri, Türk Dili
ve Kompozisyon
Bilgileri, s. 189 - 190)
b. AÇIKLAMALI ANLATIM
Açıklama, öğretme
amacıyla oluşturulan
makale, deneme, fıkra,
sohbet, eleştiri
vb. edebî türlerde
kullanılmaktadır. Her
hangi bir konuyu
geliştirmek ve anlaşılır
duruma getirmek için
açıklama türünü seçmek
gerekir.
29 Ekim 1923
(Cumhuriyet'in ilânı)
hakkında bir yazı yazmak
gerektiğinde, bu anlatım
türüne başvurulur.
Burada, anlatımın açık
ve kesin olması gerekir.
Düşünce yazıları, bu
anlatım türüyle
yazılacağından
kelimeler, sözlük
anlamlarında
kullanılmalı; süslü,
sanatlı, mecazlı
anlatışa yer
verilmemelidir.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve Sözlü Anlatım, s. 226)
Açıklamalı anlatım
türünde yazar, ele
aldığı konuda
okuyucusunu aydınlatmak,
ona bilgi vermek amacını
taşır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
301)
c. TASVİR ETME
(BETİMLEME) YOLUYLA
ANLATIM
Canlı ve cansız
varlıkları en ince
ayrıntılarına kadar
tanıtmaya Tasvir
(Betimleme)
denir. Özellikle
roman, hikâye, anı
ve
gezi
türlerinde
kullanılır.
Tasvir etme anlatım
türü, belli bir konuda
izlenim kazandırmak
istendiği zaman
kullanılır. Tasvir etme;
varlıkların durumlarını,
özelliklerini,
kelimelerle resim çizer
gibi anlatmadır ve
okuyucunun gözleri
önünde canlandırmadır.
Yazar; ayrıntıların
seçiminde çok dikkatli
olmalı; varlıkları,
birbirinden ayıran
özellikleri bilinçli
olarak saptamalıdır.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 224)
Esas olarak, iki türlü
tasvir vardır:
(1) İnsan Tasviri
(Portre)
(a) Fizikî Portre :
İnsanın dış görünüşünü
ortaya koyan tasvirdir.
(b) Ruhî Portre :
İnsanın ruh özelliğini
(sevinç, üzüntü, olaylar
karşısındaki tepki,
heyecan, korku,
cömertlik, cimrilik vb.
ruh ve kişilik
durumları) ortaya koyan
tasvirdir.
(c) Fizikî ve Ruhî
Portre: İnsanın hem
fizikî, hem de ruhî
özelliğini veren
tasvirdir.
(2) Eşya (Şeyler)
Tasviri:
İnsan dışındaki bütün
canlı ve cansız
varlıkların tasviridir:
Örnekler:
(a) Olay Tasviri
(b) Doğa Tasviri
(c) Hayvan Tasviri
(d) Bitki Tasviri
(e) Kültürel Değerlerin
Tasviri
(f) Tarihî ve Mimarî
Eserlerin Tasviri
(g) Yerleşim Merkezleri
Tasviri (İl, ilçe,
mahalle ve sokak)
vb.
Tasvir yazıları, daha
çok olaya dayalı
(tahkiyeli) edebî
türlerde bulunur.
Örnek:
Roman, hikâye, tiyatro
eseri, film senaryosu
vb.
Her hangi bir şeyi,
etkili olarak tasvir
edebilmek için özellikle
gözlem yapmak
gerekir. Tasvirde,
tasviri yapılan olaylar,
kişiler ve nesneler
gerçeğe aykırı
olmamalıdır. Ayrıca
tasvirde, abartma
(mübalağa), mecaz
ve benzetme
(teşbih) sanatlarına
fazla yer
verilmemelidir. Bu
sanatlara yer verilmesi
gerektiğinde gerçeklere
uygunluk, ön plânda
olmalıdır.
Tasvir etme anlatım
türüne örnek:
"İğdelerin keskin
bayıltıcı bir kokusu
vardır. Antakya
bahçelerindeki baygın
kokuları aratmaz insana.
Dallar arasında
gizlenmiş, görünmeyen
dudakların üflediği
altın tozları gibi
yüzümüze serpilir;
gözümüzü, gönlümüzü
doldurur.
...
İnsan, bu düş içinde
zamanı unutur. İğde
dallarından birini
koparmış kokluyorsunuz,
ama farkında mısınız?
Kulağımıza uzaktan tatlı
tatlı çıngırak sesleri
gelir. Az önce
yürüdüğümüz yollardan
bir kervan geçer.
Katırları, develeri, gül
denkleriyle, ağır
kumaşlarla, ipek
halılarla mı gelir? Bu
kervan, Hazar
kıyılarından,
Keşmir'den, Buhara'dan
mı gelir? Bir zaman,
kıtalar arası yollardan
biri buralardan da bir
kol vermiş. Bu çıngırak
sesleri, sanki o çağdan
gelir. Ama niçin bu
kadar gecikmiş? Ta bu
geceye kalmışlar?"
Selâhattin BATU,
Ankara Geceleri
ç. ÖZLÜ ANLATIM (VECİZE)
Söyleyeni belli olan
hikmetli sözlerdir. En
zor anlatım türüdür.
Herkes özlü söz (vecize)
söyleyemez. Zengin bir
bilgiye, üstün bir dil
bilgisi yeteneğine ve
kıvrak bir zekâya sahip
olmak gerekir. Türk
kültür ve edebiyatında
binlerce özlü sözün
varlığı kolayca
söylenebilir. Bunların
başında ise şüphesiz,
önderlerin önderi
özelliğine sahip
Atatürk'ün söylediği
özlü sözler gelir.
Örnekler:
* Bu memleket;
tarihte Türk'tü, hâlde
Türk'tür ve ebediyen
Türk olarak kalacaktır.
* Ne mutlu Türküm
diyene!
* Türk; öğün, çalış,
güven.
* Tek bir şeye
ihtiyacımız vardır. O da
çalışkan olmaktır.
* Hayatta en hakikî
mürşit; ilimdir, fendir.
İlim ve fennin dışında
mürşit aramak gaflettir,
dalâlettir.
d. TAHLİL YOLUYLA
ANLATIM
Karakter tahlillerinde
bu anlatım türüne
başvurulur. Daha çok
roman ve
hikâyelerde
kullanılır.
e. İSPATLAMA (KANITLAMA)
YOLUYLA ANLATIM
Makale, eleştiri, fıkra,
deneme
gibi yazılı;
konferans, münazara,
açık oturum
gibi sözlü kompozisyon
türlerinde kullanılır.
f. KONUŞMALI ANLATIM
En az iki kişinin
konuşması durumunda
başvurulan anlatım
türüdür.
Tiyatro, roman, hikâye,
görüşme (mülâkat)
sohbet, açık oturum
gibi edebî türlerde
kullanılır.
g. MANZUM ANLATIM
Şiirlerde, manzum
tiyatro eserlerinde,
manzum destan ve
masallarda kullanılan
bir anlatım türüdür
1. YAZILARIN
HAZIRLANMASI
a.
Yazılar, kâğıdın bir
yüzüne yazılır. (Teksir
edilenler iki yüzüne
yazılabilir.) Yönerge,
plân, broşür, muhtıra,
karargâh bültenleri,
etütler gibi dokümanlar
kitap sayfası gibi
kâğıdın iki yüzüne
yazılır.
b.
Genelkurmay Başkanlığı,
Millî Savunma Bakanlığı,
Kuvvet Komutanlıkları ve
Jandarma Genel
Komutanlığı
karargâhlarında
hazırlanıp yayımlanan,
devamlılık arz eden
prensiplerle, direktif
ve emirlerin normal
emirlerden kolaylık ve
suretle ayırt
edilebilmesi ve özel bir
işleme tâbi tutulmasını
ve ayrı dosyalarda
saklanmasını sağlamak
amacıyla bu emirlerin
yazıldığı, normal
kâğıtların sol üst ve
sağ alt köşelerine
prensip emri ise kırmızı
renkle
PRENSİP, devamlılık arz eden emir ise mavi renkle
DEVAMLI EMİR
damgası vurulur.
c.
Yazışmalarda iki boy
kâğıt kullanılır. İlgi,
metin, ek ve dağıtım
kısımları uzun olmayan
yazıların yarım sayfa
boyundaki kâğıda örneği
EK-A'daki esaslara göre
yazılır. Bilgisayar ile
hazırlanan yazılarda
aynı boyuttaki kâğıt
kullanılmalıdır. Diğer
yazılar, normal A-4
kâğıda (21 x 29.7)
yazılır.
ç. Çıkarılacak Kopya Sayısı:
(1)
Bir yazının kopya
sayısını saptamak yetki
ve sorumluluğu yazıyı
çıkaran makama aittir.
Bununla beraber her
yazı, başlıklı beyaz
kâğıda yazılmış en az
bir esas kopya olmak
üzere iki kopya olarak
hazırlanır. Bunlardan
esas kopya, yazının
gideceği makama
gönderilir, diğer kopya
dosyalanır.
(2)
Yazı, dağıtım
hanesindeki gereği ve
bilgi için alan
makamlara yetecek kopya
kadar hazırlanır ve
gönderilir. Karbon
kâğıdı kullanılan
daktilolarda kopya
sayısı ne olursa olsun
yazıyı çıkaran makamın
dosya kopyası ilk karbon
kopyası olacaktır.
Elektronik daktilo ve
bilgisayarlarda bu husus
aranmaz.
(3)
Herhangi bir makama
gönderilen ve ivedilikle
işleme tâbi tutulması
gereken daktilo ile
yazılan bir yazının esas
kopyası o makamın komuta
katına arzı esnasında
işlemi yürütecek daireye
de verilmek üzere aynı
yazının pelür kâğıda ya
da yerine geçebilecek
başka kâğıda yazılmış
ilâve kopyası ile
birlikte gönderilir. Bu
kopyada gönderen makamın
imzası bulunmaz.
(4)
Daha fazla sayıda
kopyaya ihtiyaç gösteren
dağıtımlarda fotokopi ve
teksir makinesi ile
bilgisayar yazıcıları
olan karargâhlar
bunlardan faydalanır.
(5)
Bilgisayar ile alınacak
yazıcı çıktılarında
baskı cihazının (yazıcı
= printer) özelliği
dikkate alınarak kopya
yapılır.
(2) Metin:
(a)
Yazının metin bölümü
için adresten 2-5
daktilo (satır), ilgiden
sonra ise iki daktilo
(satır) aralığı verilir.
Metin bölümü sayfanın
sol kenarından madde
numarası verildiği
takdirde on iki harf
aralığı (2.5 cm)
içerden, madde numarası
verilmediği takdirde on
altı harf aralığı (3 cm)
içerden başlar. Her iki
durumda da bir sonraki
satır on iki harf
aralığı (2.5 cm)
içeriden devam eder. Sağ
kenarından 4-6 harf
aralığı (1 cm) içerden
biter. Kelimelerin
hecelerinden bölünüşteki
durumuna göre 7-8 harf
aralığı (1.5 cm) içerden
de bitebilir.
(b)
Satırlar arası normal
(bir) daktilo aralığı,
maddeler ve paragraflar
arası ise 1.5 daktilo
olacaktır. Paragraflar
kâğıdın sol kenarından
on altı harf aralığı (3
cm) içerden başlar. Bir
sonraki satır on iki
harf aralığı (2.5 cm)
içerden devam eder.
Duruma göre; fıkra, bent
ve kısımlar arasında da
iki satır aralığı
olabilir.
(c)
Madde, fıkra, bent,
küçük bent, kısım ve
küçük kısmın rakam ve
harflendirilmesi EK-A'da
gösterildiği şekilde
olacaktır.
ÖRNEK:
1.
Xxxxxxxxxxxx (Madde)
a.
Xxxxxxxxxxxx (Fıkra)
(1)
Xxxxxxxxxxxx (Bent)
(a)
Xxxxxxxxxxx (Küçük
Bent)
(ı)
Xxxxxxxxxxx (Kısım)
(aa)
Xxxxxxxxxxx (Küçük
Kısım)
(ç)
Rakamların olduğu madde
ve bentlerde rakam "9"
dan büyük olursa,
bilgisayar yazılımında
aynı düzen kullanılacak,
yani cümle tek rakamlı
olan ifadeye nazaran bir
karakter ileride
başlayacaktır.
(d)
Yazı bir sayfadan fazla
olduğu takdirde,
müteakip sayfaların üst
kenarından dört daktilo
aralığı (1.5 cm)
aşağıdan ve satır başı
hizasından başlamak
üzere yazının gizlilik
derecesi yazılıp altı
çizilir. Bunun iki
daktilo (satır) aralığı
altına yazının dosya
numarası, tarihi
yazılır. (Dosya
numarasının iki daktilo
aralığı altından metne
devam edilir.)
(e)
Yazı, yazanın
düzeltmesine arz edilmek
üzere müsvedde olarak
daktilo ediliyorsa,
gereken düzeltmelerin
satır arasına
sıkıştırıl-ması için iki
daktilo aralığı
verilerek yazılır.
(f)
Bütün resmî yazıların
metin kısmına doğrudan
doğruya işten söz açmak
suretiyle başlanır. Her
türlü saygı kelimeleri
kullanılmaz. Yazılan
yazıda herhangi bir
talep var ise, aynı
maddede taleple ilgili
irtibat kurulacak
personelin rütbesi,
adı soyadı ve
telefon numarası
belirtilir.
(g)
Yazıların sonunda
(mesajlar hariç)
aşağıdaki şekillerden
biri kullanılır:
(ı)
Ast kademeye yazılanlara
"rica
ederim"
denir.
(ıı)
Üst kademeye yazılanlara
"arz
ederim"
denir.
(ııı)
Aynı seviye ve rütbedeki
makam sahipleri
yekdiğerine "arz"
eder.
(ıv)
Komutan emriyle ve
namına yazılan yazılarda
imza sahibi, yazıyı
alacak makam sahibinin
rütbesine göre "arz"
ya da "rica"
eder.
(v)
Sadece bilgi vermek
amacıyla yazılan yazılar;
"Bilgi edinilmesini /
Bilgilerinizi arz
ederim" ya da "Bilgi
edinilmesini rica ederim"
şeklinde bitirilir.
(vı)
Yukarıdaki ifadeler,
cümlenin devam etmesi
hâlinde cümlenin sonuna
yazılarak cümle
tamamlanır. Cümlenin
bitmesi hâlinde ise son
satırın 1.5 daktilo
(satır) aralığı altından
ve on altı harf aralığı
içeriden başlayarak
yazılır.
(ğ)
Birinci sayfadan başka
sayfalara başlıksız
kâğıt kullanılır.
(ç) Parafe ve Koordine:
(ı) Parafe:
Evrakın dosya nüshasına
metin bölümünden (varsa
imza yetki satırından) 2
daktilo (satır) aralığı
aşağıda başlamak üzere,
on iki harf (2.5 cm)
aralığı içerden,
hazırlayan proje
subayından itibaren imza
edecek makama kadar
bağlı bulunulan
kademelerin parafeleri
açılır. Her parafeden
sonra iki daktilo
aralığı bırakılır.
(ıı) Koordine:
Parafe blokunun iki
daktilo aralığı
aşağısından koordine
satırı başlar. Amaca
uygun makamlarla
koordine edilir ve
makamların parafeleri
açılır. Koordine
blokunda yer alan
makamlar parafelerde
uygulandığı gibi
yukarıdan aşağıya doğru
kıdemsizden başlanarak
sıralanır.
ÖRNEK:
Prj. Sb. Bnb. F. DEMİR
Ş. Md. Alb. K. ÖZMEN
D. Bşk. Tuğg. O. DEMİR
Hrk. Bşk. Korg. R. BETİR
KOORDİNE:
Mrk. D. Bşk. TUĞG. I.
ÖZTAN
Per. D. Bşk. TÜMG. E.
DİRİK
Per. Bşk. KORG. A.
YALÇIN
NOT 1:
Parafe koordine haneleri
sadece gönderilen
evrakın dosya nüshasında
bulunur.
NOT 2:
Koordine parafesi
alınacak başkanlığın
parafesinden önce o
başkanlığın konu ile
ilgisi bulunan Ş.Md.
leri ve Daire
Başkanlarının yan
parafesi alınır.
(d) İmza tasdiği bloku:
Aslı yetkili kişi
tarafından imza edilmiş
olan bir yazı, teksir
edilmesi hâlinde ilgili
daire ya da komuta
katını yeniden imza işi
ile meşgul etmemek için,
daire sekreteri (İdarî
Şube Müdürü) tarafından
tasdik edilir. Dağıtımı
on kopyadan fazla olan
emirler, yazılar mumlu
kâğıt üzerine yazılarak
teksir edilir.
Asıl kopyası komutan ya
da yetkili tarafından
imza edilen yazılardan
karargâh içine
dağıtılanları, sekreter
(İdarî Şube Müdürü) ASLI
GİBİDİR diye tasdik
eder. Bunun için yazının
aslındaki imza bloku
normal yerine aynen
yazılır.
Yalnız imza bulunmaz.
Tasdik hanesi imza bloku
ile aynı hizada olmak ve
satır başından başlamak
üzere en üste ASLI
GİBİDİR ibaresi yazılır.
Bunun iki daktilo
aralığı aşağısına tasdik
edenin imza bloku
yazılır ve imza, imza
bloku ile ASLI GİBİDİR
ibaresi arasına atılır.
Üst komutanlıklardan
gelen emirlerden
bazılarının en ast
komutanlığa kadar
dağıtımı gerektiğinde
emrin dağıtılacak adres
miktarı kadar fotokopi
makinesinden istifade
ile çoğaltma işlemi
yapılabilir.
Bu takdirde çoğaltma
işlemini yapan sekreter
tarafından emrin imza
bloku ile aynı hizada
olmak ve satır başından
başlamak üzere en üste
"ASLININ FOTOKOPİSİDİR"
ibaresi yazılır.
İmza bloku açılması ve
imza işlemi ise "ASLI
GİBİDİR" ibareli evrakta
olduğu gibidir. Bu tür
emirler, bir üst yazıya
ek yapılmak suretiyle
gönderilir.
ÖRNEK:
............... KOMUTANI NAMINA
ASLI GİBİDİR .........
İsmail ÖZTAN
Atik ABACI ............
Tuğgeneral
Piyade Albay .........
Merkez Daire Başkanı
Gne.ve Arşv. Ş. Md.
(e) ONAY
ya da UYGUNDUR İmza
Bloku:
İmza blokunun dört
daktilo aralığı altına
ve kâğıdın ortasına ONAY
ya da UYGUNDUR imza
bloku açılır. UYGUNDUR
imza blokunun verilen
yetki nedeniyle
onaylanması hâlinde "M.S.B.
NAMINA UYGUNDUR"
şeklinde yazılır.
ÖRNEK:
UYGUNDUR
17 TEMMUZ 1995
(İmza)
İsmail ÖZTAN
Tuğgeneral
Merkez Daire Başkanı
(f) Ekler:
Ana dokümanı genişleten ya da açıklayan tamamlayıcı dokümanlara EK adı
verilir. Ekler; grafik,
şema ya da yazılı
olabilir. Ast elemanlar
için görevleri açıklayan
ekler, genellikle
harekât emrinin beş
maddelik örneğinin
aynıdır. Bir emrin
ekleri, alfabetik harf
sırasına göre ve büyük
harflerle gösterilir ve
konusu belirtilmek
suretiyle atıf yapılır.
ÖRNEK 1:
3 No.lu Harekât Plânına
EK-C (İstihbarat Plânı)
ÖRNEK 2:
3 No.lu Harekât Emrine
EK-C (İstihbarat Emri)
(g) Lahika:
Ekleri genişleten ya da
açıklayan tamamlayıcı
mahiyette olan cetvel,
talimat, şema, kroki
gibi dokümanlara denir.
Lahikalar, ait oldukları
ekin son satırın iki
daktilo aralığı altına
ve satır başı hizasından
başlamak üzere rakam
sırasına ve konuları
belirtmek suretiyle alt
alta sıralanır.
ÖRNEK:
EK-A, LAHİKA-2 (Çevrim Şeması)
Lahikaları tamamlamak
için gerekli ilâve
bilgiler harf sırasıyla
belirtilen CETVEL'lerde
bulunur.
ÖRNEK:
EK-K, LAHİKA-1, CETVEL-A [12 No.lu harekât emrinin K eki (Ateş Destek
Plânı'na) 1 No.lu Lahika
(Topçu Ateş Plânı)nın A
Cetveli (İstek üzerine
ateşler]
(ğ) "EK", "LAHİKA",
"CETVEL" ve "İLİŞİK"
lerin numaralanması:
EK-A'nın sayfaları E-1,
A-2 ........ olarak,
EK-A LAHİKA-1'in
sayfaları A-1-1, A-1-2
.. olarak,
Ek-A LAHİKA-1 CETVEL-A,
İLİŞİK 2'nin sayfaları
A-1-A-2-1, A-1-A-2-2 ...
olarak sıralanır.
(h) Ek, Lahika, Cetvel
ve İlişik'lerde;
yazılarda olduğu gibi
imza bloku açılır ve
hazırlayan işlem subayı,
kısım âmiri ve şube
müdüründen uygun görülen
biri tarafından
imzalanır.
Ek, Lahika, Cetvel ve
İlişik'lerin üst yazıdan
ayrıldığında hangi
yazının eki olduğunun
bilinmesi için yazıyı
çıkaran komutanlık
adı ile yazının
tarih ve sayısı
gizlilik derecesinin iki
daktilo aralığı altına
ve satır başından
başlayarak yazılır.
(ÖRNEK: Gnkur. Bşk.
lığının 09 HAZİRAN 1994
gün ve PER.: 4031-1-94 /
Mrk. D. Gne. Ş. (150)
sayılı emrinin ekidir.)
Kâğıdın sağ üst köşesine
de hangi ek olduğu büyük
harflerle belirtilir. (ÖRNEK:
EK-A)
(ı) Dağıtım:
(ı)
İmza blokunun (varsa
ekleri) son satırından
iki daktilo aralığı
altına aşağıda
gösterildiği şekilde,
"Gereği", varsa
"Bilgi" olmak üzere
iki sütun hâlinde
protokol ve teşkilat
sırasına göre yazılır.
Dağıtım,
Gereği, Bilgi
kelimelerinin
altları çizilir.
ÖRNEK:
DAĞITIM :
Gereği :
Bilgi :
K.K.K.lığına Hv.K.K.lığına
Dz.K.K.lığına
(ıı)
Yayım dağıtımları her
karargâhın kendi için
hazırladığı dağıtım
plânına göre yapılır.
ÖRNEK:
DAĞITIM :
Gereği :
A Plânı (1,3 Hariç)
(ııı)
Eklerin dağıtımının
gösterilmesi: Ekler,
dağıtım hanesinde
belirtilen her makama
gönderilmeyecekse;
gönderilmeyecek ekler,
gönderilmeyecek
makamların hizasında
parantez içinde
belirtilir.
ÖRNEK:
EKLER :
EK-A (.........)
EK-B (.........)
EK-C (.........)
ÖRNEK:
DAĞITIM :
Gereği :
K.K.K.lığına (EK-C
Konmadı)
Dz.K.K.lığına
Hv.K.K.lığına (EK-B
Konmadı)
(i) Personel Kimlikleri:
Dağıtım blokunun iki
daktilo aralığı altından
başlamak üzere, yazı
içerisinden konu edilen
ve aşağıya yazılacağı
belirtilen personel
kimlikleri yazılır.
Personel kimlikleri
ibaresi büyük harflerle
yazılır ve altı çizilir.
(4) Diğer Hususlar:
(a) Gizlilik Derecesi
İşareti:
Gizlilik derecesi; yazı,
daktilo ve bilgisayarda
yazılırken her sayfanın
sol üst köşesinden 4
daktilo aralığı (1,5 cm)
alta ve sayfanın sol alt
köşesinden 4 daktilo
aralığı (1,5 cm) üste ve
kâğıdın sol kenarından
12 harf aralığı içeriden
olmak üzere büyük
harflerle yazılarak altı
çizilir.
Buna ilâveten yine her
sayfanın üst ve alt
ortalarına yazıyı
bozmamak üzere kırmızı
ıstampa ile 6 mm lik
harflerle aynı gizlilik
derecesi damgalanır.
Yazılara gizlilik
derecesi konulması
sorumluluğu, yazıyı
hazırlayan makama
aittir.
(b)Sayfa ve kopya
numarası:
Kontrollü yazılarda
sayfa ve kopya numarası,
her sayfanın sağ alt
köşesine alttan dört
daktilo aralığı yukarıda
olmak üzere;
.............. sayfanın
................ ncı
sayfası
.............. kopyanın
.............. kopyası
yazılır.
Bilâhare evrakın sayfa
ve kopya adedinin
belirlenmesi hâlinde
boşluklar, mürekkepli
kalem ile doldurulur.
Ana metnin Ek,
Lahika, Cetvel
ve İlişiklerinin
de sağ alt köşesine
sayfa ve kopya
numaraları aynı esaslara
göre verilir. Ancak, bir
sayfa olan kontrollü
evraka "..........
sayfanın ...........
sayfası" ibaresi
yazılmaz. Çok bölümlü
kontrollü dokümanın ya
da evrakın baş yazısının
sağ alt köşesine sayfa
ve kopya numarası
blokunun üstüne "Bu
doküman (ya da
evrak) .........
sayfadan ve ..........
krokiden ibarettir"
şeklinde kaç sayfa ve
krokiden meydana geldiği
yazılır.
ÖRNEK:
Bu doküman 15 sayfadan ve 4 krokiden ibarettir.
........... sayfanın
............ sayfası
........... kopyanın
.......... kopyası
Kontrolsüz yazılarda
sayfa numarası, sayfanın
alt kenarı ortasına ve
alt kenardan dört
daktilo (1,5 cm) aralığı
yukarıda olmak üzere
(daktilo ile yazılmış
gizlilik derecesi ile
aynı hizada) iki çizgi
arasına yazılır. (-4-
gibi)
(c) Yazılar; imzaya
çıkarılmadan önce,
imzalayacak kişinin
kolaylıkla tetkik ve
imza edebilmesi için iyi
bir şekilde düzenlenir.
Yazının arşiv kopyasının
tarih bloku üzerine
arşiv kategori harfi,
hazırlayan daireye ait
kopyanın tarih bloku
üzerine ise İADE KOPYASI
ibaresi kırmızı kalem ya
da ıstampa ile basılır.
Eğer, arşiv ve iade
kopyaları aynı ise,
yalnız arşiv kategori
harfi basılır.
Genel olarak bu kopya,
yazının parafe
kopyasıdır. Yazının
hazırlanmasında
kullanılan müsveddeler
arşiv kopyasına eklenir.
Bundan sonra her bir
kopyanın üzerine
gideceği adres yazılarak
Genel Evrak'a
gönderilir.
(ç) İğne ile
birleştirme:
İğne ve tel raptiye, yazının sayfalarının açılıp okunmasına engel
olmayacak şekilde sol
üst köşeye takılır. İğne
yukarıdan aşağı ve iğne
başı üste gelecek
şekilde kâğıtlara
takılır. Üste çıkan
iğnenin ucu, ele
batmaması için tekrar
kâğıtların arasına
batırılır ve uç
kâğıtların arasında
saklı olarak kalır.
(d) Yazılar:
Tetkiki kolaylaştırmak
için en eski tarihlisi
alta ve üste doğru tarih
sırasına göre sıralanır,
karışık konmaz.
(e)
Komuta katına imzaya
sunulacak yazılarda şu
tedbirler alınır:
(ı)
İmza dosya kapağı
üzerinde; gizlilik
derecesi Başkanlık,
Daire, Şube isimleri ile
proje subayının adı
soyadı, rütbesi, telefon
numarası bulunur.
(ıı)
Dosya üzerinde iki suret
özet formu konur.
(ııı)
Dosya açıldığında sol
taraftaki düzenleme şu
şekilde olmalıdır:
Altta varsa evrakın
ilgileri sırasıyla,
ilgilerin üstünde ise
evrakın dosya sureti
(en üstte parafeli ve
komutana ait imza
blokunun bulunduğu
sayfa, altında ise
birinci sayfadan
başlamak üzere sırasıyla
devam eden sayfalar
olmak üzere tertiplenmiş
olarak) bulunur.
Dosyanın sağ tarafı ise;
varsa evraka ait ekler
sırasıyla, eklerin
üstünde evrakın
gönderilecek
nüshalarının imza bloku
bulunan sayfaları, imza
blokları görülecek
şekilde açılarak
tertiplenir. İmzalanacak
sayfalar fazla olduğu
takdirde, bazı sayfalar
dosyanın sol tarafına
alınabilir. Bu takdirde
sol taraftaki parafeli
dosya suretinin altında
yine evrakın diğer
sayfaları bulunmalı,
nakledilen sayfalar
ilgilerin hemen üstünde
imza blokları görünecek
şekilde
tertiplenmelidir.
İmza blokları görünecek
şekilde açılmadığı
takdirde sayfaların sağ
kenarları mümkün
olduğunca
kademelenmelidir.
(5) Evraka İvedilik Derecesi ve Miat Verilmesi:
(a)
Yazılarda, mesajlarda
kullanılan ivedilik
dereceleri kullanılmaz.
Ancak, yazının
mahiyetine göre miat
konur. Miat verilmesi
mümkün olmadığı
hâllerde, yazının en
kısa zamanda işlem
görmesini sağlamak
bakımından İVEDİ
ivedilik derecesi
kullanılır.
(b)
İVEDİ ve MİATLIDIR
damgası, yazılarda tarih
blokunun altına ve evrak
zarflı ise zarfın sağ
üst köşesine KİMK'te
(Karargâh İçi Mütalâa
Kâğıdı) ise formun sağ
üst köşesine kırmızı
damga basılır.
(c)
İVEDİ ve MİATLI yazılar,
haber merkezi ve genel
evrak ile diğer evrak
kademelerinde öncelikle
işlem görür.
(ç)
İVEDİ ivedilik derecesi
bulunan evrak, işlem
makamına geldikten sonra
en geç 5, 15 iş gününde
neticelendirilir. Bu
mümkün olmadığı
takdirde, en az daire
başkanı seviyesindeki
âmirin müsaadesi ile
süre uzatılabilir.
(d)
Evrakın dağıtım
hanesinde belirtilen
komutanlıkların hangisi
o evraka ivedi işlem
yapacaksa, o
komutanlığın hizasına
"İvediliğinden"
ibaresi yazılır.
"İNCELEMEDE, EN BÜYÜK DÜŞMAN ÖN YARGILI
TARTIŞMADIR."
"MESELE, BİR SORUDUR. SONUÇLARI, BU SORUNUN
TAMAMINI KAPSAYAN
CEVAPLARDIR."
1. BİLİMSEL YAZILARIN
HAZIRLANMASI
Eserler, meydana
getirilişleri bakımından
yazma ve basma olmak
üze-re ikiye ayrılırlar.
Yazma eserler, bizzat
yazarın kendi el
yazısıyla meydana
getirdiği eserlerdir.
Basma eserler ise, baskı
makinelerinden
yararlanılarak basılmış
ve çoğaltılmış
eserlerdir. Matbaanın
gelişmesi ve
yaygınlaşması sonucu
kullanılan tekniklerle
ilgili bir çok yeni
kavram ortaya çıkmıştır:
periyodik eserler,
ayrı basım, tıpkı basım,
fotokopi, mikrofilm,
tenkitli basım gibi.
Kitaplar, içeriklerine
göre; "telif,
tercüme, anonim ve
anonim sayılanlar"
olmak üzere dörde
ayrılırlar.
Telif
denince, yazarın kendi
görüş ve düşüncelerini
anlattığı, çeşitli
kaynaklardan topladığı
bilgileri yorumlayarak
yeni bir senteze
ulaştığı eserler
anlaşılır. Üçten fazla
yazarın hazırladığı
kitaplar, telif sayılmaz
ve bunlar anonim sayılan
eserler kısmına
girerler.
"Tercüme"
eserler, bir dilden
başka bir dile çevrilmiş
eserlerdir. Eğer üçten
fazla kişi tarafından
çevrilir ise bunlar da
anonim sayılan eserler
sınıfına girer.
"Anonim"
eserler, yazarının kim
olduğu bilinmeyen ya da
bilinemeyen eserlerdir.
Atasözleri, maniler,
masallar, millî
destanlar bu sınıfa
girerler.
Ayrıca bir çok yazarın
ya da araştırmacının
ortaklaşa hazırladıkları
ansiklopediler,
kataloglar
"anonim sayılan"
eserlere örnektir.
Bilimsel araştırma,
inceleme, tanıtma ve
değerlendirme sonucu
hazırlanan eserler,
yazılı anlatım türleri
içerisinde önemli bir
yer tutarlar. Bu yazılı
anlatım türlerinin
hazırlanmasında her biri
için farklı yöntemler
kullanılır. Bunlardan
çok yaygın olan bazı
türleri inceleyeceğiz.
2. BİLİMSEL ARAŞTIRMA
Bilim:
Fiziksel âlemin daha iyi
anlaşılmasını amaçlayan
yeni keşifler yapmaya
yönelik faaliyetlere
denir.
Bilimsel Araştırma:
Yeni bilgiler
üretilmesi, olayların
bilimsel yorumlarının
yapılması, sorunların
pratik çözümlenmesi
için, üniversite içinde
ya da dışında
araştırılacak konunun
kaynaklarına bağlı
kalınarak belli bir plân
ve yöntem izlenerek
gerçekleştirilen
çalışmalardır.
Bunlar genellikle
seminer ve tez
çalışmaları olarak
adlandırılır. Ancak
bütün bilimsel
yayınları,
bilimsel araştırma
içinde değerlendirmek
gerekir.
Bir araştırmanın
bilimsel olması için
içindeki bilgilerin
doğru, sonuçların
doyurucu olması yanında,
onun iyi bir yöntemle
yazılmış olması gerekir.
Belirlenmiş bir
araştırma konusu, daha
önce o konuda ya da o
konuya yakın kitap ve
makaleler gözden
geçirilmeden ve gerekli
notlar alınmadan
işlenemez. İncelenecek
konu, araştırmacının
kendi bilim dalı ile
ilgili olduğundan konu
üzerinde onun az çok ön
bilgileri olmalıdır.
3. BİLİMSEL ARAŞTIRMA
TÜRLERİ
Araştırma türlerini,
niteliğine göre üç
kısımda inceleyebiliriz:
a. TEMEL ARAŞTIRMA:
Bir bilim alanındaki
bilgilerin
geliştirilmesi için
yapılan ve doğrudan
uygulamaya yönelik bir
amaç gütmeyen
araştırmadır.
b. UYGULAMALI ARAŞTIRMA:
Bir bilim alanındaki
bilgilerin
geliştirilmesi için
yapılan ve uygulamalı
bir amaca yönelen
araştırmadır.
c. GELİŞTİRME
ARAŞTIRMASI:
Temel ve uygulamalı
araştırmalardan elde
edilen sonuçların
faydalı materyal, araç,
gereç, mamul, yöntem,
sistem ve işlemlerle
denenmesi ya da
eldekilerin
iyileştirilmesi yolunda
yapılan çalışmadır.
Temel araştırma;
öncelikle, bilimin
teorik yönüyle
ilgilidir. Varacağı
sonuçlardan çıkabilecek
pratik uygulama ile
ilgisi dolaylıdır.
Uygulamalı araştırma;
ise tam aksine,
öncelikle bilimin pratik
yönüyle ilgilidir.
Geliştirme araştırması;
kısaca, uygulamalı
araştırma ile üretim
aşaması arasındaki
çalışmaları kapsar ve
ürünün ekonomik bir
karakter kazandığı yerde
biter.
Bir araştırmada şu sıra izlenmelidir:
* Konu seçme,
* Malzeme bulma,
* Kaynak bulma,
* Okuma ve not alma,
* Notları sıralama,
* Yazmaya başlama:
a) Önsöz
b) Giriş
c) Bölümler
d) Sonuç
e) Dizin
f) Kaynaklar
(Bibliyografya)
(Z. KORKMAZ - A. B.
ERCİLASUN, İ. PARLATIR
ve diğerleri, Türk Dili
ve Kompozisyon
Bilgileri, s. 296 - 307)
Bir konuyu araştırmak
için, şu dört özellik
göz önünde bulunmalıdır.
Konunun seçimi,
konunun araştırılması,
not almak,
yazmak (düzeltme
dahil).
Araştırmanın başarılı
olmasında, konunun
seçilmesinin önemi
büyüktür. Öteden beri
ilgimizi çeken ya da
ilgi duyacağımızı
düşündüğümüz konuyu
seçmek gerekir.
Araştırma zamanı ve
bilgi düzeyi dikkate
alınarak konu
seçilmelidir. Derin
araştırmalardan, özel
uzmanlık gerektirecek
konulardan uzak
durulmalıdır. Ayrıca,
ulaşılması güç kaynak ve
malzemeler gerektiren
araştırma konularını da
ele almamak gerekir.
Seçilen konu üzerinde
araştırmaya başlarken
hangi kaynaklara
başvurulacağı iyi tespit
edilmelidir. Bir
araştırma için konunun
içeriğine uygun olarak
pek çok kaynak
bulunabilir. Bunlar;
sözlü haberler, şiirler,
destanlar, halk
hikâyeleri, mitolojiler,
halk fıkraları,
atasözleri, kitabeler,
secereler, tarih
kitapları, hâl
tercümeleri
(biyografiler), anı
kitapları, arkeolojik
kazılar, gelenekler,
tarihî ve mimarî eserler
vb.
(F. A. TANSEL, İyi ve
Doğru Yazma Usûlleri,
Cilt: 3, s. 439/440)
Not alma işi,
araştırılacak konuyu
seçtikten, başvurulacak
kaynak ve malzemeleri
tespit ettikten sonra
başlar. Bilimsel
araştırmanın doğru,
sağlam düşüncelere
dayanması, başarılı
olabilmesi, notların iyi
alınmasına bağlıdır.
Sistemli düşünmeyi
geliştirmeye yarayan,
deneyim ile öğrenilen,
iyi not almanın bazı
yöntemleri vardır. Bu
yöntemler şunlardır:
(1) Araştırılan
kaynaklardan
yararlanılarak alınan
düşünceler, genellikle
7,5 x 12,5 santimetre
büyüklüğünde düzenli
kesilmiş fişlere not
edilir. Alınan not için
aynı fiş yeterli
gelmediği takdirde,
devamı için ikinci fişe
kaydedilir ve bunlar
birbirine, numara da
konularak eklenir.
Farklı konuların farklı
notları ayrı ayrı
fişlenir; her konunun
farklı bir fişe
kaydedilmesi gerekir.
(2) Not almadan önce,
okunacak ve not alınacak
kitabın "Önsöz",
"İçindekiler" ve
"Dizin" (İndeks)
bölümlerine bakılmalı;
kitap, araştırma konusu
ile ilgili değilse zaman
kaybedilmemelidir.
Araştırma konusu ile
ilgili kitabın tamamı ya
da ilgili bölümü
dikkatle okunmalı, daha
sonra not almaya
geçilmelidir.
(3) Bilimsel
araştırmanın, notlara
dayandığı daima göz
önünde tutulmalı; bu
notlar doğru, açık bir
ifadeyle yazılmalıdır.
(4) Notların,
yararlanılan eserden
aynen, tırnak içerisinde
gösterilerek alınması
her zaman şart değildir.
Kaynağın özelliğine ve
ihtiyaca göre, edinilen
bilgi özet olarak da
notlara geçirilebilir.
(5) Araştırma boyunca,
tutulan notlar,
biriktirilir ve düzenli
olarak tasnif edilir.
(6) Notlar; dikkatle
alınmış, sıralanmış ve
plânlanmış ise
çalışmanın yarısı
tamamlanmış demektir. Bu
aşamadan sonra yazmaya
geçilir. Bilimsel
araştırma, yazıya
geçirildikten sonra ise,
genel bir düzeltme
yapılır. İfadeler; cümle
tekniği, imlâ ve
noktalama yönünden ele
alınır; bozukluklar var
ise giderilir.
(F. A. TANSEL, İyi ve Doğru Yazma Usûlleri, Cilt: 3, s. 441 -
451)
Fiş yöntemiyle not alma örneği:
(YAZAR ADI) - (ESER -
MAKALE ADI) - (KONU
BAŞLIĞI)
Prof. Dr. A.YALÇIN -
Cumhuriyet Dönemi Türk
Romanı - Birinci Dünya
Savaşı
"Birinci Dünya Savaşı,
Cumhuriyet Dönemi Türk
romanının en önemli
malzemesi olmuştur.
Çünkü, bu savaş, peş
peşe gelen felâketlerin
âdeta doruğu, bir
aşiretten üç kıtaya
yayılan Osmanlı
Devleti'nin yüceliğine
yakışan bir kahramanlık
gösterdiği kanlı bir
mücadeledir."
s.37
Çanakkale Cephesi ile
ilgili olarak da:
"Cephelerden özellikle
Çanakkale ve Kafkas
Cephesi, romanlarda konu
olarak işlenen
mekânlardandır. Hemen
bütün romanlarda
Çanakkale Cephesi'yle
ilgili bir anekdota
rastlamak mümkündür.
Çünkü Çanakkale, Osmanlı
ordusunun yarısı kadar
bir orduyla
savunulmuştur."
s.37
4. BİLİMSEL YAZILARIN
HAZIRLANMASI İLE İLGİLİ
BAZI KAVRAMLAR
a. BAŞLIK
(KİTAP ya da MAKALE ADI)
"İlk izlenimler güçlü izlenimlerdir; bu nedenle,
bir başlığın iyi tasarlanması ve sınırların elverdiği ölçüde,
ne gelmekte olduğunun tam ve kesin göstergesi olması gerekir."
T. Clifford ALLBURT
Yazının adına
başlık denir.
Nasıl ki, her varlığın
belli bir adı varsa,
doğal olarak her yazının
da bir başlığı bulunur.
Başlığı olmayan bir
yazı, adsız bir varlığa
benzer. Kitabın adı,
bölümün adı,
konunun adı,
paragrafın adı vb.
birer başlıktır.
Bir başlık, binlerce
kişi tarafından
okunacaktır; bu nedenle
kelimeler çok iyi
seçilmeli ve birbiriyle
ilişkili olmalıdır.
Başlık, genellikle bir
kelime grubu oluşturacak
şekilde bulunmalıdır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma ve Yazma,
s. 25)
Başlık örnekleri:
Türkiye, Atasözleri,
Bilim ve Teknik, Sanat
ve Kitap, Kurt ile Kuzu,
Yurt Sevgisi, Mohaç
Türküsü, Türk Gençliği,
Atatürk'ün Onuncu Yıl
Söylevi, Tiyatronun
Değeri, En İyi Dost,
Okumak Sanatı,
Cumhuriyeti Sevmek,
Bizim Akdeniz, Biz ve
Onlar, Bizim Köy,
Mustafa Kemaller
Tükenmez, İstanbul'u
Dinliyorum, Nasıl
Yazmalı?, Fen Adamları
Nasıl Çalışır?, Bu Vatan
Kimin?, Kompozisyon
Bilgileri, Yâren
Kültürü, Romanda Millî
Mücadele, Bütün
Yönleriyle Tevfik
Fikret, Nakarat, Küçük
Ağa
vb.
İYİ BİR BAŞLIĞIN ÖZELLİKLERİ
(1) Başlık; gereksiz
yere, çok uzun, çok kısa
ya da çok genel
olmamalıdır.
(2) Başlık, konunun
hangi yönü
belirtilecekse bunu
vurgulamalıdır.
(3) Başlıktaki
kelimelerin sırası dil
bilgisi kurallarına
uygun olmalıdır.
(4) Başlık; bir cümle
değil, âdeta yazının
etiketidir.
(5) Başlıklarda,
kısaltmalardan,
alışılmamış ya da eski
terimlerden
kaçınılmalıdır.
b. KISA ÖZET (ABSTRAK)
Makalenin küçültülmüş
biçimi olarak kabul
edilebilir. İyi
hazırlanmış bir kısa
özet, okuyucunun,
dokümanın içeriğini kısa
zamanda belirlemesine,
kendi alanıyla
ilişkisini saptamasına
ve böylece dokümanı
bütünüyle okuyup
okumayacağına karar
vermesine imkân verir.
Kısa özette, tıpkı
telgraf çeker gibi
konuyla ilgili
ayrıntılara yer
verilmeden kelimeler
tasarruf edilmelidir.
Birçok kısa özet, tek
paragraftan
oluşmaktadır.
Kısa özette;
(1) Araştırmanın kapsamı
ve asıl amaç
belirtilmeli,
(2) Kullanılan yöntem
(metodoloji)
tanımlanmalı,
(3) Bulgular
özetlenmeli,
(4) Ana sonuçlar
verilmelidir.
c. ÖN SÖZ NASIL YAZILIR
?
Önsöz, yazarın, eserini okuyacak kimselerle ilk karşılaştığı, kişisel
konuşması
özelliğindedir. Yazar;
kitabını hangi amaçla
yazdığını, bilimsel
araştırmasını hangi
yönteme dayandırarak
yaptığını, araştırma
alanı ile ilgili diğer
yayınların genel
durumunu açıklar.
Ayrıca, araştırma
boyunca kendine yardımcı
olanlara teşekkür eder.
Önsöz bölümü
genellikle bir, iki
sayfa olarak yazılır.
(F. A. TANSEL, İyi ve
Doğru Yazma Usûlleri,
Cilt: 3, s. 456)
ç. GİRİŞ NASIL YAZILIR ?
"Kötü bir başlangıç, kötü bir son yaratır."
EURİPİDES
Girişin amacı,
okuyucunun konuyla
ilgili önceki yayınlara
bakmaya ihtiyaç
duymaksızın, şimdiki
çalışmanın sonuçlarını
anlayıp
değerlendirmesine imkân
verecek, yeterli ölçüde
bilgi sağlamaktır.
Kısaca giriş,
eseri ya da makaleyi
tanıtmaktır. Ayrıca
giriş, bilimsel
çalışmanın gereğini ve
mantığını da vermelidir.
Giriş, okuyucuları eserin (makalenin) içeriğine hazırlar. Onların ilgi ve
dikkatlerini çekmeğe
çalışan bir bölüm olduğu
için çok önemlidir. Pek
çok yazar, Giriş
bölümünü, bilimsel
eserin (makalenin)
bitmesinden sonra
hazırlar. Lisans, yüksek
lisans ve doktora
hazırlayanların,
araştırmalarını son
kontrolden (tashih)
geçirdikten sonra
Giriş kısmını
yazmaları, bu işi
kolaylaştırır, daha
verimli kılar.
(F. A. TANSEL, İyi ve Doğru Yazma Usûlleri, Cilt: 3, s. 456)
Giriş'te dikkat edilecek diğer özellikler de
şunlardır:
(1) Araştırılan konunun
niteliği ve kapsamı açık
olarak sunulmalıdır.
(2) İlgili yayınlar
değerlendirilmelidir.
(3) Araştırma yöntemi ve
bu yöntemin seçilmesinin
gereği belirtilmelidir.
(4) Araştırmanın ana
bulguları
değerlendirilmelidir.
(5) Bulguların ortaya
çıkardığı ana sonuçlar
belirtilmelidir.
(6) Yazının okunmasını
sağlamak amacıyla asıl
bulgular, metin sonuna
gizlenmemelidir.
d. SONUÇ NASIL YAZILIR ?
Aptal, gerçekleri toplar; akıllı, seçer.
J. Wesley POWEL
Bir makalenin en can
alıcı noktası olan
sonuç, süslemesiz, kısa
ve tatlı olmalıdır; açık
ve basit biçimde
belirtilmelidir. Sonuç
bölümünde tekrardan
kaçınmalı, şekil ve
tablolar üzerine
gereksiz yere fazla
konuşulmamalıdır.
e. JARGONDAN UZAK DURMAK
Jargon
kelimesinin üç anlamı
vardır :
(1) Karışık, anlamsız,
acayip, yabanî görünümlü
ya da ilkel biçimde
kullanılmış dil.
(2) Teknik terminoloji
ya da özel bir grubun
dili.
(3) Gizemli ve
çoğunlukla dolaylı, uzun
cümlelerden oluşan dil.
Bu tip jargonlardan
kaçınmalıdır. Ancak
ikinci anlamdaki jargon,
bilimsel bir yazının bir
noktada temelidir ve
büyük bir olasılıkla
konunun uzmanlarınca
okunacaktır. Burada,
yazıda kullanılan teknik
terminoloji tanıtı-lıp
açıklandıktan ve
alışılmışın dışındaki
terimler ayıklandıktan
sonra kullanılmalıdır.
f. KISALTMALAR
Deneyimli editörlerin
çoğu kısaltmalardan
hoşlanmazlar. Genel ve
herkesçe kabul edilen
kısaltmalar
dışındakiler, yazıyı bir
noktada bilmece hâline
getirebilir.
Kısaltmalar; hem yazan,
o yazıyı matbaada dizen,
hem de okuyan için zaman
kaybettirmeyiş yönünden
yararlıdır.
Kısaltmalarla ilgili
olarak, Türk Dil
Kurumunun en son
yayımlanan İmlâ Kılavuzu
ölçü alınmalıdır.
(İmlâ Kılavuzu, Türk Dil
Kurumu Yayınları, Ankara
1996, s. 73 - 85)
Kısaltmaları kullanırken dikkat edilecek
özellikler şunlardır:
(1) Makale başlığında
kısaltma
kullanılmamalıdır.
(2) Kısaltmalar,
standartlara uymalıdır.
(3) Kısa özette kısaltma
kullanılmamalıdır.
(4) İyi kullanılmış bir
kısaltma, okuyucuya
yardımcı olmalıdır.
(5) Makalede yalnızca
birkaç kez kullanılan
bir terimin kısaltmasına
gerek yoktur.
(6) Yazıda kullanılan
kısaltmalar giriş ya da
malzeme ve yöntemler
bölümünde ayrı bir
paragraf olarak
verilmelidir.
g. DÜZELTMELER
Yayımlanacak her türlü
yazı mutlaka kontrol
edilmeli, varsa
düzelt-meler
yapılmalıdır.
Yayımlanmış bir yazıda
ortaya çıkabilecek
hatalar; eserin
bilimselliğine ve
yazarın kişiliğinin ağır
yara almasına neden
olabilir.
Yayımcının en büyük
korkusu, dizgi
hatalarıdır.
Yayımlanması istenen bir
çalışma, başlıca iki
"düzeltme (redaksiyon)
noktası" ndan geçer.
İlk nokta, yazarın kendi
düzeltmelerini, ikincisi
yazıyı yayımlayacak olan
kurumca yapılacak
düzeltmeleri kapsar.
Yazar, çalışmasını
kontrol ederken şu
özelliklere dikkat
etmelidir:
(1) Kullanılan
kelimelerin anlamları ve
yazılışlarını mutlaka
bilmeli; bu konuda bir
kuşku varsa yazım
kılavuzlarına ve
sözlüklere
başvurmalıdır.
(2) Yazım (imlâ)
kuralları ve noktalama
işaretlerini doğru,
eksiksiz ve yerinde
kullanmalıdır.
(3) Cümleleri; dil
bilgisi kurallarına
uygun, açık ve anlaşılır
olmalıdır.
(4) Kullanılacak
terminolojinin uygun
olup olmadığını
değerlendirmelidir.
(5) Yazıyı yayımlayacak
olan kurum; yayımlanacak
metni, dil bilgisi ve
yazım açısından
kontrolden geçirir.
Metnin sorunlu bölümleri
işaretlenerek "ön
çıktı" alınır ve
yazar onayına sunulur.
Yazarın onayını müteakip
"ön çıktı" deneme
baskısı alınır ve
yayımlanmadan önceki son
şekli kontrol için kurum
ya da yayın evi
tarafından yayın hâline
getirilecek metin,
tekrar yazara
gönderilir. Bu son
düzeltmeden sonra da
yayımlanacak metin, asıl
baskıya girer ve yayın
olarak okuyucularının
karşısına çıkar.
NOT :
Geniş bilgi için
bakınız: ALAÇAM, Erol;
"Bilimsel Etkinlik ve
Yayım", TÜBİTAK,
Ankara,1995)
ğ. DÜZELTME İŞARETLERİ
< > :
ayırma
> < :
birleştirme
ç
:
Sola kaydırma
è
:
Sağa kaydırma
a :
Halka içindeki ibareyi çıkarma
a
è b :
Doğru biçim
è
. : Okun
başlangıç noktasına
nokta konacak.
è
, : Okun
başlangıç noktasına
virgül konacak.
è
: :
Okun başlangıç noktasına
iki nokta konacak.
è
; : Okun
başlangıç noktasına
noktalı virgül konacak.
a
è A :
Büyük harf yapılacak
A
è a :
Küçük harf yapılacak
è
italik : İbare
italik yazılacak
è
dik : İbare dik
yazılacak
è
... punto : İbare
... punto yazılacak
Aşağıdaki metinde,
kasıtlı olarak imlâ ve
noktalama hataları
yapılmıştır. Bu
hataları, metin üzerinde
düzeltiniz.
"Atatürkün Dil inkilabı
ile ulaşmak istediği
hedefler şu noktalar da
özetlenebilir;
1. Dilimizi,
Osmanlı'canın türkçeye
zarar veren
pürüzlerinden ayıklamak,
yazı dilinden, Türkçeye
yabancı kalmış olan
unsurları atmak,
2. Aydınların dili ile
halkın dili, Konuşma
dili ile Yazı Dili
arasında ki osmanlıca
dolayısıyla ortaya
çıkmış olan açıklığı
kapatarak, dile millet
varlıkı içinde
birleştirici ve
bütünleştirci bir
nitelik kazandırmak:
3. Türk diline, yapı, ve
özelliklerine uygun
milli bir gelişme yolu
çize bilmek,
4. Türkiye
Cumhuriyetinde öğretim
birliğine paralel
olarak, eğitimi
millileştirmek ve
öğretimi millî
terbiyenin terbiyenin
gerekli kıldığı bir
millî eğitim diline
kavuştura bilmek,
5. Türkçenin güzellik ve
zenginliklerini ortaya
koyabilmek ve onu
dünyadilleri arasında ki
değerine yaraşır bir
seviyeye ulaştıra bilmek
için: dilimizi bir
bilimkolu olarak ele
almak ve üzerin de
kaynaklarına inen
derinlemesine araştırma
ve incelemeler yapmak!
6. Dile, kelime türetme
imkanları bakımından
işleklik kazandırarak
Türkçeyi millî
kültürümüzün eksiksiz
ifade vasıtası
yapabilmek? Uzun vade de
çağdaş seviyesinin
gerekli kıldığı bütün
kelime ve kavramları
karşılaya bilecek işlek
ve zengin bir kültür
dili durumuna getire
bilmektir:"
h. ROMEN RAKAMLARI
(1) I - (11) XI - (30)
XXX
(2) II - (12) XII - (40)
XL
(3) III - (13) XIII -
(50) L
(4) IV - (14) XIV - (60)
LX
(5) V - (15) XV - (70)
LXX
(6) VI - (16) XVI - (80)
LXXX
(7) VII - (17) XVII -
(90) XC
(8) VIII - (18) XVIII -
(100) C
(9) IX - (19) XIX -
(500) D
(10) X - (20) XX -
(1000) M
Ayrıca bakınız
|