DİKLİK VE PARALELLİK GERİSİ YALAN !!!
Basketbol  
  Forumlar  Ziyaretçi Defteri  Sohbet Ortamı  Programlar Destekleyenler  Ben Kimim?  
 
Kendi sonuna çılgıncasına koşan bir dünya da, benim sonumun anlamı olabilir mi? Kendi yitirdiği sevgisinin peşinde olan dünyada, benim delice sevgimin bir anlamı olabilir mi? Yağı bitmiş bir kandille ya da sönmeye yüz tutmuş bir mum ışığıyla, bunca karanlık geceyi nasıl aydınlatabiliriz? İnsanoğlunun utandırıldığı aşağılandırıldığı bir başka ölüm ülkesi var mı acaba? Yüzsüzler toplumumu kurmaya hevesleniyoruz. İki yüzlü maskaralar mı avutacak bizleri? Böyle masalsı bir yaşamı yeniden yaratmak sanıldığı kadar zor mu acaba? Ruhlarımız cennetin özlemiyle yanıp tutuşurken, bedenlerimizde ölümün korkusuyla tir tir titreşirken, hangi büyülü masal avutabilir bizleri? Böyle bir gizliliği nasıl taşırdı yüreğim? Neden saçlarımda gezinen, yanaklarımı okşayan, içimi ısıtan nefes yok yanımda? Neden beni korkularımla yapayalnız bıraktılar... beni seven, kollarıyla sarıp sarmalayan tatlı okşayışlarıyla anlatmadığım hazlara götüren o tanıdık yüzler, o rüyalarımın görkemli varlıkları neredeler? Söyle bana ben bu utançlar için hangi Tanrı'ya yalvaracağım... Göğsünüzün bir yerinde tutkunun sesini duydunuz mu? Uçurumların en derin boşluklarından bile dinlenen yankılarına, titreşimlerine hiç tanık oldunuz mu, o sinsi gecelerin? Arzuyla titreyen bedeninize ayak uyduran dişlerinizin sesini duymasınlar diye, başınızı gömmeye çalıştığınız yastıklarınızı ne denli ısırdınız? Başınızın üstüne çektiğiniz yorganın içindeki oksijeni tüketip de, yalnızca gözlerinizle yaşadığınız anlarda ne yaptınız? Aristo'nun da söylediği gibi, bizi en çok korkutan rüzgarlar saklı yerlerimizi açan rüzgarlar mıdır? O, gizli gizli yaşanılmasından haz duyulan, konuşulmasından özenle kaçınılan o özel dünyalar neden yaratıldı? Yaşanılmasından sürekli haz duyulan o gizemli dünyalar için mi bu rüzgarlar? Hangi cesur yürek, hangi onurlu alın, hangi erkeksi duyarlılık, fethettiği ancak sahibi olamadığı bir ülkenin zaferleriyle övünebilir? Sağlıklı gözüken insanların yüreklerinde ki korkuyu ölçebilir misiniz? Ve söze dökülebilmiş düşünceler mi yoksa söze dökülememiş gerçekler mi sizi daha çok korkutuyor? Tanrı şeytanı cennetinden kovabildi ama yeryüzü de bir başka şeytan dünyası oldu çıktı. İçinde giderek yok olduğumuz bu dünya gerçekten de şeytanın boynuzlarına, delilerin çıngıraklarına bizleri takıp gezdirdiği dünya mı oldu acaba? Çığlıklarımız delilerin çıngıraklarının sesine karışmış, bedenlerimiz ise, delilerle şeytanlar arasında kaybolmuş gibi. Kendime ait olmayan bu yerden bir an önce çıkmak istiyorum. Başka dünyalar ve onun insanlarını arıyorum...  
 
         
             
 

 
 
Özel.yetenekli.çocuklar
Gençlik.Çağı
Depremin.Psikolojik.Etkileri
Obsesif.kişilik.bozuklukları
Pasif.kişilik.bozuklukları
Zeka
Anksiyete.Bozuklukları
Panikatak
Şizofreni
Bunaltılar
Depresyon
Sosyofobi
Hastalık.Hastası
İntihar
Freud'dan.Bugüne
Mola
Bilinçaltı.Psikolojisi
Anne.Babalar.ve.çocuklar
Psikoterapi
Histeri
Aşınan.Kimlikler
İntihar.Uyarı
Narsist.kişilik.bozukluğu
Sanrısal.kişilik.bozukluğu
Psikolojinin.alt.dalları
 
 
 
 
 
 
 

..:: Anasayfaya Dönüş ::..

Kişilik bozukluğunun kültürel bağlamı

 

Foulks (1997) bir kişilik özelliğinin uyumu veya işlevi bozucu olmasının kültürel bağlamla ilişkili olduğunu yazar. ‘Normal kişilik’ten sapmayı tanımlamak; bir toplumun özgül değer, ideal, dünya görüşü, kaynak ve sosyal yapıları dikkate alınarak gerçekleştirilecek kültürel bir egzersizdir. Küçük ölçekli toplumlarda normlara uymayan kişi çok daha az sıklıkta anormal olarak etiketlenmektedir. Bu da böylesi toplumlarda ruhsal rahatsızlıkların neden daha fazla remisyon gösterdiğini açıklar. Anormal ve normali ayırma konusunda bir zorluk da farklı kültürlerin farklı kişilik özeliklerini ideal olarak tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Yenilik arayışı, tez canlılık ve dışa dönüklük gibi özellikler belirli bir toplumda erkekler için ideal kabul edilebilir ve bu toplumda çocuk yetiştirme pratikleri, yasak, ritüel ve kurumlar bu değerleri öğretip pekiştirebilir. Buna ek olarak, çocuk yetiştirme ve sosyalleşme pratiklerinin kültürler arasında hatırı sayılır bir biçimde değiştiğini ve bunun da çocuğun önemli evrelerindeki gelişimini doğrudan etkilediğini hatırlamak gerekir. Herhangi bir toplumda ebeveynlik çoğu tarihten tevarüs edilen öğrenilmiş inanç, değer ve pratiklerce biçimlenir. Bu özgül çocukluk yaşantıları bazı kişilik özelliklerinin bastırılarak bazılarının öne çıkarılmasında belirgin rol oynayabilir. Bazı kişilik bozukluklarının tanı ölçütleri içinde yer alan pek çok özellik başka kültürlerde normal sayılabilir. Bu duruma aşağıdaki biçimlerde örnek verilebilir:

Paranoid KB. Pek çok Akdeniz halkı ‘nazar’a inanır, muska takar, selîm olaylarda gizli ve tehditkâr anlamlar arar, yeterli bir temele dayanmaksızın başkalarından zarar göreceğini düşünür; başkalarına güvenmekte zorlanır. Böylesi bireyler kendi kültürel bağlamında incelenmedikleri sürece paranoid kişilik bozukluğu tanısı alabilirler.

Şizoid KB. Yalnız etkinliklerde bulunma, duygu yokluğu, cinsel arzu yokluğu, övgü veya eleştiriye kayıtsızlık ve kısıtlı duygulanım aydınlanmış Budist rahibini de tarif edebilir.

Şizotipal KB. Büyüsel düşünce, olağandışı algısal yaşantılar, tuhaf veya eksantrik davranış ve görünümler, uygunsuz soyut konuşma, pek az yakın arkadaş ve sırdaş küçük toplumlardaki pek çok şaman ve mistiğin gösterdiği özelliklerdir.

Histrionik KB. Pek çok başarılı aktris, model veya şov kızı fiziksel cazibe ile çok uğraşan, duygusal olarak kendilerini çok fazla ifade eden, ben-merkezci, dikkat odağı olmadıklarında rahatsızlık hisseden kişilik özellikleri gösterirler.

Narsisistik KB. Pek çok başarılı iş adamı veya politik lider kendi amaçları uğruna başkalarını kullanır, kendilerini çok önemli sayar, sınırsız güç ve başarı düşleri kurar, sürekli dikkat ister ve diğerlerinin hissettiklerine eşduyum gösteremezler. Bu özellikler kimi toplumlarda garip karşılanmasa da NKB tanısını koydurabilirler.

Bağımlı KB. Bu bireyler yanlış olduğunu bilseler bile reddedilme korkusuyla diğer insanları onaylarlar. Başkalarının kendileri hakkında önemli kararlar almalarına izin verirler. İnsanlar kendilerini sevsin diye nâhoş buldukları işleri yapmaya gönüllü olurlar, yakın ilişkiler bittiğinde çaresiz hisseder, eleştiriyle kolayca yaralanırlar. Tüm bu özellikler geleneksel İnuit toplumunda yüceltilen kültürel değerlerdir. (Foulks 1997).

 

Kişilik bozukluğu kavramı  ‘kültürel bir inşa’ mıdır?

 

Lin (1997) muhtelif kişilik bozukluklarını tanımlayıp sınırlarken kullandığımız kavramların ne ölçüde ‘kültüre bağımlı’ olduğunu sorgulamamız gerektiğini söyler. Karakter özellikleri ve huy farklılıkları antikiteden beri bilinmekle birlikte, kişilik ve kişilik bozukluğu kavramları nisbeten yeni Batılı icatlardır. ‘Kişilik bozukluğu’ ifadesi bazı Batı-dışı kültürlerin temel inançlarıyla çelişmektedir. Sözgelimi günümüz Çinlilerinin çoğu, Konfüçyüsçülükte mündemiç olan insan tabiatının tekemmül edebileceği inancına bağlı olarak, kişilikte kalıcı bir kusur fikrine yabancılık duyacaktır. Bu durum Çinli psikiyatristlerin, uluslararası tanı sistemleriyle uyum içinde olma gayretlerine rağmen, kişilik bozukluğu tanısını kabul edip kullanmaktaki yaygın tereddüdünü de açıklamaktadır. Kişilik bozukluğu tanılarının uygulanmasındaki zorluk ve engeller bu kategorilerin evrenselliğinin ve geçerliğinin sorgulanmasına yol açmaktadır. Antisosyal kişilik bozukluğu dışında bu ‘sendromlar’ın zaman içinde sebat edip etmedikleri veya doğal seyirleri üzerinde pek az şey bilinmektedir (Lin 1997). Bir başka husus da, belirli bir toplumda normal dağılım gösteren kişilik özelliklerinin bir parçasının, etiketlenmesi ve patolojize edilmesi (marazîleştirilmesi) tehlikesidir. Özellikle antisosyal kişilik bozukluğunda bu tür bir etiketleme terapötik nihilizme yol açmakta, her zaman olmasa da sıklıkla ahlâkî olarak görülebilecek bir durum medikalize edilmekte ve  ceza sistemi tıbbın kanatları altına alınmaktadır. Medikalizasyonun en ciddi sonuçlarından birisi de davranışsal sorunları olan bir bireye görünüşte bilimsel bir etiket yapıştırmak suretiyle sorunlarının kaynağı olarak kişilik kusurunun gösterilmesidir. Bu durum karakter özelliklerinin tezahürlerinin nadiren durağan olduğu , daha ziyade çevreyle dinamik etkileşimlerin neticesinde ortaya çıktığı gerçeğini gizlemektedir (Lin 1997). Kişilik bozukluğu kategorilerinin geleneksel cinsiyetçi yaklaşımları pekiştirdiği de dile getirilmiştir. Kadınlarda histrionik kişilik bozukluğu erkeklerde ise antisosyal kişilik bozukluğu daha yaygın olarak teşhis edilmektedir. Bu durum kültürel stereotiplerin yankılanmasıdır: Bağımsız erkek ve bağımlı kadın. Antisosyal bağımlılığa karşı savaşır ve diğer insanlara ortadan kaldırılması gereken engeller veya yönlendirilmesi gereken vasıtalar olarak bakar. Öte yanda histrionik diğerlerine bağlanmak suretiyle derin bir içsel yalnızlığı iyileştirmeye çalışır. Kadın mâneviyat, hastalık ve isterik gösteriye; erkekse dünyaperestliğe, saldırganlık ve ince hesaba yatkındır  (Nuckolls 1992).

 

Bir hayat tarzı olarak narsisizm

 

Christopher Lasch (1979) psikiyatrik patolojinin en  belirgin biçimleri olarak kişilik bozukluklarının öne çıkmasını; bürokrasi, imgelerin çoğalması, terapötik ideolojiler, içsel hayatın rasyonelleşmesi, tüketim kültü, aile hayatındaki değişiklikler ve değişen sosyalleşme örüntüleri gibi  bir dizi toplumsal ve kültürel değişikliğe bağlamaktadır. Patolojik narsisizmi besleyen şey çağımızda günlük hayatın dokusunu oluşturan özelliklerdir : diğerlerinin sunduğu sıcaklığa gereksinirken bağımlılıktan korkmak, bir içsel boşluk duygusu, sınırsız bastırılmış öfke ve tatmin bulmayan ihtiyaçlar.

Lasch’a (1979) göre narsisizm  modern hayatın gerilim ve endişeleriyle gerçek mânada başa çıkmanın en iyi biçimini temsil etmektedir. Bu yüzden hâkim olan toplumsal şartlar herkesin içinde saklı duran narsisistik özellikleri değişik derecelerde açığa çıkarır. Bu durum aileyi de dönüştürmekte ve böylece kişiliğin altta yatan yapısını şekillendirmektedir. Bir geleceği olmadığını düşünen bir toplum bir sonraki neslin ihtiyaçlarına dikkat kesilmeyecektir, tarihî süreksizlik duygusu da aile üzerinde tahripkâr bir etki yaratacaktır. Zygmunt Bauman’a (1999)  göre ise  aile insanın kendi yaralanabilir ve geçici olduğu kabul edilen varoluşuyla demir atabileceği emniyet verici, kalıcı bir limandan başka birşeyi getirmektedir artık akla. “Başlatması kadar bitirmesi de, kurması kadar yıkması da kolay olan ailenin, onu meydana getirenlerden daha uzun süreceğine güvenilemiyor artık. Sonsuzluğa uzanan bu köprü de-üzerinde yürüyen insanlar kadar kırılgan-belki onlardan daha kısa ömürlü.” (Bauman, 1999). Sosyal örüntüler aile vasıtasıyla  kişilik üzerinde  kendilerini yeniden üretirler. Dünyanın, modern hayatın sunduğu belirsizlik ve emniyetsizliklerden köken almak suretiyle, tehlikeli ve yasak koyucu bir yer olarak algılanması saldırgan dürtülerin narsisistik biçimde dışa yansıtılmasıyla daha da pekişecektir.  Toplumun bir geleceği olmadığı inancı, gelecek kuşaklarla özdeşleşme yolunda bir narsisistik yetersizliği veya kişinin kendisini tarihî akışın bir parçası olarak hissedemeyişini de içinde barındırmaktadır.Sosyal bağların zayıflaması, aynı zamanda bağımlılığa karşı bir narsisistik savunmayı da yansıtmaktadır (Lasch 1979). Bu ‘zalim’ dünyada kendini koruma ve psişik açıdan hayatta kalma etiği; yalnızca ekonomik savaş hâli, yükselen suç oranları veya toplumsal kaosla ifadesini bulmaz, o aynı zamanda bireylerin öznel yalıtılmışlık ve boşluk yaşantısında da ifadesini bulur. 'Yirminci yüzyıl insanının temel sorunu nedir?' diye sorar Rollo May (1953) ve cevaplar : 'Boşluk'. İnsanlar neyi istediklerini ve neyi hissettiklerini bilmemektedirler. Arzu ve isteklerini bir kesinlik halinde yaşamadıkları için, kararsızlıktan ve özerklik yoksunluğundan yakınmaktadırlar. Richard Sennett (2003) “yeni kapitalizmin zaman boyutu, insanın karakteri ile bu karakterin süregiden bir anlatıya dönüşmesini engelleyen çılgın zaman deneyimi arasında bir çatışma yarattı” diye yazar. Oysa itimat, ontolojik emniyet ve şeylerin/kişilerin sürekliliği hissi erişkin kişiliğinde birbiriyle yakından ilgili durumlardır. Diğerlerine itimat güçlü bir insanî ihtiyaçtır (Giddens 1991). Dolayısıyla kimlik artık insanın atalarından tevarüs edebileceği bir anlatı değildir, yaşadığımız geç modern zaman diliminde sürekli yeniden icad edilmek zorundadır (Giddens 1991, Giddens 2000). Yahut bir başka deyişle, “psişe, sonu gelmez bir oluş süreci içindedir, asla tamamlanamayan bir benlik halindedir. Bu koşullarda, resmin tamamını aydınlatan, belirleyici bir değişim anı ya da bütünlüklü bir anlatı kurmak neredeyse olanaksızdır” (Bauman 1993). Frosch (1991) benliğin bazı patolojilerinin doğrudan postmodern hayatın kendisinden kaynaklandığını öne sürmektedir. Özellikle benliğin büyüklenmesi tarzındaki narsisistik bozukluklar, zamanımızın karakteristik patolojilerindendir. Bu durum, sadece benliğe aşırı değer yüklenmesi olarak değil aynı zamanda benliğin gördüğü erken hasarın bir telâfisi şeklinde anlaşılmalıdır. Narsisistik benlik kırılgan ve parçalanmıştır ve bu yüzden ilişkiden sakınır, bağımlılığı reddeder (Frosch 1991, Thomas 1996). Lasch (1979) narsisistik kişiliğin  temel özelliklerinden olan haset ve istismarın günümüz Batı toplumunda en samimî ilişkileri bile yiyip bitirdiğini söylerken, Gergen (2000) insanın tam olarak hangi çekirdek öze sadık kalması gerektiğini hatırlamanın gittikçe güçleştiğini, sahicilik idealinin ucundan bucundan yıprandığını, içtenliğin anlamının yavaş yavaş belirsizliğe gömüldüğünü yazmaktadır. Narsisistik kişilik için uygun bir fidelik olan günümüz geç modern toplumu kişisel gelişim ideolojisiyle yüzeyde iyimser bile olsa, derinlerde bir ümitsizlik ve bıkkınlık dalgası yaymaktadır. Bu ideoloji, Lasch’ın (1979) ifadesiyle, ‘inancı olmayanların inancı’dır.

 

Geleneksel topluma karşı modern toplum

 

 Geleneksel toplumlarda toplumsal değişim hızı yavaştır, nesiller arasında devamlılık vardır, aile ve toplum bağlılığı ve açık toplumsal roller söz konusudur. Tam tersine modern toplumlarda hızlı toplumsal değişim, nesiller arası devamsızlık, azalmış ailevî toplumsal bağlılık ve belirsiz toplumsal roller yürürlüktedir. Geleneksel toplumların ‘gelenek’leri arasında önemli farklar olmakla birlikte, bireylere bir dizi ‘tahmin edilebilir beklentiler’ sunuyor olmaları, onların ortak özgül doğalarını oluşturur. Bu beklentiler daha sonra kişilik patolojisine kalkan olacak bir yapı oluşturur. İstikrarlı yapıların yıkılması ve onların daha istikrarsız yapılarca ikame edilmesi, modern toplumlarda olduğu gibi hızlı sosyal değişim yaratır. Bu kabil hızlı toplumsal değişimlerden kaynaklanan toplumsal doku istikrarsızlığının genelde psikopatoloji, özelde de kişilik bozuklukları için risk oluşturduğu düşünülmektedir. Geleneksel toplumlar her birey için güvenli ve tahmin edilebilir roller sunar. Aile ve toplumun beklentilerine cevap veren bireyin duygusal ketleme ve kısıtlama ile belirginleşen davranışlarda bulunacağı; öte yanda modern toplumlar

yüksek bir özerklik seviyesi geterktirdiği için burada bireylerin kendi toplumsal rollerini yaratmaları gerekeceği, sosyal yapıların  da daha aktif ve açıklayıcı bir kişilik tarzını ödüllendireceği bildirilmiştir (Paris 1996, Paris 1997).

 

Batı toplumlarında borderline kişilik salgını

 

Millon (1987, 2000) borderline (hudutta) kişilik bozukluğunun (BKB) batıdaki norm, değer ve ailelerin bozulması gibi kültürel değişimlere bir tepki olduğunu yazar. Paris (1992) BKB’un toplumsal parçalanmaya verilen evrensel bir tepki olduğunu belirtir ve batılı olmayan gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde de bu durumun varlığının bildirildiğini belirtir. Ancak bu ciddi ve süreğen bozukluğun batılı olmayan bağlamlarda daha az yaygınlık gösterdiği bilinmektedir. Kleinman  (1988) şu soruları sorar : “Borderline kişiliğin bitimsiz arzusu ve boş duygusal yüzeyelliği  kapitalizmin kültürel gereklilikleri ile ilişkilendirilebilir mi? Kişilik bozukluğu neden Batı toplumunda çok daha kolay tanınmaktadır?”  Millon (2000) anne ve babanın iş hayatına çekilmesinin, geleneksel toplumlarda olduğunun aksine, onları çocuğun yanı başında bir rol modeli olmaktan alıkoyduğunu söyler. Gün boyu gözlenecek erişkin etkinliklerinin yanı sıra geleneksel cinsiyet rolleri de birbirine karışır, muğlaklaşır. Çocuk işten eve yorgun argın dönen anne babadan pek az şey öğrenebilmektedir. Geleneksel aile yapısının çözülmesiyle birlikte ayrılma, boşanma ve yeniden evlenmelerde belirgin bir artış olmuştur. Sürekli dağılıp sonra yeni biçimlerle toplanan bir aileye maruz kalan çocuklar hayatın istikrarını yaşayamaz, gelecekten emin olamaz ve olgunlaşma süreçlerini tamamlayamazlar. Ne tür bir davranışın kendisine emniyet ve istikrar vereceğini bilemeyen çocuk dürtüsel bir biçimde bir eylemden diğerine umarsızca seğirtir, öfke ve düşmanlık, sadâkat ve girişkenlik durakları arasında gider gelir. Ana baba kendisini eleştirecek midir, yoksa merhametli mi davranacaktır? Bunu önden bilemeyen çocuk övgü beklediğinde takdir, ödül beklediğinde aşağılama görmeye hazır olmalıdır. On sekiz yaşına geldiğinde tipik bir Amerikalı çocuğun okulda ya da ebeveynleriyle doğrudan etkileşimle harcadığı zamandan çok daha fazlasını TV karşısında harcadığı bulunmuştur. Güçlü bir emniyet bağı olmayan çocukların televizyon karakterleriyle kolayca özdeşleşebileceklerini unutmamak gerekir (Millon 2000). Bilgi ve eğitimin hızla yayılmasının yan tesirlerinden birisi de geçmişte pek çok kişi için sığınak olan, erdemli davranışı ödüllendiren geleneksel toplum kurumlarının çağdaş dünyada bir esin ve gıda kaynağı olarak tarihî güçlerini yitirmeleridir. Geniş ailenin dağılması, tek ebeveynli ailelerin çoğalması ve çocuk sayısında görülen düşüş; aileleri yalnızlaştırmakta, akrabalık ilişkilerinin onarıcı etkisini sıfırlamaktadır. Yoksul aile çocuklarının televizyon ekranlarından kendilerine yansıyan ışıltılı dünya ile dışarıdaki dünyanın ezici gerçekliği arasıdaki uyuşmazlığı fark etmeleri hayâl kırıklığı ve öfke uyandırmaktadır. Çocuklar modern dünyada gelecekte kendilerine rehberlik edecek içsel standartlara kavuşamadan büyümektedirler. Normsuz ve amaçsız yetişen bu çocukların ileride borderline kişilik patolojisi geliştirebileceği öne sürülmektedir. Halihazırda görülen Borderline KB salgınına bir de bu açıdan bakmak yararlı olacaktır (Millon 2000). Linehan (1993), daha fazla bireysel özerklik ve diğerlerine daha az bağlanma talep eden modern dünyanın daha güçlü duygusal ihtiyaçları olan çocukların ailelerinden yeterli ilgiyi temin etme yeteneğini kısıtladığını yazar. Bu ilke narsisistik özelliklere de uygulanabilir. Narsisizm modern dünyada özendirilse bile, çocuklar için yetersiz ana baba tepkileriyle başa çıkma çabası olarak da görülebilir. Sosyal çözülmeyi hızlandıran etkenlerin antisosyal kişilik bozukluğunu da artırdığı hatırlanmalıdır. Sosyokültürel çözülme; fiziksel emniyet hissini tahrip ederek, cinsel ve saldırgan dürtülere karşı daha müsâmahakâr davranarak, yakın ilişkileri ve ekonomik başarıyı önleyip kişinin toplumda bir yer edinmesini güçleştirerek ruhsal rahatsızlıkların ortaya çıkışını kolaylaştırır. Kuzey Amerika’da duygusal düzensizliğin (depresyon, intihar girişimi ve intihar) ve impülsivitenin (madde kötüye kullanımı ve suç) yol açtığı durumlarda bir artış olduğu dile getirilmektedir. Duygusal düzensizlik ve dürtüselliğin çağdaş toplumda güvenli bağlanmanın nisbî azlığına bağlı olduğu düşünülebilir (Paris 1997, Linehan 1993). Kanada’da yapılan bir çalışmada en yüksek intihar oranlarının ekonomik gelişmişliğin en yüksek olduğu bölgelerde gerçekleştiği gösterilmiştir. İntihar en çok ‘ilerleme’nin geride bıraktığı kişileri, sözgelimi işsizleri vurmaktadır. Öte yanda daha geleneksel toplumlarda işsizlik oranı yüksek bile olsa intihar oranları düşük seyretmektedir (Paris 1997). Köksüzlük, bir aidiyete tutunamayış önemli bir risk etkeni olarak görünmektedir. Modern topluma özgü olan durum sosyal değişimin hızında sürekli bir artış vuku bulmasıdır. Gemeinschaft’tan Gesellschaft’a uzanan bu hızlı değişim; daha küçük aileler (bazen tek ebeveynli aileler), yüksek coğrafî ve toplumsal hareketlilik ve sosyal normların un ufak olması anlamına gelmektedir. Hızlı sosyal değişim, tahmin edilebilir beklentilerin yerine yolların çatallandığı noktalarda (modern hayatta ne kadar da sıktırlar!) seçim yapmayı ikame etmektedir. Bu hızlı değişimle birlikte önceki nesiller için geçerli olan normlar bir sonraki nesilde anlamını yitirmekte ve geçmiş nesillerdeki modellere yaslanamayan gençler el yordamıyla kendi kimliklerini inşa etmeye çalışmaktadırlar. Genç insanlarda intihar ve madde kötüye kullanımının özellikle hızlı akültürasyona maruz kalan toplumlarda artmış bir yaygınlık göstermesini bu şekilde de değerlendirmek mümkündür.

                                     Sonraki Sayfa >>>

 

 

 

 

 


 

   
   Tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltılamaz veya kopyalanamaz. Copyright  ::Maverick:: Online ..:: 2003 ::..

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1