|
SUNUM VE / VEYA EYLEM
KOMPOZİSYON
. KOMPOZİSYON KAVRAMININ
TANIMI VE ÇEŞİTLERİ
TANIMI:
Farklı parçaları, uyumlu
ve düzenli şekilde bir
araya getirmeye
Kompozisyon
denir. Fransızca kökenli
bir kelime olup,
düzenleme
anlamındadır.
Kompozisyon kelimesini,
genel anlamı içinde
değerlendirecek olursak,
yaşadığımız dünya ve
evrenin kendisi de bir
kompozisyondur.
Bir mimarî eser nasıl
meydana gelir? Mimar ve
mühendisler, binanın
kâğıt üzerinde projesini
hazırlar. Elektrikçi,
elektrik kablolarını
döşer. Duvar ustası
duvarını belli ölçüler
doğrultusunda örer.
İşçiler harcını
kararınca karar... vb.
Bütün bu çalışmaların
sonunda bir mimarî eser
ortaya çıkar.
Farklı iş kollarında
çalışan insanlar uyumlu
bir tekilde bir araya
gelerek eseri
oluştururlar. Eğer,
düzenli bir çalışma
olmazsa, düzenli bir
eser da ortaya çıkmaz.
Konuyla ilgili daha çok
örnek vermek mümkündür.
İnsan hayatının
kendisinde de bir
kompozisyon vardır.
Sabah belli saatlerde
kalkılır, el ve yüz
yıkanır, kahvaltı
yapılır, okula ya da işe
gidilir, öğle ve akşam
yemekleri yenir,
uyunur... vb. İnsan,
günlük işlerinde bir
düzenleme yapmazsa mutlu
ve başarılı da olamaz.
Her sanat dalında ayrı
bir kompozisyon
görülmektedir. Müzikte
beste düzenleyenlere
"Kompozitör"
denilmesi de buradan
kaynaklanmaktadır.
Dilde kompozisyon ise;
İnsanların duygu,
düşünce ve hayallerinin,
belli bir ahenk içinde
yazılı ya da sözlü
olarak etkili bir
biçimde yansıtılmasıdır.
Pek çok insan yazı
yazar. Ama, kompozisyon
kurallarına uygun yazı
yazan pek azdır. Herkes
konuşma yapar. Ama,
kompozisyon kurallarına
uygun konuşma yapan pek
azdır. İnsan, yazı yazma
ve konuşmada düzenleme
yapabildiği takdirde
başarılı olmayı da
yakalar.
İki türlü kompozisyon
vardır:
a. Yazılı Kompozisyon
b. Sözlü Kompozisyon
a. YAZILI KOMPOZİSYON
İyi ve güzel yazabilmek
sabır ve titizlik ister.
İnsan, iyi yazmayı çabuk
yazmakla öğrenemez.
Aksine, iyi yazarak,
çabuk yazmayı öğrenir.
Bunun için yazılı
anlatımda başarılı
olabilmek, yazılı
kompozisyon ilkelerini
bilmek ve bunları yazma
çalışmaları ile
geliştirmek gerekir.
İyi yazı yazmak;
"İyi düşünmek, doğru
duymak, uygun anlatmak,
aynı zamanda düşünce,
ruh ve beğeni (zevk)
sahibi olmak"
demektir. İyi ve
başarılı yazı yazabilmek
için önce, doğru
düşünmek ve duymak,
sonra da en iyi biçimde
bunları anlatabilmek
gerekir. Yani,
"yazmadan önce,
düşünmeyi öğrenmek"
başta gelen özelliktir.
Güzel yazmak bir
sanattır. Özel bir
yetenek ister. Örneğin;
şiir, hikâye,
roman yazmak...
Fakat, iyi ve doğru
yazmak ise, yeteneğe
bağlı değildir. Yazma
zevk ve alışkanlığına
sahip olan, yazma
tekniğini ve dil
kurallarını bilen, plân
ve paragrafların
oluşmasıyla ilgili
gerekli deneyimi bulunan
herkes, zamanla başarıya
ulaşır. İyi yazmak,
kolay bir iş değildir.
Kişinin kendini
yetiştirmesi,
geliştirmesi ve
düzeltmesi gerekir. (E.
KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 114 -
116)
Yazıda, iki türlü ifade
şekli vardır:
(1) Nazım:
Nesirden farklı olarak,
genellikle ölçülü,
kafiyeli dizelerden
oluşan ifade şeklidir.
Nazımla oluşmuş eserlere
Manzume
adı verilir. Her
manzume, şiir değildir.
ŞİİR:
Duygu, düşünce ve
hayallerin nazım yoluyla
ahenkli ve etkili olarak
anlatıldığı kompozisyon
türüdür (edebî türdür).
Şiir yazabilmek için şu
özelliklerin bulunması
gerekmektedir:
(a) Şiir yazacak kişi,
her şeyden önce büyük
bir bilgi birikimine
sahip olmalıdır. Bu
bilgileri kendi arasında
sınıflandıracak olursak
şunlar ortaya
çıkmaktadır:
(ı) İçinde yaşamış
olduğu toplumun genel
yapısını, geçmişini,
gelenek ve
göreneklerini, kutsal
bildiği değerleri iyi
bilmelidir. Şiirinde, bu
değerlere ters düşecek
ifadelerden uzak
durmalıdır.
(ıı) Dil bilgisi, imlâ
(yazım) kuralları ve
noktalama işaretlerini
hem teoride, hem de
uygulamada iyi
bilmelidir.
(ııı) Zengin kelime
hazinesine sahip
olmalıdır. Kültür
dilinde bulunan
kelimeleri, şiirde
kullanmasa da okuyup
anlayabilecek düzeyde
bilmelidir. Yani, kültür
dili bilincine sahip
olmalıdır.
(ıv) Şiirinde
kullanacağı kelimeleri
seçerken; yaşayan,
anlaşılan kelimeler
olmasına dikkat
etmelidir.
(b) Şiir yazacak kişi,
üstün bir deneyime sahip
olmalıdır. Bu nedenle,
başka şairlerin şiirleri
çok okunmalı; şiir yazma
denemesi çok
yapılmalıdır. Yazdıkça,
daha güzel şiirlerin
oluşacağı
unutulmamalıdır.
(c) Şiirin üç önemli
unsuru vardır:
"Duygu, düşünce ve
hayal". Şair,
bunlardan birini ön
plâna çıkarabilir.
Düşünceyi ön plâna
çıkaran şairlerde,
ideolojik endişeler
önemlidir. (Örnek:
Tevfik Fikret,
Ziya Gökalp, Mehmet Âkif
ERSOY, Nazım Hikmet,
Necip Fazıl
KISAKÜREK vb.)
Duygu ve hayali ön plâna
çıkaranlarda ise estetik
yapı (güzellik)
önemlidir. (Örnek:
Cenap Şahabettin,
Ahmet Haşim vb.)
Bazen de duygu ve hayal
coşkunluğu içinde
düşünceyi uyumlu bir
şekilde öne çıkaran
şairler görülmektedir. (Örnek:
Yahya Kemal
BEYATLI vb.)
Şiir yazacak kişi, bu
ana unsurlardan
hangisine ve nasıl önem
vereceğini iyi
bilmelidir. Ayrıca,
düşüncenin çok açık
olduğu (sırıttığı)
şiirlerin herkes
tarafından her çağda
tutulmayacağına dikkat
edilmelidir.
(d) Bunların ötesinde,
şiir yazmanın bir
yetenek olduğu
unutulma-malıdır.
NOT:
Şiir örnekleri için
"Metinler"
başlıklı bölümü
inceleyiniz.
(2) Nesir (düz yazı):
Roman, hikâye, makale, fıkra, deneme, söyleşi (sohbet), görüşme
(mülâkat), mektup,
dilekçe, eleştiri
(tenkit), anı (hatıra),
biyografi, gezi yazısı,
röportaj, inceleme,
rapor, atasözü, vecize
vb. türler bu gruba
girmektedir.
b. SÖZLÜ KOMPOZİSYON
Nutuk, konferans, açık
oturum, münazara,
tartışma, ders anlatma
vb. sözlü kompozisyon
türleri, "Sözlü
Anlatım"
ünitesinde
açıklanacaktır.
c. İYİ VE ETKİLİ
YAZABİLMEK VE
KONUŞABİLMEK İÇİN
GEREKLİ ÖZELLİKLER
(1) Gözlem yapmak
(2) Düşünmek
(3) Okumak
(4) Ana dili iyi
kullanmak
(Z. KORKMAZ - A. B.
ERCİLASUN - İ. PARLATIR
ve diğerleri; Türk Dili
ve Kompozisyon
Bilgileri, s. 183/184)
(1) Gözlem Yapmak:
İyi ve güzel bir yazı
yazabilmek ve etkili
konuşabilmek için her
şeyden önce iyi bir
gözlemci olmak gerekir.
Gözlem; bakmak değil
görmek, doğanın canlı
cansız bütün
unsurlarını,
ayrıntılarıyla görmek
demektir. Gözlem; doğru
görmeyi, doğru tanımayı
öğretir. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 118)
Bir şeyi iyi
anlayabilmek için onun
kendi kendine ortaya
çıkan türlü
belirtilerini gözden
geçirmek işine
"Gözlem" denir.
Gördüklerimizi anlamak
ya da anlatmak için
gözlem yapılır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
99)
İnsanların çoğu,
kendilerinin iyi birer
gözlemci olduğunu
söylemelerine karşın,
iyi yazı yazamaz ya da
etkili konuşma yapamaz.
Öz eleştiri yapıldığı
takdirde görülecek ki,
insanlar; başta aile
olmak üzere, çevre, okul
ve en yakın arkadaşları
hakkında ayrıntılı
bilgilere sahip
değildir. Oysaki,
önceden derinlemesine
yapılan gözlemler, çevre
ve kişilerle uyumu
kolaylaştıracak,
iletişimi
hızlandıracaktır.
Bir dilencinin sokak
aralarında, dolmuş
kuyruklarında
dilenmesini; hele hele
dilenmekten utanan
yoksul insanların
toplumla ilişkilerini,
ruh hâllerini gözlem
yapmayan bir insan,
nasıl "yoksulluk"
konusunda yazı
yazabilir, konuşma
yapabilir?
Öyleyse, hangi konuda
yazı yazmak, konuşma
yapmak istiyorsak; o
konuyla ilgili önceden
gözlemlere sahip
olmalıyız. Bu
düşüncelerden hareketle;
siz de, ailenizi,
çevrenizi,
öğretmenlerinizi,
arkadaşlarınızı kolay
iletişim ve başarılı
olmak için mutlaka
gözlem yapmalısınız.
(2) Düşünmek (fikretmek
= tefekkür):
İyi ve güzel yazı
yazmak, etkili konuşmak
için gerekli olan
özelliklerden biri de
"düşün-mek" tir.
Yazı yazmanın temelinde
düşünme yatar.
Okuduğumuz bir eser ya
da parça, kafamızda
birçok düşünceler
yaratır. Dış dünyamızda
gördüğümüz canlı ve
cansız bütün unsurlar,
kafamızda birtakım
düşünceleri ve hayalleri
canlandırır. Görülen,
duyulan, okunan,
incelenen somut ve soyut
bütün kavramların
bağlantıları, düşünce
içerisine girer.
Düşüncelerimizi açık,
ilgi çekici, canlı bir
biçimde ortaya
koymalıyız. Düşünme, iç
gözlem ile elde edilir.
Gözlem; dışarıyı görmek,
düşünme ise içimizi
incelemek ve görmek
demektir. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 130)
Doğal olarak, bütün
insanlar düşünceye
sahiptir. Ama,
düşünceden düşünceye
fark vardır. Düşünce ile
plân (tasarı) arasında
sağlam bir bağ
kurulmalıdır. İnsan,
yaşamış olduğu ortam
gereği; kişi, çevre,
toplum, konu, olay vb.
kavram ya da
faaliyetlerde sağlıklı
ve plânlı düşünmek
zorundadır.
Düşüncelerdeki
dağınıklık ve
plânsızlık, insanın
çevreyle ve olaylarla
bağlantısını bozar,
uyumunu engeller. Bu
durumda ise mutsuz ve
başarısız bir kişilik
ortaya çıkar.
Sağlıklı düşünemeyen,
düşüncelerinde plân
yapamayan bir insan,
nasıl iyi ve güzel yazı
yazsın? Nasıl etkili
konuşma yapsın? Öyleyse,
bir konu ya da olay
hakkında yazı yazmadan,
konuşma yapmadan önce
mutlaka düşünmeliyiz.
Yazacağımız ya da
konuşacağımız duygu ve
düşüncelerimizle ilgili,
ayrıca bir plân
yapmalıyız.
(3) Okumak:
"Ben aydınım"
diyebilen bir insan; en
az günde bir gazete,
haftada bir dergi, ayda
bir kitap okumak
zorundadır. Düzenli
olarak ayda bir kitap
okuyan birisi elli yılda
altı yüz kitap okur.
İnsanlık tarihinin
başlangıcından günümüze
kadar yazılmış
milyonlarca kitap içinde
altı yüz kitabın önemi
ne kadardır?
Her çeşit kitabı düzenli
aralıklarla okuyanlarla,
hayatında eline hiç
kitap almamışlar
arasındaki fark; beyaz
renkle siyah rengin
arasındaki fark gibidir.
Birisi bilim ve
aydınlık, diğeri ise
cehalet ve karanlıktır.
Her şeyden önce,
okumayan insanın kelime
hazinesi gelişmez. Bu
durumda sınırlı sayıda
kelimelerle hangi duygu
ve düşünceler etkili bir
şekilde anlatılsın?
Yazarlar, şairler ve
sanatkârların
düşüncelerini daha iyi
anlayabiliyoruz. Çünkü,
kelime hazineleri büyük.
Çünkü, onlar okumaya
önem veren, okumanın
insan için bir üstünlük
olduğunu kavrayan
kişilerdir. Bilgili ve
bilinçli aydın
olabilmenin yegâne
yöntemi okumak, çok
okumaktır.
Doğal olarak, yazılı ve
sözlü kompozisyonda
başarının önemli
sırlarından birinin de
düzenli okumak olduğunu
unutmamak gerekir.
(4) Ana Dili İyi
Kullanmak:
Günümüzde, insanların
çoğunun dört yüz - beş
yüz kelimeyle konuşup
anlaştığı bir gerçektir.
Aydınların pek çoğu ise
ortalama üç bin - beş
bin kelimeye işleklik
verebilmektedir. Bu
durum, ana dilini iyi
kullanmakla ilgili
önemli bir toplumsal
kusur olarak
görülmektedir. Çünkü,
toplumun yönlendirici ve
yöneticisi durumundaki
aydınlar, en az on beş
bin - yirmi bin kelimeye
işleklik kazandırmak
zorundadır.
Bu gerçekler ışığında;
etkili ve güzel yazı
yazmak ve konuşmak için
ana dili iyi bilmek
gerekir. Bu ise, dil
bilgisi kurallarının ve
anlatım bozukluklarının
bilinmesini zorunlu
kılar.
Gözleme değer veren,
plânlı düşünen, sağlıklı
okuyan ve ana dilini iyi
kullanan insan; üstün
bir ifade yeteneğine
sahip olur. Bu dört
önemli özellik,
birbirleriyle yakından
ilgilidir. Birinin
yokluğu, diğerlerinin
yokluğuna yol açar. Bu
nedenle, dört özelliğe
de aynı şekilde önem
verilmelidir.
2. YAZILI KOMPOZİSYON
TÜRLERİ
MEKTUP
DİLEKÇE
FIKRA
MAKALE
DENEME
ELEŞTİRİ (TENKİT)
ANI (HATIRA)
BİYOGRAFİ (HAYAT
HİKÂYESİ)
GEZİ YAZISI
(SEYAHATNAME)
SÖYLEŞİ (SOHBET)
SÖYLEV (NUTUK)
RAPOR
ROMAN
HİKÂYE
TİYATRO
RÖPORTAJ
a. MEKTUP
Uzakta bulunan herhangi
dosta, arkadaşa
gönderilen ya da kamu
kuruluşları arasında
haberleşmeyi sağlayan
bir yazı türüdür.
Mektuplarda dilek ve
arzu bildiren duygu ve
düşüncelere yer verilir.
Mektupta kullanılacak
anlatım, bunu okuyacak
kişinin kültür düzeyine
göre ayarlanır. Arkadaşa
yazılacak bir mektupta
kullanılacak dil, büyüğe
yazılacak mektuptaki
dilden elbette farklı
olmalıdır. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 255)
Edebiyatımızda mektup
türü, Tanzimat Edebiyatı
döneminde gelişmeye
başlar. Özellikle
Abdülhak Hamit TARHAN
ile Namık Kemal'in
birbirlerine yazdıkları
mektuplar, bu gelişmenin
önemli ve tipik
örnekleridir. Bilim,
edebiyat ve siyaset
adamlarının mektupları,
ayrıca çağının
özelliklerini yansıttığı
için, birer "belge"
niteliği de taşırlar.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
513)
Mektuplar, dört grupta
sınıflanmaktadır:
(1) Özel Mektuplar
(2) Edebî Mektuplar
(3) Resmî ve İş
Mektupları
(4) Açık Mektuplar
(1) Özel Mektuplar
Akraba ve dost gibi
yakın çevredeki
insanlara yazılan mektup
çeşididir. Bu tür
mektuplarda doğal ve
samimi anlatım ön
plândadır. Sanatçı ve
edebiyatçıların, daha
çok genel konular
üzerinde yazdıkları özel
mektuplara "edebî
mektup" da
denmektedir.
Özel mektupları yazarken
dikkat edilecek
özellikler şunlardır:
(a) Mektup yazılacak
kâğıt, şekil yönünden
düzenli ve temiz
olmalıdır.
(b) Mektup, mürekkepli
ya da tükenmez siyah
renkli kalemle
yazılmalıdır.
(c) Mektubun sağ üst
köşesine
"tarih",
yanına da yazıldığı
"yerin adı"
konmalıdır.
(d) Mektubu
göndereceğimiz kişinin
genel özelliklerine göre
(yaşı, kültür düzeyi,
yakınlık derecesi vb.)
"hitap cümlesi"
bulunmalıdır.
(e) Mektubun sağ alt
köşesine
"ad-soyad"
yazılmalı ve
"imza"
atılmalıdır.
(f) Mektubun sol alt
köşesine
"adres"
yazılmalıdır.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s.
255/256)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
138/139)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
513 - 522)
(2) Edebî Mektuplar:
Edebî mektuplar;
yazarları, içerikleri ve
ifade şekilleri ile özel
mektuplar içinde ayrı
yer tutar ve ayrı
şekilde ele alınırlar.
Edebî mektuplarda,
mektubun yazıldığı
dönemin edebiyat ve
düşünce olayları yer
alır. Yazar,
karşısındakine öğüt
verir, yol gösterir.
Eski dönemlerde, bu tür
kişisel edebî mektuplar,
"Mektûbât = Mektuplar"
adı altında toplanır ve
geniş kitlelerin de
okuyabilmesi için
yayımlanırdı.
Düşünce ve edebiyat
alanındaki görüşleri
sergilemeleri bakımından
mektupları yayımlanan
yazar ve şairlerimizden
bazıları şunlardır:
Ali Şir Nevaî (XV. yy.)
Kınalızade Ali (XVI.
Yy.)
Veysî (XVII. yy.)
Ragıp Paşa (XVIII. yy.)
Namık Kemal (XIX.yy.)
Ahmet Hamdi Tanpınar (XX.
yy.)
Ayrıca mektup tarzında
eleştiri,
seyahatname, roman,
hikâye, şiir gibi
yazılı kompozisyon
türlerinin (edebî
türler) de yazıldığı
görülmektedir.
(3) Resmî ve İş
Mektupları:
(a) Resmî Mektuplar:
Resmî dairelerin ve
tüzel kişilik taşıyan
kuruluşların
birbirlerine yazdıkları
resmî yazılarla;
bunların, vatandaşların
başvurularına verdikleri
yazılı cevaplara denir.
İş mektuplarına
benzerler.
Bu mektupların hitap
başlığı, yazılan
dairenin ya da tüzel
kişilik sahibi kuruluşun
kanun ve tüzüklerdeki
tam adıdır. Bu
mektuplarda tarih ile
birlikte mektubun sıra
numarası ve konusu
belirtilir. Mektup,
cevap mahiyetinde ise
"ilgi"
hanesine cevabı olduğu
mektubun sayı ve tarihi,
"konu"
hanesine de kısaca amaç
yazılır. Bu yapıldıktan
sonra iki ya da üç satır
aralığı bırakılarak
mektup yazılır.
Resmî mektuplarda açık,
kesin, anlaşılır bir dil
kullanılır. Mektubun
sonu, alt makama
yazılıyorsa
"... rica ederim.",
üst makama yazılıyorsa
"... arz ederim."
şeklinde biter. Mektup
metninin sağ altında ise
mektubu yazanın
makamı,
adı ve soyadı
ile
imzası
bulunur.
(b) İş Mektupları:
Özel kişilerle iş
kurumları ve iş
kurumlarının kendi
arasında, işle ilgili
olarak yazılan
mektuplara denir. Bu
mektuplarda konusu ne
olursa olsun bir iş ya
da hizmet söz konusudur.
Bu bir sipariş, satış,
şikâyet, borç alıp verme
isteği, tavsiye ya da
bilgi isteme olabilir.
İş mektuplarını, konularına göre altı başlık altında
inceleyebiliriz:
Sipariş mektupları
Satış mektupları
Şikâyet mektupları
Alacak mektupları
Tavsiye mektupları
Başvuru mektupları vb.
İş mektuplarına,
kendisine mektup yazılan
kişi ya da kurumun ad
ve adresi ile
başlanır. Kâğıdın sağ
tarafına
tarih
yazılır. Adres ve
tarihten sonra uygun bir
aralık bırakılır,
paragraf yapılarak
doğrudan istek yazılır.
Son bölüme saygı ifade
eden bir söz eklenerek
mektup bitirilir. Mektup
metninin sağ altında
mektubu yazanın
adı
ve soyadı
ile
imzası yer
alır.
İş mektuplarında şekil
birliğini sağlamak için,
son zamanlarda satır
başı yapılmamakta, satır
başları, satır
aralıkları daha da
açılarak
gösterilmektedir.
Böylece yazı, sol ve sağ
yanlardan bir blok
hâlinde ve aynı ölçüler
içinde kalmaktadır.
Resmî ve iş
mektuplarında dikkat
edilecek özellikler
şunlardır:
(ı) Mektup yazılacak
kâğıt şekil yönünden
düzenli ve temiz
olmalıdır.
(ıı) Bu tür mektuplar,
mümkünse daktilo ya da
bilgisayarla
yazılmalıdır. Mümkün
değilse, özel
mektuplarda olduğu gibi
siyah mürekkep ya da
tükenmez kalemle
yazılmalıdır.
(ııı) Resmî mektuplarda
yazının çıktığı
kurumun adı,
kâğıdın üstüne
ortalanarak büyük
harflerle yazılmalıdır.
(ıv) Kâğıdın sağ üst
köşesine
tarih
yazılmalıdır.
(v) Mektubun gideceği
makamın adı
ve
yeri ise
kağıdın orta üst yerine
ortalanarak
yazılmalıdır.
(vı) Yazı metnine
başlamadan hangi tarih
ve sayılı yazının cevabı
olduğu yazılmalıdır.
(vıı) Mektubun
giriş
paragrafında sorun ya da
konu kısaca
belirtilmelidir.
Gelişme
paragraflarında ise konu
ve sorun açılmalıdır.
Sonuçta ise,
arz / rica ifadelerine
yer verilmelidir.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 256)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
139/140)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
518)
(4) Açık Mektup:
Her hangi bir düşünceyi,
görüşü açıklamak, bir
tezi savunmak için bir
devlet yetkilisine ya da
halka hitaben, bir kişi
ya da kurum tarafından
yazılan, gazete, dergi
aracılığı ile yayımlanan
mektuplardır.
Açık mektuplarda sadece
yazanı değil, geniş
kitleleri ilgilendiren
önemli konular ele
alınır.
Açık mektubun türü;
makale, fıkra, inceleme
yazılarından birine
uygun olabilir. Açık
mektup örneklerine zaman
zaman gazete ve sanat
dergilerinde
rastlanmaktadır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
141)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
520-522)
b. DİLEKÇE
Dilekçeler bir iş
mektubu olarak da kabul
edilebilir. Bir dileği,
isteği, ihbar ve
şikâyeti bildirmek üzere
ya da her hangi bir
konuda soru sormak için
resmî, özel kurum ve
kuruluşlara, gerçek ya
da tüzel kişilere
yazılan imzalı ve
adresli bir çeşit iş
mektubudur.
Dilekçeler genellikle
çizgisiz ve beyaz dosya
kâğıdına dolma kalemle
ya da daktilo /
bilgisayarla yazılır.
Kâğıdın üstünde üç,
solunda üç, sağında bir
santimetre boşluk
bırakılır. (S. SARICA -
M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma
Yazma, s. 140)
Dilekçeler, ana
hatlarıyla dört kısımdan
ibarettir:
Hitap:
Dilekçeye gönderilen
makamın adı ve yeri
yazılarak başlanır.
Hitaptaki kelimelerin
tamamı ya da ilk
harfleri büyük yazılır.
Dilekçe Metni:
İş mektuplarında olduğu
gibi dilekçelerde de
anlatılmak istenen
ifadenin açık,
anlaşılır, kesin, net ve
öz olması gerekir.
Yanlış anlaşılmalara
meydan verilmemelidir.
İfadeler bitirildikten
sonra dilekçe, "...
arz ederim" cümlesi
ile bitirilmelidir.
Tarih
ve İmza:
İmzasız dilekçeler
dikkate alınmadığı için
dilekçe metninin biraz
altında kâğıdın sağ alt
tarafında tarih
ve imzanın
mutlaka bulunması
gerekir. Tarih
kısmı, kâğıdın sağ üst
köşesinde de
bulunabilir.
Gönderenin Adresi:
Adres; tarih ve imza
kısmından biraz aşağıda
kâğıdın sol alt kısmına
yazılmalıdır. Adresin
ilk satırında
ad
ve
soyad, ikinci
satırında
cadde,
sokak
ve
apartman numarası
yer alır. Üçüncü
satırda ise
ilçe ve
ilin adı
bulunur. Dilekçeye
eklenmiş belge var ise
adres kısmının altına EK
ya da EKLER başlığı
açılır ve belgelerin
adları yazılır.
(F. A. TANSEL, İyi ve
Doğru Yazma Usûlleri,
Cilt: I-II, s. 241/242)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
513 - 522)
c. FIKRA
Fıkra (Anekdot):
Belli bir amacı,
savunulan bir düşünceyi
ele alan ve bunu en kısa
yoldan anlatan, mizah ve
hiciv unsurlarını da
içinde barındıran sözlü
ya da yazılı
hikâyelerdir.
Bu özlü hikâyeler tek
başına olabildiği gibi,
sözün gelişine uygun her
hangi bir yazı içinde de
düşünceyi daha çekici
hâlde ifade etmek
amacıyla kullanılır.
Bir yazarın günlük
olaylara ya da ülke ve
toplum sorunlarına ait
her hangi bir konu
üzerinde kişisel görüş
ve düşüncelerini, akıcı
bir dille anlatan düz
yazılara
Fıkra
denir. (K.GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s.239)
Fıkraların başlıca
özellikleri; hareketli,
ilgi çekici olması,
savunulan bir düşünceyi
içine almasından başka
bir devrin, bir insanın,
belli bir zamanın ya da
sınıfın özelliklerini,
siyasî, sosyal vb.
günlük her türlü olay ve
sorunları
canlandırmasıdır.
Türk edebiyatında fıkra,
XIX. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren ilk
gazetelerle (İlk özel
gazete 1860 yılında
yayın hayatına giren
"Tercüman-ı Ahvâl"
dir.) birlikte
görüldü. Başlangıçta
sadece siyasî ve sosyal
konular etrafında
yazılan fıkralar, zaman
içinde sınırlarını
genişletmiş, bugün
sanattan spora,
ekonomiden siyasete
kadar toplumun günlük
bütün sorunlarını
kuşatmıştır.
Fıkralar:
(1) Gazete fıkraları,
(2) Küçük hikâye
niteliğindeki nükteli ve
güldürü fıkraları, olmak
üzere iki türlüdür.
(1) Gazete fıkraları:
Genellikle, günlük
gazetelerin belirli
köşelerinde yayımlanan
bu tür fıkralarda ortaya
konan sorunlar kısa,
yalın ve akıcı bir
üslûpla anlatılır.
Okuyucunun ilgisini
sürekli olarak canlı
tutabilmek için, fıkra
yazarlarının konularında
tekrarlara düşmemesi,
kapsamlı bir kavrayış
gücüne, derin bir kültür
zenginliğine ve geçmişle
günlük olayları
kaynaştırabilme
ustalığına sahip olması
gerekir.
Basit, bazen sözü
edilmeyen bir mekân,
anlamlı bir düşünce,
karakteri canlandıracak
kısa ve hareketli bir
konuşma, dikkati çeken
bir olay, fıkralar için
yeterli malzemedir.
Bugün için artık, gazete
fıkra yazarlarının,
istatistikî bilgilere de
yer vererek, bilimsel
bir yöntemle
çalıştıklarını
görüyoruz.
Fıkra yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Konu; okuyucunun
duygu, düşünce ve
zekâsını okşayan günlük
olaylardan (=
aktüaliteden)
seçilmelidir.
(2) Yazının plânı
hazırlanmalıdır.
(3) Gerekiyorsa,
başkalarına ait deyişler
saptanmalıdır.
(4) Anlatımın açık,
fakat ustalıklı olmasına
dikkat edilmelidir.
(5) Yazı, gereksiz yere
uzatılmamalı; elden
geldiğince kısa
tutulmalıdır.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 240)
(H.F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
499)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s.
546-549)
Makale ile gazete fıkra
yazıları arasındaki en
önemli fark:
Makale; daha uzun
yazılır, kesin bir yargı
ve kanıtlamaya gider.
Buna karşılık, fıkra;
kısa, etkili ve
dokunaklı bir sonuca
varmak amacını güder.
Gazete ve dergilerin
fıkra yazarları; günlük
olayları, özel bir
görüşle inceleyip
eleştirerek ya ciddî ya
da güldürücü bir dille,
sohbet biçiminde
okuyucularına
düşüncelerini
aktarırlar.
Gazete ve dergi
fıkralarında plân:
Fıkrada da tıpkı
makaledeki gibi,
(a) Giriş :
Davayı ortaya koyma,
(b) Gelişme:
Konuyu açma ve çeşitli
örneklerle açıklama,
(c) Sonuç :
Olumlu ya da olumsuz bir
sonuca bağlama bölümleri
yer alır. Fıkra; kısa ve
öz yazıldığından
yargılamaya, ispatlamaya
ve ayrıntılara girilmez.
Kısa, özlü, içinde derin
anlamlar taşıyan bir
fıkra yazabilmek ve bunu
zevkle okutabilmek için
yazarın, konuyu iyi
kavrayıp ilginç
noktaları
gösterebilmesi, gereksiz
sözlere yer vermemesi,
duygu ve düşüncelerini
inandırıcı, etkileyici
ve akıcı bir dille
anlatabilmesi
gerekmektedir.
(2) Küçük hikâye
niteliğindeki nükteli ve
güldürü fıkraları:
Nasrettin Hoca, İncili
Çavuş, Bekri Mustafa
ve
Bektaşî
fıkraları bu türdendir.
Tanınmış kişileri ya da
hayvanları ele alıp, bir
hikâye tarzında, kısa ve
öz olarak, ince zekâ
oyunları taşıyan nükteli
bir dille, sohbet
biçiminde, bir sonuca
bağlanarak yazılan
yazılardır, diyebiliriz.
Fıkraların konularını, o
çevrenin dikkatini
çeken, iz bırakan
sorunlar, olaylar,
hareketler, sözler ve
kişilik özellikleri
oluşturur. Bu tür
fıkralar, önce ağızdan
ağza dolaşır; sonra bazı
yazarlar tarafından
çeşitli münasebetlerle
yazıya geçirilir. Ayrıca
bunlar, gerçeğe
dayandığı için,
araştırmalarda kaynak
olarak da kullanılır.
ç. MAKALE
Makale:
Her hangi bir konuda
bilgi vermek, bir sorun
ya da konuya açıklık
getirmek, yeni bir görüş
ve düşünceyi ileri
sürmek, ele alınan konu
üzerinde yapılan
inceleme ve araştırma
sonuçlarına göre
deliller göstererek, bu
yeni görüş ve
düşünceleri desteklemek
ve doğruluğunu
ispatlamak amacıyla
yazılan bilimsel (ilmî)
gazete ve dergi
yazılarıdır.
Gazete makaleleri günlük
olaylara, dergi
makaleleri ise akademik
konulara dayanır.
Makale, gazetenin ilk
sayfasının birinci
sütununda yayımlanmışsa
"başmakale"
ya da
"başyazı",
yazarlarına da
"başmuharrir"
ya da
"başyazar"
denir. (K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 240)
Makaleyi okutacak en
önemli ögelerin başında,
seçilen
başlık ve
giriş bölümünde
konunun takdimi
gelir. Makale yazarı;
ele almış olduğu konuyu,
her yönü ile açıklamak,
inandırıcı olmak ve
düşüncelerini
benimsetebilmek için,
araştırmak ve anlatımını
belli bir plân dahilinde
ortaya koymak
zorundadır.
Makalede temel öge,
düşüncedir. Makale;
bir düşünceyi, bir
görüşü, bir amacı, bir
gerçeği geniş halk
kitlelerine sunarken yol
gösterici, inanç verici,
görev ve sorumluluk
duygusunu aşılayıcı
özellikleri de
taşımalıdır. Toplumun
bozuk düzeni, iş ve
yönetimindeki
aksaklıkları, düşünce,
sanat ve uygarlık
alanındaki gerilik ve
eksiklikleri ve bütün
bunların giderilmesi
için gerekli çareler;
makalelerde anlatılır.
Bu nedenle, makale
yazarı; her şeyden önce
çok zengin bir bilgi
birimine sahip
olmalıdır. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 232)
Makale yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Konu; toplumun
tamamını ya da bir
kesitini ilgilendiren
sorunlardan
seçilmelidir.
(2) Makale yazarının ele
aldığı konu hakkında,
derinlemesine bir bilgi
ve kültür birikimi
olmalıdır.
(3) Seçilen konu
üzerinde, makale
yazarının görüş ve
düşünceleri
belirtilmelidir.
(4) Bu görüş ve
düşünceler, birtakım
belgelerle
ispatlanmalıdır.
(5) Ortaya konacak
belgeler, her türlü
karşı çıkmaları etkisiz
bırakacak nitelik
taşımalıdır.
(6) Öne sürülen kişisel
düşünceler, aynı
doğrultuda düşünenleri
sarabilmeli; aksini
düşünenleri de kendi
doğrultusuna çekebilecek
güçte olmalıdır.
(7) Anlatım; sade, duru,
açık ve sağlam
olmalıdır. Sanatlı,
süslü ve anlaşılmaz
anlatımdan uzak
durmalıdır.
(8) Sonuç, kesin bir
yargıya bağlanmalıdır.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 234)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
503-510)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 232 -
236)
Makalenin plânı üç bölüm hâlinde düşünülebilir:
(1) Giriş:
Hiç bir ayrıntıya
girmeden üzerinde
durulacak konunun ya da
iddia edilecek
düşüncenin özetlenir ve
amaç ortaya konur.
(2) Gelişme:
Konu ile ilgili belge ve
bilgilerin ele alınıp
işlendiği, konunun
genişletildiği ve ortaya
konmak istenen
düşüncenin doğruluğuna
deliller gösterildiği
bölümdür. Savunulacak
düşünceye karşıt olan
görüşler de ele alınarak
ve çürütülerek anlatımda
çeşitlilik sağlanmış
olur.
(3) Sonuç:
Önceden ileri sürülen
başlıca düşünceler, aynı
sıra takip edilerek
ispatlanır. İspat edilen
düşünceler; bundan
dolayı, bu yüzden, görü-lüyor
ki, bundan çıkan sonuç
vb. şekilde anlamı
kuvvetlendiren
ifadelerle tekrarlanır.
(H.F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
503 - 504)
Gazete ve dergilerde
görülen makalelerden
ayrı olarak
değerlendirilen bilimsel
(ilmî) makaleler ise
geniş bir araştırmaya,
incelemeye dayanır. Bu
yazılarda ele alınan
konu etrafında yeni bir
görüş ve düşünce ortaya
konur ve bunlar hakkında
hüküm verilir.
Bilimsel makalelerde
konu belirlendikten
sonra, o konu etrafında
geniş düzeyde bilgi
toplama çalışması
başlar. O zamana kadar,
o konuda yazılmış bütün
malzeme bir araya
getirilip
sınıflandırılır. Sonra
araştırmacı, kendi
düşüncesini ortaya
koyar. Bu düşünceyi
kuvvetlendiren delilleri
gösterir ve sonunda da
bir hükme varır.
d. DENEME
Deneme:
Bir yazarın, herhangi
bir konu üzerinde kesin
sonuçlara gitmeden,
iddiasız ve ispatsız
kişisel görüş ve
düşüncelerini,
içtenlikle belirttiği
yazı türüdür. Diğer bir
deyişle, kalem
denemesi anlamına da
gelen deneme; konularını
edebiyat, felsefe ve
bilim dallarından alır.
Fransız edebiyatında
Montaigne,
İngiliz edebiyatında
Bacon,
denemelerini zengin bir
kültür ve içtenlik dolu
güçlü anlatımla yazarak,
okuyucularını
sürüklemişlerdir. Türk
edebiyatında, bu türün
en başarılı örneklerini,
Suut Kemal Yetkin
ve Nurullah
Ataç sunmuştur.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 237)
Yazarın serbestçe
seçtiği her hangi bir
konuda, kesin hükümlere
varmadan, kendi kişisel
görüş ve düşüncelerini
anlattığı, kısa
yazılarıdır.
Hayat, ölüm, aşk,
gurbet, sanat, din,
ahlâk, sevinç, üzüntü,
kitap, şiir, roman,
kültür, cesaret,
kahramanlık
ve daha başka akla
gelebilecek, kişi ve
toplumla ilgili her konu
üzerinde deneme
yazılabilir.
Denemelerde konular
kişisel bir anlayışla
işlenir; çeşitli
yazarların aynı konudaki
düşünce, zevk ve
inanışlarını vermesi
bakımından önemlidir.
Sıkı kayıtlara bağlı
olmayan, serbest bir
kompozisyon örgüsü
vardır. Yazar, kendi
kendiyle konuşuyormuş
gibidir, belirli bir
plânı yoktur. Denemenin
başarısı, yazarının
dildeki ustalığı kadar,
geniş bir dünya görüşüne
sahip olması ve kültürü
ile de doğru
orantılıdır.
Edebiyat türleri içinde
en zor yazılan, fakat en
ilgi çekici olanıdır.
Bir taraftan anı
türünün diğer taraftan
da
günlük
türünün
özelliklerini de içinde
barındırır. Ayrıca
deneme; ne makale gibi
bir düşünceyi kesin
sonuca bağlar, ne de
eleştiri gibi bir değer
yargısına varma amacı
güder.
Denemeler; tek bir yazı
olabilir ya da birçok
konuları işleyen
yazıların bir araya
toplandığı bir kitap
biçiminde de
yazılabilir. Makaleye
benzer. Giriş,
gelişme ve sonuç
bölümü bulunur.
Söyleşiye benzer. Çünkü,
içtenlikle yazılır. Ama,
söyleşiden ayrıldığı
yan, deneme yazarının
kendi ile söyleşmesidir.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
342)
Deneme yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Ortaya konan
düşünceler, okuyucuyu da
düşündürecek nitelikte
olmalıdır.
(2) Yazar, gereksiz
felsefî derinliğe
girmemelidir.
(3) Öne sürülen
düşünceleri, makalede
olduğu gibi ispatlama
yoluna gitmemelidir.
(4) Anlatım; sade ve
açık olmalıdır.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 275/276)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 237 -
241)
e. ELEŞTİRİ (TENKİT)
Bir sanat ya da düşünce
eserini tanıtırken,
zayıf ve güçlü yönlerini
belirtme, bir yazarın
gerçek değerini yansıtma
amacıyla yazılan
yazılara eleştiri
(tenkit) denir.
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 237 -
241)
Eleştiri (tenkit):
Bir şeye kıymet biçme, o
şeyi kıymetlendirme
demektir. Aslı Yunanca
"Kritikos"
kelimesinden gelen
"Critic"
(hükmetme) karşılığı
olarak dilimizde
kullandığımız
"tenkit"
kelimesi "nakd"
kökünden türemiştir.
"Nakd", bir
şeyi satın alırken
verilen akçe, kıymet
ölçüsüdür ve tenkit, o
şeyi kıymetlendirme
anlamını taşır. (F. A.
TANSEL, İyi ve Doğru
Yazma Usûlleri, Cilt: I-II,
s. 192)
Bir eser ya da yazar
hakkında inceleme yapan
ve bir değer yargısına
varan kişiye
eleştirmen
(münekkit =
tenkitçi) denir.
Eleştirmen; düşünce,
sanat ve edebiyat
alanında topluma yarar
sağlayan; sanatın,
sanatçının ve toplumun
yol göstericisi olan;
eserlerdeki
zenginlikleri gözler
önüne seren; okuyucuya
kılavuzluk yapan
kişidir.
Eleştiride amaç; iyi
olanın değerini ortaya
koymak, sanatı
unutul-maktan kurtarmak,
iyi olmayana ve kötüye
fırsat vermemektir.
Eleştiri yapmak için
inceleme yapmasını
bilmek gerekir. İnceleme
yoluyla, eleştirilecek
olan şey tanıtılır,
sonra eleştiriye
geçilerek olumlu ve
olumsuz yanlar bulunur
ve bir yargıya varılır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
354)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 242 -
243)
Eleştiri yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Eserin (ya da
yazının), gerçeği
yansıtmadaki başarısı
nedir?
(2) Eser (ya da yazı),
okuyucu üzerinde nasıl
bir etki bırakmıştır?
(3) Eserin (ya da
yazının) olayı
okuyucularına
anlatmasında, aktar-masında
başarısı nasıldır?
Eserdeki içtenlik,
özgünlük ve hayal gücü;
başarıya nasıl katkıda
bulunmuştur?
(4) Eserde (ya da
yazıda) yansıtılan duygu
ile sanatçı arasında
nasıl bir ilgi vardır?
(5) Genel olarak eser (ya
da yazı) başarılı mıdır?
Başarılı olduğu yanlar,
başarılı olmadığı yanlar
var mıdır?
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s.
242/243)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
354/355)
Sanat eserini meydana
getiren bazı şartlar,
hatta yasalar vardır.
Bunları bulup açığa
çıkarmak gerekir.
Eleştiri, mahiyetine
uygun olarak meydana
gelen dil varlığı ile
bunu yapar. O, eser
karşısında iki önemli
görevi yerine getirmeye
çalışır:
Çözümleme
ve
yorumlama.
Eleştiri, sadece övgü ya
da yergi değildir.
Eleştiriler, ele alınan
eserin ya da yazarın iyi
anlaşılmasını sağlar.
Yergi,
ayrı bir tür olup,
özellikleri şöyledir:
YERGİ:
Bu tür ürünlerde toplum,
kişi ya da olayların
kusurları, kötü ve
gülünç yönleri ele
alınmaktadır. Divan
şiirindeki karşılığı
"hiciv"dir.
Halk şiirinde ise
"taşlama" adı
verilmektedir.
Bu tür yergiler,
dikkatli ve iyi
yapıldığında toplum
sorunlarını dile
getirmesi bakımından
oldukça önemlidir.
Yapılan yergi, bayağı ve
kaba bir anlatımdan
meydana gelirse
insanları rahatsız
etmektedir. Yergi, aynı
zamanda, gerçeklere
uygunluk derecesinde
değer kazanmaktadır.
Türk edebiyatında en
büyük yergi ustası, 17.
yüzyılda yaşayan
Nef'î' dir
f. ANI (HATIRAT)
Bir kimsenin kendi
hayatını, yaşadığı
devrede şahidi olduğu ya
da duyduğu olayları
edebî değer taşıyan bir
dille anlattığı yazılara
anı
(hatırat)
denir. Bir başka
deyişle, özümüzde bir iz
bıraktığı için
unutulmayan ve anılmaya
değer bulduğumuz
olayları anlatan yazı
türüdür.
(S. SARICA - M. GÜN-DÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 374)
Edebiyat sahasının en
yaygın türlerinden
biridir. Bu türde
verilen eserlerin çok
değişik sahalarda oluşu,
ona belli bir sınır
çizme imkânını
zorlaştırır. Anıların
önde gelen özelliği,
yazarının hayatının
belli bir kesitini
alması ve çok sonra
yazıya dökülmesidir.
İçlerinde anı türünün
özelliği bulunabilecek
seyahatname,
sefaretname, muhtıra,
tezkire, menkabe,
günlük, otobiyografi
ve
tarih
türleri ile
anı türünü
karıştırmamak gerekir.
Bu türlerin her birinin
yazılış gayeleri
ayrıdır. Ortak
özellikleri ise yaşanmış
olaylar üzerine kurulmuş
olmalarıdır. Ancak bu
özellik, onları
birbirinin yerine koyma
sebebi olamaz.
Anıların, tarihî
gerçeklerin açıklanması
sırasında, önemli
yardımları dokunur. Anı;
tarih değilse de, tarihe
yardımcıdır. Devirlerin
özelliklerini anlatan
anılar, o devrin
tarihini yazacaklar için
önemli birer belge
niteliğindedir. Bundan
ötürü, anı yazarı,
anılarını yansıtırken
tarihî gerçeklerin
bozulmamasına çok dikkat
etmelidir.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
528)
Anı
(Hatırat) ile günlük, en
çok karıştırılan iki
türdür. Bu iki türün en
önemli ayrılığı
günlüklerin yaşanırken,
anıların ise hayatta ya
da ömrün sonunda kaleme
alınmalarıdır.
Her ne sebeple kaleme
alınırsa alınsın anı
türünde dürüstlük,
samimiyet ve sorumluluk
duygusu ön plânda
tutulmalıdır. Anı
yazarken önce konu
tespit edilmeli; sonra
ya günü gününe tutulan
notlar ya da hafızada
saklanan olaylar
zinciri, plâna göre
düzenlenmelidir. Anı
yazılırken süslü sanatlı
bir anlatımdan
kaçınmalı; açık, sade ve
akıcı bir üslûp
kullanılmalıdır. Duygu
ve düşünceler,
içtenlikle gerçeği
yansıtmalıdır.
Anılar, ya günü gününe
tutulan notlar hâlinde
ya da sonradan
hatırlanmak suretiyle
yazılır. Batı
edebiyatında en ünlü anı
yazarları; Sain-Simon
(1675-1755) ve
Rousseau
(1712-1778)' dir.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
528)
Batı edebiyatındaki ünlü
anı yazarları ve
eserleri şunlardır:
Sain-Simon
Ü "Hatıralar"
Rousseau
Ü "İtiraflar"
Türk edebiyatındaki anı
eserlerine örnekler ise
şunlardır:
Ziya Paşa
Ü "Defter-i A'mâl"
Muallim Naci
Ü "Ömer'in Çocukluğu"
Ahmet Rasim
Ü "Falaka" ve
"Muharrir, Şair, Edip"
Halit Ziya UŞAKLIGİL
Ü
"Kırk Yıl" ve
"Saray ve Ötesi"
Hüseyin Cahit YALÇIN
Ü
"Edebî Hatıralar"
Falih Rıfkı ATAY
Ü
"Çankaya" ve "Zeytindağı"
Anılar, genellikle
aşağıdaki nedenlerden
dolayı yazılır:
(1) Geçmişi bir kez daha
yaşamak ve yazma
alışkanlığı kazanmak.
(2) Anıları unutulmaktan
kurtarmak.
(3) Yok olup gitmesini
göze alamadığımız bir
gerçeğe kalıcılık
kazandırmak.
(4) Anıyı oluşturan
olayı, durumu, yerleri,
kişileri söz konusu
edip, başkalarının
bilgisine, yararına
sunmak.
(5) Kamuoyu önünde
aklanmaya çalışmak,
pişmanlığı dile getirip
içini boşaltmak, günah
çıkarmak.
(6) Gelecek kuşaklara
geçmişten sonuçlar
çıkarıp sunmak.
(7) Gerektiği zaman bir
eleştiride bulunmak.
(8) İnsanoğlunun;
yaşantılarını,
deneyimlerini
başkalarıyla paylaşmak
gereğini duymak.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 375)
g. BİYOGRAFİ (HAYAT
HİKÂYESİ)
Çeşitli bilim dalları
ile güzel sanatlar ve
spor alanlarında ün
yapmış bir kişinin
hayatının derlenip
toparlanması ve sonunda
yazıya geçirilmesidir.
Biyografilerin
yazılmasındaki amaç;
tanınmış, yararlı olmuş
kişilerin çektikleri
sıkıntıları,
karşılaştıkları
güçlükleri nasıl
yendikleri, başarıya
nasıl ulaştıklarını
anlatmaktır. Bu şekilde,
okuyucuların
"kıssadan hisse
çıkarmaları"
sağlanır; sabırlı,
düzenli ve plânlı
çalışmanın başarıya olan
katkısı verilmek
istenir.
Biyografiler; sanata,
edebiyata, tarihe ışık
tutarlar. Anma ve
kutlama günlerinde,
sanat gecelerinde bu tür
yazılardan yararlanılır.
Ayrıca, biyografiler;
belli bir dönemin
olaylarını, toplumun
yapısını ve sanatını da
belgeler niteliktedir.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 352)
Biyografiye, eski
edebiyatımızda
"Tercüme-i Hâl"
(Hâl Tercümesi)
denirdi. Divan
edebiyatındaki
"Şuara Tezkireleri",
sadece şairlerin
özelliklerini veren
biyografi niteliğindeki
eserlerdir.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 268/269)
Biyografiler açık, sade
bir dille, tarafsız bir
görüşle yazılmalıdır.
Biyografi türleri
şunlardır:
(1) Otobiyografi:
Yazarın kendisi tarafından yazılmış biyografiye denir. Kendi hayatını
yazan kişi, doğumundan
otobiyografisini yazdığı
döneme kadar geçirdiği
safhaları anlatır.
(2) Otobiyografik roman:
Kişinin kendi hayatını roman şeklinde yazmasıdır.
(3) Biyografik roman:
Ünlü kişilerin
hayatlarını konu edinen
roman-dır.
Mehmet Süreyyâ'nın
"Sicil-i Osmânî"si,
Çeşitli kişiler
tarafından kaleme
alınmış
"Şuarâ tezkireleri",
Şevket Süreyyâ
AYDEMİR'in
"Tek Adam" ve
"İkinci Adam"ı
biyografik eserlere
örnektir.
ğ. GEZİ YAZISI
(SEYAHATNAME)
Yazarların yurt içinde
ya da yurt dışında
yaptıkları gezilerde,
gördüklerini
anlattıkları edebî
eserlerin ortak adıdır.
Bu eserlerde yazarlar;
gezip gördükleri
yerlerdeki insanların
bütününün ya da belli
bir kesiminin
yaşayışını, gelenek ve
göreneklerini,
dikkatlerini çeken ve
okuyucuların da ilgi
duyacaklarına
inandıkları
özelliklerini anlatmaya
çalışırlar.
Gezi yazılarında ilginç
bir anlatım vardır.
Yazılarda anlatım, yeri
gelir hikâyeye dayanır;
yeri gelir bir portre
çizilir, tasvir yapılır.
Konuşmalar da
bulunabilir. Yani
anlatım, yer yer
değişiklikler gösterir.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma ve Yazma,
s. 400)
Gezi; hayale değil,
yazarının gözlemine ve
doğru olarak
duyduklarına dayandığı
için tarih,
coğrafya, toplum
bilim, hukuk
vb. bilim dallarına
kaynaklık eder. Gezi;
gazete ve dergilerde
yayımlanacak ölçüde
yazılabileceği gibi,
kitap hâlinde de
yazılabilir.
Gezi türü,
edebiyatımızda yeni
değildir. Divan
edebiyatı zamanından
beri "Seyahatname"
adı altında türlü
eserler bulunmaktadır.
(K. GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s. 255/256)
Bazı sefaretnameler ile
tarihî, coğrafî
konularda yazılmış pek
çok eser, bütünü ile
olmasa da gezi yazısı
özelliği gösteren
bölümler taşırlar.
Türk edebiyatında gezi
türünde kaleme alınmış
en büyük eser,
Evliya Çelebi'nin
(1611-1685) on cilt
olarak yazdığı
Seyahatname'dir.
Evliya Çelebi, bu
eserinde gezip gördüğü
memleketlerin tarihi,
insanları, âdetleri,
yaşayış tarzları ve her
türlü özellikleri
hakkında geniş ölçüde
bilgi vermiştir.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
531/532)
Ayrıca, Seydi Ali
Reis'in
Mir'âtü'l-Memâlik
(Ülkelerden
Manzaralar), İzzet
Molla'nın
MihnetKeşan
adlı eserlerini,
Tanzimat'tan önceki
dönemde yazılmış gezi
eserleri
(seyahatnameler)
arasında sayabiliriz.
Gezi yazısı yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Gezilen yerlerin,
hiç bir yere benzemeyen
özelliklerini dile
getirmek.
(2) Gezilen yerlerde
yaşayan insanların
kültürel özelliklerini (ırk,
dil, hayat tarzı,
folklorik özellikleri
vb.) belirtmek.
(3) Gezilen yerlerin
tarihî, mimarî ve
uygarlık özelliklerini
belirtmek.
(4) Gezilen yerlerin
teknolojik ve ekonomik
alandaki gelişmelerini
belirtmek.
(K. GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s. 255/256)
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
531 - 535)
h. SÖYLEŞİ (Sohbet)
Söyleşi anlamındaki
Arapça'dan dilimize
geçmiş olan
sohbet
kelimesi, iki
anlam içerir:
1. Arkadaşlık, yârenlik;
2. Konuşma, görüşme,
birlikte oturup
söyleşme.
Makalelerin bir konuşma
havası içinde daha senli
benli olarak yazılan
tarzına
Söyleşi
(Sohbet)
denir. Gazete ve
dergi yazılarındandır.
Bu tür yazılarda,
samimiyet esastır.
Yazar, düşüncelerini
muhakkak kabul ettirmek
için okuyucularını
zorlamaz. O, daha çok
kendi kişisel
düşüncelerini ileri
sürer. Söyleşilerde,
küçük fıkralar ve anılar
da malzeme olarak
kullanılır.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
522)
Söyleşi türünün genel
özelliklerini şöyle
sıralayabiliriz:
*
Kompozisyon türü olarak
söyleşi; makale
plânıyla, fakat bir
karşılıklı konuşma
havası içinde yazılan
yazılardır.
* Söyleşiler, genellikle
günlük sanat olaylarını
konu olarak ele alır.
* Gazete ve dergi
yazılarındandır.
* Yazarın, okuyucu ile
bir sohbet havası içinde
senli benli konuştuğu
yazı türüdür.
* Yazar, düşüncelerinin
doğruluğunda ısrar edici
olmaz.
* Söyleşide, daha çok
yazarın kişisel
düşünceleri ağırlık
kazanır.
* Söyleşilerin en önemli
özelliği, yazarın
samimi, içten bir ifade
tarzını ortaya
koymasıdır.
* Ayrıca, bu tür
yazılarda anılar,
fıkralar ve
çeşitli güncel
olaylar verilerek
yazarın duygu ve
düşünceleri
desteklenebilir.
(K. GARİPOĞLU, Kompozisyon Bilgileri, s. 248/249)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 346)
ı. SÖYLEV (NUTUK)
Nutuk,
kelime anlamı olarak,
"söz, lakırdı; söyleyiş,
söylemek kuvveti"
demektir. Türkçede bu
kelime daha çok "bir
topluluğa karşı
söylenilen söz, hitabet"
karşılığında
kullanılmaktadır.
Dinleyenleri coşturmak
ve belli bir amaca
yöneltmek; onlara bir
duyguyu, bir düşünceyi,
bir isteği, bir ülküyü
aşılamak; önemli
açıklamalarda bulunmak
için yapılan etkili,
coşkulu konuşmalara
Söylev
(Nutuk)
denir.
Söylevler; dinleyenlerin
zekâ durumlarına, hayal
güçlerine, duygularına,
ilgilerine göre
hazırlanır. Dinleyenleri
düşündürür, onlarda ilgi
uyandırır, onları
coşturur, onlara
beklenen davranışı
yaptırır.
Söylevde; konuşmacıyı ve
dinleyenleri yanılgıya
düşürmemek için aceleye
getirmeden düşünerek
konuşmak, dinleyenlere
karşı iyi niyet
beslemek, dinleyenlerin
inanmasını sağlayacak
biçimde dürüst konuşmak,
dinleyicilere karşı
yaşının verdiği olgunluk
içinde konuşmak,
dinleyenleri kıracak
biçimde konuşmamak,
gerekirse kendini
dinleyicilerin yerine
koymasını bilmek,
basmakalıp sözler
kullanmamak, abartarak
konuşmamak gibi ahlâk
ölçülerine önem
verilmeli, özen
gösterilmelidir.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
246)
Söylev (Nutuk), aslında
bir sözlü kompozisyon
ürünüdür. Yalnız nutuk,
yazıya geçmişse ve
kitabî özelliği varsa
aynı zamanda yazılı
kompozisyon ürünü olarak
da kabul görür. Türk
edebiyatının en güçlü
söylev (nutuk = hitabet)
örneği
Atatürk'
ün
"Büyük Nutku"dur.
i. RAPOR
Her hangi bir konu ya da
olayla ilgili inceleme
sonucunu tespit ederek
bildiren yazılara
Rapor denir.
İncelenmek istenen bir
sorun; doğru, kesin,
güvenilir bilgi
gerektiren bir iş
hakkında, onu
soruşturmakla
görevlendirilen kişinin
yaptığı "araştırma,
inceleme" sonucunu
belli kurallara göre
yazdığı yazı,
rapor
türüne girer.
Rapor; yazılı olur,
ancak "sözlü"
olarak da bir makama,
kurula sunulabilir.
Raporun bir makama
yazılı olarak sunulması,
"dilekçe" yazmak
biçiminde olmalıdır.
Sözlü olarak raporun
sunulmasında ise,
sunulan kişiye ya da
kurula "hitap
cümlesi" ile söze
başlanır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 285)
Yazılı anlatım türleri
içinde rapor, çok
değişik konularda kaleme
alınan bir yazı türüdür.
Tek kişinin hazırladığı
rapora kişisel rapor,
birden fazla kişinin
hazırladığı rapora da
ortak rapor adı
verilir.
Rapor konuları, şöyle sıralanabilir:
(1) Eğitim ve öğretimle
ilgili özel ve genel
faaliyetleri
değerlendirmek.
(2) Bir siyasî olayın,
hareketin ya da olgunun
genel yapısını
değerlendirmek.
(3) Toplumun eğitim,
kültür, sağlık vb.
alanlarındaki değişik
sorunları üzerinde
yapılan incelemeleri bir
rapor hâline getirmek.
(4) Ekonomik alanlardaki
olumlu ya da olumsuz
durumlar üzerinde
yapılan
değerlendirmeleri bir
rapor hâline getirmek.
(5) Bilimsel çalışmaları
değerlendirirken olumlu
ve olumsuz gelişmeleri
bir rapor hâlinde tespit
etmek.
(6) Sanat eserlerini (edebiyat,
resim, müzik vb.
yarışmalarda)
değerlendirirken
başarılı ve başarısız
yönlerini bir rapor
hâlinde tespit etmek.
Bir raporun
hazırlanmasında göz
önünde tutulması gereken
nitelikleri de şöyle
sıralayabiliriz:
* Konunun uzmanı olmak.
* Raporun konusunu iyi
kavramış olmak.
* Konuyla ilgili
kaynakları taramak.
* Kaynaklardan elde
edilen malzemeyi etkili,
çarpıcı, inandırıcı ve
doyurucu nitelikte
hazırlamak.
* Objektif davranmak.
* Bilimsel çalışmaları
değerlendirirken
raporları bilimsel
ölçüler içinde
hazırlamak.
* Raporlarda ileri
sürülen olumlu ya da
olumsuz görüşleri kesin
deliller ile somut bir
biçimde açıklamak.
* Raporları belli bir
plân dahilinde
hazırlamak ve varılan
yargıyı açıkça
belirtmek.
* Gereksiz ayrıntılara
girmeden özlü bir
biçimde sınırlandırmak.
* Açık ve net bir ifade
kullanmak. Yanlış
anlaşılmaya meydan
vermemek.
j. ROMAN
Olmuş ya da olabilir
nitelikteki olayları ve
konuları ele alan edebî
türlere
Roman denir.
Diğer türlerden ayrılan
en önemli özelliği,
uzunluğudur. Romanlarda,
toplumsal olaylar ve
ilişkiler gerçeklere
uygun bir tarzda ele
alınır.
"Roman"
kelimesi, Roma
İmparatorluğu sınırları
içinde yaşayan halk
kitlelerinin konuştuğu
halk Lâtincesine verilen
addır. Sonraları
herkesin anlayabilmesi
için bu dille yazılan
destan ve hikâyelere
"roman" adı
verilmiştir. Kelimenin
aslı buradan gelir.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
303)
İyi bir roman ilgi
çekici olmalı, herkesi
ilgilendiren insancıl
bir tema taşımalıdır.
Romandaki olaylar
arasında dengeli bir
sıralama ve bağ
bulun-malıdır. Olaylar
akla yakın olmalı,
romanın konusundan
doğmalıdır. Romandaki
varlıkların kişilikleri
baştan sona dek konuya
uygun nitelikte olmalı,
birbiriyle
çelişmemelidir.
Roman yazarı; romanda
yarattığı kişilerini
kendi kişiliği içinden
görebilmelidir.
Romandaki davranışlar ve
konuşmaların, kişilerin
karakterlerinden
çıkmasını sağlamalıdır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
403)
Okuyucu, romanı iş
olsun diye okumaz.
Roman okurken avunmak,
kendinden uzaklaşmak
ister. Romandaki
kişilerle ilgilenmeye
başlar. Olaylar
karşısındaki
davranışlarının ne
olacağını merak eder.
Onların başarılarından
mutluluk duyar. Onların
sıkıntılarına üzülür.
Kendisini onların yerine
koyar. Onların
davranışlarını
eleştirir. Bu
davranışlar içinde
yapılmaması gerekeni,
yapılmamış olanları
bulur. Romanı okuyup
bitirince genel bir
yargıda bulunur.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 404)
Türk edebiyatında önceki
yüzyıllarda roman türüne
benzer edebî eserler
mevcuttur. Bunlar:
(1) Halk Hikâyeleri (Kerem
ile Aslı, Ferhat
ile Şirin gibi.)
(2) Meddah Hikâyeleri
(3) Dinî Hikâyeler (Hz.
Ali'nin Cenkleri
gibi)
(4) Destanî Hikâyeler (Dede
Korkut Hikâyeleri,
Battal Gazi Destanı
gibi)
Avrupaî tarzda ilk
roman, Tanzimat
döneminde yazılmıştır.
Namık Kemal'in
"İntibah",
ilk Türk romanıdır.
Nabizâde Nazım'ın
"Karabibik",
ilk köy romanıdır.
Yusuf Kâmil Paşa'nın
Fenelon'dan çevirdiği
"Telemak",
ilk çeviri romandır.
Romanlarda, şu ögeler
üzerinde önemle
durulmalıdır:
Konu, kişiler, çevre,
zaman, ana düşünce
ve anlatım tarzı
(üslûp).
Romanlardaki olaylar,
bir plâna uygun olarak
anlatılır. Bu plân
şöyledir:
Giriş
(Serim):
Roman olayının başı,
burada verilir.
Gelişme
(Düğüm):
Roman olayının gelişip,
açıldığı bölümdür.
Sonuç
(Çözüm):
Romandaki olayın
açıklığa kavuştuğu,
düğümün çözüldüğü
bölümdür.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
205)
Romanlar, işlenilen
konularına göre şu
çeşitlere ayrılır:
(1) Tarihî romanlar
(2) Macera romanları
(a) Polis romanları
(Macera ve heyecan
duygularını artıran
romanlar)
(b) Egzotik romanlar
(Yabancı ülkelerin
toplumsal özelliklerini,
geleneklerini anlatan
romanlar)
(3) Köy romanları
(4) Sosyal içerikli
romanlar
(5) Psikolojik tahlil
romanları
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 406)
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
314 - 326)
k. HİKAYE
Önemli farklılıkları
olmakla birlikte
"küçük roman"
şeklinde tanımlanabilir.
Millî kültürümüzün
önemli parçalarından
"Dede Korkut
Hikâyeleri", "destanlar"
ve
"halk masalları"
nı saymazsak,
Avrupaî tarzda ilk
hikâyeler, Tanzimat
Edebiyatı döneminde
görülür.
İlk hikâye kitabı,
Emin Nihat'ın
"Müsameretnâme"dir.
Bu kitapta toplanan
hikâyelerin kuruluşu,
işlenişi
"Binbir Gece Masalları"
na benzer.
19 . yüzyıl sonlarında
başlayıp günümüze doğru
daha da gelişen hikâ-ye,
özellikle Alphonse
DAUDET
(1840-1897) ve Guy
de MAUPASSANT
(1850-1893) gibi büyük
Fransız yazarlarının
tekniğiyle tekâmüle
ulaşmıştır. Bu iki yazar
"realist" akımın
yetiştirdiği zamanın
ileri gelen
romancılarındandır.
Fransız hikâyeciliği Guy
de MAUPASSANT'ın izinden
gelişmiştir. Amerika
edebiyatında özellikle
mizahî hikâyeleriyle
Mark TAWİN
(1835-1910), O.
HENRY
(1862-1910) ve bunları
takiben John
STEİNBECK,
Erskine CALDWEL
Batılı ünlü
hikâyecilerdendir.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
327)
Dünya hikâyeciliğinde iki hikâye biçimi hâkimdir.
Bunlar:
(1) Maupassant Biçimi :
Hikâyede asıl olan
"olay" dır.
Okuyucunun hikâyeyi
şöyle ya da böyle
yorumlamasına imkân
verilmez. Çünkü,
hikâyedeki olay,
mantıklı bir seyir
hâlinde takip eder.
Kişilerin portreleri,
özenle ve ayrıntılı
olarak çizilir.
Çehov Biçimi:
Hikâyede asıl olan
"olay" değildir.
Hikâye, sona erdiği
zaman her şey bitmiş
değildir. Hikâye, asıl
bundan sonra başlıyor
demektir. Zira, kişiler
tamamıyla tanıtılmadığı,
olaylarda kesinlik hâkim
olmadığı için okuyucunun
hayal kurması devamlı
hareket hâlindedir ve
kendine göre yorumlar
yapmaya uygundur.
Çehov, hikâye anlayışını
şöyle anlatır:
"Kaleme alınan konular,
"sade" olmalı.
Piyer Semenovi, Maira
İvanovna ile nasıl
evlendi gibi... Hem
sonra, yok psikoloji
tahlilleri, yok hikâye,
yok bilmem ne imiş!
Bunlar hep özenti...
Hatırınıza ilk gelen
başlığı koyun, kılı kırk
yarmayın, tırnak, çizgi
gibi işaretleri çok az
kullanmaya bakın,
gösteriştir bu. Benim
işim anlatmaktır. Ancak,
onu başarabilirim. "
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s.
327)
Türk hikâyeleri, şu dört ana grupta
değerlendirilir:
(1)
"Serim, düğüm, çözüm"
bölümlerinin
düzenli olduğu
hikâyeler. Ömer
Seyfettin, Samet
AĞAOĞLU, Haldun
TANER, Oktay
AKBAL, Mustafa
KUTLU' nun
hikâyeleri bu grup
içindedir
(Maupassant Biçimi)
(2) İstanbul'da yaşayan
insanların özel hayat ve
özelliklerini veren
hikâyeler. Hüseyin
Rahmi GÜRPINAR,
Ahmet Rasim,
Osman Cemal KAYGILI,
Sermet Muhtar ALUS'un
hikâyeleri bu grup
içindedir.
(Maupassant Biçimi)
(3)
"Serim, düğüm, çözüm"
bölümlerine önem
vermeyen, olayın
herhangi bir yerinden
başlayan hikâyeler.
Memduh Şevket ESENDAL,
Sait Faik ABASIYANIK,
Tarık BUĞRA,
Sevinç ÇOKUM gibi
yazarlarımız bu
gruptandır. (Kısmen,
Çehov Biçimi)
(4) Varoluş çizgisinde
oluşturulmuş, aydın
bunalımı ve çaresizliği
anlatan soyut hikâyeler.
Bu tür hikâyeler,
ülkemizde 1955'ten sonra
görül-dü. Hikâyelerde,
hiç bir toplum kaygısı
görülmez. Aydın
bunalımının nedenleri
yansıtılır. Sanat adı
altında çoğu zaman
"müstehcen"e kaçan
konulara yer verilir.
Hikâyecilik, sanattan
ayrılmış ve ideolojiye
kaydırılmıştır.
Bu grupta hikâye yazan
yazarlarımızın başında
ise; Yusuf ATILGAN,
Demirtaş CEYHUN,
Ferit EDGÜ ve
Erdal ÖZ
gelmektedir.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 328/329)
l. TİYATRO
Batılı tiyatro
eserlerinin kaynağı Eski
Yunandır. Eski
Yunandaki bağ bozumu
tanrısı
dionizos
adına düzenlenen
şenliklerden ortaya
çıktığı bilinmektedir.
İlk tiyatro ürünleri
trajedidir.
Sonraları ise dram,
komedi,
müzikal komedi
gibi türlerde tiyatro
eserleri görülmektedir.
Bale ve opera
da Batılı anlamdaki
tiyatro türlerindendir.
"Dram",
Yunanca
"darama"
sözünden gelmektedir.
Kelime anlamı; hareket
hâlindeki olayların
bütünü demektir.
Dramatik eser denince;
"Hayatı, hareket
hâlinde gösteren
eserlerin tamamı"
akla gelir. İnsan
hayatını konu olarak
alan tiyatro, insan
hayatının iki önemli
özelliği üzerinde
kuruludur:
(1) Keder
2) Neşe
Bundan ötürü de tiyatro
eserlerini ikiye ayırmak
gerekir:
(1) Trajik eserler
(2) Komik eserler
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
328/329)
Batılı anlamda tiyatro çeşitleri şunlardır:
(1) Trajedi:
"Çok acıklı, yürekler
acısı"
anlamına gelmektedir.
Oyun türü olan
trajedinin konusu da çok
acıklı konulardır.
Trajedide olaylar,
genellikle tarihten ve
efsanelerden alınır.
Kişiler ise; eski Yunan
tanrıları başta olmak
üzere, hükümdarlar ve
soylulardır.
(2) Komedi:
İnsanların, olayların
gülünç yönlerini sunan,
hem güldüren, hem
eğlendiren ve hem de
iğneleyen bir tür
tiyatrodur.
(3) Dram:
Trajedi ile komedi
arasında bir tür sahne
eseridir. Türkçe
karşılığı "acıklı
olay" dır.
Konularını günlük
olaylardan ya da
tarihten alabilir.
Kişiler; halk arasından
seçilir. Olay; hem
acıklı, hem güldürücü
olabilir.
(4) Müzikli Tiyatro:
(a) Opera:
Sözlerinin tümü ya da
çoğu "koro, solo,
düet" biçiminde
şarkılı olarak söylenen
müzikli tiyatro
eseridir. Oyunculara,
orkestra eşlik eder.
(b) Operet:
Eğlenceli, hafif konulu,
içinde bestesiz
konuşmalar da bulunan
müzikli tiyatrodur. Daha
çok halk için yazılmış
eserlerdir.
(c) Opera Komik:
Operetin, yüksek sınıf
için yazılmış, besteli
biçimidir.
(ç) Vodvil:
Hareketli, eğlenceli bir
konuya dayanan, içinde
şarkılara da yer verilen
hafif komedidir. Bu
nedenle vodvil, bir
"komedi türü" olarak
da gösterilir.
(d) Bale:
Konusu; türlü dans ve
davranışlarla anlatılan
müzikli, sözsüz tiyatro
türüdür.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
413/414)
Batılı anlamda tiyatro
ilk defa Tanzimat
döneminde görülmektedir.
Şinasinin
Şair Evlenmesi,
ilk yayımlanan tiyatro
eseridir. Namık
Kemal in
Vatan Yahut Silistre
ise, ilk defa
sahneye konan tiyatro
eseridir.
Bu eserlerden önce ise
çeviri ve uyarlama
(adapte) tiyatro
eserleri görülmektedir.
Sonraki dönemlerde ise,
teknik açıdan daha
etkili tiyatro eserleri
yazılmış ve sahneye
konmuştur.
Batılı özellikte tiyatro
ürünlerinin Türk
edebiyatına girmesinden
önceki yüzyıllarda
geleneksel Türk
tiyatrosu vardı.
GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU
Geleneksel Türk
tiyatrosu içinde
orta oyunlarının
önemli bir yeri
bulunmaktadır.
Kavuklu ve
Pişekâr; orta
oyunlarında sıkça
görülen sembolik
kahramanlardır. Bu
kişiler; yine,
geleneksel tiyatromuzun
önemli kahramanları
Karagöz ile
Hacivat'ın
karşılığıdırlar.
Kavuklu, bilimsel
anlayıştan uzak, fakat
ârif, halk adamını
temsil etmektedir.
Pişekâr ise, Osmanlıca
kelimeler kullanmakta
yetenekli, okumuş insanı
temsil etmektedir. Her
ikisi de birbirlerinin
açık yönlerini
tamamlayan önemli
tiplerdir. Bunlar, orta
oyunlarında mizahî
unsurlarla topluma
mesajlar verir ve
insanları
bilgilendirirler.
Geleneksel Türk tiyatrosu, şu çeşitlere ayrılır:
(1) Meddahlık:
Bir kişinin tek başına
hazırladığı oyun
çeşididir. Kelime anlamı
"metheden = övgücü"
demektir. Meddah,
anlattığı olay ya da
hikâyeyi seyirci önünde
çeşitli hareket ve
taklitlerle canlandırır.
Bu şekilde insanlar,
eğlenirken düşünme
imkânı bulur.
(2) Karagöz:
Gölge oyunudur. Beyaz
bir perde üzerinde
çeşitli insan tiplerinin
canlandırılmasıdır. Bu
oyunlar, "Karagözcü"
adı verilen usta bir
sanatçı tarafından
perdeye yansıtılır.
Oyunun başkahramanı
"Karagöz", okumamış,
ama zeki ve anlayışlı
bir halk adamıdır.
İkinci kahraman
"Hacivat" ise,
Karagöz'e zıt kişilikte
bir insandır. Arapça ve
Farsça kelimelerle
konuşur, zaman zaman
bilgiçlik taslar.
Karagöz, Türklere özgü
bir oyundur. Çünkü, çok
eskiden beri Türkler,
çeşitli adlar altında
Karagöz oyununu biliyor
ve oynatıyorlardı.
Hatta, Avrupa'da "Çin
gölgeleri" diye
adlandırılan gölge
oyununun bile Karagöz'
den geldiğini yapılan
araştırmalar gösterir.
Bu oyun, Osmanlı
Türkleri arasında uzun
zaman yaşadı. Batılı
anlamda tiyatro türünün
edebiyatımıza
girmesinden sonra yavaş
yavaş önemini kaybetti.
Karagöz'deki diğer
önemli tipler de
şunlardır:
Çelebi, Tuzsuz Deli
Bekir, Yahudi, Ermeni,
Rum doktor, Frenk, Arap,
Acem, Arnavut,
Trabzonlu, Rumelili
vb.
3. Orta Oyunu:
Orta oyunu, açık bir
meydanda oynanır.
Seyirciler bu meydanın
etrafını çepeçevre
kuşatırlar. Ancak bir
tarafını açık
bırakırlar. Oyuncular,
oyundan önce oradan
meydana dahil olurlar.
Çağdaş Türk tiyat-rosuna
en yakın örnektir.
Konular ve tipler olarak
Karagöz'e çok benzerler.
En ünlü tipleri
Kavuklu ve
Pişekar'dır. Ayrıca;
"Balama (Rum)",
"Frenk" ve
"zenne" tipleri de
bulunmaktadır.
Günümüzde, bazı köy ve
kasabalarda, orta
oyunları bütün canlılığı
ile hâlâ devam eder.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 435)
l. RÖPORTAJ
Yazarın okuyucularına
bir konuyu inandırmak
için kişi, eşya, eser ya
da bir yerle ilgili
olarak yaptığı
incelemeleri,
fotoğraflarla
süsleyerek, kendi
görüşlerini de katarak
yazdığı gazete ve dergi
yazılarına Röportaj
denir.
Röportaj yapacak kişide
üstün bir görüş, anlayış
ve gözlem yeteneği
olmalıdır. Röportaj, bir
çeşit haberdir. Fakat,
röportajda bilgiden
başka, yazarın
izlenimleri,
düşünceleri, görüşleri
de yer alır. Röportajı
hazırlayan kişi, konuyu
iyice öğrenmeli, yerinde
ve gerekli incelemeleri
yapmalı, gerekli
belgeleri toplamalıdır.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
283)
Röportaj türü,
gazeteciliğin
gelişmesiyle ortaya
çıkmıştır. Bu nedenle,
röportaj, özellikle
gazetecilerin uyguladığı
bir türdür. Günümüzde
radyo ve televizyon da
çok önemli bir röportaj
aracı konumundadır.
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
561)
Örnek Yazı Plânı:
Konu :
"Duvarı nem, insanı gam
yıkar."
(Türk Atasözü)
Ana Düşünce :
Nem ve gam. (Açıklayacağım
nedir?)
Yardımcı Düşünceler:
Nemin duvarı yıkması /
Gamın insanı yıkması
Yazı Türü :
Fıkra
Plân Türü :
Düşünceye ait plân
(Fikrî plân)
Başlık :
Nem ve Gam
Paragraf Kuruluşu :
Giriş, Gelişme ve Sonuç
NEM VE GAM
Bir atasözümüz,
"Duvarı nem, insanı gam
yıkar." der. Nem ve
gam içine sızdıkları
varlıkları uzun sürede,
ağır ağır, içten içe
çürütüp yıkmayı
bildirirler. Nem duvarı
nasıl yıkarsa, gam da
insanı öyle yıkar.
Nem, duvarı yıkar. Belli
ki balyoz gibi, dinamit
gibi birdenbire yıkmaz;
bunların aksine, önce
boya, sıva gibi dış
koruma kaplamaları
dökülen yerlerden nem
duvarın içine sızar,
yapı maddelerini eritir,
sertliğini ortadan
kaldırır, dayanaksız
durumuna getirir.
Direnme, ayakta kalma
gücü yok olan duvar bir
yerlerinden başlayarak
ufalanmaya, erimeye,
giderek yıkılmaya
başlar. Gerçekte yıkılan
duvar değildir: Bir
değer bilirliğin, bir
düşüncenin, bir umudun
son buluşudur.
İlgisizliğin,
bakımsızlığın,
unutulmuşluğun sonun-da
kocaman duvar gözden
kaybolup gider. Acıdır
ki herkesin gözü önünde,
duvar ile nem arasındaki
savaşta, duvar neme
yenik düşer.
Gam da insanı yıkar.
Gam, diğer adıyla
üzüntü, insanın güven
duygu sunu yitirmeye
başlamasıyla ortaya
çıkar. Gam nemle ya da
kanserle özdeştir. Ağır
ağır, sessiz, sinsice,
içten içe eriten gam,
sanki görünmez bir
düşman gibidir. Bir
hastaya gerekli ilâçlar
verilirse, hasta
kurtulabilir; fakat
"gam" dediğimiz
hastalığın ilâcını kim
bulacak, o hastalığa
yakalananı kim
kurtaracak? Kurtulsa
bile yitirilen yılları
kim geri getirebilecek?
İnsan eliyle, emeğiyle,
bilgisiyle yaratılıp
anıtlaştıran duvarı nem
eninde sonunda yıkar;
onun gibi, insanı gam
zamanından önce çökertir
ve sonunda yıkar.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
320 / 321)
|