Ailenin çözülmesi
Hızlı sosyal değişim, aynı
zamanda, ana babadan çocuklara değer aktarımını
zorlaştırmaktadır. Üstelik aile giderek daha
istikrarsız hâle gelmekte, rehberlik ve bağlanma
için güvenilir bir zemin olmaktan gitgide
uzaklaşmaktadır. Çözülmüş ve anomik toplumlar
radikal biçimde bireycidirler ve bu yüzden
gençlerine bir anlam duygusu ve aidiyet sağlamakta
kusurludurlar. Genel mânada modernitenin kimi
insanlar için psikolojik gelişimi zorlaştırdığı,
kimileri (yüksek özerklik seviyesi yakalayabilen
insanlar) için de kolaylaştırdığı söylenebilir.
Daha incinebilir ve modern toplumun
beklentilerini karşılamaktan uzak bir azınlık için
modern toplum bir kâbus olabilir. Modern toplum
pek çok biçimlerde narsisistik özellikleri
ödüllendirmektedir. Başarı bağlanmaktan daha
değerlidir. Bireyciliğin başat görüş olduğu bir
toplumda bağımlı özellikler kolayca uyumu bozucu
olarak görülebilir. Öte yanda yakın ilişkilerde
istikrarsızlık ve düşük yoğunluklu bir
impülsiviteyle seyretse bile iş hayatına olumsuz
yansımadığı sürece narsisistik özelliklere
tahammül edilir. Toplumsal ve tarihî geçiş
dönemleri kişilik bozukluğu gelişimi için özel
risk dönemleridir (Paris 1997). Sosyal yapıların
psikopatoloji riskini etkilediği temel yollardan
birisi, aile işlevselliği üzerindeki
etkileriyledir. Toplumsal işlev bozukluğu
ailevî işlev bozukluğuna
zemin hazırlar. Aile işlevi aile üyeleri için söz
konusu olan desteklerin elde edilebilirliğini de
içerir. Bu desteklerin yokluğu değişik
psikopatoloji biçimlerinde tezahür eder. İşsizlik
gibi sosyal çevrede yıkım yaratan olaylar ya da
toplumsal ağ sistemindeki kırılmalar, ruhsal
bozuklukların yaygınlığını artırır. Lasch (1979)
çağdaş toplumda çekirdek aileyi ‘kuşatma altında’
ve ‘kalpsiz bir dünyada bir sığınak’ olarak
tanımlar. Modern toplumlarda aile daha istikrarsız
ve çözülmeye yatkındır. Güney Kore’yi dışta
tutarsak Doğu Asya toplumlarında antisosyal
kişilik bozukluğu (ASKB) yaygınlığı düşüktür ve
bunun aile yapısının koruyuculuğuyla ilgili olduğu
düşünülmektedir. Saldırgan veya nâmevcut babalar
çok az kural koyar, çocukların beklentileri düşük
ve aileye sadâkat azdır. Öte yanda geleneksel bir
uzak doğu ailesinde babalar güçlü ve otoriterdir,
çocukların aileden yüksek beklentileri vardır ve
aileye sadâkat ödüllendirilir. Birbirine bağlı
ailelerde ASKB riskinin düşük olduğu genel bir
kabul görmektedir (Paris 1996). Ak ve Sayar (2002)
alkolizmin yaygın olduğu Kore dışarıda tutulursa,
antisosyal kişilik bozukluğunun Doğu Asya
toplumlarında çok daha düşük oranlarda
bildirildiğini yazmaktadırlar. Öte yanda bir saha
çalışmasında ABD’de antisosyal kişilik bozukluğu
tanısında iki katına varan ciddi bir artış
saptanmıştır. Kültürler arasında yaygınlık
açısından önemli farklar olması ve bozukluğun
Kuzey Amerika’daki hızlı artışı bu bozuklukta
sosyal patolojinin çok önemli bir rol oynadığını
düşündürmektedir. Sosyal yapılar bazı risk
etkenlerinin ruhsal bozuklukların ortaya çıkması
üzerindeki etki eşiğini yükseltebilir veya
azaltabilir. Tayvan’daki düşük oranlar geleneksel
Çin ailelerindeki yüksek bütünleşmeye bağlı
olabilir. Bu tür aileler antisosyal kişilik
bozukluğu risk etkenlerinin nerede ise tam tersi
değerleri temsil ederler. Babalar güçlü ve
otoriterdir, çocukların beklentileri yüksektir ve
aileye sadakat ödüllendirilir. Çocukların açık
sınırlandırmalarla yetiştirildiği aileler,
antisosyal kişilik bozukluğu açısından daha az
risk oluştururlar (Ak ve Sayar 2002). Popüler
görüşün tersine yoksulluk antisosyal kişilik
bozukluğunun yaygınlığını açıklamaz. Yoksulluk ile
suç arasında eğer aileler iyi işlev gösteriyor ise
bir ilişki yoktur. Batıda suç ve antisosyal
kişilik bozukluğu oranlarında görülen artış büyük
bir refah artışıyla beraber ortaya çıkmaktadır.
Muhtemelen, antisosyal kişililik bozukluğu
yaygınlığının artışındaki temel neden, sosyal
etkiler için bir aracı işlevi gösteren ailevî
işlev bozukluğudur. Antisosyal eğilim antisosyal
davranışın kendisinden çok daha fazla yaygındır.
Altta yatan dürtüsel özellikler eğer güçlü bir
aile ve sosyal yapılar içinde muhafaza edilirlerse
işlev bozukluğu gösterecek boyutlara
ulaşmayacaktır. Açık antisosyal davranış yalnızca
aile işlev bozukluğunda ve sosyal çözülme
ortamlarında ortaya çıkacaktır (Ak ve Sayar 2002).
Karakter
aşınması
Richard Sennett
(2003) yeni kapitalizmin en çarpıcı simgesi olan
‘uzun vâde yok’ sloganının aile ilişkilerine
aktarıldığında, ‘bırak git’, ‘kendini adama’ ve
‘fedakârlıkta bulunma’ anlamlarına geldiğini
yazmaktadır. ‘Uzun vâde yok’ anlayışı uzun vâdede
kişinin davranışını yolundan saptırmakta, güven ve
sadâkat bağlarını zayıflatmakta; iradeyle
davranışı birbirinden koparmaktadır. Sennett
(2003) yeni düzenin bütün kutsal kitaplarının
bağımlı olmayı utanç verici bir durum olarak
nitelediğini yazar, oysa birçok eski toplumda,
zayıfın güçlünün yardımını istediği kamusal
bağlılık ilişkileri utanç verici görülmüyordu. Bu
durumun sonunda bir ‘karakter aşınması’na yol
açacağını söyleyen Sennett şöyle yazar:
“Karakterimizi ilgilendiren ‘Bana kim ihtiyaç
duyar?’ sorusu, modern kapitalizmle yoğun saldırı
altında. Sistem, insanlara kayıtsızlık aşılıyor.
Bunu, örneğin ‘kazanan hepsini alır’
piyasalarında, risk ve ödül arasındaki ilişkiyi
koparıp, insan çabasını nafile hâle getirerek
yapıyor... Günümüz kapitalizminde karşılaştığımız
karakter sorunu budur işte. Ortada bir tarih var,
ama insanlarca paylaşılan bir mücadele anlatısı ve
dolayısıyla ortak bir kader yok. Bu koşullar
altında karakter aşınır; ‘Bana ihtiyaç duyan kim
var?’ sorusu yanıtsız kalır” (Sennett 2003).
Tüketim
tarikati
Reklâm stratejileri, bugün
bizi almak istediğimiz herşeyi alabileceğimiz
şeklinde yönlendirmektedir. Satın aldığımız
markalar bilinçdışı cinsel arzularımızın; huzur,
rahat, emniyet, aidiyet ve iktidar arayışlarımızın
bir ilâcı olarak sunulmaktadır. Sahip olduğumuz
ürünlerle kim olacağımızı seçtiğimiz bir zaman
diliminde yaşıyoruz. Kimliğin diğer kaynaklarının
aşınmasıyla kimlik ve zevkin temel kaynakları
olarak insanlar alışverişe ve tüketiciliğe
yönelmektedirler. Geleneksel toplum yapısı
insanlara bir aidiyet hissi, bilinme ve tanınma
imtiyazı, zor zamanlarda destek, dayanışma ve
anlam sağlıyordu. Daha durağan ve kararlı eski
toplumların yerini günümüzün hıza ayarlı risk
toplumunun alması insanları bir ‘karakter
aşınması’ sorunuyla karşı karşıya bırakmaktadır.
Richard Sennett’in deyişiyle bu durum samimî,
derin ve sadâkate dayalı insan ilişkilerinin
kaybolarak günübirlik çıkarların öne çıktığı bir
sığlaşmayı temsil eder. Dayanışma duygusu,
ortalıktan çekilmiştir ve içsel tatminsizlik
günbegün büyümektedir. İnsanlar maddî zenginliğin
ortasında yoğun bir boşluk duygusundan
yakınmaktadırlar (Minsky 1998, Sennett 2003).
Phillip Cushman (1990) 2. Dünya Savaşı sonrasında
ABD’de toplum, gelenek ve paylaşılan anlamın
uzağına düşen, bunların yokluğunu yaşayan benliği
‘boş benlik’ olarak tanımlamaktadır. Bu toplumsal
yoklukları yaşayan
benlik bunları ‘içsel hayat’ında kişisel anlam ve
değer yokluğuna tercüme etmekte ve süreğen bir
duygusal açlığı tecessüm etmektedir. Bu benlik
boşluğunu tüketerek ve sahip olarak doldurmayı
amaçlamaktadır. Tüketim sözcüğünün psikanalitik
kuramda ilk tedâisi bebeğin bedensel ve ruhsal
varlığını devam ettirmek için ‘anneyi tüketmesi’
durumudur. Anne sütünde mündemiç olan gıdayla
birlikte bebek haz verici ilkel bir kimlik duygusu
da alır. 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren
arzu pazarlanmış ve ve reklamcılık bize
eksikliklerimizi dış dünyadan alacağımız eşyalarla
telâfi edebileceğimizi telkin etmiştir. Böylece
bir araba markası, bir içecek ya da giyim eşyası
bizim cinsel arzularımızın, iktidar, makam,
emniyet, huzur veya aidiyet arayışlarımızı temsil
eden simgesel vasıtalar haline gelmiştir.
Pazarlama tekniklerinin başarısı, artan
çeşitlilikte eşyanın giderek daha fazla
tüketilmesi ve sürekli değişen moda akımları
benliklerimizin anlamlarını yeniden farklı
biçimlerde icad etmenin imkanlarını sermiştir
önümüze (Minsky 1998).
Kimliklerin
aşınması
Psikanalitik bakış
açısı, tüketimden alınan hazzı ve sadece daha
fazlasına sahip olmak için sevilmeyen işlerde uzun
saatler çalışılmasını önceden kültürün içinde
hazır bulunan bazı kimlik kaynaklarının aşınmasına
bağlamaktadır. Modern toplumun mümeyyiz vasıfları
olan parçalanma, yurtsuzlaşma ve insanî irtibat
kaybının temel bazı sosyal değişimlerle ortaya
çıktığı tartışılmaktadır. Eski ve istikrarlı
topluluklar üyelerine güvenilir bir üs, oradan
bir kimlik duygusu geliştirebilecekleri sağlam bir
aidiyet, zor zamanlarda dayanışma, paylaşma ve
yardımlaşma vasıtasıyla ‘içeriden biri’ olma
duygusu sağlıyorlardı. Bu toplulukların ve daha
önce de tartıştığımız gibi ailenin parçalanması
(Britanya’da her üç aileden biri parçalanmıştır)
kimlik ve anlam krizini tırmandırmaktadır. Dahası
geç kapitalizmin ve küresel ekonominin kalkınmanın
sosyal dokusunu tamamen ihmal ederek bir risk
toplumu yaratmaları iş ortamında da güvensizliğe,
endişe, çâresizlik ve özsaygı azalmasına yol
açmaktadır (Minsky 1998). Bauman (1999) şöyle
yazar : “Artık dostların oluşturduğu birliktelik
duygusu da tehlike ve tehditleri gideremiyor,
onların verdiği acıyı azaltmıyor. Günümüzün
felâketleri kurbanların adlandırabileceği,
parmaklarıyla işaret edebileceği, karşısında
birleşik bir cephe oluşturup onunla savaşabileceği
bir düşmanın yaptığı kötülükler değil. Kaderin
silleleri, sabit bir adresleri olmayan, mali
piyasalar, küresel ticaret koşulları, rekabet
gücü, arz-talep gibi tuhaf ve kafa karıştırıcı
isimler ardında saklanan gizemli güçler tarafından
indiriliyor”. Alışveriş böylesi bir kültürel
iklimde insanlara, hayatlarının diğer alanlarında
sahip olmadıkları etkin bir güç sağlar, kültürel
ve ruhsal süreçlerin yol açtığı boşluk ve
anlamsızlık duygularına karşı bir savunma işlevi
görebilir (Minsky 1998). Modern hayatın tüm bu
aktardığımız özelliklerinin kişilik
bozukluklarının gelişimi için uygun bir fidelik
oluşturduğu açıktır.
Yitirilen :
İnsan ruhu
Smith (1994)
geç modernliğin bir hastalığı olarak ümit
yetersizliğine işaret etmektedir. Cennet ve
cehennem, kurtuluş ve cezalandırılma gibi dinî
ilgiler hayata anlam sağlamaz olduğunda, dinî ümit
yerini ilerlemeye duyulan inanca bırakmıştı. Bu
inanç herşeyin ileride mutlaka daha iyi olacağını,
cennette olmasa bile bu dünyada ileri bir
gelecekte daha iyi bir ömür süreceğimizi telkin
ediyordu. Savaşlar, çevre kirlenmesi, dünya
kaynaklarının eşitsiz dağılımı gibi bir dizi
nedenle ümit karamsarlığa dönüşmüştür. Ünlü Rus
romancı Alexander Soljenitsin (2000) de ilerleme
mitiyle beraber insan ruhunun yitirdiklerine
dikkat çeker : “Hepimizin unuttuğu şey insan
ruhudur” diye yazar, “İsteklerimizin denetimsiz
biçimde büyümesine izin verdik ve şimdi onları
nasıl yönlendireceğimizi şaşırmış durumdayız... Ve
hiçbir şey şu anda ruhlarımızdaki çaresizliği,
zihinsel karışıklığımızı, ölüm karşısındaki açık
ve sakin tutumun kaybı kadar iyi anlatamaz. Modern
insanın refah seviyesi ne kadar yüksekse, tüyler
ürpertici ölüm korkusu ruhunu o kadar derinden
yaralıyor” (Soljenitsin, 2002) .
Hülâsa-i
kelâm
Özetlemek gerekirse, benlik ve kişilik bir
kültürel matriste biçimlenir. Kişilik bozuklukları
için sosyal risk etkenleri herkesi etkileyebilir,
ancak en büyük etkilerini zaten psikolojik ve
biyolojik olarak risk altında bulunan bireylerde
icra edeceklerdir. Çekirdek ailelerde dağılma
sıklığının artması ve hızlı sosyal değişimler, hem
etkin bir ebeveynliği engelleyerek hem de sosyal
ağ ve yapıların istikrarını bozarak kişilik
bozukluğuna zemin hazırlayabilirler. Kapitalizmin
modern topluma sunduğu tüketim eksenli yaşama
biçimi ve ‘uzun vâde yok’ sloganı etrafında
şekillenen, insanî ilişkilerde bağlılık ve
itimadı yok sayan anlatısının da modern bireyi
bir anlam ve boşluk sorunuyla yüzyüze bıraktığı
anlaşılmaktadır. Anlam insan hayatına geri
dönmeden, ‘yitirdiğimiz insan ruhu’nu yeniden ele
geçirmeden, hâsıl-ı kelâm içimizdeki boşluk
iyileşmeden; aşınan kimliklerimize, dağılan
kişiliklerimize bir çâre bulabilecek gibi
görünmüyoruz.