 |
|
DİKLİK VE PARALELLİK GERİSİ YALAN !!! | |
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
..:: Anasayfaya
Dönüş ::..
Kişilik bozukluğunun kültürel
bağlamı
Foulks (1997) bir kişilik
özelliğinin uyumu veya işlevi bozucu olmasının
kültürel bağlamla ilişkili olduğunu yazar. ‘Normal
kişilik’ten sapmayı tanımlamak; bir toplumun özgül
değer, ideal, dünya görüşü, kaynak ve sosyal
yapıları dikkate alınarak gerçekleştirilecek
kültürel bir egzersizdir. Küçük ölçekli
toplumlarda normlara uymayan kişi çok daha az
sıklıkta anormal olarak etiketlenmektedir. Bu da
böylesi toplumlarda ruhsal rahatsızlıkların neden
daha fazla remisyon gösterdiğini açıklar. Anormal
ve normali ayırma konusunda bir zorluk da farklı
kültürlerin farklı kişilik özeliklerini ideal
olarak tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Yenilik
arayışı, tez canlılık ve dışa dönüklük gibi
özellikler belirli bir toplumda erkekler için
ideal kabul edilebilir ve bu toplumda çocuk
yetiştirme pratikleri, yasak, ritüel ve kurumlar
bu değerleri öğretip pekiştirebilir. Buna ek
olarak, çocuk yetiştirme ve sosyalleşme
pratiklerinin kültürler arasında hatırı sayılır
bir biçimde değiştiğini ve bunun da çocuğun önemli
evrelerindeki gelişimini doğrudan etkilediğini
hatırlamak gerekir. Herhangi bir toplumda
ebeveynlik çoğu tarihten tevarüs edilen öğrenilmiş
inanç, değer ve pratiklerce biçimlenir. Bu özgül
çocukluk yaşantıları bazı kişilik özelliklerinin
bastırılarak bazılarının öne çıkarılmasında
belirgin rol oynayabilir. Bazı kişilik
bozukluklarının tanı ölçütleri içinde yer alan pek
çok özellik başka kültürlerde normal sayılabilir.
Bu duruma aşağıdaki biçimlerde örnek verilebilir:
Paranoid KB.
Pek çok Akdeniz halkı ‘nazar’a inanır, muska
takar, selîm olaylarda gizli ve tehditkâr anlamlar
arar, yeterli bir temele dayanmaksızın
başkalarından zarar göreceğini düşünür;
başkalarına güvenmekte zorlanır. Böylesi bireyler
kendi kültürel bağlamında incelenmedikleri sürece
paranoid kişilik bozukluğu tanısı alabilirler.
Şizoid KB. Yalnız etkinliklerde bulunma, duygu
yokluğu, cinsel arzu yokluğu, övgü veya eleştiriye
kayıtsızlık ve kısıtlı duygulanım aydınlanmış
Budist rahibini de tarif edebilir.
Şizotipal KB. Büyüsel düşünce, olağandışı algısal
yaşantılar, tuhaf veya eksantrik davranış ve
görünümler, uygunsuz soyut konuşma, pek az yakın
arkadaş ve sırdaş küçük toplumlardaki pek çok
şaman ve mistiğin gösterdiği özelliklerdir.
Histrionik KB.
Pek çok başarılı aktris, model veya şov kızı
fiziksel cazibe ile çok uğraşan, duygusal olarak
kendilerini çok fazla ifade eden, ben-merkezci,
dikkat odağı olmadıklarında rahatsızlık hisseden
kişilik özellikleri gösterirler.
Narsisistik KB. Pek çok başarılı iş adamı veya
politik lider kendi amaçları uğruna başkalarını
kullanır, kendilerini çok önemli sayar, sınırsız
güç ve başarı düşleri kurar, sürekli dikkat ister
ve diğerlerinin hissettiklerine eşduyum
gösteremezler. Bu özellikler kimi toplumlarda
garip karşılanmasa da NKB tanısını
koydurabilirler.
Bağımlı KB.
Bu bireyler yanlış olduğunu bilseler bile
reddedilme korkusuyla diğer insanları onaylarlar.
Başkalarının kendileri hakkında önemli kararlar
almalarına izin verirler. İnsanlar kendilerini
sevsin diye nâhoş buldukları işleri yapmaya
gönüllü olurlar, yakın ilişkiler bittiğinde
çaresiz hisseder, eleştiriyle kolayca
yaralanırlar. Tüm bu özellikler geleneksel İnuit
toplumunda yüceltilen kültürel değerlerdir. (Foulks
1997).
Kişilik bozukluğu kavramı
‘kültürel bir inşa’ mıdır?
Lin (1997) muhtelif kişilik
bozukluklarını tanımlayıp sınırlarken
kullandığımız kavramların ne ölçüde ‘kültüre
bağımlı’ olduğunu sorgulamamız gerektiğini söyler.
Karakter özellikleri ve huy farklılıkları
antikiteden beri bilinmekle birlikte, kişilik ve
kişilik bozukluğu kavramları nisbeten yeni Batılı
icatlardır. ‘Kişilik bozukluğu’ ifadesi bazı
Batı-dışı kültürlerin temel inançlarıyla
çelişmektedir. Sözgelimi günümüz Çinlilerinin
çoğu, Konfüçyüsçülükte mündemiç olan insan
tabiatının tekemmül edebileceği inancına bağlı
olarak, kişilikte kalıcı bir kusur fikrine
yabancılık duyacaktır. Bu durum Çinli
psikiyatristlerin, uluslararası tanı sistemleriyle
uyum içinde olma gayretlerine rağmen, kişilik
bozukluğu tanısını kabul edip kullanmaktaki yaygın
tereddüdünü de açıklamaktadır. Kişilik bozukluğu
tanılarının uygulanmasındaki zorluk ve engeller bu
kategorilerin evrenselliğinin ve geçerliğinin
sorgulanmasına yol açmaktadır. Antisosyal kişilik
bozukluğu dışında bu ‘sendromlar’ın zaman içinde
sebat edip etmedikleri veya doğal seyirleri
üzerinde pek az şey bilinmektedir (Lin 1997). Bir
başka husus da, belirli bir toplumda normal
dağılım gösteren kişilik özelliklerinin bir
parçasının, etiketlenmesi ve patolojize edilmesi
(marazîleştirilmesi) tehlikesidir. Özellikle
antisosyal kişilik bozukluğunda bu tür bir
etiketleme terapötik nihilizme yol açmakta, her
zaman olmasa da sıklıkla ahlâkî olarak
görülebilecek bir durum medikalize edilmekte ve
ceza sistemi tıbbın kanatları altına alınmaktadır.
Medikalizasyonun en ciddi sonuçlarından birisi de
davranışsal sorunları olan bir bireye görünüşte
bilimsel bir etiket yapıştırmak suretiyle
sorunlarının kaynağı olarak kişilik kusurunun
gösterilmesidir. Bu durum karakter özelliklerinin
tezahürlerinin nadiren durağan olduğu , daha
ziyade çevreyle dinamik etkileşimlerin neticesinde
ortaya çıktığı gerçeğini gizlemektedir (Lin 1997).
Kişilik bozukluğu kategorilerinin geleneksel
cinsiyetçi yaklaşımları pekiştirdiği de dile
getirilmiştir. Kadınlarda histrionik kişilik
bozukluğu erkeklerde ise antisosyal kişilik
bozukluğu daha yaygın olarak teşhis edilmektedir.
Bu durum kültürel stereotiplerin yankılanmasıdır:
Bağımsız erkek ve bağımlı kadın. Antisosyal
bağımlılığa karşı savaşır ve diğer insanlara
ortadan kaldırılması gereken engeller veya
yönlendirilmesi gereken vasıtalar olarak bakar.
Öte yanda histrionik diğerlerine bağlanmak
suretiyle derin bir içsel yalnızlığı iyileştirmeye
çalışır. Kadın mâneviyat, hastalık ve isterik
gösteriye; erkekse dünyaperestliğe, saldırganlık
ve ince hesaba yatkındır (Nuckolls 1992).
Bir hayat tarzı olarak
narsisizm
Christopher Lasch (1979)
psikiyatrik patolojinin en belirgin biçimleri
olarak kişilik bozukluklarının öne çıkmasını;
bürokrasi, imgelerin çoğalması, terapötik
ideolojiler, içsel hayatın rasyonelleşmesi,
tüketim kültü, aile hayatındaki değişiklikler ve
değişen sosyalleşme örüntüleri gibi bir dizi
toplumsal ve kültürel değişikliğe bağlamaktadır.
Patolojik narsisizmi besleyen şey çağımızda günlük
hayatın dokusunu oluşturan özelliklerdir :
diğerlerinin sunduğu sıcaklığa gereksinirken
bağımlılıktan korkmak, bir içsel boşluk duygusu,
sınırsız bastırılmış öfke ve tatmin bulmayan
ihtiyaçlar.
Lasch’a (1979) göre
narsisizm modern hayatın gerilim ve endişeleriyle
gerçek mânada başa çıkmanın en iyi biçimini temsil
etmektedir. Bu yüzden hâkim olan toplumsal şartlar
herkesin içinde saklı duran narsisistik
özellikleri değişik derecelerde açığa çıkarır. Bu
durum aileyi de dönüştürmekte ve böylece kişiliğin
altta yatan yapısını şekillendirmektedir. Bir
geleceği olmadığını düşünen bir toplum bir sonraki
neslin ihtiyaçlarına dikkat kesilmeyecektir,
tarihî süreksizlik duygusu da aile üzerinde
tahripkâr bir etki yaratacaktır. Zygmunt Bauman’a
(1999) göre ise aile insanın kendi yaralanabilir
ve geçici olduğu kabul edilen varoluşuyla demir
atabileceği emniyet verici, kalıcı bir limandan
başka birşeyi getirmektedir artık akla.
“Başlatması kadar bitirmesi de, kurması kadar
yıkması da kolay olan ailenin, onu meydana
getirenlerden daha uzun süreceğine güvenilemiyor
artık. Sonsuzluğa uzanan bu köprü de-üzerinde
yürüyen insanlar kadar kırılgan-belki onlardan
daha kısa ömürlü.” (Bauman, 1999). Sosyal
örüntüler aile vasıtasıyla kişilik üzerinde
kendilerini yeniden üretirler. Dünyanın, modern
hayatın sunduğu belirsizlik ve emniyetsizliklerden
köken almak suretiyle, tehlikeli ve yasak koyucu
bir yer olarak algılanması saldırgan dürtülerin
narsisistik biçimde dışa yansıtılmasıyla daha da
pekişecektir. Toplumun bir geleceği olmadığı
inancı, gelecek kuşaklarla özdeşleşme yolunda bir
narsisistik yetersizliği veya kişinin kendisini
tarihî akışın bir parçası olarak hissedemeyişini
de içinde barındırmaktadır.Sosyal bağların
zayıflaması, aynı zamanda bağımlılığa karşı bir
narsisistik savunmayı da yansıtmaktadır (Lasch
1979). Bu ‘zalim’ dünyada kendini koruma ve psişik
açıdan hayatta kalma etiği; yalnızca ekonomik
savaş hâli, yükselen suç oranları veya toplumsal
kaosla ifadesini bulmaz, o aynı zamanda bireylerin
öznel yalıtılmışlık ve boşluk yaşantısında da
ifadesini bulur. 'Yirminci yüzyıl insanının temel
sorunu nedir?' diye sorar Rollo May (1953) ve
cevaplar : 'Boşluk'. İnsanlar neyi istediklerini
ve neyi hissettiklerini bilmemektedirler. Arzu ve
isteklerini bir kesinlik halinde yaşamadıkları
için, kararsızlıktan ve özerklik yoksunluğundan
yakınmaktadırlar. Richard Sennett (2003) “yeni
kapitalizmin zaman boyutu, insanın karakteri ile
bu karakterin süregiden bir anlatıya dönüşmesini
engelleyen çılgın zaman deneyimi arasında bir
çatışma yarattı” diye yazar. Oysa itimat,
ontolojik emniyet ve şeylerin/kişilerin
sürekliliği hissi erişkin kişiliğinde birbiriyle
yakından ilgili durumlardır. Diğerlerine itimat
güçlü bir insanî ihtiyaçtır (Giddens 1991).
Dolayısıyla kimlik artık insanın atalarından
tevarüs edebileceği bir anlatı değildir,
yaşadığımız geç modern zaman diliminde sürekli
yeniden icad edilmek zorundadır (Giddens 1991,
Giddens 2000). Yahut bir başka deyişle, “psişe,
sonu gelmez bir oluş süreci içindedir, asla
tamamlanamayan bir benlik halindedir. Bu
koşullarda, resmin tamamını aydınlatan,
belirleyici bir değişim anı ya da bütünlüklü bir
anlatı kurmak neredeyse olanaksızdır” (Bauman
1993). Frosch (1991) benliğin bazı patolojilerinin
doğrudan postmodern hayatın kendisinden
kaynaklandığını öne sürmektedir. Özellikle
benliğin büyüklenmesi tarzındaki narsisistik
bozukluklar, zamanımızın karakteristik
patolojilerindendir. Bu durum, sadece benliğe
aşırı değer yüklenmesi olarak değil aynı zamanda
benliğin gördüğü erken hasarın bir telâfisi
şeklinde anlaşılmalıdır. Narsisistik benlik
kırılgan ve parçalanmıştır ve bu yüzden ilişkiden
sakınır, bağımlılığı reddeder (Frosch 1991, Thomas
1996). Lasch (1979) narsisistik kişiliğin temel
özelliklerinden olan haset ve istismarın günümüz
Batı toplumunda en samimî ilişkileri bile yiyip
bitirdiğini söylerken, Gergen (2000) insanın tam
olarak hangi çekirdek öze sadık kalması
gerektiğini hatırlamanın gittikçe güçleştiğini,
sahicilik idealinin ucundan bucundan yıprandığını,
içtenliğin anlamının yavaş yavaş belirsizliğe
gömüldüğünü yazmaktadır. Narsisistik kişilik için
uygun bir fidelik olan günümüz geç modern toplumu
kişisel gelişim ideolojisiyle yüzeyde iyimser bile
olsa, derinlerde bir ümitsizlik ve bıkkınlık
dalgası yaymaktadır. Bu ideoloji, Lasch’ın (1979)
ifadesiyle, ‘inancı olmayanların inancı’dır.
Geleneksel topluma karşı
modern toplum
Geleneksel
toplumlarda toplumsal değişim hızı yavaştır,
nesiller arasında devamlılık vardır, aile ve
toplum bağlılığı ve açık toplumsal roller söz
konusudur. Tam tersine modern toplumlarda hızlı
toplumsal değişim, nesiller arası devamsızlık,
azalmış ailevî toplumsal bağlılık ve belirsiz
toplumsal roller yürürlüktedir. Geleneksel
toplumların ‘gelenek’leri arasında önemli farklar
olmakla birlikte, bireylere bir dizi ‘tahmin
edilebilir beklentiler’ sunuyor olmaları, onların
ortak özgül doğalarını oluşturur. Bu beklentiler
daha sonra kişilik patolojisine kalkan olacak bir
yapı oluşturur. İstikrarlı yapıların yıkılması ve
onların daha istikrarsız yapılarca ikame edilmesi,
modern toplumlarda olduğu gibi hızlı sosyal
değişim yaratır. Bu kabil hızlı toplumsal
değişimlerden kaynaklanan toplumsal doku
istikrarsızlığının genelde psikopatoloji, özelde
de kişilik bozuklukları için risk oluşturduğu
düşünülmektedir. Geleneksel toplumlar her birey
için güvenli ve tahmin edilebilir roller sunar.
Aile ve toplumun beklentilerine cevap veren
bireyin duygusal ketleme ve kısıtlama ile
belirginleşen davranışlarda bulunacağı; öte yanda
modern toplumlar
yüksek bir özerklik seviyesi
geterktirdiği için burada bireylerin kendi
toplumsal rollerini yaratmaları gerekeceği, sosyal
yapıların da daha aktif ve açıklayıcı bir kişilik
tarzını ödüllendireceği bildirilmiştir (Paris
1996, Paris 1997).
Batı toplumlarında borderline
kişilik salgını
Millon (1987, 2000)
borderline (hudutta) kişilik bozukluğunun (BKB)
batıdaki norm, değer ve ailelerin bozulması gibi
kültürel değişimlere bir tepki olduğunu yazar.
Paris (1992) BKB’un toplumsal parçalanmaya verilen
evrensel bir tepki olduğunu belirtir ve batılı
olmayan gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde de
bu durumun varlığının bildirildiğini belirtir.
Ancak bu ciddi ve süreğen bozukluğun batılı
olmayan bağlamlarda daha az yaygınlık gösterdiği
bilinmektedir. Kleinman (1988) şu soruları sorar
: “Borderline kişiliğin bitimsiz arzusu ve boş
duygusal yüzeyelliği kapitalizmin kültürel
gereklilikleri ile ilişkilendirilebilir mi?
Kişilik bozukluğu neden Batı toplumunda çok daha
kolay tanınmaktadır?” Millon (2000) anne ve
babanın iş hayatına çekilmesinin, geleneksel
toplumlarda olduğunun aksine, onları çocuğun yanı
başında bir rol modeli olmaktan alıkoyduğunu
söyler. Gün boyu gözlenecek erişkin
etkinliklerinin yanı sıra geleneksel cinsiyet
rolleri de birbirine karışır, muğlaklaşır. Çocuk
işten eve yorgun argın dönen anne babadan pek az
şey öğrenebilmektedir. Geleneksel aile yapısının
çözülmesiyle birlikte ayrılma, boşanma ve yeniden
evlenmelerde belirgin bir artış olmuştur. Sürekli
dağılıp sonra yeni biçimlerle toplanan bir aileye
maruz kalan çocuklar hayatın istikrarını
yaşayamaz, gelecekten emin olamaz ve olgunlaşma
süreçlerini tamamlayamazlar. Ne tür bir davranışın
kendisine emniyet ve istikrar vereceğini bilemeyen
çocuk dürtüsel bir biçimde bir eylemden diğerine
umarsızca seğirtir, öfke ve düşmanlık, sadâkat ve
girişkenlik durakları arasında gider gelir. Ana
baba kendisini eleştirecek midir, yoksa merhametli
mi davranacaktır? Bunu önden bilemeyen çocuk övgü
beklediğinde takdir, ödül beklediğinde aşağılama
görmeye hazır olmalıdır. On sekiz yaşına
geldiğinde tipik bir Amerikalı çocuğun okulda ya
da ebeveynleriyle doğrudan etkileşimle harcadığı
zamandan çok daha fazlasını TV karşısında
harcadığı bulunmuştur. Güçlü bir emniyet bağı
olmayan çocukların televizyon karakterleriyle
kolayca özdeşleşebileceklerini unutmamak gerekir (Millon
2000). Bilgi ve eğitimin hızla yayılmasının yan
tesirlerinden birisi de geçmişte pek çok kişi için
sığınak olan, erdemli davranışı ödüllendiren
geleneksel toplum kurumlarının çağdaş dünyada bir
esin ve gıda kaynağı olarak tarihî güçlerini
yitirmeleridir. Geniş ailenin dağılması, tek
ebeveynli ailelerin çoğalması ve çocuk sayısında
görülen düşüş; aileleri yalnızlaştırmakta,
akrabalık ilişkilerinin onarıcı etkisini
sıfırlamaktadır. Yoksul aile çocuklarının
televizyon ekranlarından kendilerine yansıyan
ışıltılı dünya ile dışarıdaki dünyanın ezici
gerçekliği arasıdaki uyuşmazlığı fark etmeleri
hayâl kırıklığı ve öfke uyandırmaktadır. Çocuklar
modern dünyada gelecekte kendilerine rehberlik
edecek içsel standartlara kavuşamadan
büyümektedirler. Normsuz ve amaçsız yetişen bu
çocukların ileride borderline kişilik patolojisi
geliştirebileceği öne sürülmektedir. Halihazırda
görülen Borderline KB salgınına bir de bu açıdan
bakmak yararlı olacaktır (Millon 2000). Linehan
(1993), daha fazla bireysel özerklik ve
diğerlerine daha az bağlanma talep eden modern
dünyanın daha güçlü duygusal ihtiyaçları olan
çocukların ailelerinden yeterli ilgiyi temin etme
yeteneğini kısıtladığını yazar. Bu ilke
narsisistik özelliklere de uygulanabilir.
Narsisizm modern dünyada özendirilse bile,
çocuklar için yetersiz ana baba tepkileriyle başa
çıkma çabası olarak da görülebilir. Sosyal
çözülmeyi hızlandıran etkenlerin antisosyal
kişilik bozukluğunu da artırdığı hatırlanmalıdır.
Sosyokültürel çözülme; fiziksel emniyet hissini
tahrip ederek, cinsel ve saldırgan dürtülere karşı
daha müsâmahakâr davranarak, yakın ilişkileri ve
ekonomik başarıyı önleyip kişinin toplumda bir yer
edinmesini güçleştirerek ruhsal rahatsızlıkların
ortaya çıkışını kolaylaştırır. Kuzey Amerika’da
duygusal düzensizliğin (depresyon, intihar
girişimi ve intihar) ve impülsivitenin (madde
kötüye kullanımı ve suç) yol açtığı durumlarda bir
artış olduğu dile getirilmektedir. Duygusal
düzensizlik ve dürtüselliğin çağdaş toplumda
güvenli bağlanmanın nisbî azlığına bağlı olduğu
düşünülebilir (Paris 1997, Linehan 1993).
Kanada’da yapılan bir çalışmada en yüksek intihar
oranlarının ekonomik gelişmişliğin en yüksek
olduğu bölgelerde gerçekleştiği gösterilmiştir.
İntihar en çok ‘ilerleme’nin geride bıraktığı
kişileri, sözgelimi işsizleri vurmaktadır. Öte
yanda daha geleneksel toplumlarda işsizlik oranı
yüksek bile olsa intihar oranları düşük
seyretmektedir (Paris 1997). Köksüzlük, bir
aidiyete tutunamayış önemli bir risk etkeni olarak
görünmektedir. Modern topluma özgü olan durum
sosyal değişimin hızında sürekli bir artış vuku
bulmasıdır. Gemeinschaft’tan Gesellschaft’a uzanan
bu hızlı değişim; daha küçük aileler (bazen tek
ebeveynli aileler), yüksek coğrafî ve toplumsal
hareketlilik ve sosyal normların un ufak olması
anlamına gelmektedir. Hızlı sosyal değişim, tahmin
edilebilir beklentilerin yerine yolların
çatallandığı noktalarda (modern hayatta ne kadar
da sıktırlar!) seçim yapmayı ikame etmektedir. Bu
hızlı değişimle birlikte önceki nesiller için
geçerli olan normlar bir sonraki nesilde anlamını
yitirmekte ve geçmiş nesillerdeki modellere
yaslanamayan gençler el yordamıyla kendi
kimliklerini inşa etmeye çalışmaktadırlar. Genç
insanlarda intihar ve madde kötüye kullanımının
özellikle hızlı akültürasyona maruz kalan
toplumlarda artmış bir yaygınlık göstermesini bu
şekilde de değerlendirmek mümkündür.
Sonraki Sayfa >>>
|
|
|
|
|