|
SUNUM VE / VEYA EYLEM
FIKRA, MAKALE VEYA ANEKDOT
YAZAMA VE ANLATMA
c. FIKRA
Fıkra (Anekdot):
Belli bir amacı,
savunulan bir düşünceyi
ele alan ve bunu en kısa
yoldan anlatan, mizah ve
hiciv unsurlarını da
içinde barındıran sözlü
ya da yazılı
hikâyelerdir.
Bu özlü hikâyeler tek
başına olabildiği gibi,
sözün gelişine uygun her
hangi bir yazı içinde de
düşünceyi daha çekici
hâlde ifade etmek
amacıyla kullanılır.
Bir yazarın günlük
olaylara ya da ülke ve
toplum sorunlarına ait
her hangi bir konu
üzerinde kişisel görüş
ve düşüncelerini, akıcı
bir dille anlatan düz
yazılara
Fıkra
denir. (K.GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s.239)
Fıkraların başlıca
özellikleri; hareketli,
ilgi çekici olması,
savunulan bir düşünceyi
içine almasından başka
bir devrin, bir insanın,
belli bir zamanın ya da
sınıfın özelliklerini,
siyasî, sosyal vb.
günlük her türlü olay ve
sorunları
canlandırmasıdır.
Türk edebiyatında fıkra,
XIX. yüzyılın ikinci
yarısından itibaren ilk
gazetelerle (İlk özel
gazete 1860 yılında
yayın hayatına giren
"Tercüman-ı Ahvâl"
dir.) birlikte
görüldü. Başlangıçta
sadece siyasî ve sosyal
konular etrafında
yazılan fıkralar, zaman
içinde sınırlarını
genişletmiş, bugün
sanattan spora,
ekonomiden siyasete
kadar toplumun günlük
bütün sorunlarını
kuşatmıştır.
Fıkralar:
(1) Gazete fıkraları,
(2) Küçük hikâye
niteliğindeki nükteli ve
güldürü fıkraları, olmak
üzere iki türlüdür.
(1) Gazete fıkraları:
Genellikle, günlük
gazetelerin belirli
köşelerinde yayımlanan
bu tür fıkralarda ortaya
konan sorunlar kısa,
yalın ve akıcı bir
üslûpla anlatılır.
Okuyucunun ilgisini
sürekli olarak canlı
tutabilmek için, fıkra
yazarlarının konularında
tekrarlara düşmemesi,
kapsamlı bir kavrayış
gücüne, derin bir kültür
zenginliğine ve geçmişle
günlük olayları
kaynaştırabilme
ustalığına sahip olması
gerekir.
Basit, bazen sözü
edilmeyen bir mekân,
anlamlı bir düşünce,
karakteri canlandıracak
kısa ve hareketli bir
konuşma, dikkati çeken
bir olay, fıkralar için
yeterli malzemedir.
Bugün için artık, gazete
fıkra yazarlarının,
istatistikî bilgilere de
yer vererek, bilimsel
bir yöntemle
çalıştıklarını
görüyoruz.
Fıkra yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Konu; okuyucunun
duygu, düşünce ve
zekâsını okşayan günlük
olaylardan (=
aktüaliteden)
seçilmelidir.
(2) Yazının plânı
hazırlanmalıdır.
(3) Gerekiyorsa,
başkalarına ait deyişler
saptanmalıdır.
(4) Anlatımın açık,
fakat ustalıklı olmasına
dikkat edilmelidir.
(5) Yazı, gereksiz yere
uzatılmamalı; elden
geldiğince kısa
tutulmalıdır.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 240)
(H.F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
499)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s.
546-549)
Makale ile gazete fıkra
yazıları arasındaki en
önemli fark:
Makale; daha uzun
yazılır, kesin bir yargı
ve kanıtlamaya gider.
Buna karşılık, fıkra;
kısa, etkili ve
dokunaklı bir sonuca
varmak amacını güder.
Gazete ve dergilerin
fıkra yazarları; günlük
olayları, özel bir
görüşle inceleyip
eleştirerek ya ciddî ya
da güldürücü bir dille,
sohbet biçiminde
okuyucularına
düşüncelerini
aktarırlar.
Gazete ve dergi
fıkralarında plân:
Fıkrada da tıpkı
makaledeki gibi,
(a) Giriş :
Davayı ortaya koyma,
(b) Gelişme:
Konuyu açma ve çeşitli
örneklerle açıklama,
(c) Sonuç :
Olumlu ya da olumsuz bir
sonuca bağlama bölümleri
yer alır. Fıkra; kısa ve
öz yazıldığından
yargılamaya, ispatlamaya
ve ayrıntılara girilmez.
Kısa, özlü, içinde derin
anlamlar taşıyan bir
fıkra yazabilmek ve bunu
zevkle okutabilmek için
yazarın, konuyu iyi
kavrayıp ilginç
noktaları
gösterebilmesi, gereksiz
sözlere yer vermemesi,
duygu ve düşüncelerini
inandırıcı, etkileyici
ve akıcı bir dille
anlatabilmesi
gerekmektedir.
(2) Küçük hikâye
niteliğindeki nükteli ve
güldürü fıkraları:
Nasrettin Hoca, İncili
Çavuş, Bekri Mustafa
ve
Bektaşî
fıkraları bu türdendir.
Tanınmış kişileri ya da
hayvanları ele alıp, bir
hikâye tarzında, kısa ve
öz olarak, ince zekâ
oyunları taşıyan nükteli
bir dille, sohbet
biçiminde, bir sonuca
bağlanarak yazılan
yazılardır, diyebiliriz.
Fıkraların konularını, o
çevrenin dikkatini
çeken, iz bırakan
sorunlar, olaylar,
hareketler, sözler ve
kişilik özellikleri
oluşturur. Bu tür
fıkralar, önce ağızdan
ağza dolaşır; sonra bazı
yazarlar tarafından
çeşitli münasebetlerle
yazıya geçirilir. Ayrıca
bunlar, gerçeğe
dayandığı için,
araştırmalarda kaynak
olarak da kullanılır.
ç. MAKALE
Makale:
Her hangi bir konuda
bilgi vermek, bir sorun
ya da konuya açıklık
getirmek, yeni bir görüş
ve düşünceyi ileri
sürmek, ele alınan konu
üzerinde yapılan
inceleme ve araştırma
sonuçlarına göre
deliller göstererek, bu
yeni görüş ve
düşünceleri desteklemek
ve doğruluğunu
ispatlamak amacıyla
yazılan bilimsel (ilmî)
gazete ve dergi
yazılarıdır.
Gazete makaleleri günlük
olaylara, dergi
makaleleri ise akademik
konulara dayanır.
Makale, gazetenin ilk
sayfasının birinci
sütununda yayımlanmışsa
"başmakale"
ya da
"başyazı",
yazarlarına da
"başmuharrir"
ya da
"başyazar"
denir. (K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 240)
Makaleyi okutacak en
önemli ögelerin başında,
seçilen
başlık ve
giriş bölümünde
konunun takdimi
gelir. Makale yazarı;
ele almış olduğu konuyu,
her yönü ile açıklamak,
inandırıcı olmak ve
düşüncelerini
benimsetebilmek için,
araştırmak ve anlatımını
belli bir plân dahilinde
ortaya koymak
zorundadır.
Makalede temel öge,
düşüncedir. Makale;
bir düşünceyi, bir
görüşü, bir amacı, bir
gerçeği geniş halk
kitlelerine sunarken yol
gösterici, inanç verici,
görev ve sorumluluk
duygusunu aşılayıcı
özellikleri de
taşımalıdır. Toplumun
bozuk düzeni, iş ve
yönetimindeki
aksaklıkları, düşünce,
sanat ve uygarlık
alanındaki gerilik ve
eksiklikleri ve bütün
bunların giderilmesi
için gerekli çareler;
makalelerde anlatılır.
Bu nedenle, makale
yazarı; her şeyden önce
çok zengin bir bilgi
birimine sahip
olmalıdır. (E. KANTEMİR,
Yazılı ve Sözlü Anlatım,
s. 232)
Makale yazarken şu
özelliklere dikkat etmek
gerekir:
(1) Konu; toplumun
tamamını ya da bir
kesitini ilgilendiren
sorunlardan
seçilmelidir.
(2) Makale yazarının ele
aldığı konu hakkında,
derinlemesine bir bilgi
ve kültür birikimi
olmalıdır.
(3) Seçilen konu
üzerinde, makale
yazarının görüş ve
düşünceleri
belirtilmelidir.
(4) Bu görüş ve
düşünceler, birtakım
belgelerle
ispatlanmalıdır.
(5) Ortaya konacak
belgeler, her türlü
karşı çıkmaları etkisiz
bırakacak nitelik
taşımalıdır.
(6) Öne sürülen kişisel
düşünceler, aynı
doğrultuda düşünenleri
sarabilmeli; aksini
düşünenleri de kendi
doğrultusuna çekebilecek
güçte olmalıdır.
(7) Anlatım; sade, duru,
açık ve sağlam
olmalıdır. Sanatlı,
süslü ve anlaşılmaz
anlatımdan uzak
durmalıdır.
(8) Sonuç, kesin bir
yargıya bağlanmalıdır.
(K. GARİPOĞLU,
Kompozisyon Bilgileri,
s. 234)
(H. F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
503-510)
(E. KANTEMİR, Yazılı ve
Sözlü Anlatım, s. 232 -
236)
Makalenin plânı üç bölüm hâlinde düşünülebilir:
(1) Giriş:
Hiç bir ayrıntıya
girmeden üzerinde
durulacak konunun ya da
iddia edilecek
düşüncenin özetlenir ve
amaç ortaya konur.
(2) Gelişme:
Konu ile ilgili belge ve
bilgilerin ele alınıp
işlendiği, konunun
genişletildiği ve ortaya
konmak istenen
düşüncenin doğruluğuna
deliller gösterildiği
bölümdür. Savunulacak
düşünceye karşıt olan
görüşler de ele alınarak
ve çürütülerek anlatımda
çeşitlilik sağlanmış
olur.
(3) Sonuç:
Önceden ileri sürülen
başlıca düşünceler, aynı
sıra takip edilerek
ispatlanır. İspat edilen
düşünceler; bundan
dolayı, bu yüzden, görü-lüyor
ki, bundan çıkan sonuç
vb. şekilde anlamı
kuvvetlendiren
ifadelerle tekrarlanır.
(H.F. GÖZLER,
Örnekleriyle Türkçe ve
Edebiyat Bilgileri, s.
503 - 504)
Gazete ve dergilerde
görülen makalelerden
ayrı olarak
değerlendirilen bilimsel
(ilmî) makaleler ise
geniş bir araştırmaya,
incelemeye dayanır. Bu
yazılarda ele alınan
konu etrafında yeni bir
görüş ve düşünce ortaya
konur ve bunlar hakkında
hüküm verilir.
Bilimsel makalelerde
konu belirlendikten
sonra, o konu etrafında
geniş düzeyde bilgi
toplama çalışması
başlar. O zamana kadar,
o konuda yazılmış bütün
malzeme bir araya
getirilip
sınıflandırılır. Sonra
araştırmacı, kendi
düşüncesini ortaya
koyar. Bu düşünceyi
kuvvetlendiren delilleri
gösterir ve sonunda da
bir hükme varır.
ÖLÜLER ÇİÇEK KOKLAMAZ
Amerikalı iş
adamı, bir Çinliye alay
ederek sormuş:
_Ölüleriniz,
mezarlarına koyduğunuz
pirinçleri ne zaman
yiyecek?
Çinli başını
kaldırmadan cevap
vermiş:
- Sizin
ölüleriniz, koyduğunuz
çiçekleri kokladığı
zaman.
YIKA DA GETİR
Süleyman Nazif ve
Abdülhak Şinasi birlikte
yemek yerken, Şinasi
garsonu çağırır ve su
ister. Şinasinin kirden
ve mikroptan eldivenle
el sıkacak derecede
korktuğunu bilen
Süleyman Nazif garsona
seslenmeden edemez:
-Oğlum,
beyefendinin suyunu yıka
da öyle getir.
SUSTURUCU TEDAVİ
Zamane
gençlerinden biri,bir
toplantıda Akifi küçük
düşürmeye çalışıp:
- Siz
baytardınız, değil mi?
Demiş.
Akif, istifini
bozmadan şu cevabı
vermiş:
- Evet,bir
yeriniz mi ağrıyordu?
NE ALIRSINIZ?
Yahya Kemal bir yokuşu
çıkıncaya kadar nefes
nefese kalır. Yokuşun
sonundaki lokantadan bir
garson seslenir:
-Buyrun beyim ne
alırsınız?
Yahya Kemal
tebessümle:
-Evlat,müsaade
edersen bir nefes
alacağım.
SIR SAKLAMAK
Yavuz Sultan Selim, bir çok Osmanlı Padişahı gibi devletin selameti
için sefer
hazırlıklarını gizli
tutarmış. Bir keresinde
vezirlerinden biri
ısrarla seferin
yapılacağı ülkeyi
sorunca, Yavuz ona:
- Sen sır saklamasını bilir misin? diye sormuş.
Vezir, Yavuzdan cevap alacağı ümidiyle:
-Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Sultan Yavuz cevabı yapıştırmış:
-Ben de bilirim.
CENNETİN
YOLU
Hristiyan din adamlarından biri, Ülkemize gelerek küçük bir
çocuktan kendisine o
şehirdeki kiliseyi
göstermesini ister.
Kiliseye ulaştıklarında,
papaz:
-Aferin çocuğum, der. Yarın buraya gel de, sana cennetin yolunu
göstereyim.
Çocuk, papazın niyetini sezerek:
- Siz, kilisenin yolunu dahi bilmiyorsunuz, diye cevap verir.
Cennetin yolunu nasıl
bileceksiniz ki?
NE ALIRSINIZ ?
Çok şişman olan Yahya Kemâl, bir yokuşun sonundaki lokantanın
önünde
dinlenirken,içeriden
çıkan garson:
-Buyurun beyim, diye atılmış. Ne alırsınız?
Yahya Kemâl, tebessüm edip:
-Evlât, demiş. Müsaade edersen biraz nefes alacağım.
ÇANAKKALE İÇİNDE
İngiliz garson, Türk müşteriye:
-Çanakkalede çok askerimizi öldürdüğünüz için sizleri pek
sevmeyiz deyince,
bizimkinden gayet
soğukkanlı bir şekilde
şu cevabı almış:
-Orada ne işiniz vardı?
HASTANIN YEMEĞİ
Lokman Hekim e:
-Hastamıza ne yedirelim? diye sorduklarında, şu cevabı vermiş:
-Acı söz yedirmeyin de, ne yese olur.
NEYZEN İN NEZAKETİ!
Mehmet Âkif, elini yıkadıktan sonra, Neyzen Tevfik in kendisine
uzattığı havlunun kirini
görünce:
-Hayır, diye bağırmış. Elimi daha yeni yıkadım.
GÖNÜLSÜZ GÖNÜL
Abdülhak Hâmid in evindeki sohbette, konu gençlik ve ihtiyarlıktan
açılır. Yaşı geçmiş bir
hanım, Abdülhak Hamid e
döner ve:
-Efendim, gönül kocamaz! der.
Hamid cevap verir:
-Kocamaz ama, kocamış bir vücut içinde oturmak da istemez.
BÖYLE KORUNUR
Çok değerli olan kütüphanesini millete vakfeden Koca Ragıp Paşa,
onların bakımı için
tanıdıklarından birini
memur tayin eder.
Bir gün ansızın kütüphanesini ziyarete giden Paşa, etrafı ve
kitapları toz, toprak
içinde bulunca canı çok
sıkılır ve belli
etmemeye çalışarak:
-Seni tebrik ederim yavrum, der. Gerçekten de gerçekten de
emniyetli bir
adammışsın. Teslim
edilen şeylere hiç el
sürmemişsin, âferin!
VELÂYETİN GÖRDÜĞÜ
Fatih Sultan Mehmet, çocukluğunda biraz yaramazlık yapınca, babası
olan 2. Murat Han:
-Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz diye çıkışır.
Orada bulunan ve velâyet sırrıyla kalp gözü açık olan Akşemseddin
Hazretleri, hafifçe
gülümseyerek şöyle der:
-Peder ne der, kader ne der.
ÇIKMAYAN MANA
Mehmet Akif, Baytar Mektebinde müdür muavini olarak çalıştığı bir
dönemde, muhasebeden
gelen bir yazıyı
anlayamaz. Yazıyı kaleme
alan Salih Efendiyi
aratarak yazıda ne demek
istediğini sorar:.:
- Salih Efendi İki türlü mana çıksın diye böyle yazdık efendim
cevabını verince, Akif
dayanamaz ve:
-Hayret doğrusu, der. Biz birini bile çıkartamadık da.
SOKRAT VE BİLEYTAŞI
Talebelerden biri Sokrata sormuş:
-Herkese güzel konuşma dersleri verdiğin ve onlara hitabet sanatını
öğrettiğin halde, niçin
sen de çıkıp bir konuşma
yapmıyorsun?
-Evlat, demiş Sokrat. Bileytaşı keskin değildir amma, en sert
demiri bile keskin
eder...
ANLADIĞININ İSPATI
Tanıdıklardan biri, yazdığı romanın müsveddelerini Neyzen Tevfike
göstererek fikrini
sorar:
Neyzen beğenmediğini ifade edince, adam:
-İyi ama, der. Siz hiç roman yazmadınız ki!
Neyzen Tevfik şu cevabı verir:
-Ben yumurtanın tazesini bayatını iyi anlarım. Ama bu güne kadar
hiç yumurtlamadım.
BİRBİRİNE BAĞLI
Hâkim, kaza yaparak birkaç kişinin ölümüne yol açan bir şoförün
ehliyetini iptal edince,
şoför:
-Aman hakim bey, diye sızlanmış. Benim yaşayabilmem, şoförlük
yapmama bağlı.
Hâkim cevap vermiş:
-Başkalarının yaşaması da sizin şoförlük yapmamanıza bağlı.
AKŞAM YEMEĞİ
Yahya Kemâl, dostlarından birine:
-Bu akşam yemeği benimle yer misin? Diye sorunca, arkadaşı:
-Hay hay! Der. Çok memnun olurum. Hiçbir mazeretim yok!
Yahya Kemal gülümseyerek karşılık verir:
-İyi öyleyse, bu akşam size geliyorum.
HAKLI ÖLÜM
Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:
-Haksız yere öldürüyorsunuz, diye ağlamaya başlayınca,
Sokrat:
-Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürseydim?
HZ. ADEMİN MİRASI
Fatih Sultan Mehmet, adamları ile gezerken, yanına sokulan
dilenciye bir altın
vermiş. Dilenci parayı
alınca:
-Aman Sultanım, demiş. Koskoca bir padişah, kardeşine bu kadar para
verir mi?
Fatih Sultan Mehmet, nereden kardeş olduğunu sorunca, dilenci:
-İkimiz de Hazreti Adem in çocukları değil miyiz? demiş. Elbette
kardeşiz.
Sultan Fatih:
-Bu keşfini sakın başkasına söyleme, diye gülümsemiş. Diğer
kardeşlerimiz de pay
isterse, sana zırnık
bile düşmez.
GÖNLÜMÜ FETHETTİĞİ
İÇİN
Fatihe sorarlar:
-İstanbulu niçin fethettin?
Cevap verir:
-Önce o benim gönlümü fethettiği için!
DÜŞMANIN CANI
Şair Nef i bir toplantıda konuşurken, düşmanlarından biri içeri
girmiş, fakat herkese
selam verdiği halde
kendisine:
-Merhaba canım! demiş.
Nefi durur mu? Hemen cevabı yapıştırmış:
-Derhal çıkıyorum.
FİKİR YAKALAMAK
Şahabettin Süleyman, bir gün Ahmet Haşim e:
-Üç günden beri zihnimde önemli bir fikir saklıyorum, dediğinde,
Ahmet Haşim, onun fikir
üretmedeki kısırlığını
ima ederek şöyle demiş:
-Günahtır yahu, salıver gitsin şu fikri. Zavallıcık günlerden beri
tek başına kim bilir ne
kadar sıkılmıştır?
UYKU KARDEŞLİĞİ
Mevlana Hazretleri, talebelerinin biriyle yürürken, yol kenarında
birkaç köpeğin sarmaş
dolaş uyuduklarını
görürler.
Yanındaki talebesi:
-Güzel bir kardeşlik örneği, der. Keşke insanlar da bundan ibret
alsa.
Mevlana, tebessüm ederek karşılık verir:
-Aralarına bir kemik atıver de, gör kardeşliklerini.
DÜNYANIN YÜZÜ
Hastalıktan
ötürü gözleri kapanmış
olan bir adam, halk
şairi Seyrani ye:
-Bende dünyayı görecek göz mü kaldı? diye şikayette bulununca, söz
eri Seyrani:
-Hiç üzülme dostum demiş. Zaten dünyaya da bakılacak surat kalmadı.
BRAVO!..
Genç bir şair, saçma sapan şiirlerini Victor Hugo ya okuduktan
sonra:
-Üstad, diye sormuş. Şiirlerimi nasıl buldunuz?
Victor Hugo:
-Vezinsiz, kafiyesiz ve
manasız bir şey yazmak
istemiş ve tam muvaffak
olmuşsunuz, demiş. Bravo
doğrusu.
|