1984’de ilk turumu bitirmiş, Trabzon’a doğru Kastamonu ve Sinop üzerinden rotamı
belirlemiştim. Tekirdağ’daki Kiraz festivali ile bir sürü macerayı izleyen gezi,
İstanbul’un çeşitli yerlerine Jawa’cı arkadaşım Erol Öztürk rehberliğinde sürmüştü.
Örneğin, onunla bir Şile turu yapmıştık. Erol, İstanbul’da yaşayan Trabzon'lu bir dostumdur.
Kalenderdir; misafirperverliği ise mükemmeldir. Bana gösterdiği ilgi ve yakınlığını
unutamadığım bir arkadaşımdır. Kendisine minnet borçlu olduğumu içtenlikle söyleyebilirim.
Sonunda ben dönüş yoluna çıkarken Jawa Erol, İstanbul’un otoban çıkışana dek eşlik etti
motorla. Hava yağmurlu ve hafif serindi. Yaz sonu olduğu için yağmurluğumu sırtımdan hiç
çıkartmamıştım. İlk molamı Gerede’de verdim. Acıkmıştım, uykusuzdum. Birkaç saat
yağmurla yıkanıp, kamyonların tekerleklerinden fırlayan çamurlara boğulduktan sonra, karşıma
çıkan bir lokantada çorba içerek biraz kestirmiştim. Yola koyulduğumda hava yine aynıydı.
Sinop’a gitmek üzere Kastamonu yol ayrımına geldiğimde önüme aşılması gereken
Karadeniz dağları dikildi. Dik dağlara baktıkça ürküyordum; çünkü yollar dar ve
stabilizeydi. Pek kullanılmayan bu güzergahta fazla araç ve ev yoktu. Issız yollar sanki
keşfedilmemiş bir bölge gibi çevremi kuşattı. Üstelik akşam oluyordu.
Tırmanışa geçtiğimde iki araç geçebilmiştim. Egzosttan çıkan dumanları yutarak yarım saat bir
kamyonu izlemek zorunda kaldım. Hava karardığında tam dağların zirvesine ulaşmıştım.
Farlar iyi göstermiyordu. Sağda solda büyük çam ağaçlarının gövdeleri birer anıt gibi dik
durmuştu, hiçbir yer görünmüyordu. Ne levha, ne de bir işaret!.. Bir saatlik gece
yolculuğundan sonra sonunda ilerde birkaç ışık huzmesi belirdi. Sinop’un ışıkları
olmalıydı bunlar.
İniş de oldukça zordu. Virajlı ve dik yolda güçlükle ilerlesem de Sinop’a varmanın heyecanı
ile teselli buluyordum. Sinop’a vardığımda gece 23.00 idi ve tek isteğim uyumaktı.
Birkaç otel aradım. Hepsi “yer yok” dediler. Son otelde ise biraz “sitemli” konuşmuş
olacağım ki, otelci yumşayarak bana konaklayacak bir yer vermeyi kabul etti. Aslında beni
istememekte biraz haklı da sayılırlardı; çünkü uzaydan gelmiş gibi bir görüntüde
olmalıydım! İstanbul’dan Sinop’a dek yollardaki bütün toz, toprak, çamur, ne varsa üzerime
yapışmıştı. Sadece gözlüklerimin olduğu yer temiz kaldığından görüntüm oldukça garipti.
Lobideki büyük aynanın önünden geçerken birden arkamdaki zenci dikkatimi çekti. Benimle
birlikte hareket eden bir adam. Geriye dönüp baktım …kimseyi göremedim. Yeniden aynaya baktım…
hala orada, benim hareketlerimi tekrarlıyor. O anda anladım ki o zenci bendim! Katıla
katıla gülmeye başladım. Tabii ki herkes de benimle… Otelciye artık iyice hak vermiştim. Zaten
o yollar fazla motorcu yoktu çevrede. Gezginlik modası yayılmadığı için insanlar gezginliğin
güçlüğünü daha bilemiyorlardı. Üstelik otele “motorcu-gezgin görüntüsünde” gece yarısı
gitmişim! Sonunda odama kavuşup sıkı bir duş alarak uyudum; ertesi gün de Sinop’ta bulunan bir
arkadaşımı ziyaret ederek kentten ayrıldım.
Trabzon’a kadar yağmur yakamı bırakmasa da çok zevkli ve maceralı bir geziydi bu. Belki
de benim ilk motorlu gezim olması nedeniyle anılarımın içinde özel bir yeri ve anlamı vardır.