|
SUNUM VE / VEYA EYLEM
TİYATRO VEYA PİYES HAZIRLAMA
Tiyatro yaşamın bir
parçasıdır. Konusu
bakımından harekete,
konuşmaya, bazen de
müziğe yer verilir. Bu
nedenle tiyatro güzel
sanatların en ilgi
çekici kollarından
biridir.
|
Tiyatroda
oynayanla izleyen
arasında yakın,
sıcak bir iletişim
vardır. İlk
çağlarda oyunun
yazılı metni
yoktu.
Yeteneklerine
güvenen oyuncular
ortaya çıkıp bir
çeşit tuluat
yaparlardı.
Tuluat;
oyuncuların o anda
düzenledikleri
hareketleri,
tasarladıkları
sözleri
söylemeleridir.
Tuluat, sahnesiz
ve metinsiz bir
tiyatro oyunudur.
Yazılı tiyatro
yapıtları çok
sonra ortaya
çıktı. Bir süre
tiyatro sözsüz
oynandı. Oyuncular
olayları, el, kol,
gövde, bacak ya da
yüz hareketleriyle
anlatırlardı. Bu
sözsüz tiyatroya
pandomima denir. |
 |
Bizde tiyatro olgusu;
çok eskilere dayanan
orta oyunu ile onun
gölge oyunu biçiminden
başlar. Gölge oyunu
arkadan ışıklandırılan
beyaz bir perde üzerine
belli tipteki kuklaların
hareket ettirilmesi ve
konuşturulması ile
yansıyan Karagöz
oyunlarıdır.
Bugün köylerimizde, çok
eski geleneklerden kalma
bir alışkanlıkla
tiyatroya çok benzeyen
eğlenceler
düzenlenmektedir. Buna
oyun çıkarma denir.
Tiyatro oyunculuğu özel
eğitimi gerektiren bir
meslektir. Tiyatro
öğretimi konservatuar
denilen okulda yapılır.
Tiyatro; yazarların
dram, komedi, trajedi
türünde yazdıkları
eserlerin sahnede
oynanması sanatıdır.
Tiyatro gösteri sanatı
olarak tanımlanır. Belli
başlı türleri şunlardır:
Komedi:
Oyunların, insanların,
durumların gülünç
yönlerini gösteren bir
tiyatro yapıtıdır.
Komedinin belli başlı
türleri şunlardır:
·
Vodvil, hareketli,
eğlenceli bir konuya
dayanan, içinde şarkılar
bulunan hafif
güldürüdür.
·
Fars, olayların aşırı
abartıldığı, taklitlerin
sık sık tekrar edildiği
bir komedi türüdür.
Trajedi: Konusunu
tarih, ya da
efsanelerden alan acıklı
sahne yapıtıdır.
Dram: Yaşamımızda
var olan umudu, sevinci,
acıyı, bir arada sunan
tiyatro oyunudur. Dram
şiir ve düz yazı ile
yazılabilir.
Tiyatrolar; devlet tiyatroları, halk tiyatroları, bulvar
tiyatroları, açık hava
tiyatroları ve şehir
tiyatroları gibi
isimlerle anılır.
|
 |
Tiyatro yaşamın
bir parçasıdır.
Yaşamı sergiler.
Yaşama sevincini
yaratır. Geçmişi,
günümüzü, geleceği
anlamamıza
yardımcı olur.
Tiyatro;
Sorunlarımıza ışık
tutar. Tiyatro,
insanlar arasında
halkın içinden
doğmuş bir
sanattır. Tiyatro
hep iyiden,
güzelden hoştan
yana olmuştur. |
Tiyatro insanları
eğitir. Eğitirken
düşündürür. Tiyatro
insanlara beraber
gülmek, beraber ağlamak,
beraber düşünmek gibi
insanca duygular aşılar.
TİYATRO ÖRNEKLERİ
İSTİKLÂL MARŞI
(l Perdelik Piyes)
OYNAYANLAR:
(Öğretmen, Atilla, Nur,
Mete, Serpil, Ateş,
Güneş, birinci öğrenci,
ikinci öğrenci, üçüncü
öğrenci, dördüncü
öğrenci.)
İSTİKLÂL MARŞI
MECLİS: l (Öğretmen ve
Öğrenciler ) DEKOR: (Bir
sınıf. Duvarda
Atatürk'ün ve Mehmet
Akif'in resimleri ve bir
bayrak.)
ÖĞRETMEN- Sevgili
çocuklar! Bugünkü
dersimizin ne olduğunu
biliyorsunuz değil mi?
ÖĞRENCİLER- İstiklâl
Marşı ve onu yazan şair
Mehmet Akif...
ÖĞRETMEN- Sizlere
İstiklâl Marşı'mızı ve
onun şairi hakkında
büyüklerinizden bir
şeyler öğrenmenizi, bazı
şiirlerini ezberlemenizi
söylemiştim. Bunu
yaptınız mı?
ÖĞRENCİLER- Yaptık
öğretmenim!
ÖĞRETMEN- Aferin size!
Şimdi sen söyle Atilla!
İstiklâl Marşı ne
demektir?
ATİLLA- Milletimizin
kurtuluşunu, kuvvetini,
birliğini anlatan ve
bütün millet tarafından
beğenilip benimsenen,
törenlerde söylenen
marştır.
ÖĞRTEMEN- Sen söyle Nur!
Türk'lerin İstiklâl
Marşı'nı Mehmet Akif
nerede ve hangi yılda
yazdı?
NUR- Ankara'da 1921 yılı
Şubat ayında yazdı. Bu
şiir 12 Mart 1921
tarihinde Büyük Millet
Meclisi'nde resmen Milli
Marş olarak oy birliği
ile kabul olundu.
ÖĞRETMEN- Aferin
sana...Sen cevap ver
Mete! Mehmet Akif nasıl
bir şairdir?
METE- Mehmet Akif
vatanını seven büyük bir
şairdir. Yaşadığı
çağlarda Türk ulusu bir
çok savaşlara girmiş,
bozgunlara uğramış,
büyük topraklar
kaybetmişti. O halkın
çektiği ıstırabı
haykırdığı gibi zaman
zaman kazanılan büyük
zaferleri de güzel
şiirlerle övmüştür.
Mehmet Akif, Türk
ulusunun yirmi beş
asırlık büyük bir ulus
olduğunu, her zaman hür
yaşamış olduğunu söyler
ve asla esir ve güçsüz
olmadığını haykırırdı.
En umutsuz günlerde bile
bu inancını kaybetmedi.
İstiklâl Savaşı'nda da
Anadolu'ya geçerek
sonuna kadar şiirleri,
yazıları ve sözleri ile
çalıştı. Vatanın
kurtuluşuna yardımcı
oldu.
ÖĞRETMEN- Doğru! Şimdi
onun Birinci Dünya
Savaşı'nda yazmış olduğu
ve millet tarafından en
çok sevilen ve tutulan
şiiri hangisidir? Bunu
kim biliyor?
ÖĞRENCİLER- "Çanakkale
Şehitleri!" şiiri.
ÖĞRETMEN- Bunu bildiniz!
Şimdi Çanakkale Savaşı
hakkında bilgi vermek
isteyenler parmak
kaldırsın! (Bütün
parmaklar havaya
kalkar.)
ÖĞRETMEN- Görüyorum ki
bunu hepiniz anlatmak
istiyorsunuz. Ama hep
birden konuşacak olsanız
bir şey anlaşılmaz. Sen
Serpil bu savaşı anlat!
Böylece Mehmet Akif'in o
şiiri niçin yazmış
olduğunu öğrenelim.
SERPİL- Birinci Dünya
Savaşı'nda Türkler hemen
hemen bütün dünya ile
savaş halinde idiler.
Bir tarafta Türkler,
Almanlar, Avusturyalılar
ve Bulgarlar el eleydi.
Karşımızda da İngiltere,
Fransa; İtalya, Rusya ve
komşuları gibi büyük
devletler yer
almışlardı.
Düşmanlarımız bizi
çökertmek için deniz
yoluyla Çanakkale
Boğazı'ndan girmek,
İstanbul'u almak ve
Karadeniz yoluyla zor
bir duruma düşmüş
bulunan Rusya'ya yardım
göndermek istiyorlardı.
Onun için Çanakkale
Boğazı'nın önüne
yüzlerce savaş gemisi
yığdılar. Karaya da
büyük kuvvetler
çıkardılar. Boğazı
zorlamaya başladılar.
Ama Türkler orada çok
büyük bir kahramanlık
göstererek düşmana adım
attırmadılar.
Bir çok düşman
gemilerini top ateşi ile
batırdıkları gibi karaya
çıkan düşman ordularını
da denize döktüler.
Çanakkale'de Türklerin
kazandıkları zafer
düşmanlarımız tarafından
bile övüldü...
ÖĞRETMEN- Doğru!...
Demek oluyor ki Şair
Mehmet Akif de Türklerin
Çanakkale'de
kazandıkları bu büyük
zafer üzerine o şiiri
yazmış.
SERPİL- Evet öğretmenim!
ÖĞRETMEN- Bu şiiri kim
biliyor?
ATEŞ- Ben biliyorum.
Benim dedem orada şehit
olduğu için babam bu
şiiri bana küçük iken
ezberletmişti. Kendisi
de her zaman söyler!.
ÖĞRENCİLER- Peki Ateş!
Ortaya çık ve şiiri oku!
(Ateş ortaya çıkar,
şiiri okur.)
ATEŞ- "Vurulup tertemiz
alnından uzanmış
yatıyor."
"Bir hilâl uğruna Yarab
ne güneşler batıyor."
"Ey bu topraklar için
toprağa düşmüş asker."
"Gökten ecdat inerek
öpse o pak alnı değer."
"Sana dar gelmeyecek
makberi kimler kazsın?"
"Gömelim gel seni tarihe
desem sığmazsın:"
"Bu taşındır diyerek
Kabe'yi diksem başına:"
"Ruhumun vahyini duysam
da geçirsem taşına"
"Sonra gök kubbeyi
lâhdine yapsam da tavan"
"Yedi kandilli
Süreyya'yı uzatsam
oradan"
"Tüllenen mağribi
akşamları sarsam yarana"
"Yine bir şey yapabildim
diyemem hatırana!"
(Öğretmen ve öğrenciler
Ateş'i alkışlarlar...O
da selâm vererek yerine
geçer.)
ÖĞRETMEN- Aferin Ateş!
Çok güzel okudun!
ATİLLA- Mehmet Akif'in
bu şiirini de ben okumak
istiyorum izin verir
misiniz? ÖĞRETMEN- Bu
şiir ne hakkında
yazılmış?
ATİLLA- Bilgisizliği
yeren;halkı çalışmak
için şevke getiren,
başımıza gelen
felâketlerin hep
bilgisizlikten doğduğunu
anlatan bir şiir
efendim.
ÖĞRETMEN- Bu şiiri ne
zaman yazmış?
ATİLLA- Balkan
Savaşı'ndan sonra...
ÖĞRETMEN- Peki oku da
dinleyelim!
ATİLLA- (Ortaya çıkar
ve "Hiç bilenlerle
bilmeyenler bir olur
mu?" dedikten sonra
şiiri okur:)
"Olmaz ya... Tabii...
Biri insan. Biri hayvan"
"Öyleyse cehalet denilen
yüz karasından"
"Kurtulmaya azmetmeli
baştan başa millet"
"Kâfi mi değil yoksa bu
son ders-i felâket?"
"Son ders-i felâket neye
mal oldu düşünsen?"
"Beynin gözyaşı olup
akardı gözünden"
"Son ders-i, felâket ne
demektir? Şu demektir;"
"Gelmezse eğer kendine
millet, gidecektir."
"Zira yeni bir darbeye
artık dayanılmaz."
"Zira bu sefer uyku
ölümdür, uyanılmaz."
(Öğretmen ve öğrenciler
kendisini alkışlarlar.)
ÖĞRETMEN- Sen de şiiri
güzel okudun! Yalnız
şair bu şiirinde ne
demek istemiş? Bize bunu
da açıklarsan şiiri daha
iyi anlarız.
ATİLLA- Mehmet Akif Türk
milletinin o zaman
uğramış olduğu bozgun ve
felâketin sebebini
milletçe geri
kalışımızda,
bilgisizlikte buluyor.
Bu bozgunun bize bir
ders olmasını, herkesin
çalışmasını, bilgice
yücelmesini istiyor.
Milletin ancak o zaman
kurtulabileceğini
söylüyor.
ÖĞRETMEN- Balkan Savaşı
hakkında bize kim bilgi
verecek?
GÜNEŞ- Ben vereyim
öğretmenim!
ÖĞRETMEN- Bize vereceğin
bilgiyi nereden
öğrendin?
GÜNEŞ- Benim dedem
Balkan Türkleri'nden
imiş. Balkan Savaşı'ndan
sonra göçmen olarak
gelmiş. Ben daha
küçükken bana hep
oralarını anlatır,
Rumeli Türküleri'ni
söylerdi. Oralar çok
güzel yerlermiş...
Topraklan çok verimli
imiş. Hepsini düşmana
bırakıp kaçmışız....
Atalarımızın kanlarını
dökerek aldıkları bu
topraklardan, inanılmaz
bozgunlara uğrayarak
çekilmek zorunda
kalmışız...
ÖĞRETMEN- Balkan
Savaşı'nda hangi uluslar
bize karşı birleştiler?
GÜNEŞ- Yunanlılar;
Bulgarlar, Sırplar;
Karadağlılar!...
ÖĞRETMEN- Bu savaş hangi
yılda oldu?
GÜNEŞ- 1912 yılında
öğretmenim!
ÖĞRETMEN- Peki
bildiklerini kısaca
anlat!
GÜNEŞ- O sıralarda
Türkler dünyada hemen
hemen yalnız imişler.
Bütün büyük milletler
Osmanlı İmparatorluğu'nu
parçalamak, topraklarını
paylaşmak için planlar
kuruyorlarmış. İşte
Rumeli'yi almak için
Balkan devletlerini
silâhlandırıp kışkırtan
onlar olmuş. Savaş
başlayınca da hangi
taraf kazanırsa
kazansın, eski
sınırların
değişmeyeceğini ilân
etmişler. Asırlar
boyunca geri kalmış olan
memleketimiz; bunun
acısını bu savaşta ilk
defa görmüş. Bilgisiz
komutanlar; silâh
kullanmasını bile
bilmeyen erler, koca
Rumeli'yi bir yıl içinde
düşmana bırakarak geri
çekilmek zorunda kalmış.
Memleket içindeki sen
ben kavgaları da halkı
ikiye bölmüş olduğundan
felâket felâketi
kovalamış. Bu savaştan
bir yıl önce İtalyanlar
bugün Libya dediğimiz
Trablusgarp ile On iki
Adaları baskınla alıp
donanmamızı da yakmış
oldukları için çok zor
durumda kalmışız.
ÖĞRETMEN- Güneş doğru
şeyler anlattı... İşte
Şair Mehmet Akif Ersoy
bu büyük bozgunun
sebebini herkesten iyi
anlamıştı. Türk ulusunu
bu felâkete sürükleyen
şey, birbirine düşmüş
olması, bilgisiz ve geri
kalması idi. Avrupalılar
bilgisizliği çoktan
yenmişler, fabrikalar
kurmuşlar; yollar
yapmışlar, çok ilerlemiş
ve kuvvetlenmişlerdi.
Biz ise onlardan
alabildiğine geri
kalmıştık. Bir memleket
böyle geri kaldı mı
komşuları onun
topraklarına mutlaka göz
koyar. Onu ortadan
kaldırmak için
ellerinden gelen her
şeyi yaparlar. Peki
çocuklar. Türkiye'nin
kurtarıcısı Atatürk
nerede doğdu?
ÖĞRENCİLER- Selânikte...
ÖĞRETMEN- Selanik şimdi
hangi milletin elinde?
ÖĞRENCİLER-
Yunanlılar'in elinde...
ÖĞRETMEN- Sen söyle
Güneş! Selânik'i ne
vakit kaybettik.
GÜNEŞ- Balkan
Savaşı'nda...
ÖĞRETMEN- Demin bir şey
söylemiştik. Avrupalı
büyük devletler Balkan
Savaşı'ndan sonra, hangi
taraf kazanırsa kazansın
sınırların
değişmeyeceğini
bildirmişlerdi. Bu
sözlerinde durdular
mı?...
GÜNEŞ- Durmadılar
öğretmenim.
Topraklarımızın
paylaşılmasına razı
oldular. Hattâ düşmanlar
güzel Edirne'yi bile
almışlar. İstanbul'a da
yaklaşmışlardı. Sonra
aralarında anlaşmazlık
çıkınca; Türkler son bir
gayretle toparlanıp
ileri atıldılar ve güzel
Edirne'yi düşmandan
kurtardılar. Mimar
Sinan'ın en güzel ve en
usta eseri olan Selimiye
Camisi'ni Türk bayrağına
kavuşturdular. ÖĞRETMEN-
Sen Balkan Savaşı'nı iyi
öğrenmişsin Güneş...
Tarihin bu acı
olaylarını her Türk'ün
iyice bilmesi ve
bellemesi şarttır.
İnsanlar geçmiş
felâketlerden ders
almasını bilemezlerse
onları yeni felâketlere
uğramaktan kimse
kurtaramaz. Şimdi
İstiklâl Savaşı'na
geçelim. Savaş, sen bize
bunu kısaca anlat
bakalım.
SAVAŞ- Birinci Dünya
Savaşı'ndan da yenik
çıkmıştık. Bizimle el
ele olan devletlerden,
önce Bulgaristan sonra
Avusturya ve Almanya
düşmana boyun eğince,
biz de çaresiz olarak
yenildiğimizi kabul
etmek zorunda kaldık.
Düşmanlarımız Versay'da
bize çok ağır barış
şartları imzalattılar. O
koca Osmanlı
İmparatorluğu'ndan
geriye pek az yer
kalması... İstanbul ve
Boğazlar bile elimizden
alınmıştı... Mersin,
Adana; Gaziantep, Maraş,
Fransızlar, Antalya ve
çevresi İtalyanlar;
Karadeniz kıyıları
kısmen İngilizler ve
Pontus Rumları
tarafından, İzmir ve Ege
de Yunanlılar eliyle
işgal edilmişti.
Ordularımız
dağıtılmıştı. Hainler
düşmanlarla işbirliği
yapıyordu. Doğu
Anadolu'da da bir
Ermenistan hükümeti
kurulmak isteniyordu.
ÖĞRETMEN- Sonra ne oldu?
SAVAŞ- Bütün dünya Türk
ulusunun artık bir daha
dirilmemek üzere
çöktüğüne inanıyordu.
İşte bu sırada Atatürk
Samsun'a çıktı. O ve
arkadaşları. Türk
ulusunun hiç bir zaman
ölmeyeceğine inanıyordu.
Memleket toprakları
yabancı ordular
tarafından çiğnenirken
yer yer vatansever
insanlar
kendiliklerinden
cepheler kurmuşlar ve
karşı koymaya
başlamışlardı. Atatürk
bunların başına geçti.
Memleketin bütün
vatansever insanlarını
çevresine topladı...
Kurtuluş Savaşı açarak
bütün dünyaya meydan
okudu. Düşmanları silip
süpürdü. Ankara'nın
önlerine kadar gelmiş
bulunan Yunan ordusunu
denize döktü. Vatanı
kurtardı.
ÖĞRETMEN- İyi özetledin.
Peki Atatürk Samsun'a
hangi tarihte ayak
bastı? SAVAŞ- 19 Mayıs
1919'da...
ÖĞRETMEN- İstiklâl
Savaşı, Türklerin bütün
tarihleri boyunca en zor
şartlar içinde kazanmış
oldukları en büyük
zaferdir. Atatürk'ün
hizmeti yalnız vatanı
kurtarmak mıdır?
SAVAŞ- Hayır
öğretmenim!... O
zaferden sonra
cumhuriyeti de kurmak,
Türkiye'yi bir Orta Çağ
devrinden kurtaracak
devrimleri yapmakla da
Türk ulusuna hizmet
etmekten geri
kalmamıştır.
ÖĞRETMEN- Eğer bugün
özgür bir vatanda
yaşıyorsak,
memleketimizde okullar,
üniversiteler:
fabrikalar açılmışsa:
Türkiyenin sözü hür
dünyada şerefle
geçiyorsa, bütün bunlar
Atatürk'ümüzle olmuştur.
Şimdi başka bir şey
soracağım. Ateş, sen
cevap vereceksin. Şair
Mehmet Akif Anadolu'ya
ilk olarak ne zaman
geçti?
ATEŞ- Yunanlılar İzmir'e
çıktıkları 15 Mayıs
1919'dan hemen sonra...
ÖĞRETMEN- İlk olarak
nereye gitti?
ATEŞ- Balıkesir'e... Ege
halkı hemen bu Yunan
saldırısına karşı
koymaya başlamıştı. O da
kendilerini teşvik etmek
için gitti. Oralarda
güzel söylevler verdi.
Sonra İstanbul'a dönerek
burada da millî uyanışı
destekleyen şiirler,
makaleler yazdı. Bir yıl
sonra ise zaferin sonuna
kadar dönmemek üzere
yeniden Ankara'ya gitti.
Ankara'da ve
Kastamonu'da çalıştı.
Bütün cephelerde
dolaştı... Büyük Millet
Meclisi'nde de hizmet
etti.
ÖĞRETMEN- Mehmet Akif,
İstiklâl Marşı'nı
zaferden önce mi sonra
mı yazdı? Cevap ver
Serpil!
SERPİL- Önce yazdı...
ÖĞRETMEN- Pekâlâ! Bu
marş nasıl yazıldı?
Söyle bakalım!...
SERPİL- Milli ordu
kurulmuş, ufuklarda
zafer ümitleri
belirmişti. Büyük zafer
için son hazırlıklar
tamamlanmak üzere idi.
Yunan orduları ilk
yumrukları yemiş, Türk'ü
yere sermenin; Ankara'yı
ele geçirmenin bir hayal
olduğunu anlamaya
başlamıştı. İşte bu
sıralarda ordular ve
halk için bir istiklâl
Marşı isteği belirdi
Hükümet de İstiklâl
Marşı için şairler
arasında bir yarışma
açtı. Birinciliği
kazanacak olan şiirin
sahibine beş yüz lira
mükâfat da konulmuştu. O
zaman için bu büyük bir
para idi.... Millî
Eğitim Bakanlığı
tarafından idare edilen
bu yarışmaya yedi yüz
kadar şiir geldi.
ÖĞRETMEN- Mehmet Akif bu
yarışmaya katıldı mı?
SERPİL- Hayır
öğretmenim.... O bu
yarışmaya katılmadı.
ÖĞRETMEN-Niçin?...
SERPİL- Onun yaradılışı
bu çeşit yarışmalara
katılmasına uygun
değildi. Sonra işin
içinde para mükâfatı
oluşu da hoşuna
gitmiyordu.
ÖĞRETMEN- Peki sonra ne
oldu?
SERPİL- Gönderilen yedi
yüz şiir içinde
güzelleri vardı. Fakat
hiç biri tam olarak
Meclis'e güzelliği
hakkında inanç
veremiyordu. Öyle bir
şiir isteniyordu ki,
milletin kükreyişini;
Türk ulusunun yüceliğini
tam olarak belirtsin.
Bunu düşünen o zamanki
Millî Eğitim Bakanı
Hamdullah Suphi; bu işi
ancak Mehmet Akif'in
yapabileceğini anladı.
Ona giderek bu marşı
yazmasını kendisinden
istedi. Mehmet Akif'te
bunun üzerine İstiklâl
Marşı'nı yazdı. Bu şiir
Büyük Millet Meclisi'nde
okunduğu zaman bütün
Milletvekilleri heyecana
kapılmışlar ve Şair
Mehmet Akif'i uzun uzun
alkışlamışlardır. Aranan
şey bulunmuştu. Şair
Mehmet Akif o günün
hayatının en mutlu günü
olduğunu söylemişti.
Sonra da 12 Mart 1921
tarihinde bu şiir
İstiklâl Marşı olarak
resmen kabul edildi.
Daha sonra da bunun
bestelenmesi için
yarışma açıldı. Zeki Bey
adında bir bestecinin
eseri birinciliği
kazandı. İşte bugün
söylediğimiz millî
marşımızın yazılışı ve
bestelenişi bu şekilde
olmuştur, öğretmenim...
Onu yazan Şair Mehmet
Akif; besteleyen ise
Zeki Üngördür
ÖĞRETMEN- Aferin Serpil!
Görüyorum ki bugünkü
dersinizi hazırlamak
için hepiniz çok iyi
çalışmışsınız. Peki, bu
marşı Mehmet Akif kime
armağan etmişti?
SERPİL- Kahraman
ordumuza...
ÖĞRETMEN- Bu da doğru!
Şimdi hepiniz sıra ile
bu marşın birer
dörtlüğünü
okuyacaksınız. Böylece
Türk ulusu yaşadıkça
anılacak ve söylenecek
olan bu şiirin bütününü
okumuş olacağız! Haydi
Atilla! Sen başla! Sıra
ile ortaya çıkarak birer
birer okuyacaksınız!
ATİLLA- (Ortaya
çıkar:)
"Korkma! Sönmez bu
şafaklarda yüzen al
sancak."
"Sönmeden yurdumun
üstünde tüten en son
ocak."
"O benim milletimin
yıldızıdır, parlayacak;"
"O benimdir, o benim
milletimindir ancak."
(Atilla çekilir, Nur
gelir.)
NUR- "Çatma, kurban
olayım çehreni ey nazlı
Hilâl!"
"Kahraman ırkıma bir
gül. Ne bu şiddet, bu
celâl?"
"Sana olmaz dökülen
kanlarımız sonra helâl;"
"Hakkıdır, Hakk'a tapan
milletimin istiklâl."
(Nur yerine geçer, Mete
gelir.)
METE- "Ben ezelden
beridir hür yaşadım, hür
yaşarım."
"Hangi çılgın bana
zincir vuracakmış?
Şaşarım!"
"Kükremiş sel gibiyim:
Bendimi çiğner, aşarım:"
"Yırtarım dağları,
enginlere sığmam
taşarım."
(Mete yerine geçer,
Serpil gelir.)
SERPİL- "Garbın afakim
sarmışsa, çelik zırhlı
duvar;"
"Benim iman dolu göğsüm
gibi serhaddim var."
"Ulusun, korkma! Nasıl
böyle bir imanı boğar."
"Medeniyet dediğin tek
dişi kalmış canavar?"
(Serpil, yerine geçer,
Ateş gelir.)
ATEŞ- "Arkadaş! Yurduma
alçakları uğratma
sakın;"
"Siper et gövdeni,
dursun bu hayasızca
akın."
"Doğacaktır sana
vadettiği günler
Hakk'ın..."
"Kim bilir, belki yarın,
belki yarından da
yakın."
(Ateş yerine geçer.
Güneş gelir.)
GÜNEŞ- "Bastığın yerleri
toprak diyerek geçme,
tanı."
"Düşün altındaki
binlerce kefensiz
yatanı."
"Sen şehid oğlusun,
incitme yazıktır,
atanı:"
"Verme, dünyaları alsan
da, bu cennet vatanı."
(Güneş yerine geçer,
Birinci öğrenci gelir.)
BİRİNCİ ÖĞRENCİ- "Kim bu
cennet vatanın uğruna
olmaz ki feda?""Şüheda
fışkıracak toprağı
sıksan, şüheda!" "Canı,
cananı, bütün varımı
alsın da Hûda," "Etmesin
tek vatanımdan beni
dünyada cüda"
((Birinci öğrenci yerine
geçer, ikinci öğrenci
gelir:)
İKİNCİ ÖĞRENCİ"Ruhumun
senden İlâhi şudur ancak
emeli:" "Değmesin
mabedimin göğsüne
namahrem eli;" "Bu
ezanlar-ki şehadetleri
dinin temeli-""Ebedi
yurdumun üstünde benim,
inlemeli."
(İkinci öğrenci yerine
geçer, Üçüncü öğrenci
gelir:)
ÜÇÜNCÜ ÖĞRENCİ- "O zaman
vecd ile bin secde eder
-varsa- taşım.""Her
cerihamdan ilahî,
boşanıp kanlı yaşım,"
"Fışkırır ruh-u mücerred
gibi yerden na'şım!"
"O zaman yükselerek arşa
değer, belki, başım."
(Üçüncü öğrenci yerine
geçer,Dördüncü öğrenci
gelir:) DÖRDÜNCÜ
ÖĞRENCİ-"Dalgalan sen de
şafaklar gibi ey şanlı
Hilâl!" "Olsun artık
dökülen kanlarımın hepsi
helâl." "Ebediyyen sana
yok, ırkıma yok
izmihlal:""Hakkıdır, hür
yaşamış, bayrağımın
hürriyet;" "Hakkıdır,
Hakk'a tapan, milletimin
istiklâl."
(Çocuklar alkış
tutarlar. Sonra hep
birlikte İstiklâl
Marşı'nın bestesini
söylerler
PAZARLAMACI ÇOCUK
ANLATICI : Kadının evle ilgili sorunlar bir yana, çalışan kadının sorunları hiç
bitmiyor zaten. Diyelim
ki bütün gün deli gibi
çalışmışsınız. İş çıkışı
bir otobüse binmişsiniz,
otobüs hınca hınç dolu.
Memurlar, işçiler ve
ısrarla başkasının
gazetesini okuyucularla
haşır neşir olduktan
sonra, otobüs
yolculuğunu tamamladınız
ve işte nihayet
evinizdesiniz.
Ters taraftan kadın
yorgun argın girer.
ANLATICI : Rahatça gerindiniz.
Kadın gerinir.
ANLATICI : Yorgunsunuz.
KADIN :
Yorgunum.
ANLATICI : Çok yorgunsunuz.
KADIN :
Çok yorgunum.
ANLATICI : Tek bir ses bile duymak istemiyorsunuz.
KADIN :
Tek bir ses bile duymak
istemiyorum.
ANLATICI : Ama unutmayın ki hayatın her anında küçük bir sorun çıkabilir.
KADIN :
(Anlatıcıya döner.)
Hayır efendim, sorun
falan istemiyorum. Tek
bir ses bile duymak
istemiyorum.
Kapı zili üstüste
çalmaya başlar.
KADIN :
Offf... Kim acaba?
Geldim, geldim.
Kadın kapıyı açar.
Pazarlamacı çocuk kafayı
uzatır.
PAZARLAMACI :
İyi günler hanfendi
abla. Kapıyı açmakla ne
kadar iyi ettiğinizi
birazdan anlayacaksınız.
İçeri buyurmaz mıyım? E,
gireyim bari. (Girer)
KADIN :
Ne oluyor be? Sen
kimsin? Ne istiyorsun?
PAZARLAMACI :
Ben bir şey istemiyorum,
siz istiyorsunuz. Ama
sayemde istediğiniz
ansiklopedilere
kavuşacaksınız. Körün
istediği bir göz, allah
mavi lens veriyor, iyi
mi?
KADIN :
Allah allah, sen kimsin
çocuğum.
PAZARLAMACI :
Haklısın abla, tanışmayı
unuttuk. Benim adım
Cengiz, arkadaşlarım bu
yüzden bana Nuri
demezler.
KADIN :
Adın Cengiz ise,
arkadaşların sana niçin
Nuri desinler?
PAZARLAMACI :
İyi ya abla, bizde
demezler diyoruz. Senin
adın ne? Dur! Söyleme,
ben tahmin edeyim. (Çıkar,
kapı ziline bakar, döner)
Şahabettin.
KADIN :
Saçmalama.
PAZARLAMACI :
Ama kapı zilinin üstünde
Şahabettin yazıyor.
KADIN :
O babamın adı.
PAZARLAMACI :
Zil babanın mı? Seni
görmeye gelenler bu zili
kullanamıyorlar mı?
Sizin ailede herkesin
ayrı bir zili mi var?
Memleket nere Zile mi?
KADIN :
Yahu sen ne istiyorsun
evladım.
PAZARLAMACI :
Ben ansiklopedi satarım
abla. Peşin fiyatına
taksitle Gelişim Haşırt.
KADIN :
Bana ne!
PAZARLAMACI :
Sana ne olur mu abla,
sen alacaksın.
KADIN :
Bak çocuğum, çok
yorgunum, aşırı
sinirliyim. Ansiklopedi
filan istemiyorum, çık
evimden hadi.
PAZARLAMACI :
Tamam abla, kimseye
zorla birşey satacak
değiliz. Sen kaç taksit
yapacağız onu söyle.
KADIN :
(Bağırmaya başlar.)
Ulan manyak. Sen beni
çıldırtmaya mı geldin?
Ansiklopedi istemiyorum.
Evimi terketmeni
istiyorum. Yoksa polis
çağıracağım.
PAZARLAMACI :
Bir dakka hanfendi bir
dakka. Siz bana
bağıramazsınız. Ben öyle
sıradan bir insan
değilim. Siz benim kim
olduğumu biliyor
musunuz? Ben Mehmet
Çubukoğlu'nun
kardeşiyim.
KADIN :
Mehmet Çubukoğlu kim?
PAZARLAMACI :
Ağbim, tanımazsınız. Kaç
taksit yapıyoruz
ablacım, peşinat ne
veriyorsun?
KADIN :
Bak evladım, beni neden
deli etmek istediğini
anlamış değilim. Beni
niçin tahrik ediyorsun
ha. (Ağlamaya
başlar.) Allah
kahretsin sinirlerim
bozuldu.
PAZARLAMACI :
Niye ağlıyorsun be abla,
değer mi? Gençsin,
güzelsin, başkasını
bulursun.
KADIN :
Ne diyorsun be?
PAZARLAMACI :
Seni terkettiyse kendi
kaybeder diyorum. Kaç
taksit yapıyoruz abla.
KADIN :
Yalvarıyorum sana düş
yakamdan... Düş
evimden... Düş sekizinci
kattan. Bak karakol iki
bina ötede, seni son kez
uyarıyorum.
PAZARLAMACI :
Abla kalbimi kırıyorsun,
farkında değilsin. Sanki
biz keyfimizden
yapıyoruz bu işi. Benim
hayatım keder yüklü.
Annem, ben doğmadan
ölmüş. Babam daha geçen
gün sünnet oldu. Bütün
sünnet masraflarını ben
karşıladım ya. Kolay mı?
Ekmek parası, cüzdan
yarası. Kaç taksit
yapıyoruz abla, peşinat
ne veriyorsun.
KADIN :
(Telefona sarılır.)
Bunu sen istedin. (Numaraları
hızla çevirir.) Alo
karakol mu? Memur bey
iki bina üstünüzde
oturuyorum. Gül
apartmanı 7 numara.
Hemen gelin lütfen.,
evet bekliyorum. Lütfen
acele edin. (Telefonu
kapar.) Şimdi
göreceksin sen. Bir
insanın ruh sağlığıyla
oynamak ne demekmiş
göreceksin.
PAZARLAMACI :
Sen.... Şimdi....
Ansiklopedi....
İstemiyor musun yani?
KADIN :
Hala soruyor yahu, hala
soruyor. İS-TE-Mİ-YO-RUM.
PAZARLAMACI :
Hayır istemiyorsan
açıkça söyle. Kimseye
zorla birşey satacak
değiliz. Ben prensip
sahibi bir insanım.
Benim için hayatta
önemli sekiz şey vardır.
KADIN :
Nedir o sekiz şey?
PAZARLAMACI :
Pamuk Prenses ve yedi
cüceler. Kaç taksit
yapıyoruz abla, peşinat
ne veriyorsun?
KADIN :
Ulan şimdi seni.
Kadın pazarlamacının
boğazına sarılacakken
kapı çalınır.
KADIN :
İşte polis geldi. Şimdi
görürsün sen.
Kadın kapıyı açar. Polis
girer.
POLİS :
Buyrun hanfendi.
KADIN :
Hoşgeldiniz memur bey.
Bu çocuktan
şikayetçiyim. Hemen
tutuklayın onu. Hatta
isterseniz pencereden
aşağıya atalım, intihar
etti deriz.
POLİS :
O kolay efendim, onu
hallederiz. Yalnız
müsaadenizle önce ek
işimizi yapalım. (Aniden
bir tencere çıkarır.)
Şu elimde görmüş
olduğunuz tencere uygun
fiyat ve taksitlerle
sizin olabilir.
Perde kapanır
-SON-
UFKUMUZU AÇAN YAZILAR.
MİZAHIN EĞİTİMDEKİ YERİ
Mizahla Gelen
Yaratıcılık Gücü
Ahmet İnam
İnsan duyularının
kendine verdiğinin
fazlasını duyumlayabilen,
düşünebildiğinin
fazlasını düşünebilen
bir varlık.
Duyarlılığını yaratıcı
biçimde
geliştirebiliyor. Bu
olanağı sağlayan
güçlerinden biri, önemli
bir duyarlılığı da mizah
duyarlılığı. Bu
duyarlılığının onu
yaratıcı kılabilecek bir
güç olduğunu yeterince
anlayamaması da belki de
yine bir mizah konusu.
Yaratıcılık ciddi bir
çaba. Mizahla ne ilgisi
olabilir ki? Mizah
"hafife" almaktır
hayatı. Gülüp geçmektir
dünyaya. Yaratıcı
insansa dünyayı
değiştirmek ister, hazır
bulduğunu işlemek,
yeniden yorumlamak,
dünyaya kendi gönlü ve
düşüncesiyle dünyalar
katmayı amaçlar. Bu
amaç, disiplinli, sıkı
bir eğitimle, çalışmayla
ama çok çalışmayla
gerçekleşmez mi?
Burada mizaha
bakışımızda bir
yanlışlık var. Mizah
belli bir tavır ile
yürütülürse, yaratıcı
insanın yaratıcı olarak
yaşamak isteyen,
yaratmanın coşkusuyla ya
da acısıyla hayatını
anlamlandırabilen genç
yaratıcı adaylarının
soluduğu yaratma
atmosferinin renkli bir
bileşeni oluverir.
Yaratıcılığa can
katacak, yaratıcılığı
diri tutacak, yaratıcıya
yaşama sevinci verecek,
yaratıcının gözünü açıp,
kulağını daha duyarlı
duruma getirecek,
anlayışını, anlatımını
keskinleştirecek bir
gizilgüç olabilir.
- Dikkat edilsin : Her
mizah yapma biçimi
değil, söz konusu
etmek istediğim. Kabası,
basmakalıp olanı, alaya,
aşağılamaya dayalı
çirkinlikleri taşıyanı
var mizah ürünlerinin
de. Mizah anlayışının
da. Şunu savladığımı
sanmanız gülünç olur:
Çocukları yaratıcılığa
kazandırmak için onlara
karikatürler çizdirmeli
ya da göstermeli,
fıkralar anlatmalı ya da
anlattırmalı. Sık sık
şakalar yapmalı onları
eğitirken, işimizin
gülünç yanlarını sayıp
dökmeli.
Mizahı yaratıcılık
eğitiminde bu biçimde
kullanmaya kalkmak
yüzeysel kalacaktır
kuşkusuz. Ben başka bir
şeyden söz ediyorum.
Yaratıcı insanın
yaratısını oluştururken
içinde bulunduğu ruhsal
durumları göz önüne
aldığımızda, yaratıcının
konusuna, yaratma
sürecinde yaşadığı
sorunlara baktığımızda,
bunların mizah tavrıyla
dünyayı kavramaya
çalışan insanın
yaşantılarıyla
benzerliğini
görebilirsiniz.
Yaratıcı insan
alışılmışın dışında
"yeni" ürünler ortaya
koyabilen insandır. Bu
ürünleri ortaya
koyuşunun kökenlerinde
alışkanlıkları, herkesin
tartışmadan onayladığı
görüşlere, birbirine
benzer örnek üretimlere,
heyecansızlığa bir kafa
tutuş saklıdır.
Kaygıları, amaçları
vardır: Herkesin duyduğu
gibi duymamakta, gördüğü
gibi görmemekte,
düşündüğü gibi
düşünmemektedir. Dünyayı
duyuş ve algılayışında
farklılıklar vardır.
İşte mizah bu
farklılıkların
oluşmasına, oluştuktan
sonra da onların
yaratıcı ürünler haline
gelmesine katkıda
bulunabilir. Nasıl?
Mizah duyarlılığını
geliştirerek.
Her insanın mizah
duyarlılığı vardır,
belli ölçülerde. İpleri
koparıp gittiğinde
kabalaşır, "eşek
şakaları"na, "alay" ve
hakarete dönüşür. Oysa
mizah, yaratıcı bir
duyarlılıkla
birleşebildiğinde
yaratıcıyı içten
sarabilir. Böylece
yaratıcı (ya da yaratıcı
adayı) kendini daha
sıcak, daha yumuşak bir
ortamda duyar. Bilim ve
sanat ürünleriyle
uğraşan öteki yaratıcı
arkadaşlarla iletişime
geçebilmesinde mizahın
yarattığı "şen" bir
yaratı havasının katkısı
olabilir. En zor
kavramsal sorunlar,
sanatta üstesinden
gelinemeyecek gibi
görünen güçlükler,
mizahın sağladığı
yaratıcı, birleştirici,
dayanışma sağlayıcı
olanaklarla yenilebilir.
Alaya, eğlenceye,
aşağılamaya değil de
yaratıcı insanların
özgüvenlerini elde
etmelerine yardımcı
olabilecek yine de
eleştiriyi elden
bırakmamış bir mizahi
bakış, genç yaratıcının
duygularının, aklının,
duyularının bile
gülümsemesine katkıda
bulunabilir. Yaratıcılık
asık suratla da
gerçekleşebilir, neden
olmasın? Ama, gülümseyen
bir gönül bir düşünme
gücü görme ve işitme
yetisi ile alışılmış
olanı aşıp yaratı
alanına çıkamaz mıyız?
Çektiğimiz sıkıntılara,
takılıp kalıp da, bir
türlü ileri adım
atamadığımız yaratma
çilesine getirdiği hava
ile, yeni bir can, yeni
bir heyecan katamaz mı
mizah?
Öyleyse mizahın
yaratıcılık eğitiminde
genç insanları
yaratıcılık uğraşma
çekmede, sorunlarıyla
savaşmalarında gerginlik
giderici, yumuşatıcı,
ama yılgınlık yaratmayan
gücüyle katkısı
olabilir. Mizah duygusu
öbür duygularla
birleştiğinde,
alıştığımız nesneleri
değişik görmeye,
abartmaya, o zamana dek
bitişik, bir arada
gördüğümüz özelliklerini
dağıtmaya, dağıtılmış
olanlarını toparlamaya,
büyükseler küçültmeye,
küçükseler büyütmeye
kısaca düşünce üretmeye
sanat yapıtları
oluşturmaya, bizi
yaratarak yaşamaya
hazırlayabilir.
Mizah ruhunun nasıl
farklı bakışlar
yaratabildiğini halk
şiirimizden bir kaç
örnekle anlatmak
istiyorum. İsterseniz bu
örnekleri, divan
şiirimizde, şiirimizin
son dönemlerinde de
bulabilirsiniz. Mizahın
sanatla, (resimle,
müzikle de) dile
getirildiğinde, baktığı
dünyayı nasıl farklı
görebildiğini anlıyoruz.
Mizahın sanatla birlikte
gerçekliği yaratıcı
biçimde algılamaya
katkıda bulunabildiğini
kültürümüzün köklerinde
yatan mizah duygusunu
yakalayarak ortaya
çıkarma olanağımız
vardır.
Tekerlemelerimizde,
bilmecelerimizde,
manilerimizde,
türkülerimizde mizah
hazineleri saklı. Bütün
bu kültürel ve edebiyat
ürünlerine sinmiş
biçimi, yaratıcı
yeteneği olan gençlerin
yeteneklerinin
canlandırılmasında
etkili olabilir. Bugün
düzeyi yer yer düşse de
ülkemizde çıkan mizah
dergilerindeki "espiriler"in,
karikatürlerin zaman
zaman sanat değeri
taşıyabilen, felsefi
incelikler içeren,
yanları olabiliyor.
Yunusun bakışı
ilginçtir: "Çıktım erik
dalına / Onda yedim
üzümü". Erik dalından
üzüm yenir mi? Neden
yenmesin? Yaratıcı
insanların bir
başarısıdır o, herkese
duyurmaya çalışıyor,
benim yorumuma göre.
Erik dalma çıkıp,
yalnızca erik
yenilebileceğini düşünen
erik dalının "üzüm"le
ilgisinin olmayacağını
sanan, erik dalı ile
üzüm arasındaki ilişkiyi
hiç düşünmemiş,
araştırmamış insanlara
bir uyarıdır, sözleri.
İlk bakışta saçma,
"gülünç" gelen bu
sözlerde, görünenin
ardında "derin anlamlar"
olabileceği ya da
insanların türlü
tutarsızlıklar içinde
saçma sapan düşüncelere
inanmaları konusunda
uyarılardır bunlar.
Edebiyat tarihimizde "şathiyye"
adı verilen bu sözlerin
tasavvuf açısından
yorumlanıp tartışılması
bu yazının amaçlarını
aşıyor. Yunus yine aynı
şiirde "Kafdağı'ndan bir
taşı şöyle attılar bana
/ Öğlelik yola düştü
boza yazdı yüzümü"
diyor. Kafdağı'ndan
atılan taş az kalsın
yüzüne gelecekken yere
düşmüştür de Yunus
kurtulmuştur! Kafdağı
ile ilişki kurabilmenin
gücüdür, yaratıcının
gücü. Çağımızda soyut
matematiksel modelleri
içinde yüzlerce yaratıcı
fizikçi, gerçekçiliğin
sınırlarını zorlamakta,
bu açıdan Yunus'un
Kafdağı ile iletişimine
benzer bir iletişim
yaşamaktadırlar!
O ünlü halk türküsündeki
sözleri kim umursamaz?
"Manda yuva yapmış söğüt
dalına / Yavrusunu sinek
kapmış gördün mü?"
Mandanın söğüt dalında
işi nedir? Sinek manda
yavrusunu nasıl kapar?
Gerçekliğin alaya
alınmış, çarpıtılmış
yorumunda düşündürücülük
yok mudur hiç?
Alıştığımız dünyaya
bakış biçimimizi
sarmıyor mu? Yoksa,
gülüp geçilecek bir
saçmalık olarak mı
görülmeli bu türkü?
Bence değil. Mandaları
söğüt dalına koyabilen
bakıştaki gülümseme,
yaratıcı bir
gülümsemedir.
Kaygusuz Abdal'a mal
edilen şu dörtlükteki
saygılı başkaldırıda
yatan mizahi incelikte
yaratıcılık yok mudur?
"Kıldan köprü
yaratmışsın / Gelsün
kullar geçsün deyü /
Hele biz şöyle bir
duralım / Yiğit isen geç
a Tanrı"
Yine Kaygusuz'un "Bir
kaz aldım ben karıdan /
Boynu da uzun borudan /
Kırk Abdal kanın kurudan
/ Kırk gün oldu
kaynatırım kaynamaz"
dizeleriyle başlayan
şiirindeki mizahi
abartıya dikkat: Bu
abartıların arkasında
bir eleştiri yatıyor
olabilir, durumdan
yakınma. Mizahın
kendimizi anlatmada,
yakınmalarımızı,
eleştirilerimizi dile
getirmede, ölçüsü
ayarlanmak koşuluyla
büyük bir yaratma
olanağı oluşturduğu
unutulmamalı.
Yaratıcılık emek ister.
Dikkat ve uzun süren bir
çaba. Sanat bu çabayı
yorumlamada, bu çabanın
boşa çıkması durumunda
bile bize acı bir
gülümseme sunabilir: Bir
oyun oynamanın
coşkusuyla gerçekleri
değiştirmeye adanmış bir
yaşamanın içerdiği
sevinç, bir umutsuzlukla
birlikte gelişebilir.
Burada mizahın
sağlayabildiği umut
hüzne dönüşebilir.
Yunus'un olup olmadığı
tartışılan şu dörtlüğe
bir bakalım: "Şişeden
bina kursalar / Bir
hayli vakit dursalar /
Sonra sopaylan ursalar /
Ne hoş olur şangırdısı"
Kültürümüzün
çekirdeğinde yatan
mizahın, Yunus gibi bir
ustanın elinde sanat
aracılığıyla bu dile
getirilişinde "şişeden"
kurulacak yapıların,
onların yıkımından
duyulan sesin,
alıştığımız dünyanın
algılanıp yaşanmasındaki
kalıplara karşı çıkışı
anlatmaya çalıştığını
söyleyebiliriz: Bu
sözler, arkalarında ne
gibi anlamların yatıyor
olabileceğini bize
düşündürebiliyorsa, bizi
yaratıcı yorumlara
itebilecek bir gücü
taşıyor demektir.
Özellikle sanat
ürünleriyle dile
getirilen mizahın gücü
üstüne düşünmeyi
öneriyorum.
Çağdaş Eğitimde Sanat. İstanbul: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yay. 1994.
29-33.
l. TİYATRO
Batılı tiyatro
eserlerinin kaynağı Eski
Yunandır. Eski
Yunandaki bağ bozumu
tanrısı
dionizos
adına düzenlenen
şenliklerden ortaya
çıktığı bilinmektedir.
İlk tiyatro ürünleri
trajedidir.
Sonraları ise dram,
komedi,
müzikal komedi
gibi türlerde tiyatro
eserleri görülmektedir.
Bale ve opera
da Batılı anlamdaki
tiyatro türlerindendir.
"Dram",
Yunanca
"darama"
sözünden gelmektedir.
Kelime anlamı; hareket
hâlindeki olayların
bütünü demektir.
Dramatik eser denince;
"Hayatı, hareket
hâlinde gösteren
eserlerin tamamı"
akla gelir. İnsan
hayatını konu olarak
alan tiyatro, insan
hayatının iki önemli
özelliği üzerinde
kuruludur:
(1) Keder
2) Neşe
Bundan ötürü de tiyatro
eserlerini ikiye ayırmak
gerekir:
(1) Trajik eserler
(2) Komik eserler
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
328/329)
Batılı anlamda tiyatro çeşitleri şunlardır:
(1) Trajedi:
"Çok acıklı, yürekler
acısı"
anlamına gelmektedir.
Oyun türü olan
trajedinin konusu da çok
acıklı konulardır.
Trajedide olaylar,
genellikle tarihten ve
efsanelerden alınır.
Kişiler ise; eski Yunan
tanrıları başta olmak
üzere, hükümdarlar ve
soylulardır.
(2) Komedi:
İnsanların, olayların
gülünç yönlerini sunan,
hem güldüren, hem
eğlendiren ve hem de
iğneleyen bir tür
tiyatrodur.
(3) Dram:
Trajedi ile komedi
arasında bir tür sahne
eseridir. Türkçe
karşılığı "acıklı
olay" dır.
Konularını günlük
olaylardan ya da
tarihten alabilir.
Kişiler; halk arasından
seçilir. Olay; hem
acıklı, hem güldürücü
olabilir.
(4) Müzikli Tiyatro:
(a) Opera:
Sözlerinin tümü ya da
çoğu "koro, solo,
düet" biçiminde
şarkılı olarak söylenen
müzikli tiyatro
eseridir. Oyunculara,
orkestra eşlik eder.
(b) Operet:
Eğlenceli, hafif konulu,
içinde bestesiz
konuşmalar da bulunan
müzikli tiyatrodur. Daha
çok halk için yazılmış
eserlerdir.
(c) Opera Komik:
Operetin, yüksek sınıf
için yazılmış, besteli
biçimidir.
(ç) Vodvil:
Hareketli, eğlenceli bir
konuya dayanan, içinde
şarkılara da yer verilen
hafif komedidir. Bu
nedenle vodvil, bir
"komedi türü" olarak
da gösterilir.
(d) Bale:
Konusu; türlü dans ve
davranışlarla anlatılan
müzikli, sözsüz tiyatro
türüdür.
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ,
Güzel Konuşma Yazma, s.
413/414)
Batılı anlamda tiyatro
ilk defa Tanzimat
döneminde görülmektedir.
Şinasinin
Şair Evlenmesi,
ilk yayımlanan tiyatro
eseridir. Namık
Kemal in
Vatan Yahut Silistre
ise, ilk defa
sahneye konan tiyatro
eseridir.
Bu eserlerden önce ise
çeviri ve uyarlama
(adapte) tiyatro
eserleri görülmektedir.
Sonraki dönemlerde ise,
teknik açıdan daha
etkili tiyatro eserleri
yazılmış ve sahneye
konmuştur.
Batılı özellikte tiyatro
ürünlerinin Türk
edebiyatına girmesinden
önceki yüzyıllarda
geleneksel Türk
tiyatrosu vardı.
GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU
Geleneksel Türk
tiyatrosu içinde
orta oyunlarının
önemli bir yeri
bulunmaktadır.
Kavuklu ve
Pişekâr; orta
oyunlarında sıkça
görülen sembolik
kahramanlardır. Bu
kişiler; yine,
geleneksel tiyatromuzun
önemli kahramanları
Karagöz ile
Hacivat'ın
karşılığıdırlar.
Kavuklu, bilimsel
anlayıştan uzak, fakat
ârif, halk adamını
temsil etmektedir.
Pişekâr ise, Osmanlıca
kelimeler kullanmakta
yetenekli, okumuş insanı
temsil etmektedir. Her
ikisi de birbirlerinin
açık yönlerini
tamamlayan önemli
tiplerdir. Bunlar, orta
oyunlarında mizahî
unsurlarla topluma
mesajlar verir ve
insanları
bilgilendirirler.
Geleneksel Türk tiyatrosu, şu çeşitlere ayrılır:
(1) Meddahlık:
Bir kişinin tek başına
hazırladığı oyun
çeşididir. Kelime anlamı
"metheden = övgücü"
demektir. Meddah,
anlattığı olay ya da
hikâyeyi seyirci önünde
çeşitli hareket ve
taklitlerle canlandırır.
Bu şekilde insanlar,
eğlenirken düşünme
imkânı bulur.
(2) Karagöz:
Gölge oyunudur. Beyaz
bir perde üzerinde
çeşitli insan tiplerinin
canlandırılmasıdır. Bu
oyunlar, "Karagözcü"
adı verilen usta bir
sanatçı tarafından
perdeye yansıtılır.
Oyunun başkahramanı
"Karagöz", okumamış,
ama zeki ve anlayışlı
bir halk adamıdır.
İkinci kahraman
"Hacivat" ise,
Karagöz'e zıt kişilikte
bir insandır. Arapça ve
Farsça kelimelerle
konuşur, zaman zaman
bilgiçlik taslar.
Karagöz, Türklere özgü
bir oyundur. Çünkü, çok
eskiden beri Türkler,
çeşitli adlar altında
Karagöz oyununu biliyor
ve oynatıyorlardı.
Hatta, Avrupa'da "Çin
gölgeleri" diye
adlandırılan gölge
oyununun bile Karagöz'
den geldiğini yapılan
araştırmalar gösterir.
Bu oyun, Osmanlı
Türkleri arasında uzun
zaman yaşadı. Batılı
anlamda tiyatro türünün
edebiyatımıza
girmesinden sonra yavaş
yavaş önemini kaybetti.
Karagöz'deki diğer
önemli tipler de
şunlardır:
Çelebi, Tuzsuz Deli
Bekir, Yahudi, Ermeni,
Rum doktor, Frenk, Arap,
Acem, Arnavut,
Trabzonlu, Rumelili
vb.
3. Orta Oyunu:
Orta oyunu, açık bir
meydanda oynanır.
Seyirciler bu meydanın
etrafını çepeçevre
kuşatırlar. Ancak bir
tarafını açık
bırakırlar. Oyuncular,
oyundan önce oradan
meydana dahil olurlar.
Çağdaş Türk tiyat-rosuna
en yakın örnektir.
Konular ve tipler olarak
Karagöz'e çok benzerler.
En ünlü tipleri
Kavuklu ve
Pişekar'dır. Ayrıca;
"Balama (Rum)",
"Frenk" ve
"zenne" tipleri de
bulunmaktadır.
Günümüzde, bazı köy ve
kasabalarda, orta
oyunları bütün canlılığı
ile hâlâ devam eder.
(H. F. GÖZLER, Örnekleriyle Türkçe ve Edebiyat Bilgileri, s. 435)
|