| |
|
|
O yerde yüzü koyun yatan adamın üzerine örtülen içindeki beyaz güvercinin sadece beyazı kalmış kağıt, tüm vücudunu kaplamaya yetmemiş, altı delik kahverengi ayakkabıları dışarıda kalmıştı... İnsanlar ölünce ruhları bedenlerinden ayrılır hemen... Ama onun ruhu henüz...
Katili görmüş olmalısınız. Tabii onu azmettiren ağır abiyi de. Ve bir de ağır abinin feyiz aldığı üniversiteli fikir insanını. Dikkat ettiniz mi, onlar da sizin benim gibi insanlar... Halbuki aklımız almıyor değil mi...
Yanlış yerde olduğunu düşünenler sağ ellerini havaya kaldırsın. Şimdi de orada olmak mecburiyetinde olanlar sol ellerini... Teslim oldunuz... Kaç kişiyiz? Olmak istediğiyle olduğu, yapmak istediği ile yapmak zorunda olduğu arasındaki uçurumu dolduran kaç kişi...
Önyargı gerçekten tehlikeli bir şey. Zaman zaman bunu kafama dank eder biçimde anlasam/yaşasam da, kısa sürede unutup tekrar aynı yanılgıya düşmüyor değilim. Son örneği bir konserde yaşadım. Kız arkadaşlarla kakara kikiri yaparız...
Dönüp gelmek zorunda olmak şehre nasıl da buruk bir duygu. Sanki kalbinin yarısı orda kaldı... O ay ışıklı sahilde, o kırmızı japon fenerinde, uçsuz bucaksız turkuaz denizde, sahildeki kızların uçuşan tiril tiril eteklerinde... En acısı da...
Siz hala Kana kanmadınız mı? Bizim içimiz Kanadı. Siz hala doymadınız mı? Nereye varacaksınız? Büyük Ortadoğu'ya mı? Global Dünyaya mı? Tek para birimine, tek dile, tek dine, tek ırka mı? Toparlanmaya mı çalışıyorsunuz? Dağılmaya mı? Azaltarak mı çoğalacaksınız...
Azrail'in fazla mesai yaptığı bir dönemdeyiz. Belki de her zamanki mesaisi ama biz basına yansıyan yüzünden takip ettiğimiz kadarıyla ilgilendiğimizden, gözümüze “çok” geliyor. Gidenlerin arkasından düşündüğüm tek şey aç mı tok mu oldukları. Ekmek zeytin'le...
Umutsuzluk feci bir şey arkadaş... Koyu gri bir Şubat sabahı, tükürür gibi yağarken kar suratına, rüzgar ağzını burnunu gözlerini yakarken, sabahın 7:30'unda Kartal'dan Maslak'a üç otobüsle iş görüşmesine gelmek gibi bir şey... İnsanı yaşamaktan bezdiren...
8 Ağustos Pazar günü fotoğraf çekmek üzere Bursa'ya bağlı Cumalıkızık köyüne günübirlik bir gezi yaptık. Uludağ eteklerinde yer alan ve şehre 10 km. uzaklıkta olan köyün tarihi Osmanlı Devleti'ne dayanıyor. Dağın etekleriyle vadileri arasında sıkışıp kalan köylere Kızık adı verilmiş...
Hayatta neler yapmak gerek, tam bilemediğim yaşlardı. 13-14 gibi..
Evde, etrafta bir mevzu vardı hep. Para, iş, aile, ilişkiler.. İnişler çıkışlar.. Öte yandan,
içinde bulunduğum bir başka grup vardı. Yeni çıkan albümleri takip eden, odasını posterlerle
süsleyen.. İşte ben biraz oraya aşinaydım, biraz da...
Dünya üzerinde ekolojik çeşitliliği en geniş memleketlerden birinde yaşıyoruz. Ama hızla çölleşiyor ve de hızla sanayimsileşiyoruz. Kalkınma sanarak ilk fırsatta geri alacağını düşünmeden sürekli doğadan çalıyor, kendimize yer, yol yapıyoruz....
Fenerbahçe Stadı - İstanbullunun yeterince
trafik çilesi yokmuş gibi, bu çilelere bir yenisi daha eklendi. Galatasaray
ile oynanacak derbi maçına yetiştirilmesi için 24 saat çalışılan Fenerbahçe
Stadı inşaatı, maç tamamlandıktan sonra da devam ediyor. Edecektir
elbet... Şehirlerin göbeğinde yer alan stadlara ne kadar karşı çıkarsak
çıkalım elden birşey gelmiyor...
Geçmiş yazılarımdan birinde TCDD'yi konu
etmiştim ve internet siteleri hakkında eleştirilerde bulunmuştum.
Özür diliyorum. Evet, TCDD'den özür diliyorum. Neden mi?...
Kısa kısa diye başladığım tüm yazıları
sonunda bir konuda ve genelde de ilk yazmaya başladığım konuda uzatıyorum
ama bu kez dikkatimi çekenleri kısa notlarla paylaşacağım... Karayolları...
İstanbul'da işleri gereği yahut başka bir nedenle sık sık yaka değiştiren,
Anadolu'dan Avrupa'ya ya da tam tersine gidenlerin birçoğu hergün
karayolları kontrolündeki yollarda iç burkan görüntülerle karşılaşıyor...
İsrail – Filistin Gerginliği... Senelerdir
süren ve dünyanın en vahşi savaşı. Hem de öyle bir savaş ki, her geçen
gün sonuçtan biraz daha uzaklaşmakta, hergün biraz daha vahşete dönmekte.
Filistinlilerin seneler önce en etkilisi sapan olan silahlarla verdikleri
taşlı mücadele, başta İslam alemi olmak üzere neredeyse tüm dünyanın
sempatisini kazanmıştı...
Her bir Allahın günü, yazılı ya da görsel
basının herhangi bir köşesi ya da anında “Eleştiri elbette olacak,
ama dozunda olmalı” ya da “Ben bilmemkaç sene o işi yaptım, o kim
oluyormuş da beni eleştiriyormuş” diyen biri ile karşılaşmak ne kadar
rutin oldu farkında mısınız?...
Garip şekillerde çıkıyor karşıma kendi
“karşı koyuş”um... İnanılmaz bir biçimde, beni bağımsızlaştıran her
şey karşı koyuşumu simgeliyor bugün... Bana dokunabileceğini düşünen
“şey”lerin bana dokunamaması gibi, bana dokunmadığına inanan “şey”lerin
aslında kendi gerçekliğimde nasıl da bana dokunabilmelerini sağlıyor
olmam beni şaşırtıyor...
İnsanın kendisine verilen yaratma gücünü
kendine yönlendirmesi mümkün müdür? Peki benliğin kendini bulduğu
zamanlarda, bir küçük insanın, yaratma gücünün bilincinde olması olası
mı? O zaman küçük insanın benliğini oluşturan esas noktaların kaynağı
nedir? Kaynağa inmekte bir sakınca yoksa inilebilir mi? Peki bir sakınca
varsa?...
|
|
|