Site Haritası Hakkımızda Linkler e-mail
P.T.Ö.
Proje Tabanlı Öğrenme
PTÖ NEDİR? Senaryo Temelli Eğitim İş birlikçi ve Aktif Öğrenme Problem Temelli Öğrenme
NEDEN PTÖ?
ÖRNEKLER
 

PROJE AŞAMALARI
 

PROJE ÖNCESİ  AŞAMALARI

DİĞER BELGELER

 

 

 

  SUNUM VE / VEYA EYLEM

  TİYATRO VEYA PİYES HAZIRLAMA

Tiyatro yaşamın bir parçasıdır. Konusu bakımından harekete, konuşmaya, bazen de müziğe yer verilir. Bu nedenle tiyatro güzel sanatların en ilgi çekici kollarından biridir.

Tiyatroda oynayanla izleyen arasında yakın, sıcak bir iletişim vardır. İlk çağlarda oyunun yazılı metni yoktu. Yeteneklerine güvenen oyuncular ortaya çıkıp bir çeşit tuluat yaparlardı. Tuluat; oyuncuların o anda düzenledikleri hareketleri, tasarladıkları sözleri söylemeleridir. Tuluat, sahnesiz ve metinsiz bir tiyatro oyunudur.

Yazılı tiyatro yapıtları çok sonra ortaya çıktı. Bir süre tiyatro sözsüz oynandı. Oyuncular olayları, el, kol, gövde, bacak ya da yüz hareketleriyle anlatırlardı. Bu sözsüz tiyatroya pandomima denir.

Bizde tiyatro olgusu; çok eskilere dayanan orta oyunu ile onun gölge oyunu biçiminden başlar. Gölge oyunu arkadan ışıklandırılan beyaz bir perde üzerine belli tipteki kuklaların hareket ettirilmesi ve konuşturulması ile yansıyan Karagöz oyunlarıdır.

Bugün köylerimizde, çok eski geleneklerden kalma bir alışkanlıkla tiyatroya çok benzeyen eğlenceler düzenlenmektedir. Buna oyun çıkarma denir.

Tiyatro oyunculuğu özel eğitimi gerektiren bir meslektir. Tiyatro öğretimi konservatuar denilen okulda yapılır. Tiyatro; yazarların dram, komedi, trajedi türünde yazdıkları eserlerin sahnede oynanması sanatıdır. Tiyatro gösteri sanatı olarak tanımlanır. Belli başlı türleri şunlardır:

Komedi: Oyunların, insanların, durumların gülünç yönlerini gösteren bir tiyatro yapıtıdır. Komedinin belli başlı türleri şunlardır:

·         Vodvil, hareketli, eğlenceli bir konuya dayanan, içinde şarkılar bulunan hafif güldürüdür.

·         Fars, olayların aşırı abartıldığı, taklitlerin sık sık tekrar edildiği bir komedi türüdür.


Trajedi: Konusunu tarih, ya da efsanelerden alan acıklı sahne yapıtıdır.
Dram: Yaşamımızda var olan umudu, sevinci, acıyı, bir arada sunan tiyatro oyunudur. Dram şiir ve düz yazı ile yazılabilir.

Tiyatrolar; devlet tiyatroları, halk tiyatroları, bulvar tiyatroları, açık hava tiyatroları ve şehir tiyatroları gibi isimlerle anılır.

 

Tiyatro yaşamın bir parçasıdır. Yaşamı sergiler. Yaşama sevincini yaratır. Geçmişi, günümüzü, geleceği anlamamıza yardımcı olur. Tiyatro; Sorunlarımıza ışık tutar. Tiyatro, insanlar arasında halkın içinden doğmuş bir sanattır. Tiyatro hep iyiden, güzelden hoştan yana olmuştur.

Tiyatro insanları eğitir. Eğitirken düşündürür. Tiyatro insanlara bera­ber gülmek, beraber ağlamak, beraber düşünmek gibi insanca duygular aşılar.

 TİYATRO ÖRNEKLERİ

İSTİKLÂL MARŞI

(l Perdelik Piyes)

OYNAYANLAR: (Öğretmen, Atilla, Nur, Mete, Serpil, Ateş, Güneş, birinci öğrenci, ikinci öğrenci, üçüncü öğrenci, dördüncü öğrenci.)

İSTİKLÂL MARŞI

MECLİS: l (Öğretmen ve Öğrenciler ) DEKOR: (Bir sınıf. Duvarda Atatürk'ün ve Mehmet Akif'in resimleri ve bir bayrak.)

ÖĞRETMEN- Sevgili çocuklar! Bugünkü dersimizin ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?

ÖĞRENCİLER- İstiklâl Marşı ve onu yazan şair Mehmet Akif...

ÖĞRETMEN- Sizlere İstiklâl Marşı'mızı ve onun şairi hakkında büyüklerinizden bir şeyler öğrenmenizi, bazı şiirlerini ezberlemenizi söylemiştim. Bunu yaptınız mı?

ÖĞRENCİLER- Yaptık öğretmenim!

ÖĞRETMEN- Aferin size! Şimdi sen söyle Atilla! İstiklâl Marşı ne demektir?

ATİLLA- Milletimizin kurtuluşunu, kuvvetini, birliğini anlatan ve bütün millet tarafından beğenilip benimsenen, törenlerde söylenen marştır.

ÖĞRTEMEN- Sen söyle Nur! Türk'lerin İstiklâl Marşı'nı Mehmet Akif nerede ve hangi yılda yazdı?

NUR- Ankara'da 1921 yılı Şubat ayında yazdı. Bu şiir 12 Mart 1921 tarihinde Büyük Millet Meclisi'nde resmen Milli Marş olarak oy birliği ile kabul olundu.

ÖĞRETMEN- Aferin sana...Sen cevap ver Mete! Mehmet Akif nasıl bir şairdir?

METE- Mehmet Akif vatanını seven büyük bir şairdir. Yaşadığı çağlarda Türk ulusu bir çok savaşlara girmiş, bozgunlara uğramış, büyük topraklar kaybetmişti. O halkın çektiği ıstırabı haykırdığı gibi zaman zaman kazanılan büyük zaferleri de güzel şiirlerle övmüştür. Mehmet Akif, Türk ulusunun yirmi beş asırlık büyük bir ulus olduğunu, her zaman hür yaşamış olduğunu söyler ve asla esir ve güçsüz olmadığını haykırırdı. En umutsuz günlerde bile bu inancını kaybetmedi. İstiklâl Savaşı'nda da Anadolu'ya geçerek sonuna kadar şiirleri, yazıları ve sözleri ile çalıştı. Vatanın kurtuluşuna yardımcı oldu.

ÖĞRETMEN- Doğru! Şimdi onun Birinci Dünya Savaşı'nda yazmış olduğu ve millet tarafından en çok sevilen ve tutulan şiiri hangisidir? Bunu kim biliyor?

ÖĞRENCİLER- "Çanakkale Şehitleri!" şiiri.

ÖĞRETMEN- Bunu bildiniz! Şimdi Çanakkale Savaşı hakkında bilgi vermek isteyenler parmak kaldırsın! (Bütün parmaklar havaya kalkar.)

ÖĞRETMEN- Görüyorum ki bunu hepiniz anlatmak istiyorsunuz. Ama hep birden konuşacak olsanız bir şey anlaşılmaz. Sen Serpil bu savaşı anlat! Böylece Mehmet Akif'in o şiiri niçin yazmış olduğunu öğrenelim.

SERPİL- Birinci Dünya Savaşı'nda Türkler hemen hemen bütün dünya ile savaş halinde idiler. Bir tarafta Türkler, Almanlar, Avusturyalılar ve Bulgarlar el eleydi. Karşımızda da İngiltere, Fransa; İtalya, Rusya ve komşuları gibi büyük devletler yer almışlardı. Düşmanlarımız bizi çökertmek için deniz yoluyla Çanakkale Boğazı'ndan girmek, İstanbul'u almak ve Karadeniz yoluyla zor bir duruma düşmüş bulunan Rusya'ya yardım göndermek istiyorlardı. Onun için Çanakkale Boğazı'nın önüne yüzlerce savaş gemisi yığdılar. Karaya da büyük kuvvetler çıkardılar. Boğazı zorlamaya başladılar. Ama Türkler orada çok büyük bir kahramanlık göstererek düşmana adım attırmadılar.

Bir çok düşman gemilerini top ateşi ile batırdıkları gibi karaya çıkan düşman ordularını da denize döktüler. Çanakkale'de Türklerin kazandıkları zafer düşmanlarımız tarafından bile övüldü...

ÖĞRETMEN- Doğru!... Demek oluyor ki Şair Mehmet Akif de Türklerin Çanakkale'de kazandıkları bu büyük zafer üzerine o şiiri yazmış.

SERPİL- Evet öğretmenim!

ÖĞRETMEN- Bu şiiri kim biliyor?

ATEŞ- Ben biliyorum. Benim dedem orada şehit olduğu için babam bu şiiri bana küçük iken ezberletmişti. Kendisi de her zaman söyler!.

ÖĞRENCİLER- Peki Ateş! Ortaya çık ve şiiri oku! (Ateş ortaya çıkar, şiiri okur.)

ATEŞ- "Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor."

"Bir hilâl uğruna Yarab ne güneşler batıyor."

"Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker."

"Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer."

"Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?"

"Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın:"

"Bu taşındır diyerek Kabe'yi diksem başına:"

"Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına"

"Sonra gök kubbeyi lâhdine yapsam da tavan"

"Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan"

"Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana"

"Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana!"

(Öğretmen ve öğrenciler Ateş'i alkışlarlar...O da selâm vererek yerine geçer.)

ÖĞRETMEN- Aferin Ateş! Çok güzel okudun!

ATİLLA- Mehmet Akif'in bu şiirini de ben okumak istiyorum izin verir misiniz? ÖĞRETMEN- Bu şiir ne hakkında yazılmış?

ATİLLA- Bilgisizliği yeren;halkı çalışmak için şevke getiren, başımıza gelen felâketlerin hep bilgisizlikten doğduğunu anlatan bir şiir efendim.

ÖĞRETMEN- Bu şiiri ne zaman yazmış?

ATİLLA- Balkan Savaşı'ndan sonra...

ÖĞRETMEN- Peki oku da dinleyelim!

ATİLLA- (Ortaya çıkar ve "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" dedikten sonra şiiri okur:)

"Olmaz ya... Tabii... Biri insan. Biri hayvan"

"Öyleyse cehalet denilen yüz karasından"

"Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet"

"Kâfi mi değil yoksa bu son ders-i felâket?"

"Son ders-i felâket neye mal oldu düşünsen?"

"Beynin gözyaşı olup akardı gözünden"

"Son ders-i, felâket ne demektir? Şu demektir;"

"Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir."

"Zira yeni bir darbeye artık dayanılmaz."

"Zira bu sefer uyku ölümdür, uyanılmaz."

(Öğretmen ve öğrenciler kendisini alkışlarlar.)

ÖĞRETMEN- Sen de şiiri güzel okudun! Yalnız şair bu şiirinde ne demek istemiş? Bize bunu da açıklarsan şiiri daha iyi anlarız.

ATİLLA- Mehmet Akif Türk milletinin o zaman uğramış olduğu bozgun ve felâketin sebebini milletçe geri kalışımızda, bilgisizlikte buluyor. Bu bozgunun bize bir ders olmasını, herkesin çalışmasını, bilgice yücelmesini istiyor. Milletin ancak o zaman kurtulabileceğini söylüyor.

ÖĞRETMEN- Balkan Savaşı hakkında bize kim bilgi verecek?

GÜNEŞ- Ben vereyim öğretmenim!

ÖĞRETMEN- Bize vereceğin bilgiyi nereden öğrendin?

GÜNEŞ- Benim dedem Balkan Türkleri'nden imiş. Balkan Savaşı'ndan sonra göçmen olarak gelmiş. Ben daha küçükken bana hep oralarını anlatır, Rumeli Türküleri'ni söylerdi. Oralar çok güzel yerlermiş... Topraklan çok verimli imiş. Hepsini düşmana bırakıp kaçmışız.... Atalarımızın kanlarını dökerek aldıkları bu topraklardan, inanılmaz bozgunlara uğrayarak çekilmek zorunda kalmışız...

ÖĞRETMEN- Balkan Savaşı'nda hangi uluslar bize karşı birleştiler?

GÜNEŞ- Yunanlılar; Bulgarlar, Sırplar; Karadağlılar!...

ÖĞRETMEN- Bu savaş hangi yılda oldu?

GÜNEŞ- 1912 yılında öğretmenim!

ÖĞRETMEN- Peki bildiklerini kısaca anlat!

GÜNEŞ- O sıralarda Türkler dünyada hemen hemen yalnız imişler. Bütün büyük milletler Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak, topraklarını paylaşmak için planlar kuruyorlarmış. İşte Rumeli'yi almak için Balkan devletlerini silâhlandırıp kışkırtan onlar olmuş. Savaş başlayınca da hangi taraf kazanırsa kazansın, eski sınırların değişmeyeceğini ilân etmişler. Asırlar boyunca geri kalmış olan memleketimiz; bunun acısını bu savaşta ilk defa görmüş. Bilgisiz komutanlar; silâh kullanmasını bile bilmeyen erler, koca Rumeli'yi bir yıl içinde düşmana bırakarak geri çekilmek zorunda kalmış. Memleket içindeki sen ben kavgaları da halkı ikiye bölmüş olduğundan felâket felâketi kovalamış. Bu savaştan bir yıl önce İtalyanlar bugün Libya dediğimiz Trablusgarp ile On iki Adaları baskınla alıp donanmamızı da yakmış oldukları için çok zor durumda kalmışız.

ÖĞRETMEN- Güneş doğru şeyler anlattı... İşte Şair Mehmet Akif Ersoy bu büyük bozgunun sebebini herkesten iyi anlamıştı. Türk ulusunu bu felâkete sürükleyen şey, birbirine düşmüş olması, bilgisiz ve geri kalması idi. Avrupalılar bilgisizliği çoktan yenmişler, fabrikalar kurmuşlar; yollar yapmışlar, çok ilerlemiş ve kuvvetlenmişlerdi. Biz ise onlardan alabildiğine geri kalmıştık. Bir memleket böyle geri kaldı mı komşuları onun topraklarına mutlaka göz koyar. Onu ortadan kaldırmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Peki çocuklar. Türkiye'nin kurtarıcısı Atatürk nerede doğdu?

ÖĞRENCİLER- Selânikte...

ÖĞRETMEN- Selanik şimdi hangi milletin elinde?

ÖĞRENCİLER- Yunanlılar'in elinde...

ÖĞRETMEN- Sen söyle Güneş! Selânik'i ne vakit kaybettik.

GÜNEŞ- Balkan Savaşı'nda...

ÖĞRETMEN- Demin bir şey söylemiştik. Avrupalı büyük devletler Balkan Savaşı'ndan sonra, hangi taraf kazanırsa kazansın sınırların değişmeyeceğini bildirmişlerdi. Bu sözlerinde durdular mı?...

GÜNEŞ- Durmadılar öğretmenim. Topraklarımızın paylaşılmasına razı oldular. Hattâ düşmanlar güzel Edirne'yi bile almışlar. İstanbul'a da yaklaşmışlardı. Sonra aralarında anlaşmazlık çıkınca; Türkler son bir gayretle toparlanıp ileri atıldılar ve güzel Edirne'yi düşmandan kurtardılar. Mimar Sinan'ın en güzel ve en usta eseri olan Selimiye Camisi'ni Türk bayrağına kavuşturdular. ÖĞRETMEN- Sen Balkan Savaşı'nı iyi öğrenmişsin Güneş... Tarihin bu acı olaylarını her Türk'ün iyice bilmesi ve bellemesi şarttır. İnsanlar geçmiş felâketlerden ders almasını bilemezlerse onları yeni felâketlere uğramaktan kimse kurtaramaz. Şimdi İstiklâl Savaşı'na geçelim. Savaş, sen bize bunu kısaca anlat bakalım.

SAVAŞ- Birinci Dünya Savaşı'ndan da yenik çıkmıştık. Bizimle el ele olan devletlerden, önce Bulgaristan sonra Avusturya ve Almanya düşmana boyun eğince, biz de çaresiz olarak yenildiğimizi kabul etmek zorunda kaldık. Düşmanlarımız Versay'da bize çok ağır barış şartları imzalattılar. O koca Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye pek az yer kalması... İstanbul ve Boğazlar bile elimizden alınmıştı... Mersin, Adana; Gaziantep, Maraş, Fransızlar, Antalya ve çevresi İtalyanlar; Karadeniz kıyıları kısmen İngilizler ve Pontus Rumları tarafından, İzmir ve Ege de Yunanlılar eliyle işgal edilmişti. Ordularımız dağıtılmıştı. Hainler düşmanlarla işbirliği yapıyordu. Doğu Anadolu'da da bir Ermenistan hükümeti kurulmak isteniyordu.

ÖĞRETMEN- Sonra ne oldu?

SAVAŞ- Bütün dünya Türk ulusunun artık bir daha dirilmemek üzere çöktüğüne inanıyordu. İşte bu sırada Atatürk Samsun'a çıktı. O ve arkadaşları. Türk ulusunun hiç bir zaman ölmeyeceğine inanıyordu. Memleket toprakları yabancı ordular tarafından çiğnenirken yer yer vatansever insanlar kendiliklerinden cepheler kurmuşlar ve karşı koymaya başlamışlardı. Atatürk bunların başına geçti. Memleketin bütün vatansever insanlarını çevresine topladı... Kurtuluş Savaşı açarak bütün dünyaya meydan okudu. Düşmanları silip süpürdü. Ankara'nın önlerine kadar gelmiş bulunan Yunan ordusunu denize döktü. Vatanı kurtardı.

ÖĞRETMEN- İyi özetledin. Peki Atatürk Samsun'a hangi tarihte ayak bastı? SAVAŞ- 19 Mayıs 1919'da...

ÖĞRETMEN- İstiklâl Savaşı, Türklerin bütün tarihleri boyunca en zor şartlar içinde kazanmış oldukları en büyük zaferdir. Atatürk'ün hizmeti yalnız vatanı kurtarmak mıdır?

SAVAŞ- Hayır öğretmenim!... O zaferden sonra cumhuriyeti de kurmak, Türkiye'yi bir Orta Çağ devrinden kurtaracak devrimleri yapmakla da Türk ulusuna hizmet etmekten geri kalmamıştır.

ÖĞRETMEN- Eğer bugün özgür bir vatanda yaşıyorsak, memleketimizde okullar, üniversiteler: fabrikalar açılmışsa: Türkiye’nin sözü hür dünyada şerefle geçiyorsa, bütün bunlar Atatürk'ümüzle olmuştur. Şimdi başka bir şey soracağım. Ateş, sen cevap vereceksin. Şair Mehmet Akif Anadolu'ya ilk olarak ne zaman geçti?

ATEŞ- Yunanlılar İzmir'e çıktıkları 15 Mayıs 1919'dan hemen sonra...

ÖĞRETMEN- İlk olarak nereye gitti?

ATEŞ- Balıkesir'e... Ege halkı hemen bu Yunan saldırısına karşı koymaya başlamıştı. O da kendilerini teşvik etmek için gitti. Oralarda güzel söylevler verdi. Sonra İstanbul'a dönerek burada da millî uyanışı destekleyen şiirler, makaleler yazdı. Bir yıl sonra ise zaferin sonuna kadar dönmemek üzere yeniden Ankara'ya gitti. Ankara'da ve Kastamonu'da çalıştı. Bütün cephelerde dolaştı... Büyük Millet Meclisi'nde de hizmet etti.

ÖĞRETMEN- Mehmet Akif, İstiklâl Marşı'nı zaferden önce mi sonra mı yazdı? Cevap ver Serpil!

SERPİL- Önce yazdı...

ÖĞRETMEN- Pekâlâ! Bu marş nasıl yazıldı? Söyle bakalım!...

SERPİL- Milli ordu kurulmuş, ufuklarda zafer ümitleri belirmişti. Büyük zafer için son hazırlıklar tamamlanmak üzere idi. Yunan orduları ilk yumrukları yemiş, Türk'ü yere sermenin; Ankara'yı ele geçirmenin bir hayal olduğunu anlamaya başlamıştı. İşte bu sıralarda ordular ve halk için bir istiklâl Marşı isteği belirdi Hükümet de İstiklâl Marşı için şairler arasında bir yarışma açtı. Birinciliği kazanacak olan şiirin sahibine beş yüz lira mükâfat da konulmuştu. O zaman için bu büyük bir para idi.... Millî Eğitim Bakanlığı tarafından idare edilen bu yarışmaya yedi yüz kadar şiir geldi.

ÖĞRETMEN- Mehmet Akif bu yarışmaya katıldı mı?

SERPİL- Hayır öğretmenim.... O bu yarışmaya katılmadı.

ÖĞRETMEN-Niçin?...

SERPİL- Onun yaradılışı bu çeşit yarışmalara katılmasına uygun değildi. Sonra işin içinde para mükâfatı oluşu da hoşuna gitmiyordu.

ÖĞRETMEN- Peki sonra ne oldu?

SERPİL- Gönderilen yedi yüz şiir içinde güzelleri vardı. Fakat hiç biri tam olarak Meclis'e güzelliği hakkında inanç veremiyordu. Öyle bir şiir isteniyordu ki, milletin kükreyişini; Türk ulusunun yüceliğini tam olarak belirtsin. Bunu düşünen o zamanki Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi; bu işi ancak Mehmet Akif'in yapabileceğini anladı. Ona giderek bu marşı yazmasını kendisinden istedi. Mehmet Akif'te bunun üzerine İstiklâl Marşı'nı yazdı. Bu şiir Büyük Millet Meclisi'nde okunduğu zaman bütün Milletvekilleri heyecana kapılmışlar ve Şair Mehmet Akif'i uzun uzun alkışlamışlardır. Aranan şey bulunmuştu. Şair Mehmet Akif o günün hayatının en mutlu günü olduğunu söylemişti. Sonra da 12 Mart 1921 tarihinde bu şiir İstiklâl Marşı olarak resmen kabul edildi. Daha sonra da bunun bestelenmesi için yarışma açıldı. Zeki Bey adında bir bestecinin eseri birinciliği kazandı. İşte bugün söylediğimiz millî marşımızın yazılışı ve bestelenişi bu şekilde olmuştur, öğretmenim... Onu yazan Şair Mehmet Akif; besteleyen ise Zeki Üngör’dür

ÖĞRETMEN- Aferin Serpil! Görüyorum ki bugünkü dersinizi hazırlamak için hepiniz çok iyi çalışmışsınız. Peki, bu marşı Mehmet Akif kime armağan etmişti?

SERPİL- Kahraman ordumuza...

ÖĞRETMEN- Bu da doğru! Şimdi hepiniz sıra ile bu marşın birer dörtlüğünü okuyacaksınız. Böylece Türk ulusu yaşadıkça anılacak ve söylenecek olan bu şiirin bütününü okumuş olacağız! Haydi Atilla! Sen başla! Sıra ile ortaya çıkarak birer birer okuyacaksınız!

ATİLLA- (Ortaya çıkar:)

"Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak."

"Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak."

"O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;"

"O benimdir, o benim milletimindir ancak."

(Atilla çekilir, Nur gelir.)

NUR- "Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı Hilâl!"

"Kahraman ırkıma bir gül. Ne bu şiddet, bu celâl?"

"Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;"

"Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl."

(Nur yerine geçer, Mete gelir.)

METE- "Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım."

"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!"

"Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım:"

"Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım."

(Mete yerine geçer, Serpil gelir.)

SERPİL- "Garbın afakim sarmışsa, çelik zırhlı duvar;"

"Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var."

"Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar."

"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar?"

(Serpil, yerine geçer, Ateş gelir.)

ATEŞ- "Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;"

"Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın."

"Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk'ın..."

"Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın."

(Ateş yerine geçer. Güneş gelir.)

GÜNEŞ- "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı."

"Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı."

"Sen şehid oğlusun, incitme yazıktır, atanı:"

"Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı."

(Güneş yerine geçer, Birinci öğrenci gelir.)

BİRİNCİ ÖĞRENCİ- "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?""Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!" "Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hûda," "Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda"

((Birinci öğrenci yerine geçer, ikinci öğrenci gelir:) İKİNCİ ÖĞRENCİ"Ruhumun senden İlâhi şudur ancak emeli:" "Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli;" "Bu ezanlar-ki şehadetleri dinin temeli-""Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli."

(İkinci öğrenci yerine geçer, Üçüncü öğrenci gelir:)

ÜÇÜNCÜ ÖĞRENCİ- "O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.""Her cerihamdan ilahî, boşanıp kanlı yaşım," "Fışkırır ruh-u mücerred gibi yerden na'şım!"

"O zaman yükselerek arşa değer, belki, başım." (Üçüncü öğrenci yerine geçer,Dördüncü öğrenci gelir:) DÖRDÜNCÜ ÖĞRENCİ-"Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı Hilâl!" "Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl." "Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:""Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;" "Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl."

(Çocuklar alkış tutarlar. Sonra hep birlikte İstiklâl Marşı'nın bestesini söylerler

 

 

 

 

PAZARLAMACI ÇOCUK

 

ANLATICI : Kadının evle ilgili sorunlar bir yana, çalışan kadının sorunları hiç bitmiyor zaten. Diyelim ki bütün gün deli gibi çalışmışsınız. İş çıkışı bir otobüse binmişsiniz, otobüs hınca hınç dolu. Memurlar, işçiler ve ısrarla başkasının gazetesini okuyucularla haşır neşir olduktan sonra, otobüs yolculuğunu tamamladınız ve işte nihayet evinizdesiniz.

Ters taraftan kadın yorgun argın girer.

ANLATICI : Rahatça gerindiniz.

Kadın gerinir.

ANLATICI : Yorgunsunuz.

KADIN : Yorgunum.

ANLATICI : Çok yorgunsunuz.

KADIN : Çok yorgunum.

ANLATICI : Tek bir ses bile duymak istemiyorsunuz.

KADIN : Tek bir ses bile duymak istemiyorum.

ANLATICI : Ama unutmayın ki hayatın her anında küçük bir sorun çıkabilir.

KADIN : (Anlatıcıya döner.) Hayır efendim, sorun falan istemiyorum. Tek bir ses bile duymak istemiyorum.

Kapı zili üstüste çalmaya başlar.

KADIN : Offf... Kim acaba? Geldim, geldim.

Kadın kapıyı açar. Pazarlamacı çocuk kafayı uzatır.

PAZARLAMACI : İyi günler hanfendi abla. Kapıyı açmakla ne kadar iyi ettiğinizi birazdan anlayacaksınız. İçeri buyurmaz mıyım? E, gireyim bari. (Girer)

KADIN : Ne oluyor be? Sen kimsin? Ne istiyorsun?

PAZARLAMACI : Ben bir şey istemiyorum, siz istiyorsunuz. Ama sayemde istediğiniz ansiklopedilere kavuşacaksınız. Körün istediği bir göz, allah mavi lens veriyor, iyi mi?

KADIN : Allah allah, sen kimsin çocuğum.

PAZARLAMACI : Haklısın abla, tanışmayı unuttuk. Benim adım Cengiz, arkadaşlarım bu yüzden bana Nuri demezler.

KADIN : Adın Cengiz ise, arkadaşların sana niçin Nuri desinler?

PAZARLAMACI : İyi ya abla, bizde demezler diyoruz. Senin adın ne? Dur! Söyleme, ben tahmin edeyim. (Çıkar, kapı ziline bakar, döner) Şahabettin.

KADIN : Saçmalama.

PAZARLAMACI : Ama kapı zilinin üstünde Şahabettin yazıyor.

KADIN : O babamın adı.

PAZARLAMACI : Zil babanın mı? Seni görmeye gelenler bu zili kullanamıyorlar mı? Sizin ailede herkesin ayrı bir zili mi var? Memleket nere Zile mi?

KADIN : Yahu sen ne istiyorsun evladım.

PAZARLAMACI : Ben ansiklopedi satarım abla. Peşin fiyatına taksitle Gelişim Haşırt.

KADIN : Bana ne!

PAZARLAMACI : Sana ne olur mu abla, sen alacaksın.

KADIN : Bak çocuğum, çok yorgunum, aşırı sinirliyim. Ansiklopedi filan istemiyorum, çık evimden hadi.

PAZARLAMACI : Tamam abla, kimseye zorla birşey satacak değiliz. Sen kaç taksit yapacağız onu söyle.

KADIN : (Bağırmaya başlar.) Ulan manyak. Sen beni çıldırtmaya mı geldin? Ansiklopedi istemiyorum. Evimi terketmeni istiyorum. Yoksa polis çağıracağım.

PAZARLAMACI : Bir dakka hanfendi bir dakka. Siz bana bağıramazsınız. Ben öyle sıradan bir insan değilim. Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben Mehmet Çubukoğlu'nun kardeşiyim.

KADIN : Mehmet Çubukoğlu kim?

PAZARLAMACI : Ağbim, tanımazsınız. Kaç taksit yapıyoruz ablacım, peşinat ne veriyorsun?

KADIN : Bak evladım, beni neden deli etmek istediğini anlamış değilim. Beni niçin tahrik ediyorsun ha. (Ağlamaya başlar.) Allah kahretsin sinirlerim bozuldu.

PAZARLAMACI : Niye ağlıyorsun be abla, değer mi? Gençsin, güzelsin, başkasını bulursun.

KADIN : Ne diyorsun be?

PAZARLAMACI : Seni terkettiyse kendi kaybeder diyorum. Kaç taksit yapıyoruz abla.

KADIN : Yalvarıyorum sana düş yakamdan... Düş evimden... Düş sekizinci kattan. Bak karakol iki bina ötede, seni son kez uyarıyorum.

PAZARLAMACI : Abla kalbimi kırıyorsun, farkında değilsin. Sanki biz keyfimizden yapıyoruz bu işi. Benim hayatım keder yüklü. Annem, ben doğmadan ölmüş. Babam daha geçen gün sünnet oldu. Bütün sünnet masraflarını ben karşıladım ya. Kolay mı? Ekmek parası, cüzdan yarası. Kaç taksit yapıyoruz abla, peşinat ne veriyorsun.

KADIN : (Telefona sarılır.) Bunu sen istedin. (Numaraları hızla çevirir.) Alo karakol mu? Memur bey iki bina üstünüzde oturuyorum. Gül apartmanı 7 numara. Hemen gelin lütfen., evet bekliyorum. Lütfen acele edin. (Telefonu kapar.) Şimdi göreceksin sen. Bir insanın ruh sağlığıyla oynamak ne demekmiş göreceksin.

PAZARLAMACI : Sen.... Şimdi.... Ansiklopedi.... İstemiyor musun yani?

KADIN : Hala soruyor yahu, hala soruyor. İS-TE-Mİ-YO-RUM.

PAZARLAMACI : Hayır istemiyorsan açıkça söyle. Kimseye zorla birşey satacak değiliz. Ben prensip sahibi bir insanım. Benim için hayatta önemli sekiz şey vardır.
KADIN : Nedir o sekiz şey?

PAZARLAMACI : Pamuk Prenses ve yedi cüceler. Kaç taksit yapıyoruz abla, peşinat ne veriyorsun?

KADIN : Ulan şimdi seni.

Kadın pazarlamacının boğazına sarılacakken kapı çalınır.

KADIN : İşte polis geldi. Şimdi görürsün sen.

Kadın kapıyı açar. Polis girer.

POLİS : Buyrun hanfendi.

KADIN : Hoşgeldiniz memur bey. Bu çocuktan şikayetçiyim. Hemen tutuklayın onu. Hatta isterseniz pencereden aşağıya atalım, intihar etti deriz.

POLİS : O kolay efendim, onu hallederiz. Yalnız müsaadenizle önce ek işimizi yapalım. (Aniden bir tencere çıkarır.) Şu elimde görmüş olduğunuz tencere uygun fiyat ve taksitlerle sizin olabilir.

 

Perde kapanır…

 

-SON-

UFKUMUZU AÇAN YAZILAR.

MİZAHIN EĞİTİMDEKİ YERİ

Mizahla Gelen Yaratıcılık Gücü

Ahmet İnam

İnsan duyularının kendine verdiğinin fazlasını duyumlayabilen, düşünebildiğinin fazlasını düşünebilen bir varlık. Duyarlılığını yaratıcı biçimde geliştirebiliyor. Bu olanağı sağlayan güçlerinden biri, önemli bir duyarlılığı da mizah duyarlılığı. Bu duyarlılığının onu yaratıcı kılabilecek bir güç olduğunu yeterince anlayamaması da belki de yine bir mizah konusu.

Yaratıcılık ciddi bir çaba. Mizahla ne ilgisi olabilir ki? Mizah "hafife" almaktır hayatı. Gülüp geçmektir dünyaya. Yaratıcı insansa dünyayı değiştirmek ister, hazır bulduğunu işlemek, yeniden yorumlamak, dünyaya kendi gönlü ve düşüncesiyle dünyalar katmayı amaçlar. Bu amaç, disiplinli, sıkı bir eğitimle, çalışmayla ama çok çalışmayla gerçekleşmez mi?

Burada mizaha bakışımızda bir yanlışlık var. Mizah belli bir tavır ile yürütülürse, yaratıcı insanın yaratıcı olarak yaşamak isteyen, yaratmanın coşkusuyla ya da acısıyla hayatını anlamlandırabilen genç yaratıcı adaylarının soluduğu yaratma atmosferinin renkli bir bileşeni oluverir.

Yaratıcılığa can katacak, yaratıcılığı diri tutacak, yaratıcıya yaşama sevinci verecek, yaratıcının gözünü açıp, kulağını daha duyarlı duruma getirecek, anlayışını, anlatımını keskinleştirecek bir gizilgüç olabilir.

- Dikkat edilsin : Her mizah yapma biçimi değil, söz konusu etmek istediğim. Kabası, basmakalıp olanı, alaya, aşağılamaya dayalı çirkinlikleri taşıyanı var mizah ürünlerinin de. Mizah anlayışının da. Şunu savladığımı sanmanız gülünç olur: Çocukları yaratıcılığa kazandırmak için onlara karikatürler çizdirmeli ya da göstermeli, fıkralar anlatmalı ya da anlattırmalı. Sık sık şakalar yapmalı onları eğitirken, işimizin gülünç yanlarını sayıp dökmeli.

Mizahı yaratıcılık eğitiminde bu biçimde kullanmaya kalkmak yüzeysel kalacaktır kuşkusuz. Ben başka bir şeyden söz ediyorum.

Yaratıcı insanın yaratısını oluştururken içinde bulunduğu ruhsal durumları göz önüne aldığımızda, yaratıcının konusuna, yaratma sürecinde yaşadığı sorunlara baktığımızda, bunların mizah tavrıyla dünyayı kavramaya çalışan insanın yaşantılarıyla benzerliğini görebilirsiniz.

Yaratıcı insan alışılmışın dışında "yeni" ürünler ortaya koyabilen insandır. Bu ürünleri ortaya koyuşunun kökenlerinde alışkanlıkları, herkesin tartışmadan onayladığı görüşlere, birbirine benzer örnek üretimlere, heyecansızlığa bir kafa tutuş saklıdır. Kaygıları, amaçları vardır: Herkesin duyduğu gibi duymamakta, gördüğü gibi görmemekte, düşündüğü gibi düşünmemektedir. Dünyayı duyuş ve algılayışında farklılıklar vardır.

İşte mizah bu farklılıkların oluşmasına, oluştuktan sonra da onların yaratıcı ürünler haline gelmesine katkıda bulunabilir. Nasıl? Mizah duyarlılığını geliştirerek.

Her insanın mizah duyarlılığı vardır, belli ölçülerde. İpleri koparıp gittiğinde kabalaşır, "eşek şakaları"na, "alay" ve hakarete dönüşür. Oysa mizah, yaratıcı bir duyarlılıkla birleşebildiğinde yaratıcıyı içten sarabilir. Böylece yaratıcı (ya da yaratıcı adayı) kendini daha sıcak, daha yumuşak bir ortamda duyar. Bilim ve sanat ürünleriyle uğraşan öteki yaratıcı arkadaşlarla iletişime geçebilmesinde mizahın yarattığı "şen" bir yaratı havasının katkısı olabilir. En zor kavramsal sorunlar, sanatta üstesinden gelinemeyecek gibi görünen güçlükler, mizahın sağladığı yaratıcı, birleştirici, dayanışma sağlayıcı olanaklarla yenilebilir. Alaya, eğlenceye, aşağılamaya değil de yaratıcı insanların özgüvenlerini elde etmelerine yardımcı olabilecek yine de eleştiriyi elden bırakmamış bir mizahi bakış, genç yaratıcının duygularının, aklının, duyularının bile gülümsemesine katkıda bulunabilir. Yaratıcılık asık suratla da gerçekleşebilir, neden olmasın? Ama, gülümseyen bir gönül bir düşünme gücü görme ve işitme yetisi ile alışılmış olanı aşıp yaratı alanına çıkamaz mıyız? Çektiğimiz sıkıntılara, takılıp kalıp da, bir türlü ileri adım atamadığımız yaratma çilesine getirdiği hava ile, yeni bir can, yeni bir heyecan katamaz mı mizah?

Öyleyse mizahın yaratıcılık eğitiminde genç insanları yaratıcılık uğraşma çekmede, sorunlarıyla savaşmalarında gerginlik giderici, yumuşatıcı, ama yılgınlık yaratmayan gücüyle katkısı olabilir. Mizah duygusu öbür duygularla birleştiğinde, alıştığımız nesneleri değişik görmeye, abartmaya, o zamana dek bitişik, bir arada gördüğümüz özelliklerini dağıtmaya, dağıtılmış olanlarını toparlamaya, büyükseler küçültmeye, küçükseler büyütmeye kısaca düşünce üretmeye sanat yapıtları oluşturmaya, bizi yaratarak yaşamaya hazırlayabilir. Mizah ruhunun nasıl farklı bakışlar yaratabildiğini halk şiirimizden bir kaç örnekle anlatmak istiyorum. İsterseniz bu örnekleri, divan şiirimizde, şiirimizin son dönemlerinde de bulabilirsiniz. Mizahın sanatla, (resimle, müzikle de) dile getirildiğinde, baktığı dünyayı nasıl farklı görebildiğini anlıyoruz. Mizahın sanatla birlikte gerçekliği yaratıcı biçimde algılamaya katkıda bulunabildiğini kültürümüzün köklerinde yatan mizah duygusunu yakalayarak ortaya çıkarma olanağımız vardır. Tekerlemelerimizde, bilmecelerimizde, manilerimizde, türkülerimizde mizah hazineleri saklı. Bütün bu kültürel ve edebiyat ürünlerine sinmiş biçimi, yaratıcı yeteneği olan gençlerin yeteneklerinin canlandırılmasında etkili olabilir. Bugün düzeyi yer yer düşse de ülkemizde çıkan mizah dergilerindeki "espiriler"in, karikatürlerin zaman zaman sanat değeri taşıyabilen, felsefi incelikler içeren, yanları olabiliyor.

Yunusun bakışı ilginçtir: "Çıktım erik dalına / Onda yedim üzümü". Erik dalından üzüm yenir mi? Neden yenmesin? Yaratıcı insanların bir başarısıdır o, herkese duyurmaya çalışıyor, benim yorumuma göre. Erik dalma çıkıp, yalnızca erik yenilebileceğini düşünen erik dalının "üzüm"le ilgisinin olmayacağını sanan, erik dalı ile üzüm arasındaki ilişkiyi hiç düşünmemiş, araştırmamış insanlara bir uyarıdır, sözleri. İlk bakışta saçma, "gülünç" gelen bu sözlerde, görünenin ardında "derin anlamlar" olabileceği ya da insanların türlü tutarsızlıklar içinde saçma sapan düşüncelere inanmaları konusunda uyarılardır bunlar. Edebiyat tarihimizde "şathiyye" adı verilen bu sözlerin tasavvuf açısından yorumlanıp tartışılması bu yazının amaçlarını aşıyor. Yunus yine aynı şiirde "Kafdağı'ndan bir taşı şöyle attılar bana / Öğlelik yola düştü boza yazdı yüzümü" diyor. Kafdağı'ndan atılan taş az kalsın yüzüne gelecekken yere düşmüştür de Yunus kurtulmuştur! Kafdağı ile ilişki kurabilmenin gücüdür, yaratıcının gücü. Çağımızda soyut matematiksel modelleri içinde yüzlerce yaratıcı fizikçi, gerçekçiliğin sınırlarını zorlamakta, bu açıdan Yunus'un Kafdağı ile iletişimine benzer bir iletişim yaşamaktadırlar!

O ünlü halk türküsündeki sözleri kim umursamaz? "Manda yuva yapmış söğüt dalına / Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?" Mandanın söğüt dalında işi nedir? Sinek manda yavrusunu nasıl kapar? Gerçekliğin alaya alınmış, çarpıtılmış yorumunda düşündürücülük yok mudur hiç?

Alıştığımız dünyaya bakış biçimimizi sarmıyor mu? Yoksa, gülüp geçilecek bir saçmalık olarak mı görülmeli bu türkü? Bence değil. Mandaları söğüt dalına koyabilen bakıştaki gülümseme, yaratıcı bir gülümsemedir.

Kaygusuz Abdal'a mal edilen şu dörtlükteki saygılı başkaldırıda yatan mizahi incelikte yaratıcılık yok mudur? "Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsün kullar geçsün deyü / Hele biz şöyle bir duralım / Yiğit isen geç a Tanrı"

Yine Kaygusuz'un "Bir kaz aldım ben karıdan / Boynu da uzun borudan / Kırk Abdal kanın kurudan / Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz" dizeleriyle başlayan şiirindeki mizahi abartıya dikkat: Bu abartıların arkasında bir eleştiri yatıyor olabilir, durumdan yakınma. Mizahın kendimizi anlatmada, yakınmalarımızı, eleştirilerimizi dile getirmede, ölçüsü ayarlanmak koşuluyla büyük bir yaratma olanağı oluşturduğu unutulmamalı.

Yaratıcılık emek ister. Dikkat ve uzun süren bir çaba. Sanat bu çabayı yorumlamada, bu çabanın boşa çıkması durumunda bile bize acı bir gülümseme sunabilir: Bir oyun oynamanın coşkusuyla gerçekleri değiştirmeye adanmış bir yaşamanın içerdiği sevinç, bir umutsuzlukla birlikte gelişebilir. Burada mizahın sağlayabildiği umut hüzne dönüşebilir. Yunus'un olup olmadığı tartışılan şu dörtlüğe bir bakalım: "Şişeden bina kursalar / Bir hayli vakit dursalar / Sonra sopaylan ursalar / Ne hoş olur şangırdısı"

Kültürümüzün çekirdeğinde yatan mizahın, Yunus gibi bir ustanın elinde sanat aracılığıyla bu dile getirilişinde "şişeden" kurulacak yapıların, onların yıkımından duyulan sesin, alıştığımız dünyanın algılanıp yaşanmasındaki kalıplara karşı çıkışı anlatmaya çalıştığını söyleyebiliriz: Bu sözler, arkalarında ne gibi anlamların yatıyor olabileceğini bize düşündürebiliyorsa, bizi yaratıcı yorumlara itebilecek bir gücü taşıyor demektir. Özellikle sanat ürünleriyle dile getirilen mizahın gücü üstüne düşünmeyi öneriyorum.

Çağdaş Eğitimde Sanat. İstanbul: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yay. 1994. 29-33.

 

l. TİYATRO

Batılı tiyatro eserlerinin kaynağı Eski Yunan’dır. Eski Yunan’daki bağ bozumu tanrısı “dionizos” adına düzenlenen şenliklerden ortaya çıktığı bilinmektedir. İlk tiyatro ürünleri “trajedi”dir. Sonraları ise “dram”, “komedi”, “müzikal komedi” gibi türlerde tiyatro eserleri görülmektedir. “Bale” ve “opera” da Batılı anlamdaki tiyatro türlerindendir.

"Dram", Yunanca "darama" sözünden gelmektedir. Kelime anlamı; hareket hâlindeki olayların bütünü demektir. Dramatik eser denince; "Hayatı, hareket hâlinde gösteren eserlerin tamamı" akla gelir. İnsan hayatını konu olarak alan tiyatro, insan hayatının iki önemli özelliği üzerinde kuruludur:

(1) Keder

2) Neşe

Bundan ötürü de tiyatro eserlerini ikiye ayırmak gerekir:

(1) Trajik eserler

(2) Komik eserler (H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 328/329)

 

Batılı anlamda tiyatro çeşitleri şunlardır:

(1) Trajedi: "Çok acıklı, yürekler acısı" anlamına gelmektedir. Oyun türü olan trajedinin konusu da çok acıklı konulardır. Trajedide olaylar, genellikle tarihten ve efsanelerden alınır. Kişiler ise; eski Yunan tanrıları başta olmak üzere, hükümdarlar ve soylulardır.

(2) Komedi: İnsanların, olayların gülünç yönlerini sunan, hem güldüren, hem eğlendiren ve hem de iğneleyen bir tür tiyatrodur.

(3) Dram: Trajedi ile komedi arasında bir tür sahne eseridir. Türkçe karşılığı "acıklı olay" dır. Konularını günlük olaylardan ya da tarihten alabilir. Kişiler; halk arasından seçilir. Olay; hem acıklı, hem güldürücü olabilir.

(4) Müzikli Tiyatro:

(a) Opera: Sözlerinin tümü ya da çoğu "koro, solo, düet" biçiminde şarkılı olarak söylenen müzikli tiyatro eseridir. Oyunculara, orkestra eşlik eder.

(b) Operet: Eğlenceli, hafif konulu, içinde bestesiz konuşmalar da bulunan müzikli tiyatrodur. Daha çok halk için yazılmış eserlerdir.

(c) Opera Komik: Operetin, yüksek sınıf için yazılmış, besteli biçimidir.

(ç) Vodvil: Hareketli, eğlenceli bir konuya dayanan, içinde şarkılara da yer verilen hafif komedidir. Bu nedenle vodvil, bir "komedi türü" olarak da gösterilir.

(d) Bale: Konusu; türlü dans ve davranışlarla anlatılan müzikli, sözsüz tiyatro türüdür. (S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 413/414)

Batılı anlamda tiyatro ilk defa Tanzimat döneminde görülmektedir. Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”, ilk yayımlanan tiyatro eseridir. Namık Kemal’ in “Vatan Yahut Silistre” ise, ilk defa sahneye konan tiyatro eseridir.

Bu eserlerden önce ise çeviri ve uyarlama (adapte) tiyatro eserleri görülmektedir. Sonraki dönemlerde ise, teknik açıdan daha etkili tiyatro eserleri yazılmış ve sahneye konmuştur.

Batılı özellikte tiyatro ürünlerinin Türk edebiyatına girmesinden önceki yüzyıllarda geleneksel Türk tiyatrosu vardı.

 

GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU

Geleneksel Türk tiyatrosu içinde orta oyunlarının önemli bir yeri bulunmaktadır. Kavuklu ve Pişekâr; orta oyunlarında sıkça görülen sembolik kahramanlardır. Bu kişiler; yine, geleneksel tiyatromuzun önemli kahramanları Karagöz ile Hacivat'ın karşılığıdırlar.

Kavuklu, bilimsel anlayıştan uzak, fakat ârif, halk adamını temsil etmektedir. Pişekâr ise, Osmanlıca kelimeler kullanmakta yetenekli, okumuş insanı temsil etmektedir. Her ikisi de birbirlerinin açık yönlerini tamamlayan önemli tiplerdir. Bunlar, orta oyunlarında mizahî unsurlarla topluma mesajlar verir ve insanları bilgilendirirler.

 

Geleneksel Türk tiyatrosu, şu çeşitlere ayrılır:

(1) Meddahlık: Bir kişinin tek başına hazırladığı oyun çeşididir. Kelime anlamı "metheden = övgücü" demektir. Meddah, anlattığı olay ya da hikâyeyi seyirci önünde çeşitli hareket ve taklitlerle canlandırır. Bu şekilde insanlar, eğlenirken düşünme imkânı bulur.

(2) Karagöz: Gölge oyunudur. Beyaz bir perde üzerinde çeşitli insan tiplerinin canlandırılmasıdır. Bu oyunlar, "Karagözcü" adı verilen usta bir sanatçı tarafından perdeye yansıtılır. Oyunun başkahramanı "Karagöz", okumamış, ama zeki ve anlayışlı bir halk adamıdır. İkinci kahraman "Hacivat" ise, Karagöz'e zıt kişilikte bir insandır. Arapça ve Farsça kelimelerle konuşur, zaman zaman bilgiçlik taslar.

Karagöz, Türklere özgü bir oyundur. Çünkü, çok eskiden beri Türkler, çeşitli adlar altında Karagöz oyununu biliyor ve oynatıyorlardı. Hatta, Avrupa'da "Çin gölgeleri" diye adlandırılan gölge oyununun bile Karagöz' den geldiğini yapılan araştırmalar gösterir.

Bu oyun, Osmanlı Türkleri arasında uzun zaman yaşadı. Batılı anlamda tiyatro türünün edebiyatımıza girmesinden sonra yavaş yavaş önemini kaybetti.

Karagöz'deki diğer önemli tipler de şunlardır:

Çelebi, Tuzsuz Deli Bekir, Yahudi, Ermeni, Rum doktor, Frenk, Arap, Acem, Arnavut, Trabzonlu, Rumelili vb.

3. Orta Oyunu: Orta oyunu, açık bir meydanda oynanır. Seyirciler bu meydanın etrafını çepeçevre kuşatırlar. Ancak bir tarafını açık bırakırlar. Oyuncular, oyundan önce oradan meydana dahil olurlar. Çağdaş Türk tiyat-rosuna en yakın örnektir. Konular ve tipler olarak Karagöz'e çok benzerler. En ünlü tipleri Kavuklu ve Pişekar'dır. Ayrıca; "Balama (Rum)", "Frenk" ve "zenne" tipleri de bulunmaktadır. Günümüzde, bazı köy ve kasabalarda, orta oyunları bütün canlılığı ile hâlâ devam eder. (H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 435)

Sunum ve eylem önerileri

1.   Gazete çıkarma.

2.   Dergi çıkarma.

3.    Tv programı yapma.

4.    Anket çalışması yapma.

5.    Kitap yazma.

6.    Sunum hazırlama(power point  vb...)

7.    Seminer veya konferans verme.

8.    Şirket kurma.

9.     Tartışma veya münazara düzenleme.

10.     Pano hazırlama.

11.     Şiir yazma,şarkı söyleme

12.     Pandomim yapma.

13.     Heykel yapma.

14.     Dans grubu ile proje hazırlama.

15.     Resim yapma.

16.     Bir meslek dalını yapma.

17.     Turist rehberliği yapma.

18.     Ebru sanatı yapma

19.     Standup program yapma

20.     Fıkra yazma ve anlatma

21.     Kompozisyon yazma

22.     Rapor hazırlama

23.     Sportif faaliyetler yapma

24.     Opera düzenleme

25.     Hacıvat_karagöz oyunu hazırlama

26.     Orta oyunu düzenleme

27.     Maket yapma çalışması

28.     Bilgi yarışması düzenleme

29.   Bulmaca yapma

30.   Afiş çalışması yapma

31.   Kampanya düzenlenme

32.   Oyun bulma ve oynama

33.   Gezi düzenleme

34.   Gözlem yapma

35.   Deney yapma

36.   İnceleme yapma

37.   Çizgi film yapma

38.   Müzikal yapma

39.   Fotoğrafçılık yapma

40.   Hikaye yazmak

41.   Turist rehberliği yapma

42.   Bir ürünü yapıp onun ticaretini yapmak

43.   Kısa sinema filmi yapma

44.   Kısa reklam filmi yapma

45.   Klip yapma.

46.   Radyo programı

47.   Tiyatro hazırlama

48.    İnternette Web site açma

49.   Tepegöz ile ders sunumu yapma

50.   Animasyon hazırlama.

51.   Belgesel filmi yapma

52.   Radyo Tiyatrosu yapma

53.   Masal yazma.

54.   Roman yazma

55.  Okul gazetesi hazırlama

56.  Reklam ve propaganda y.

57.  Bilgisayar programı yapma

58.  Sergi veya fuar düzenleme

59.  Radyo programı yapma.

60.  Arama Toplantısı düzenleme

61. Seramik veya Keramik çalışması yapma.

 

      DİĞERLERİ

 

Ziyaretçi Defteri    -    Direkt e-mail gönderme formu

Hosted by www.Geocities.ws

 


1