Ana Sayfaya Dön

KIŞ YAZILARI

Şiirler

Beyaz ipek gibi...

Kış bahçesi

Kardanadam

Dışarda kar

Makaleler

Kış mektubu

Kış

Kar yağar karın...

Kış depresyonu

Anılar

Hasan Dağı kış...

O kış gecelerinin...

Matterhorn

Küçük Ali

Kışın kokusu

Öyküler

Kırmızı arabanın...

Uzun bir kışın...

 

 

 

KIŞ KONULU WEB SAYFALARI

kayakrehberi

kayakci

artistikbuzpateni

kayakfederasyonu

kayakturkiye

KIŞ KONULU KİTAP TANITIMI

 

İRTİBAT

E-mail

Ziyaretçi defterine yaz

Ziyaretci defterini oku

Ziyaretci haritasına yaz (Türkiye)

Ziyaretci haritasına yaz (dünya ülkeleri)

Sign Guestbook

Read Guestbook

Guestmap  (all over the world)

 

 

 

 

Matterhorn: Alpler’in efsanevi zirvesi

 

Dağ denizini andıran Alpler'in ortasında, gökyüzüne doğru uzanan sipsivri ve bembeyaz piramit bir kütle... Parmak kalınlığında bir ip, salınan hayatlar, fırtına, kar, soğuk kayalar ve kaybedilen rotalar...

 

Geçen yıl yedikleri fırtına yüzünden geri dönmek zorunda kalan Atlas ekibi, bu yıl da Matterhorn'daydı. Ekibin izlediği rota klasik olmasına karşın sürekli tırmanma gerektiriyordu. Ancak üçüncü denemede Matterhorn'un 4 bin 478 metrelik zirvesi Hakan Öge'yi kabul etti.

Parmak kalınlığında bir ipin ucundayım. Sislerin arasından, hayal gibi bir görünüp bir kaybolan bin metrelik boşluğa bakıyorum. Temmuz ayında olmamıza rağmen kar yağıyor. Islak ve soğuk kayaya dokunur dokunmaz iliklerime kadar ürperiyorum. İsviçre Alpleri'nin ünlü dağı Matterhorn'un Hörnli sırtında, 4 bin metre yüksekteyiz; üstelik deli bir fırtınanın içinde. Zirve ise hâlâ çok uzak!.. Artık dönmeliyiz. Şimdi bulunduğumuz rotadan yıllar önce yapılan ilk çıkışta yaşanan trajediyi düşünüyorum...

Tarih 14 Temmuz 1865. Matterhorn bölgede çıkılamayan tek dağdır. İngiliz Edward Whymper liderliğinde 7 kişilik ekip, 18. denemede nihayet Alpler'in göbeğindeki bu dev granit piramidin en uç noktasına varır. Trajedi zirveden dönerken meydana gelir. Daha ilk metrelerde, birinin ayağı kayar ve emniyet için birbirlerine bağlı olduklarından tüm ekip aşağı doğru sürüklenmeye başlar. İp bu kadar ağırlığa dayanamaz, kopar ve dört kişi 1300 metrelik uçurumdan düşerek can verir. Liderin de içinde bulunduğu kalan 3 kişi ise geri dönmeyi başarır.

Olay, dünyanın önde gelen gazetelerinde manşet olur.‘‘Dağcılık’’ kelimesi kamuoyunda ilk kez bu denli yoğun yer tutuyordur. İngiltere Kraliçesi Victoria yurttaşlarına dağcılığı yasaklama girişiminde bile bulunur. Sonuçta trajedi, dünyada dağcılığa karşı büyük bir ilginin uyanmasına yol açmıştır. İlk çıkış İsviçre tarafından gerçekleştirildiğinden de dağ artık, İtalyancadaki ‘‘Cervino’’ adıyla değil, Almancadaki ‘‘Matterhorn’’ adıyla anılır.

-Hakan, ne bekliyorsun!
Bir anda daldığım düşten sıyrılıyorum. Aşağıdan seslenen Sanem'e bakıyorum.
-Tamam, geliyorum!

Yağan kardan sırılsıklam olmuş ipi yavaş yavaş bırakarak iniyorum... Yolumuzu tümüyle yitirmiş durumdayız. Sağda solda ‘‘bolt’’ denilen bir nevi çiviler bırakılmış, ipimizi onlardan geçiriyoruz. Çevreyi fazla göremediğimizden ve iyice ıslandığımızdan hareketlerimiz de oldukça yavaşladı. Üstelik dört kişiyiz (ben, Sanem, And ve bir gün önce tesadüfen bize katılan Brezilyalı Ottoman); her birimiz iniş öncesi ve sonrası diğerlerini beklemek mecburiyetinde. Giderek soğuktan titremeye de başlıyoruz.

Bir ara sis sıyrılır gibi oluyor. Güneşin yüzünü bile görüyoruz. Nerede olduğumuzu anlamak için iyi bir fırsat bu. Ama göründüğü kadarıyla durum pek iç açıcı değil! Sırttan ineceğimize çok fazla sola kaymış ve doğu duvarının ortalarında bir yerlere gelmişiz. Vakit geçirmeden bir yan geçişle asıl sırta ulaşıyoruz. ‘‘Tamam artık rotayı bulduk, elimizi çabuk tutalım’’ diyor And. Fakat ıslak kayada hareket etmek ve iple inmek o kadar kolay değil... Ulaşmaya çalıştığımız Hörnli Dağ Evi aşağılarda bir yerde ama bu kez de gecenin karanlığı kaplıyor her yeri. Kar durmuştu zaten, şimdi hafif bir yağmur yağıyor. Ama karanlıkla birlikte yolumuzu tekrar yitiriyoruz...

Bulduğumuz her bolttan yararlanmak işimizi kolaylaştırıyor. Fakat hepsinin doğru yerlerde olmayabileceği aklımıza gelmiyor? Acı bir deneyle öğreniyoruz bunu. Böyle bir bolttan iniyor And, aşağılarda bir yerlerden bağırıyor: ‘‘Burası yanlış, sakın gelmeyin! Ben geri çıkmaya çalışacağım!’’ Çok dik bir kaya yüzeyinden indiğinden, ipten yararlanarak çıkması imkânsız. Tırmanacak mecburen. Ama yüzey ıslak ve yeterli tutamak da yok!

Bir saatten fazla sürüyor And'ın 20 metrelik duvarı çıkması. Ama bunun hemen ardından tekrar yol bulmamız rahatlatıyor bizi. Bir saat sonra da Hörnli'ye ulaşıyoruz. Gözüm saate kayıyor; gece yarısı 12:00. Yola çıkışımızdan bu yana 20 saat geçmiş...

Bütün bu sözünü ettiğim olaylar geçen yıl, 97'de olmuştu; zirveye çıkamadan geri dönmüştük. Bu yılın Ağustos ayında yine Zermatt'tayız. Ben, eşim Sanem ve And, Matterhorn'la yarım kalan işimizi bitireceğiz.

Zermatt, İsviçre'nin ünlü bir kasabası. Geçen yıl buraya ayak basar basmaz Matterhorn'u tüm ihtişamıyla karşımızda bulmuştuk. Kasabanın etrafındaki diğer 4 binliklerden kendisini tamamen ayırmış, dimdik, vakarla Zermatt'a yukarıdan bakıyor, adeta onu eziyordu. Hepimiz büyülenmiştik...

Şimdi ise hava berbat. Ne Matterhorn görünüyor, ne de diğer dağlar. Fırsattan yararlanıp kasabayı dolaşıyoruz. Bu denli güzel ve görkemli bir dağa sahip olmayı iyi değerlendirmiş kasabalılar. Hemen her şeyin kıyısında köşesinde Matterhorn'un ya fotoğrafı ya resmi ya da bir maketi var. ‘‘Dünyada en çok ve en iyi pazarlanan dağ’’ diye geçiyor Matterhorn. Yılda bir buçuk milyon kişi ziyaret ediyor bu küçük kasabayı.

Meteorolojinin tahmini doğru çıkmıştı. Hava iki gün sonra açtı. Toparlanıp Hörnli'nin yolunu tutuyoruz. Teleferikle 2 bin 600 metreye çıkacağız...

Küçük bir vadiyi geçince Matterhon beliriveriyor. Ne kadar yakın ve büyük! Gökyüzüne doğru sipsivri uzanan bembeyaz muazzam bir piramit kütle! Onun yanında birer hiç olduğumuzu duyumsuyorum... Teleferikten sonra iki saatlik bir yürüyüş ve Hörnli Dağ Evi... Ortalıkta fazla kimse yok.

Sabah, geçen yıl dağda patlayan havayı aratmayacak bir fırtına karşılıyor bizi. Meteoroloji çuvalladı sanırım. Gün boyu yapabileceğimiz hiçbir şey de yok. Can sıkıntısının esiriyiz artık... Öğlenden sonra hava düzelmeye, aşağıdan da insanlar gelmeye başlıyor. Akşam yemekhanede oturacak yer bulmakta zorlanıyoruz...

Matterhorn'a çıkmanın sekiz değişik rotası var. Bunlardan dördü piramidin sırtları, dördü de piramidin yüzeyleri, daha doğrusu duvarları. Bizim kullanacağımız, 1865'te ilk çıkışın yapıldığı Hörnli sırtı. Burası aynı zamanda klasik çıkış rotası. Gene de klasik yani en kolay rota olmasına rağmen III derecelik zorluğa sahip. Bu da, sürekli olarak kaya tırmanılacak demek.

Sabahın üçünde uyanıp salona iniyoruz. Ana baba günü adeta; herkes büyük bir hızla kahvaltı yapmakla meşgul. Bu sessiz ve aceleci kalabalığa biz de katılıyoruz. Kahvaltıyı bitiren dışarı atıyor kendini. Sanki herkes büyük bir yarışın içinde. Bu durum o kadar rahatsız edici ki kalabalığın azalmasını bekliyoruz. Nasılsa tempomuz hızlı olacağından çoğunu geçeceğiz... İstatistiklere göre yılın sadece 20-30 günü şartlar tırmanışa uygun. Bu da dağda olağanüstü yığılmalara yol açıyor.

Saat sabahın dördü; yoldayız. Önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda, her yerde kafa fenerleri... Yollarını kaybedenler, bağırıp çağıranlar, patır patır taş düşürenler... Böyle bir kalabalığın içinde emniyetli biçimde ilerlemek oldukça zor. İster istemez önümüzdeki grupları takip ediyor ve ne yazık ki onlarla birlikte biz de yolumuzu kaybediyoruz. Rotanın olması gereken güçlüğünden çok uzaktayız. Bayağı ciddi tırmanışlar yapı-yoruz. Bu tür tırmanışlar hem gereğinden fazla yorulmamızın nedeni, hem de zaman kaybetmemizin. İçinde bulunduğumuz kaosa bir de gözü karaları ekleyin! Bunlar kulvarlarda sıra beklemek istemediklerinden ellere, kafalara basa basa en öne geçmeye çalışıyor.

Tabii bu kargaşada tırmanışın hiçbir zevki kalmıyor. Harala gürele ilerleyerek nihayet 4 bin 3 metredeki Solvay barınağının altına geliyoruz. Sırtın üzerinde, kayaların arasındaki bu kulübe yolu yarıladığımızın müjdecisi.

Biz yola devam ediyoruz, ama kalabalığın büyük bir kesimi saatin çok geç olduğundan söz edip geri dönmeye başladı bile. Artık rotada pek fazla kimse kalmadı. Ama şanssızlıklar bitmiyor; bu kez de yukarıdan geri dönenler çıkıyor önümüze. 4 bin 200 metrede karla karşılaşıyoruz. Bundan sonra krampon takmamız gerekecek. Saate bakıyorum, 12:00; herkes çoktan terk etti dağı. Son grup yanımızdan geçerken rehberi, mutlaka dönmemiz gerektiğini, devam etmenin çok tehlikeli olacağını söylüyor. Böyle pırıl pırıl bir havada dönmek... Olamaz! Bunu nasıl kendimize yediririz? Durup düşünüyoruz: Şartları fazla zorlamak çok riskli olabilir mi? Solvay'e dönmeye karar veriyoruz. Geceyi kulübede geçirecek, kendimizi iyi hissedersek erkenden kalkıp, aşağıdaki kalabalıktan önce zirve yapacağız...

Solvay'e ulaştığımızda saat 15:00. Kulübede bizden başka kimse de yok. Ortada bir masa, bir köşede üstüne battaniyeler yığılı bir ranza var... Yanımızda kalan birkaç parça yiyeceği, yarını da düşünerek büyük bir cimrilikle yedikten sonra battaniyelerin altına giriyoruz...

Saat 6:30 dolayında aşağıdan gelen ilk grubun gürültüsüyle uyanıyorum. Giyinmem çok kısa sürüyor.
-Haydi arkadaşlar, yola çıkıyoruz!..
Çıt yok...
-Millet gelmeye başladı. Haydi kalkın!
Hafif bir inleme çarpıyor kulağıma...
-Benim başım çok ağrıyor, bir yere gidebileceğimi sanmıyorum, diyor Sanem.
-Benim de öyle, diyor And, başını bile kaldırmadan.
-Anlaşıldı. Hava biraz daha aydınlansın, hep birlikte geri dönüyoruz!

Ekip arkadaşlarım kendilerini daha iyi hissettiklerinde geri dönüş de başlıyor. Yine ortalık ana baba günü. Hızlı biçimde önce Hornli'ye, oradan da Zermatt'a iniyoruz.

Kasabada kendime başka bir partner bulmaya karar veriyorum. Dağ rehberi kiralanan bürodayım. Bu işle uğraşan kadın gülerek dinliyor beni ve bir broşür uzatıyor: ‘‘Rehberlerin Fiyat Tarifesi’’... İnanılır gibi değil! Çıkış 670, harcamalarla da birlikte 850 İsviçre Frangı. Kâğıdı cebime koyup usulca dışarı çıkıyorum. Atlas'ı arıyorum hemen. Heyecanlıyım. Ve kabul ediliyor! Koşa koşa büroya gidiyorum. Kadın yine gülümsüyor,
-Ne zaman çıkmak istiyorsunuz?
-Şimdi!
Yüzündeki gülümseme bir anda siliniyor.
Şaşkınlıkla,
-Ama bu imkânsız, elimde şu anda hiç rehber yok!Ben umutsuzlukla bir şeyler yapabilir mi diye kadına bakarken, 25 yaşlarında sportif yapılı bir genç sallana sallana içeri giriyor ve birden kadının gözleri açılıyor.
-İnanılmaz, şansa bakın bu bir rehber!

Rehberin adı Peter. Teleferiğin son seferine ise çok az zaman kaldı. Hemen hotele gidip eşyalarımı alıyor ve birlikte tekrar Matterhorn'a doğru yola çıkıyoruz.

Bu kez her şey yolunda. Hem ben şartları artık öğrenmiş durumdayım, hem de buraları oldukça iyi bilen bir rehberleyim. Sabah saat 3:30'da kahvaltıya iniyoruz. Hızlı bir atıştırmanın ardından, kalabalıktan mümkün olduğunca kaçınmak için kendimizi hemen dışarı atıyoruz. Çok hızlı bir tempoyla önümüzdekileri geçip artık yalnız yol almaya başlıyoruz. O anda anlıyorum: Biz önceki çıkışlar sırasında sürekli yanlış yerlere girmişiz. Rehber önde, ben arkada tutamağı bol kayalardan oldukça kolay ve hızlı şekilde yükselerek ilerliyoruz. Daha ben ne olduğunu anlayamadan kendimi Solvay'de buluyorum. Saat daha 5:30! Acaba yanlış mı görüyorum? Solvay'de değil mola vermek, ayakta durmak bile mümkün değil. Daracık bir platform üzerindeki kulübenin her tarafı uyuyan insanlarla dolu. ‘‘Bunlar dönüşte çok geç vakte kalanlar’’ diyor Peter. ‘‘Üstelik büyük ihtimalle hiçbiri de zirveye ulaşamamıştır.’’

Mola vermeden hızla yükselmeye devam ediyoruz. Zirvenin hemen altındaki sabit iplere ulaştığımızda güneş daha yeni doğuyor. Vakit kaybetmeden sabit iplerden yararlanarak tırmanmayı sürdürüyoruz...

Saat 07:00 ve nihayet zirvedeyiz. İşte sonunda 4 bin 478 metrede, Matterhorn'un tepesindeyim. Bu görkemli dağ, ününe yakışır şekilde beni zorladı ve ancak üçüncü denemede kabul etti! Kendimi gerçekten iyi hissediyorum.

Her yanımı saran, bir dağ denizi şeklinde uzayıp giden Alpler'in tepelerini seyrediyordum. Peter,
-Kutlarım ve teşekkür ederim. Ben şimdiye kadar buraya üç saatte yapılan rehberli bir çıkış duymadım...
Alçakgönüllü olmaya zorluyorum kendimi,
-Rehberimiz iyi herhalde, diyorum.

Sakin sakin, acele etmeden inmeye başlıyoruz sonra. İnerken yolda bir ok işareti gösteriyor Peter: ‘‘Bak, bu işareti doğru yolu belirtmek için koymuşlar.’’ Hemen gidip işareti siliyor. ‘‘Bu işaretler olursa biz nereden para kazanacağız?..’’ Şaşkın şaşkın bakınıyorum. Yolu bu kadar çok kaybetmemizin nedeni buymuş meğer...Hörnli'ye saat 10:30'da ulaşıyoruz. Rehberimle vedalaşıp Zermatt'a yöneldiğimde, göğsümden dışarı çıkmak isteyen bir sevinci zapt edemiyorum. Teleferiğe doğru giden patikayı koşa koşa inerken, niye dağlarda olduğumu anladığımı sanıyorum...

 

Hakan ÖĞE

 

Ana sayfa

 

 

 

Ruşen Ergün tarafından 29.12.2003 tarihinde yapıldı. Her hakkı saklıdır.

(created on 12.29.2003 by Rusen Ergun.All rights reserved)

 

 

 

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1