|

Kış mektubu
Yaz, solgun renklerini,
tozlu yüzeylerini, her şeyin ama her şeyin üstünü örten ağır, bunaltıcı
terini alarak üstümüzden çekip gidiyor. Sabahın serinine açıyorum
ki gözlerimi hayatın renkleri geri geliyor. Sabahın çiğine uyanıyorum ki
mucizeler mevsimi alnımdan öpüyor. Hafifçe ürperen tenime bakıp bir şarkı
tutturuyorum Kış’a. Göçebe ruhum en dingin halinde bu an. Zamanın en
olmak istediğim yerindeyim. Bu yol Kış’a çıkıyor çünkü, biliyorum. Bu
mevsim ona ulaştırıyor. Bir körebe oyunu bu, diyorum rüzgâra,
açık mavi sayfaları okumamaya karar verdiğim günden beri bir körebe
oyunu. Özlemin yer değiştirdiği, özlemin dişilleştiği bir körebe
oyunu. Tutup geçmişi hüzün seven kadına hediye edesim
geliyor. Tutup geçmişi heba eden pamuk elli adamdan koparıp alasım hüznün
etekleri önüne seresim geliyor. Bu mevsim Kış’a hüzün halısının üstünden
yürüyüp, varasım geliyor.
Daha ilk satırlarda
kırılıp dökülüyor kollarım, daha ilk satırlarda bir yorgunluk çöküyor ki
sormayın. Edebiyatla uyuyup edebiyatla uyanıyor şair ve aşkına da aşığına
da şiirden konfetiler hazırlıyor durmadan. Tamam, diyorum ben de,
tamam o zaman; el ele tutuşup şiirin altından geçelim biz, el ele tutuşup
Anais’in günlüğüne dalalım, el ele tutuşup “frensiz yaşayanlar”ın
gözünden bakalım hayata. Ama ben süt banyolarını severim, henüz
bilmiyorsun sen. Ama ben, pahalı ve baş döndürücü parfümler sürerim
allerjiden deli deli kaşınmama rağmen. Ben, kırmızı, seksi kanepeler
isterim gündüz düşlerine dalmak için. Geceden kalan rüyaları
yorumlamak, geceden kalan hazları hatırlamak için altın yıldızlı, masmavi
bir tavan isterim.
Ve Kış delisiyim ben.
Yolculuklarım çoktur. Meselâ tutar bir şiirin arkasından koşarım, tutar
sabah çiğinde yalnızlaşan Alıç’a, sabah çiğinde mahzunlaşan Zeytin’e
adarım kendimi. Avuçlarımda baloncuklar çıkana kadar oynaşırım
toprakla. Çoğu zaman acılı ve yorgun olur geri dönüşlerim. Ama bak,
mutlaka dönerim. Kırlangıçlar mutlaka döner, bilirsin. Uzun süren
yaza öfkelenir, gökyüzünün düz maviliğine sinirlenir, rüzgârsız ve tozlu
mevsime içerler saklarım kendimi, sen bile bulamazsın. Uzun uykulara
dalarım, uyku beşiktir, sallar. Düşlere sığınır, alıp beni buralardan
götürmelerini, alıp beni buralardan kaçırmalarını isterim. Uykuyu bir
elbise gibi giyerim üstüme, sen bile artık dokunamazsın. Pembe
bulutlu aynalara bakarım en son ve en önce. Orada kendimi görürüm. Orada
bir çift yabancı göz, bir çift yeşil zeytin, bir çift şiir, bir çift şair
görürüm. Orada iki kadın, orada yalnız bir kadın, orada ürkek bir
aşık görürüm. Pembe bulutlu aynamda bazen, upuzun saçların arkasına
saklanmış bir çift siyah göz görürüm. Bir yerden hatırlarım onu; ilk
düşümdü. Bir yerden hatırlarım onu her şeyden ve herkesten önceydi.
Sonra apansız gelir
sonbahar. Sonra hep beklediğim halde şaşkına döndürür beni bulutlu
gökyüzü. Ve ilk yağmurlar, ilk çimlenen tohum, ilk yeşil dal, yol
kıyılarında görünen ilk otlar. İçim içime sığmaz, tutamazsın. Bir
menekşelik gelir yapışır yakama, bir hercailik. Böyle zamanlarda
mutlaka bir... bir şey başlar. Ya da biter. Ama her bitiş
yeni bir başlangıç değil mi sence de? Bir özgürlük ve yalnızlık,
yapayalnızlık tutkusu gelir çöker yüreğime. Bütün bağlarımı koparma,
bütün bağlantılarımı kesme arzusuyla tutuşurum. Bir ben kalayım
isterim, bir BEN kalabileyim kendimle. Böyle zamanlarda ne insan,
ne hak, ne hukuk, ne kavga, ne ülke. Bir ben bir de bulut, bir ben, bir
de yağmur, bir ben, bir de mor dağlarım uzanacak önümde. Avucumda
sımsıkı tuttuğum bir menekşe tohumu, birkaç hanımeli soğanı, bir de
sahici su zambağı olsun isterim. Toprak olayım besleyeyim hepsini, yağmur
olup sulayayım, acıktıkça, susadıkça bozkırıma koşayım.
Böyledir işte akış,
hayat böyledir. Gün olur ressamdan bir paket çıkar yola, haberi gelir,
beni uçurur. Pek kadıncadır armağanlara sevinmek, bilirim; ama bu konuda
istisna değilim ne yazık ki ve ne iyi ki. Coşkunluğumdan kapıp elime
fırçayı sürrealist bir sonbahar ağacı çizmeye kalkarım duvarıma.
Sürrealist bir Alıç, sürrealist bir ilişki, evimin duvarında, boydan
boya.
Elimde fırça üstünü
boyamak isterim koyulukların, elimde fırça bir uçurum, bir delilik, bir
ölüm çizmek isterim. Elimde fırça kendi ölümümden korkup geleceğe bir
uçurtma boyamak isterim.
Oysa
koşturuyor parmaklarım tuşların üzerinde ve gene, gene bir deliliğin
eşiğindeyim.
Tijen
ZEYBEK
|