|

Matterhorn: Alpler’in efsanevi zirvesi
Dağ denizini andıran Alpler'in ortasında,
gökyüzüne doğru uzanan sipsivri ve bembeyaz piramit bir kütle... Parmak
kalınlığında bir ip, salınan hayatlar, fırtına, kar, soğuk kayalar ve
kaybedilen rotalar...
Geçen yıl yedikleri
fırtına yüzünden geri dönmek zorunda kalan Atlas ekibi, bu yıl da
Matterhorn'daydı. Ekibin izlediği rota klasik olmasına karşın sürekli
tırmanma gerektiriyordu. Ancak üçüncü denemede Matterhorn'un 4 bin 478
metrelik zirvesi Hakan Öge'yi kabul etti.
Parmak kalınlığında bir
ipin ucundayım. Sislerin arasından, hayal gibi bir görünüp bir kaybolan
bin metrelik boşluğa bakıyorum. Temmuz ayında olmamıza rağmen kar yağıyor. Islak ve soğuk kayaya
dokunur dokunmaz iliklerime kadar ürperiyorum. İsviçre Alpleri'nin ünlü
dağı Matterhorn'un Hörnli sırtında, 4 bin metre yüksekteyiz; üstelik deli
bir fırtınanın içinde. Zirve ise hâlâ çok uzak!.. Artık dönmeliyiz. Şimdi
bulunduğumuz rotadan yıllar önce yapılan ilk çıkışta yaşanan trajediyi
düşünüyorum...
Tarih 14 Temmuz 1865.
Matterhorn bölgede çıkılamayan tek dağdır. İngiliz Edward Whymper
liderliğinde 7 kişilik ekip, 18. denemede nihayet Alpler'in göbeğindeki
bu dev granit piramidin en uç noktasına varır. Trajedi zirveden dönerken
meydana gelir. Daha ilk metrelerde, birinin ayağı kayar ve emniyet için
birbirlerine bağlı olduklarından tüm ekip aşağı doğru sürüklenmeye
başlar. İp bu kadar ağırlığa dayanamaz, kopar ve dört kişi 1300 metrelik
uçurumdan düşerek can verir. Liderin de içinde bulunduğu kalan 3 kişi ise
geri dönmeyi başarır.
Olay, dünyanın önde gelen
gazetelerinde manşet olur.‘‘Dağcılık’’ kelimesi kamuoyunda ilk kez bu
denli yoğun yer tutuyordur. İngiltere Kraliçesi Victoria yurttaşlarına
dağcılığı yasaklama girişiminde bile bulunur. Sonuçta trajedi, dünyada
dağcılığa karşı büyük bir ilginin uyanmasına yol açmıştır. İlk çıkış
İsviçre tarafından gerçekleştirildiğinden de dağ artık, İtalyancadaki
‘‘Cervino’’ adıyla değil, Almancadaki ‘‘Matterhorn’’ adıyla anılır.
-Hakan, ne bekliyorsun!
Bir anda daldığım düşten sıyrılıyorum. Aşağıdan seslenen Sanem'e
bakıyorum.
-Tamam, geliyorum!
Yağan kardan sırılsıklam
olmuş ipi yavaş yavaş bırakarak iniyorum... Yolumuzu tümüyle yitirmiş
durumdayız. Sağda solda ‘‘bolt’’ denilen bir nevi çiviler bırakılmış,
ipimizi onlardan geçiriyoruz. Çevreyi fazla göremediğimizden ve iyice
ıslandığımızdan hareketlerimiz de oldukça yavaşladı. Üstelik dört kişiyiz
(ben, Sanem, And ve bir gün önce tesadüfen bize katılan Brezilyalı
Ottoman); her birimiz iniş öncesi ve sonrası diğerlerini beklemek
mecburiyetinde. Giderek soğuktan titremeye de başlıyoruz.
Bir ara sis sıyrılır gibi
oluyor. Güneşin yüzünü bile görüyoruz. Nerede olduğumuzu anlamak için iyi
bir fırsat bu. Ama göründüğü kadarıyla durum pek iç açıcı değil! Sırttan
ineceğimize çok fazla sola kaymış ve doğu duvarının ortalarında bir
yerlere gelmişiz. Vakit geçirmeden bir yan geçişle asıl sırta ulaşıyoruz.
‘‘Tamam artık rotayı bulduk, elimizi çabuk tutalım’’ diyor And. Fakat
ıslak kayada hareket etmek ve iple inmek o kadar kolay değil... Ulaşmaya
çalıştığımız Hörnli Dağ Evi aşağılarda bir yerde ama bu kez de gecenin
karanlığı kaplıyor her yeri. Kar
durmuştu zaten, şimdi hafif bir yağmur yağıyor. Ama karanlıkla birlikte
yolumuzu tekrar yitiriyoruz...
Bulduğumuz her bolttan
yararlanmak işimizi kolaylaştırıyor. Fakat hepsinin doğru yerlerde
olmayabileceği aklımıza gelmiyor? Acı bir deneyle öğreniyoruz bunu. Böyle
bir bolttan iniyor And, aşağılarda bir yerlerden bağırıyor: ‘‘Burası
yanlış, sakın gelmeyin! Ben geri çıkmaya çalışacağım!’’ Çok dik bir kaya
yüzeyinden indiğinden, ipten yararlanarak çıkması imkânsız. Tırmanacak
mecburen. Ama yüzey ıslak ve yeterli tutamak da yok!
Bir saatten fazla sürüyor And'ın 20
metrelik duvarı çıkması. Ama bunun hemen ardından tekrar yol bulmamız
rahatlatıyor bizi. Bir saat sonra da Hörnli'ye ulaşıyoruz. Gözüm saate
kayıyor; gece yarısı 12:00. Yola çıkışımızdan bu yana 20 saat geçmiş...
Bütün bu sözünü ettiğim
olaylar geçen yıl, 97'de olmuştu; zirveye çıkamadan geri dönmüştük. Bu
yılın Ağustos ayında yine Zermatt'tayız. Ben, eşim Sanem ve And,
Matterhorn'la yarım kalan işimizi bitireceğiz.
Zermatt, İsviçre'nin ünlü
bir kasabası. Geçen yıl buraya ayak basar basmaz Matterhorn'u tüm
ihtişamıyla karşımızda bulmuştuk. Kasabanın etrafındaki diğer 4
binliklerden kendisini tamamen ayırmış, dimdik, vakarla Zermatt'a
yukarıdan bakıyor, adeta onu eziyordu. Hepimiz büyülenmiştik...
Şimdi ise hava berbat. Ne
Matterhorn görünüyor, ne de diğer dağlar. Fırsattan yararlanıp kasabayı
dolaşıyoruz. Bu denli güzel ve görkemli bir dağa sahip olmayı iyi
değerlendirmiş kasabalılar. Hemen her şeyin kıyısında köşesinde
Matterhorn'un ya fotoğrafı ya resmi ya da bir maketi var. ‘‘Dünyada en
çok ve en iyi pazarlanan dağ’’ diye geçiyor Matterhorn. Yılda bir buçuk
milyon kişi ziyaret ediyor bu küçük kasabayı.
Meteorolojinin tahmini
doğru çıkmıştı. Hava iki gün sonra açtı. Toparlanıp Hörnli'nin yolunu
tutuyoruz. Teleferikle 2 bin 600 metreye çıkacağız...
Küçük bir vadiyi geçince
Matterhon beliriveriyor. Ne kadar yakın ve büyük! Gökyüzüne doğru
sipsivri uzanan bembeyaz muazzam bir piramit kütle! Onun yanında birer
hiç olduğumuzu duyumsuyorum... Teleferikten sonra iki saatlik bir yürüyüş
ve Hörnli Dağ Evi... Ortalıkta fazla kimse yok.
Sabah, geçen yıl dağda
patlayan havayı aratmayacak bir fırtına karşılıyor bizi. Meteoroloji
çuvalladı sanırım. Gün boyu yapabileceğimiz hiçbir şey de yok. Can
sıkıntısının esiriyiz artık... Öğlenden sonra hava düzelmeye, aşağıdan da
insanlar gelmeye başlıyor. Akşam yemekhanede oturacak yer bulmakta
zorlanıyoruz...
Matterhorn'a çıkmanın sekiz değişik
rotası var. Bunlardan dördü piramidin sırtları, dördü de piramidin
yüzeyleri, daha doğrusu duvarları. Bizim kullanacağımız, 1865'te ilk
çıkışın yapıldığı Hörnli sırtı. Burası aynı zamanda klasik çıkış rotası.
Gene de klasik yani en kolay rota olmasına rağmen III derecelik zorluğa
sahip. Bu da, sürekli olarak kaya tırmanılacak demek.
Sabahın üçünde uyanıp
salona iniyoruz. Ana baba günü adeta; herkes büyük bir hızla kahvaltı
yapmakla meşgul. Bu sessiz ve aceleci kalabalığa biz de katılıyoruz.
Kahvaltıyı bitiren dışarı atıyor kendini. Sanki herkes büyük bir yarışın
içinde. Bu durum o kadar rahatsız edici ki kalabalığın azalmasını
bekliyoruz. Nasılsa tempomuz hızlı olacağından çoğunu geçeceğiz...
İstatistiklere göre yılın sadece 20-30 günü şartlar tırmanışa uygun. Bu
da dağda olağanüstü yığılmalara yol açıyor.
Saat sabahın dördü;
yoldayız. Önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda, her yerde kafa
fenerleri... Yollarını kaybedenler, bağırıp çağıranlar, patır patır taş
düşürenler... Böyle bir kalabalığın içinde emniyetli biçimde ilerlemek
oldukça zor. İster istemez önümüzdeki grupları takip ediyor ve ne yazık
ki onlarla birlikte biz de yolumuzu kaybediyoruz. Rotanın olması gereken
güçlüğünden çok uzaktayız. Bayağı ciddi tırmanışlar yapı-yoruz. Bu tür
tırmanışlar hem gereğinden fazla yorulmamızın nedeni, hem de zaman
kaybetmemizin. İçinde bulunduğumuz kaosa bir de gözü karaları ekleyin!
Bunlar kulvarlarda sıra beklemek istemediklerinden ellere, kafalara basa
basa en öne geçmeye çalışıyor.
Tabii bu kargaşada
tırmanışın hiçbir zevki kalmıyor. Harala gürele ilerleyerek nihayet 4 bin
3 metredeki Solvay barınağının altına geliyoruz. Sırtın üzerinde,
kayaların arasındaki bu kulübe yolu yarıladığımızın müjdecisi.
Biz yola devam ediyoruz, ama
kalabalığın büyük bir kesimi saatin çok geç olduğundan söz edip geri
dönmeye başladı bile. Artık rotada pek fazla kimse kalmadı. Ama
şanssızlıklar bitmiyor; bu kez de yukarıdan geri dönenler çıkıyor
önümüze. 4 bin 200 metrede karla karşılaşıyoruz. Bundan sonra krampon
takmamız gerekecek. Saate bakıyorum, 12:00; herkes çoktan terk etti dağı.
Son grup yanımızdan geçerken rehberi, mutlaka dönmemiz gerektiğini, devam
etmenin çok tehlikeli olacağını söylüyor. Böyle pırıl pırıl bir havada
dönmek... Olamaz! Bunu nasıl kendimize yediririz? Durup düşünüyoruz:
Şartları fazla zorlamak çok riskli olabilir mi? Solvay'e dönmeye karar
veriyoruz. Geceyi kulübede geçirecek, kendimizi iyi hissedersek erkenden
kalkıp, aşağıdaki kalabalıktan önce zirve yapacağız...
Solvay'e ulaştığımızda
saat 15:00. Kulübede bizden başka kimse de yok. Ortada bir masa, bir
köşede üstüne battaniyeler yığılı bir ranza var... Yanımızda kalan birkaç
parça yiyeceği, yarını da düşünerek büyük bir cimrilikle yedikten sonra
battaniyelerin altına giriyoruz...
Saat 6:30 dolayında
aşağıdan gelen ilk grubun gürültüsüyle uyanıyorum. Giyinmem çok kısa
sürüyor.
-Haydi arkadaşlar, yola çıkıyoruz!..
Çıt yok...
-Millet gelmeye başladı. Haydi kalkın!
Hafif bir inleme çarpıyor kulağıma...
-Benim başım çok ağrıyor, bir yere gidebileceğimi sanmıyorum, diyor
Sanem.
-Benim de öyle, diyor And, başını bile kaldırmadan.
-Anlaşıldı. Hava biraz daha aydınlansın, hep birlikte geri dönüyoruz!
Ekip arkadaşlarım
kendilerini daha iyi hissettiklerinde geri dönüş de başlıyor. Yine
ortalık ana baba günü. Hızlı biçimde önce Hornli'ye, oradan da Zermatt'a
iniyoruz.
Kasabada kendime başka bir partner
bulmaya karar veriyorum. Dağ rehberi kiralanan bürodayım. Bu işle uğraşan
kadın gülerek dinliyor beni ve bir broşür uzatıyor: ‘‘Rehberlerin Fiyat
Tarifesi’’... İnanılır gibi değil! Çıkış 670, harcamalarla da birlikte
850 İsviçre Frangı. Kâğıdı cebime koyup usulca dışarı çıkıyorum. Atlas'ı
arıyorum hemen. Heyecanlıyım. Ve kabul ediliyor! Koşa koşa büroya
gidiyorum. Kadın yine gülümsüyor,
-Ne zaman çıkmak istiyorsunuz?
-Şimdi!
Yüzündeki gülümseme bir anda siliniyor.
Şaşkınlıkla,
-Ama bu imkânsız, elimde şu anda hiç rehber yok!Ben umutsuzlukla bir
şeyler yapabilir mi diye kadına bakarken, 25 yaşlarında sportif yapılı
bir genç sallana sallana içeri giriyor ve birden kadının gözleri
açılıyor.
-İnanılmaz, şansa bakın bu bir rehber!
Rehberin adı Peter.
Teleferiğin son seferine ise çok az zaman kaldı. Hemen hotele gidip
eşyalarımı alıyor ve birlikte tekrar Matterhorn'a doğru yola çıkıyoruz.
Bu kez her şey yolunda.
Hem ben şartları artık öğrenmiş durumdayım, hem de buraları oldukça iyi
bilen bir rehberleyim. Sabah saat 3:30'da kahvaltıya iniyoruz. Hızlı bir
atıştırmanın ardından, kalabalıktan mümkün olduğunca kaçınmak için
kendimizi hemen dışarı atıyoruz. Çok hızlı bir tempoyla önümüzdekileri
geçip artık yalnız yol almaya başlıyoruz. O anda anlıyorum: Biz önceki
çıkışlar sırasında sürekli yanlış yerlere girmişiz. Rehber önde, ben
arkada tutamağı bol kayalardan oldukça kolay ve hızlı şekilde yükselerek
ilerliyoruz. Daha ben ne olduğunu anlayamadan kendimi Solvay'de
buluyorum. Saat daha 5:30! Acaba yanlış mı görüyorum? Solvay'de değil
mola vermek, ayakta durmak bile mümkün değil. Daracık bir platform
üzerindeki kulübenin her tarafı uyuyan insanlarla dolu. ‘‘Bunlar dönüşte
çok geç vakte kalanlar’’ diyor Peter. ‘‘Üstelik büyük ihtimalle hiçbiri
de zirveye ulaşamamıştır.’’
Mola vermeden hızla
yükselmeye devam ediyoruz. Zirvenin hemen altındaki sabit iplere
ulaştığımızda güneş daha yeni doğuyor. Vakit kaybetmeden sabit iplerden
yararlanarak tırmanmayı sürdürüyoruz...
Saat 07:00 ve nihayet
zirvedeyiz. İşte sonunda 4 bin 478 metrede, Matterhorn'un tepesindeyim.
Bu görkemli dağ, ününe yakışır şekilde beni zorladı ve ancak üçüncü
denemede kabul etti! Kendimi gerçekten iyi hissediyorum.
Her yanımı saran, bir dağ
denizi şeklinde uzayıp giden Alpler'in tepelerini seyrediyordum. Peter,
-Kutlarım ve teşekkür ederim. Ben şimdiye kadar buraya üç saatte yapılan
rehberli bir çıkış duymadım...
Alçakgönüllü olmaya zorluyorum kendimi,
-Rehberimiz iyi herhalde, diyorum.
Sakin sakin, acele etmeden
inmeye başlıyoruz sonra. İnerken yolda bir ok işareti gösteriyor Peter:
‘‘Bak, bu işareti doğru yolu belirtmek için koymuşlar.’’ Hemen gidip
işareti siliyor. ‘‘Bu işaretler olursa biz nereden para kazanacağız?..’’
Şaşkın şaşkın bakınıyorum. Yolu bu kadar çok kaybetmemizin nedeni buymuş
meğer...Hörnli'ye saat 10:30'da ulaşıyoruz. Rehberimle vedalaşıp
Zermatt'a yöneldiğimde, göğsümden dışarı çıkmak isteyen bir sevinci zapt
edemiyorum. Teleferiğe doğru giden patikayı koşa koşa inerken, niye
dağlarda olduğumu anladığımı sanıyorum...
Hakan ÖĞE
|