|

Kışın Kokusu
İstanbul'un çok eski bir mahallesinde geçti
çocukluğum. Daracık sokakları, birbiri üzerine düşecekmiş gibi duran
kargacık-burgacık evleriyle gerçek bir "kenar mahalle"ydi...
İnsanları yoksul ama sıcacıktı. Kış aylarında, odunu kömürü olmayanlara
mahallecek yardım ederdik. Bunu da hiç hissettirmeden yapar, gece oldu
mu, kapılarının önlerine birer kucak odun bırakırdık.
Banyoların bile sobayla ısındığı zamanlardı onlar. Annem, kış
aylarında banyoyu haftada bir kez, pazar günleri yakar, hepimizi sırayla
yıkardı. Yıkanmak istemeyen babamla ise tatlı tatlı didişir, sonunda ikna
etmeyi başarırdı. Banyodan önce odanın sobasını iyice doldurur, üzerine
su dolu bakır güğümü koyardı; banyo sonrası hemen çay demlemek için...
Banyo işi bittiğinde su kaynamış olur, annem hemen çayı demler, bizi
sobanın etrafında toplayarak giydirirdi. En çok benimle uğraşırdı.
Saçlarım uzun olduğu için havluyla dakikalarca kurular, sonra tarar, iki
yanlarından sıkıca örerdi.
Kış ayında, pazar günleri bir ayin gibi yaşanırdı evde. Annem, cuma
pazarından mutlaka kestane alır, babamın izinli olduğu tek gün olan
pazara kadar saklardı. Ve nedendir bilmem, ille de banyodan sonra kestane
patlatılırdı. Kardeşlerimle birlikte sobanın karşısındaki divana kurulur,
annemin kestaneleri maşayla tek tek çevirmesini izlerdik. Annem, patlayan
kestaneleri biraz soğutur, her birimize kardeş payı dağıtırdı. Bir de
sobanın üstünde mutlaka bir limon veya portakal kabuğu bulunurdu. Kestane
kokusuna bu kabukların kokusu karışır, nefis bir aroma yayılırdı odanın
içine. O koku hala burnumdadır.
O zamanlar kar da çok yağardı. Sokakların beyaza kestiği günlerde,
kardeşlerimle ve mahallenin bütün çocuklarıyla, sokakta kızak kaymayı çok
severdim. Boş bir arsa vardı sokağımızda. Oldukça yokuş bir arsaydı. Okul
sonrası bütün çocuklar burada toplanır, kimimiz, pazardan alınma
sandıkların, kimimiz ise üst üste dikilmiş naylonların üzerinde kayardık
çığlık çığlığa. Üstümüz başımız ıslanır, dudaklarımız morarırdı... Yine
de evlere girmezdik geç vakitlere kadar. Pencerelerden sarkan
annelerimizin bağırmalarına aldırmaz, birkaç dakika daha kalabilmek için
olmadık bahaneler uydururduk. İçeriye girdiğimizde ise ya kulaklarımız
çekilir, ya popomuza bir şaplak yerdik.
Ben en çok, sokağımızdaki lambanın ışığında uçuşan kar tanelerini
seyretmeyi severdim. Onların canlı olduğunu düşünür, elime alır almaz
eriyen bu minik tanelerin, sadece elimde öldüğünü varsayardım. Oysa
düştükleri ve biriktikleri yerde ölmüyorlardı. Çünkü birikip birikip
bembeyaz bir örtü yaratan bu taneler çok uzun bir süre kalabiliyorlardı
yerde. Dolayısıyla, bu birikmiş karları elime alıp kartopu yaparsam
onlara zarar vermiş olmazdım. Hiç işte çocuk aklı!
Kaymanın ötesinde, mahallenin çocuklarıyla kartopu savaşları da
yapardık. Bir keresinde, mahallenin haşarı çocuklarından biri içine taş
koyduğu bir kartopunu atmış, başımda hafif bir sıyrık olmuştu. Tabii
hafif olması yaygara koparmama engel olmamıştı. "Annnneeeeee"
diye avaz avaz bağırarak ağlamış, bütün mahallenin çocuklarını başıma
toplamış, kadınların pencerelerden sarkmalarını sağlamış, kayıplara
karışan o çocuğun annesiyle annemin ağız dalaşı yapmalarına neden
olmuştum.
Ne güzel günlerdi... ne güzel... dayanışmanın, komşuluğun olduğu,
yoksulluğun paylaşıldığı günler...
Emine BAŞA
(Sevgili Arkadaşım bu güzel anıyı bizlerle bu sayfada da
paylaştığın için teşekkürler.)
|