..:: Anasayfaya
Dönüş ::..
Freud’dan Bugüne
Yaratıcı- Sanatçı Psikodinamiğine Bakış
Prof. Dr. Yusuf
ALPER
*Ege Üniv. Tıp Fak
Psikiyatri AD. Öğ.Üyesi (Prof.Dr.), Bornova,
İzmir.
Sanat ve psikiyatri
ilişkisi uzun yıllardır sanatçı - yazar
çevrelerinin ilgisini çekmiştir. Her iki tarafın
da birbirlerine bakışında çeşitli önyargı ve
yanlış anlamalar vardır. Psikiyatriye en çok
eleştiri, bilinçdışı malzemeyi çok önemseyen ve
çok kullanan kesimden gelmektedir. Onlar,
psikiyatrinin, özellikle psikanalizin sanatçıları
( tabii kendilerini ) hasta ve yapıtlarını da
ruhsal patoloji ürünleri olarak gördüğünü
düşünmektedirler. Aslında gerçek bir sanatçı,
yapıtına kimin nasıl, ne diye baktığını
önemsemeyebilir. Onu değerlendirmek, eleştirmek,
kategorize etmek başkalarının işidir ve
istedikleri gibi yorumlayabilirler. Ama çoğu
zaman değerlendiriciler ile sanatçılar arasında bu
nedenle çeşitli sorunlar yaşanabilmektedir.
Sanatçı, psikiyatristi de bir eleştirmen;
bilinçaltından bilince, her yönünü, gizini
görebilen biri olarak görmektedir. Tabii Freud’
un yazdıklarının çoğu yabana atılmasa da, bir
fantaziden yola çıkarak Leonardo da Vinci
hakkında yazdıklarını (6) gören sanatçıların
ürküntü duymaması da olanaksızdır. Freud’ un çok
önemli şeyler söylediği ortadadır. Ayrıca
dayanakları da gözönüne alındığında yazdıklarının
çoğuna katılmamak olanaksızdır. Ama oldukça
abartılı yorumlarının olduğunu da kabul etmek
zorundayız. Akbaba ile ilgili bir çocukluk
anısından yola çıkarak böylesine sonuçlar
çıkarmak, oldukça abartılı bir yorumdur. Leonardo
‘nun bebekken akbabanın kuyruğuyla ağzını açıp
kuyruğunu birkaç kez dudaklarına değdirdiğine
ilişkin anısı, onun cinsel sapması olduğu sonucunu
doğurmaktadır (20).
Tabii Freud’un,
arada çok önemli yaşam olaylarının ayrıntılarını
inceleyerek çeşitli retrospektif veriler elde
ettiğini de kabul etmek zorundayız. Benzer
yorumlar Dostoyevski için de geçerlidir. Ama
Freud’un bu konulara ne büyük enerji yatırdığını
da görmezlikten gelemeyiz. Öte yandan, Freud’un
edebiyat sürecinin hep dışında kaldığı, ürüne
büyük ilgi duymakla birlikte, süreci zihninde
canlandıramadığı; işin sırrına eremediği
belirtilmektedir (20). Buna karşın Freud’un
sanatçılara karşı büyük saygı duyduğu da
belirtilmektedir. Bir yazısında Freud şöyle
diyebilmektedir: ”Ama yaratıcı yazarlar
değerli müttefiklerdir ve onların
sundukları kanıtlar büyük övgüye layıktır; çünkü
onlar yerle gök arasında, bizim felsefemizin henüz
düşünü bile kurmamıza olanak vermediği bir sürü
bilgiye sahiptirler. Onların zihin konusundaki
bilgileri, bizim gibi sıradan insanlarınkinden çok
daha ileridedir, çünkü onlar bizim henüz bilim
alanına sunmadığımız kaynaklardan
yararlanmaktadırlar”(20). Freud’un
sanatçı-yaratıcı kişilere bakışında hep ikilemin
olduğu bildirilmektedir. Zaman zaman böylesine
önemseyen düşünceleri ve zaman zaman da tam tersi
yorumlamaları olmuştur. Freud’u izleyenler ise
sanatçılara ve yapıtlara yaklaşırken çoğu zaman
ondan daha az alçakgönüllü davrandılar (20).
İnsanlar
eski zamanlardan beri yaratıcılık ve ruhsal
hastalık veya deha ve delilik arasında bir ilişki
olup olmadığını merak etmişlerdir. Ondokuzuncu
yüzyılda Lombrosso’nun etkisiyle deha, ailede
kalıtsal olarak geçen bir hastalık gibi
değerlendirilmiştir. Yirminci yüzyılda da
yaratıcı kişilerin birinci derece akrabaları
incelenerek bu ilişki desteklenmiştir.Çağdaş
yazarların çarpıcı sayıda çok intihar etmeleri bu
ilişkiye ilginin yenilenmesine yol açmıştır. Bu
ilgiye karşın hemen hemen tüm çalışmalar yöntemsel
eksiklikler taşımaktadır. Çoğu çalışma birincil
olarak kişisel görüşme yerine başka veri
kaynaklarına dayanmıştır (3,16). Bu da doğal
olarak çalışma sonuçlarının güvenirliğini
tartışılır kılmıştır. Zaten güncel çalışmaların
çoğu yaratma sürecine ilişkin olmaktan çok
yaratıcı-sanatçılar üzerine yapılan istatistiksel
hesaplamaları içermektedir. Zamanın ruhunun buna
elverişli olduğu açıktır. Çalışmaları yapanların
çoğu da dinamik süreçlerle ilgili olmayan
biyolojik eğilimli kişilerdir.
Genel
olarak psikanalistler, sanatçının niçin
duygularını dışa vurmak, boşaltmak ya da yüceltmek
için belli bir etkinliği seçtiğini incelemeye pek
önem vermemişlerdir. Sanat ve nevroz arasında pek
ayrım yapmamışlardır. Sanat insanlığın
nimetlerinden biriyken, nevrozun ise insanı
ketleyen, yaşamını çekilmez hale getirebilen bir
lânet olduğu ortadayken bunu yapmamak
anlaşılabilir bir durum değildir. Yaratıcılık,
belki de, psikopatolojiden çok “normal
psikodinamik”le daha yakından ilgilidir ve belki
de bugünkü psikanalitik düşüncenin
yetersizliklerinden biri, bu ve başka bağlamlarda,
normal ve nevrotik arasında yeterli bir ayrım
yapamamasıdır (20). Bu, sanata yaklaşımda olduğu
gibi günlük uygulamada da güçlükler doğuran bir
sorundur. Freud bir konferansında “Sanatçı yapısı
bakımından içedönüktür; nevroza uzak sayılmaz.
Güçlü içgüdüsel gereksinimlerin baskısı
altındadır. Onur, güç, servet, ün ve kadınların
sevgisini kazanmak ister; ama bu doyum
kaynaklarını elde etme olanağından yoksundur.
Sonuçta doyumsuz başka herkes gibi, gerçekliğe
sırt çevirerek tüm ilgisini ve libidosunu, nevroza
yönelebilecek olan kendi fantazi yaşamının
dileklerini gerçekleştirmeye aktarır.” der. Bu
konuda oldukça fazla eleştirilir. Tolstoy’un
“Savaş ve Barış” ı, Betthoven ‘in “9. Senfoni” si
sadece bu nedenle mi yaratılmışlardır? Freud’un
görüşü bazı sanatçıların bazı yapıtları için
kısmen ya da tümüyle geçerli olabilir ama insanlık
tarihinin yaratılmış bütün yapıtlarını böylesi bir
dürtünün güdümünde görmek, onu kabullenmek de
olası değildir. İnsan varlığı, sadece
bilinçdışıyla hareket eden bir çocuk mudur ?
Onun bilinci, erişkinliği, tinsel değerleri,
ülküleri, ileriye dönük elseverce düşünceleri yok
mudur ? Elbette vardır ve büyük yapıtlar böylesi
bir süreçten geçerek, estetik çerçeve içinde
varolurlar. Bir ressamın resim yapması, sadece
anal dönem saplantısıyla ilişkilendirilerek 3
yaşındaki bir çocuğun dışkısıyla oynamasının
engellenmesine bağlanamaz. Yaratıcılık bütün
bunlardan öte bir şeydir. Sanatçının
saplantılarının olması, kişilik yapısının şizoid
ya da histriyonik, fantaziye eğilimli vb. olması
olasıdır ama her şeyi açıklayamaz. O zaman neden
bütün anal dönem saplantısı olan kişilerin ressam-heykeltraş
olmadıkları, bütün obsesif- kompulsif, histerik
hastaların sanatçı değil de nevroz oldukları
açıklanamaz. O nedenle de psikanaliz yaratma
süreciyle ilgili olarak belirli düzeyde ve belirli
çerçeve içinde bir şeyler söyleyebilir. Freud da
zaten psikanalizin sanatsal yeteneğin doğasını
aydınlatma, sanatçının çalışma yöntemlerini
açıklamada bir şey yapamadığını belirtmiştir (5).
Başka yaklaşımlar çok farklı bir konumda mıdır ?
Bu soruya olumlu yanıt verebilmek olası
değildir.
Yaratıcılık, varoluşa yeni şeylerin katıldığı bir
zihinsel süreç; insan olma özelliklerinden
biridir ve insanın uygarlaşmasıyla ortaya
çıkar. Edgar Allen Poe, “The Raven” şiirini
rastlantı ve sezgi ile değil, bir matematik
probleminin kesin ve doğru sonucunun bulunması
gibi adım adım ilerleyerek yarattığını
belirtmiştir. Eğer doğruysa bu olağanüstüdür (5).
Ama hemen belirtelim ki bu görüş ne Poe ‘ nun
bütün yapıtları için ne de yazılan tüm şiirler
için tümüyle geçerli olamaz. Şiir ile matematik
arasında yakın ilişki kuran bir çok önemli şair
olmuştur ama bu daha çok sözcük ekonomisi vb.
konulardadır. Öte yandan matematiğin de şiir gibi
soyut alandan kaynaklandığı gibi bir düşünceyle
yakınlık kurmak olasıdır. Şair Amy Lowell, ”Şiir
nasıl yazılır? İçgüdümün yanıtı kesin:
Bilmiyorum. Bu soru kendi şiirlerim açısından da
sorulsa yanıtım değişmeyecek. Onlarla ilk kez
bilinç düzeyine çıktıklarında tanışıyorum” diyor
(5). Bu düşünce, biraz abartılı da olsa, oldukça
fazla gerçeği barındırıyor. Ama tüm şairler ve tüm
şiirlere genellenemez. Bilincin, bilginin,
toplumsal etkileşimlerin şiire yansımasını,
önemini tümüyle dışlamak olası değildir. Freud,
bilinçdışını tanımlayıp psikanalizi ortaya
attığında, yaratıcılığı, bilinçdışı uyarıların ve
çatışmaların yüceltilmesi ( sublimasyon ) olarak
betimlemişti (5).
Bazı
yazarlara göre yaratıcılık; yalnızca saklı değil
aynı zamanda değişik ve karmaşık, bileşik bir
olgu, birbirinden ayırması güç yetenekler
demetidir. Hiçbir insan yaratıcı deneyime bir
başka insan gibi bakamaz. Çünkü yaratıcılığın
tanımı kişiler ve disiplinlere göre değiştiği gibi
aynı insanda farklı zamanlarda farklı anlamlar
taşıyabilir. Yaratıcılığın yüzeysel kanıtları
elimizde birikmiş bulunmaktadır (5). Olsa olsa bir
buzdağının görünen kısmı. Gerisi hâla karanlıkta
ve olası ki sonsuza kadar aydınlanamayacak.
Şüphesiz yaratıcı
itkiyi kimse açıklayamayacaktır, herhangi birinin
böyle bir şey yapmak istemesi pek olası değildir
ama yaratıcı bir biçimde yaşamayla yaşamanın
kendisi arasında yararlı bir bağlantı kurulabilir,
yaratıcı tarz yaşamanın nasıl olup da yitirildiği
ve bireyin, hayatın gerçek ya da anlamlı olduğu
yolundaki duygusunun neden ortadan kalktığı
incelenebilir (23). Bunun ülkemiz açısından ne
denli büyük ve trajik bir sorun olduğu da
ortadadır.
Nörofizyologlar
”hayal gücünün fizyolojisi” konusunda
nörofizyolojik önermeler sunmuşlardır ancak kimse
yaratıcı beyinlerdeki nörofizyolojik ve
nörokimyasal olayları bilmiyor (5).
Sanatçıların psikanalizden geçmeleri konusunda da
çeşitli düşünceler vardır. Bazı yazarlara göre
“gerçek sanatsal itinin varlığı durumunda, analiz
yoluyla sağlanan daha büyük özgürlük sayesinde
sanatsal kapasite artmış, ama sanatçı olma
arzusunda salt nevrotik ve sanatla ilgisiz
güdülerin etken olduğu durumlarda, psikanaliz
durumu aydınlatmıştır” (11). Açıkçası bu ayrımın
çok kolay yapılabileceğini kabul etmek zordur. İlk
yapıtlarında çok yetersiz görünen bazı şair-
yazarların zamanla; çok yıllar sonra , iyi bir
gelişim ve değişimle oldukça düzeyli yapıtlar
verebildiği görülmektedir. Öte yandan zamana
gereksinimi olmayan, üst düzey yetenek taşıyan
bazı genç insanlarınsa hemen düzeyli ürünler
verebildikleri bilinmektedir. Cemal Süreya: ”Bir
şairin ilk dizeleri bir kumaşın ilk santimi
gibidir”, demiştir. Bu düşünce büyük oranda
doğruluk payı taşımaktadır. Ama tersi durumlar da
olasıdır. Çok iyi bir başlangıç yapıp daha sonra
gelişme gösteremeyen, çeşitli nedenlerle
ketlenerek ortalama bir düzey tutturan sanatçılar
da olabilmektedir. Bu kişilerde bazen ruhsal
sağlık sorunları ortaya çıkabilmekte ve
gelişmelerini engelleyebilmektedir. Tabii böylesi
kişilerde psikanalizin ketlenmeyi ortadan
kaldırıcı, yaratıcılığı artırıcı etkisinin
olabileceği söylenebilir.
Freud ve onu izleyen bazı yazarlar, sanatsal
yaratıyı gerçek, olgun cinsellik yaşayamamayla
ilişkilendirmektedirler. Onlara göre sanatçılar
genital dönem öncesi oral, anal ya da fallik
dönemlere saplanmışlardır ve o nedenle gerçek
cinselliği diğer insanlar gibi yaşayamamakta, o
nedenle
fantazilerle telafi
etmeye çalışmaktadırlar. Başka yazarlarsa bu
düşünceye karşı çıkmakta ve sanatçıların sokaktaki
insanlar kadar sağlıklı, iyi cinsellikler
yaşayabildiklerini, hatta karşı cins için daha da
çekici olduklarını, bir doyumsuzluk yaşamalarının
söz konusu olmadığını belirtmektedirler (20).
Şair-yazar, ressam vb. sanatçıların gerçekten
karşı cinsle ilişkilerinin oldukça yoğun olduğu
bilinmektedir. Ancak zaman zaman çok sık eş
değiştirme biçiminde işleyen ilişkilerin olduğu
görülmektedir. Bunun da sanatçıların sanatlarından
başka bir nesneye yoğun bağlanamamalarıyla
ilişkili olabileceği bildirilmiştir (20). Ayrıca
çok sık eş değiştiren herkesin de sanatçı olmadığı
görülmektedir. Öte yandan, karşı cinsle
ilişkilerin hep sorunlu olmadığı, sağlıklı
bağlanmaların da olabildiği kabul edilmelidir.
Yani sanatçının cinselliğe bakışı ve cinsel
yaşantısı asla ölçüt olamaz.
Sanatçıların
cinselliğiyle ilgili bakış çeşitli zamanlarda
değişmelere uğramaktadır. Ondokuzuncu yüzyıl
yaşamöyküsü yazarları geçmişteki yazarları yalın
ve sadık aile babaları olarak betimlerken modern
yazarlar, ister geçmişteki, ister günümüzdeki
sanatçılarda eşcinsellik eğilimi bulmaya
yatkındırlar (20). Değerlendirmeler de moda gibi
değişmektedir. Oysa sanatçının yaratması için
cinsel tercihinin şu ya da bu yönde olmasının
önemi yoktur. Yaratmanın anaç bir uğraş olmasını
gerekçe göstererek, sanatçılarda eşcinselliği,
olması gereken ya da avantaj sağlayan bir öge
olarak görmek olası değildir. Ayrıca erkek
sanatçılarda kadınsı özellikler olduğu
düşüncesiyle birlikte çoğu yaratıcı kadında da
erkeklerin ilgi alanına ortalamadan daha fazla
ilgi duyma olduğu öne sürülmüştür (5). Oysa
bunların ayrıntı olduğu ve asla genellenemeyeceği
ortadadır. Sanatçılar arasında bekârlar kadar
evliler, kadınlara düşkün olanlar kadar kadın
düşmanları da bulunabilmektedir (20).
Freud’un sanat ve
yaratıcılığa ilişkin bir başka görüşü de onun
çocuktaki oyun eşdeğeri olduğu görüşüdür. ”Çocuk
oyun oynarken ne yaparsa, yaratıcı yazar da aynını
yapar” der. Mutlu bir kişinin hiçbir zaman fantazi
kurmadığı gibi bir düşünce de öne sürer. Fantaziyi
doyumsuzluğun bir göstergesi olarak görür.
Dolayısıyla da sanatçıları doyumsuz kişiler olarak
değerlendirip yapıtları da onların
doyumsuzluklarının bir telafisi, dilek doyurumu
olarak kabul eder (20). Bu görüş bazı sanatçıların
bazı yapıtları için kısmen kabul edilebilir bir
düşünce olsa da bütün sanatçıları ve yapıtları
kapsayabilecek bir sav olamaz. Hele büyük
sanatçıların estetik düzeyi yüksek büyük
yapıtlarını asla kapsayamaz. Freud, yaratıcı
yazarlığı bu biçimde “ fantaziden başka hiçbir
şey” olarak silip atarken, estetik kavramını
gözardı etmektedir. Zaten Freud’un sanata
bakışındaki temel sorun da budur: Estetik
değerlendirmeden yoksun oluşu. Kendisinden sonraki
yazarlarınsa daha yüzeyel baktıkları ve estetik
kaygı taşımadıkları kabul edilmektedir (20).
Bu noktada D.W.Winnicott
şunları belirtmektedir: Psikanaliz yaratıcılık
konusuyla uğraştığında ana temayı büyük ölçüde
gözden kaybetmiştir. Analitik yazar muhtemelen
yaratıcı sanatlar alanındaki önde gelen bir
kişiliği ele almış, birincil denebilecek her şeyi
göz ardı edip ikincil ve üçüncül gözlemler yapmaya
çalışmıştır. Leonardo da Vinci’yi ele alıp
yapıtlarıyla bebekliğinde geçmiş bazı olaylar
arasındaki ilişki hakkında çok önemli ve ilginç
yorumlarda bulunmak mümkündür. Yapıtlarındaki
temalarla eşcinsel eğilimini iç içe geçirerek bir
sürü şey yapılabilir. Ama büyük şahsiyetlere dair
incelemelerde bu tür şeyler üzerinde durmak,
yaratıcılık düşüncesinin merkezindeki temayı es
geçmek demektir. Bu tür incelemelerin sanatçıları
ve genel olarak tüm yaratıcı insanları
sinirlendirmesi kaçınılmazdır. Ana temanın, yani
yaratıcı itkinin kendisinin etrafından
dolaşılmaktadır (23).
Öte
yandan psikiyatri günlük uygulamasında bazı
kişilerde çok özgün düşünce ve yaratı tasarımları
gözlenebilmekte ancak onlar bu tasarımlarını bir
sanat yapıtı olarak dışa vuramamaktadırlar.
”Sözgelimi şizofrenler çoğu kez özgün bir görüye
sahiptirler. Dünyadan kısmen uzaklaşmış olmaları
ve töresel etkilere karşı duyarsız olmaları
nedeniyle dünyaya öylesine olağandışı bir açıdan
bakarlar ki, insan keşke bu görülerini bir sanat
yapıtına dönüştürselerdi diye düşünür. Oysa bunu
başarabilen pek yoktur. Hatta eğer bunu
başarabilseler belki de şizofren olmazlardı; bunun
nedeni bir bakıma yaratma etkinliğinin kişiyi
akıl bozukluğundan koruyabilmesi bir bakıma da
sanatsal etkinlikte bulunmak ya da özgün bir
düşünceyi algılanabilir bir biçime aktarmak için
gerekli becerilerin kazanılmasının “ güçlü bir ego
”, yani birçok şizofrenin yoksun bulunduğu aktif
girişimci kişilik özelliği gerektirmesidir ” (20).
Bu sözler, Sait Faik ‘in “Yazmasam deli
olacaktım” sözlerini anımsatıyor. Gerçekten de
sanatsal etkinliğin hem ruhsal bozukluklardan
koruyucu hem de ruh sağlığı bozulmuş kişilerin
tedavileri sırasında yardımcı etkisinin olduğu
bilinmektedir.
Freud,
yaratıcılığı, bilinçdışı uyarılmalar ve
çatışmaların yüceltilmesi (sublimasyon) olarak
görmüştür. Anal dönem saplantısı olan; ebeveynleri
tarafından katı tuvalet eğitimi verilen çocuk
dışkısıyla oynama vb. yerine, erişkinliğinde
çamurdan seramik, heykel yapan bir sanatçı
olmaktadır (5). Tabii bu görüşe çeşitli karşı
çıkışlar olmaktadır: Bütün anal kişilik
özellikleri olan insanlar neden heykelci ya da
seramikçi değiller ? vb. sorular uzayıp
gitmektedir (20).
Saldırganlık güdüleriyle dolu çocuk bu
saldırganlığın engellenmesi veya benzer
nedenlerle, bu içgüdüsünü, toplumun benimseyeceği,
onaylayacağı, dahası alkışlayacağı bir konuma
yöneltmekte ve çok iyi bir boksör olmaktadır. Bu
ve buna benzer birçok varsayım vardır. Öte yandan
bunun genelleme olduğu ve her sanatçı ya da
sporcuyu kapsayamayacağı söylenebilir. Ayrıca,
bir düşsel anıdan, fantaziden yola çıkarak (6) bir
sanatçıya ilişkin bu kadar çok şey söylemek de
oldukça abartılı sayılabilir.
Psikodinamik açıdan, yaratma süreçleri ve
mekanizmaları yeteri kadar açıklığa kavuşmuş
değildir. Bu alanda yeni araştırmalara gereksinim
vardır. Yalnız, egonun sentez işlevinin yaratmada
rol oynadığını söyleyebiliriz. Çünkü egonun sentez
işlevi birbirine karşıt tutumları, değerleri,
duygu ve davranışları ve ben-temsillerini
bütünleştirmeyi ve uzlaştırmayı içerir. Çatışma
halindeki düşünceleri yatıştırır ve yaratma
sürecine güç verir (22).
Yaratıcılık konusunda önemli çalışmaları olan O.Rank’a
göre sanat, gerçekliğin hem ifadesi hem de inkârı
olarak, çocuk oyununa benzer. Oyun da, ilksel
travmayı, ciddi olmayışın bilincinde olarak,
değersizleştirmek isteğiyle oynanır. Mizah ise,
benin kendi bilinçdışına uyguladığı bastırmayı
aşmanın en yüksek basamağıdır (15).
Yaratıcılıkla ilgili bir başka katkı da Melanie
Klein’dan (1957) gelir. Bu katkı, Klein’ın
saldırgan itkilerin ve yıkıcı fantezilerin bebeğin
hayatının çok erken dönemlerinde ortaya çıktığını
farketmiş olmasının ürünüdür. Klein bebeğin
yıkıcılığı düşüncesini ortaya atıp gereğince
vurgulamakla kalmaz, bir sağlık belirtisi olarak
erotik ve yıkıcı itkilerin kaynaşmışlığı
düşüncesini de yeni ve hayati önemde bir mesele
haline getirir. Klein’ın önermesi onarım ve tazmin
kavramını da içerir. Ama bence Klein’ın önemli
çalışması bizi yaratıcılığın kendisine götürecek
şeyler söylemez, bu yüzden de pekala esas meseleyi
daha da belirsizleştirme yönünde bir etki
yaratabilir. Yine de suçluluk duygusunun merkezi
konumuyla ilgili çalışması bizim açımızdan
önemlidir (23).
Sonraki Sayfa >>>