DİKLİK VE PARALELLİK GERİSİ YALAN !!!
Basketbol  
  Forumlar  Ziyaretçi Defteri  Sohbet Ortamı  Programlar Destekleyenler  Ben Kimim?  
 
Kendi sonuna çılgıncasına koşan bir dünya da, benim sonumun anlamı olabilir mi? Kendi yitirdiği sevgisinin peşinde olan dünyada, benim delice sevgimin bir anlamı olabilir mi? Yağı bitmiş bir kandille ya da sönmeye yüz tutmuş bir mum ışığıyla, bunca karanlık geceyi nasıl aydınlatabiliriz? İnsanoğlunun utandırıldığı aşağılandırıldığı bir başka ölüm ülkesi var mı acaba? Yüzsüzler toplumumu kurmaya hevesleniyoruz. İki yüzlü maskaralar mı avutacak bizleri? Böyle masalsı bir yaşamı yeniden yaratmak sanıldığı kadar zor mu acaba? Ruhlarımız cennetin özlemiyle yanıp tutuşurken, bedenlerimizde ölümün korkusuyla tir tir titreşirken, hangi büyülü masal avutabilir bizleri? Böyle bir gizliliği nasıl taşırdı yüreğim? Neden saçlarımda gezinen, yanaklarımı okşayan, içimi ısıtan nefes yok yanımda? Neden beni korkularımla yapayalnız bıraktılar... beni seven, kollarıyla sarıp sarmalayan tatlı okşayışlarıyla anlatmadığım hazlara götüren o tanıdık yüzler, o rüyalarımın görkemli varlıkları neredeler? Söyle bana ben bu utançlar için hangi Tanrı'ya yalvaracağım... Göğsünüzün bir yerinde tutkunun sesini duydunuz mu? Uçurumların en derin boşluklarından bile dinlenen yankılarına, titreşimlerine hiç tanık oldunuz mu, o sinsi gecelerin? Arzuyla titreyen bedeninize ayak uyduran dişlerinizin sesini duymasınlar diye, başınızı gömmeye çalıştığınız yastıklarınızı ne denli ısırdınız? Başınızın üstüne çektiğiniz yorganın içindeki oksijeni tüketip de, yalnızca gözlerinizle yaşadığınız anlarda ne yaptınız? Aristo'nun da söylediği gibi, bizi en çok korkutan rüzgarlar saklı yerlerimizi açan rüzgarlar mıdır? O, gizli gizli yaşanılmasından haz duyulan, konuşulmasından özenle kaçınılan o özel dünyalar neden yaratıldı? Yaşanılmasından sürekli haz duyulan o gizemli dünyalar için mi bu rüzgarlar? Hangi cesur yürek, hangi onurlu alın, hangi erkeksi duyarlılık, fethettiği ancak sahibi olamadığı bir ülkenin zaferleriyle övünebilir? Sağlıklı gözüken insanların yüreklerinde ki korkuyu ölçebilir misiniz? Ve söze dökülebilmiş düşünceler mi yoksa söze dökülememiş gerçekler mi sizi daha çok korkutuyor? Tanrı şeytanı cennetinden kovabildi ama yeryüzü de bir başka şeytan dünyası oldu çıktı. İçinde giderek yok olduğumuz bu dünya gerçekten de şeytanın boynuzlarına, delilerin çıngıraklarına bizleri takıp gezdirdiği dünya mı oldu acaba? Çığlıklarımız delilerin çıngıraklarının sesine karışmış, bedenlerimiz ise, delilerle şeytanlar arasında kaybolmuş gibi. Kendime ait olmayan bu yerden bir an önce çıkmak istiyorum. Başka dünyalar ve onun insanlarını arıyorum...  
 
         
             
 

 
 
Özel.yetenekli.çocuklar
Gençlik.Çağı
Depremin.Psikolojik.Etkileri
Obsesif.kişilik.bozuklukları
Pasif.kişilik.bozuklukları
Zeka
Anksiyete.Bozuklukları
Panikatak
Şizofreni
Bunaltılar
Depresyon
Sosyofobi
Hastalık.Hastası
İntihar
Freud'dan.Bugüne
Mola
Bilinçaltı.Psikolojisi
Anne.Babalar.ve.çocuklar
Psikoterapi
Histeri
Aşınan.Kimlikler
İntihar.Uyarı
Narsist.kişilik.bozukluğu
Sanrısal.kişilik.bozukluğu
Psikolojinin.alt.dalları
 
 
 
 
 
 

..:: Anasayfaya Dönüş ::..

Freud’dan Bugüne Yaratıcı- Sanatçı Psikodinamiğine Bakış

Prof. Dr. Yusuf ALPER

*Ege Üniv. Tıp Fak Psikiyatri AD. Öğ.Üyesi (Prof.Dr.), Bornova, İzmir.

Sanat ve psikiyatri ilişkisi uzun yıllardır sanatçı - yazar  çevrelerinin ilgisini çekmiştir. Her iki tarafın da birbirlerine bakışında çeşitli önyargı ve yanlış anlamalar vardır. Psikiyatriye en çok eleştiri, bilinçdışı malzemeyi  çok önemseyen ve çok kullanan kesimden gelmektedir. Onlar, psikiyatrinin, özellikle psikanalizin  sanatçıları ( tabii kendilerini ) hasta ve yapıtlarını da  ruhsal  patoloji  ürünleri olarak gördüğünü düşünmektedirler. Aslında gerçek bir sanatçı, yapıtına kimin nasıl, ne diye baktığını önemsemeyebilir. Onu değerlendirmek, eleştirmek, kategorize etmek  başkalarının işidir ve istedikleri gibi yorumlayabilirler. Ama  çoğu zaman değerlendiriciler ile sanatçılar arasında bu nedenle çeşitli sorunlar yaşanabilmektedir. Sanatçı, psikiyatristi de bir eleştirmen;  bilinçaltından  bilince, her yönünü, gizini  görebilen  biri olarak görmektedir. Tabii Freud’ un  yazdıklarının çoğu yabana atılmasa da, bir fantaziden yola çıkarak Leonardo da  Vinci hakkında yazdıklarını (6) gören sanatçıların ürküntü duymaması da olanaksızdır. Freud’ un  çok önemli şeyler söylediği ortadadır. Ayrıca  dayanakları da gözönüne alındığında  yazdıklarının çoğuna katılmamak olanaksızdır. Ama oldukça abartılı yorumlarının olduğunu da kabul etmek zorundayız. Akbaba ile ilgili bir çocukluk anısından  yola çıkarak böylesine sonuçlar çıkarmak,  oldukça abartılı bir yorumdur. Leonardo ‘nun bebekken  akbabanın kuyruğuyla ağzını açıp kuyruğunu birkaç kez dudaklarına değdirdiğine ilişkin anısı, onun cinsel sapması olduğu sonucunu doğurmaktadır (20).

Tabii Freud’un, arada çok önemli yaşam olaylarının ayrıntılarını inceleyerek çeşitli retrospektif veriler elde ettiğini de kabul etmek zorundayız. Benzer yorumlar Dostoyevski için de geçerlidir. Ama Freud’un bu konulara ne büyük enerji yatırdığını da görmezlikten gelemeyiz. Öte yandan, Freud’un edebiyat sürecinin hep dışında kaldığı, ürüne büyük ilgi duymakla birlikte, süreci zihninde canlandıramadığı; işin sırrına eremediği belirtilmektedir (20). Buna karşın Freud’un  sanatçılara karşı büyük saygı duyduğu da belirtilmektedir. Bir yazısında Freud şöyle diyebilmektedir: ”Ama yaratıcı  yazarlar   değerli     müttefiklerdir   ve  onların sundukları kanıtlar büyük övgüye layıktır; çünkü onlar yerle gök arasında, bizim felsefemizin henüz düşünü bile kurmamıza olanak vermediği bir sürü bilgiye sahiptirler. Onların zihin konusundaki bilgileri, bizim gibi sıradan insanlarınkinden çok daha ileridedir, çünkü onlar bizim henüz bilim alanına sunmadığımız kaynaklardan yararlanmaktadırlar”(20). Freud’un sanatçı-yaratıcı kişilere bakışında hep ikilemin olduğu bildirilmektedir. Zaman zaman böylesine önemseyen düşünceleri ve zaman zaman da tam tersi yorumlamaları olmuştur.  Freud’u izleyenler ise  sanatçılara ve yapıtlara yaklaşırken  çoğu zaman ondan daha az alçakgönüllü davrandılar (20).

            İnsanlar eski  zamanlardan beri yaratıcılık ve ruhsal hastalık veya deha ve delilik  arasında bir ilişki olup olmadığını merak etmişlerdir. Ondokuzuncu yüzyılda  Lombrosso’nun etkisiyle  deha, ailede kalıtsal olarak geçen  bir hastalık gibi değerlendirilmiştir. Yirminci yüzyılda da  yaratıcı kişilerin birinci derece akrabaları incelenerek bu ilişki desteklenmiştir.Çağdaş yazarların  çarpıcı sayıda çok intihar etmeleri bu ilişkiye ilginin yenilenmesine yol açmıştır. Bu ilgiye karşın hemen hemen tüm çalışmalar yöntemsel eksiklikler taşımaktadır. Çoğu çalışma birincil olarak kişisel görüşme yerine başka veri kaynaklarına dayanmıştır (3,16). Bu da doğal olarak çalışma sonuçlarının güvenirliğini tartışılır kılmıştır. Zaten güncel çalışmaların çoğu yaratma sürecine ilişkin olmaktan çok  yaratıcı-sanatçılar üzerine yapılan istatistiksel hesaplamaları içermektedir.  Zamanın  ruhunun buna elverişli olduğu açıktır. Çalışmaları yapanların çoğu  da dinamik süreçlerle ilgili olmayan biyolojik eğilimli kişilerdir.

            Genel olarak psikanalistler, sanatçının niçin duygularını dışa vurmak, boşaltmak ya da yüceltmek için belli bir etkinliği seçtiğini incelemeye pek önem vermemişlerdir. Sanat ve nevroz arasında pek ayrım yapmamışlardır. Sanat insanlığın nimetlerinden biriyken, nevrozun ise insanı ketleyen, yaşamını çekilmez hale getirebilen bir lânet olduğu ortadayken bunu yapmamak anlaşılabilir bir durum değildir. Yaratıcılık, belki de, psikopatolojiden çok  “normal psikodinamik”le daha yakından ilgilidir ve belki de bugünkü psikanalitik düşüncenin yetersizliklerinden biri, bu ve başka bağlamlarda, normal ve nevrotik arasında yeterli bir ayrım yapamamasıdır (20). Bu, sanata yaklaşımda olduğu gibi günlük uygulamada da güçlükler doğuran bir sorundur. Freud bir konferansında “Sanatçı yapısı bakımından içedönüktür; nevroza uzak sayılmaz. Güçlü içgüdüsel gereksinimlerin baskısı altındadır. Onur, güç, servet, ün ve kadınların sevgisini kazanmak ister; ama bu doyum kaynaklarını elde etme olanağından yoksundur. Sonuçta doyumsuz başka herkes gibi, gerçekliğe sırt çevirerek tüm ilgisini ve libidosunu, nevroza yönelebilecek olan  kendi fantazi yaşamının dileklerini gerçekleştirmeye aktarır.” der. Bu konuda oldukça fazla eleştirilir. Tolstoy’un “Savaş ve Barış” ı, Betthoven ‘in “9. Senfoni” si sadece  bu nedenle mi yaratılmışlardır? Freud’un görüşü bazı sanatçıların bazı yapıtları için kısmen ya da tümüyle geçerli olabilir ama insanlık tarihinin yaratılmış bütün yapıtlarını böylesi bir dürtünün güdümünde görmek, onu kabullenmek de olası değildir. İnsan varlığı, sadece bilinçdışıyla  hareket eden  bir çocuk mudur ? Onun bilinci, erişkinliği, tinsel değerleri, ülküleri, ileriye dönük elseverce düşünceleri yok mudur ? Elbette vardır ve büyük yapıtlar böylesi bir süreçten geçerek, estetik çerçeve içinde varolurlar. Bir ressamın resim yapması, sadece anal dönem saplantısıyla ilişkilendirilerek 3 yaşındaki bir çocuğun dışkısıyla oynamasının engellenmesine bağlanamaz. Yaratıcılık bütün bunlardan öte bir şeydir. Sanatçının saplantılarının olması, kişilik yapısının şizoid ya da histriyonik, fantaziye eğilimli vb. olması   olasıdır ama her şeyi açıklayamaz. O zaman neden bütün anal dönem saplantısı olan kişilerin ressam-heykeltraş olmadıkları, bütün obsesif- kompulsif, histerik hastaların    sanatçı değil de nevroz oldukları açıklanamaz. O nedenle de psikanaliz yaratma süreciyle ilgili olarak belirli düzeyde ve belirli çerçeve içinde  bir şeyler söyleyebilir. Freud da  zaten psikanalizin sanatsal yeteneğin doğasını aydınlatma, sanatçının çalışma yöntemlerini açıklamada  bir şey yapamadığını belirtmiştir (5). Başka yaklaşımlar çok farklı bir konumda mıdır ?  Bu soruya olumlu yanıt verebilmek  olası değildir.                   

            Yaratıcılık, varoluşa yeni şeylerin katıldığı bir zihinsel süreç; insan olma özelliklerinden  biridir ve insanın uygarlaşmasıyla ortaya çıkar.    Edgar Allen Poe, “The Raven”  şiirini rastlantı ve sezgi ile değil, bir matematik probleminin kesin ve doğru sonucunun bulunması gibi adım adım ilerleyerek yarattığını belirtmiştir. Eğer doğruysa bu olağanüstüdür (5). Ama hemen belirtelim ki bu görüş ne Poe ‘ nun bütün yapıtları için ne de yazılan tüm şiirler için tümüyle geçerli olamaz. Şiir ile matematik arasında yakın ilişki kuran bir çok önemli şair olmuştur ama bu daha çok sözcük ekonomisi vb. konulardadır. Öte yandan matematiğin de şiir gibi soyut alandan kaynaklandığı gibi bir düşünceyle yakınlık kurmak olasıdır. Şair Amy Lowell, ”Şiir nasıl yazılır? İçgüdümün yanıtı kesin: Bilmiyorum.  Bu soru kendi şiirlerim açısından da sorulsa yanıtım değişmeyecek. Onlarla ilk kez bilinç düzeyine çıktıklarında tanışıyorum” diyor (5).  Bu düşünce, biraz abartılı da olsa, oldukça fazla gerçeği barındırıyor. Ama tüm şairler ve tüm şiirlere genellenemez. Bilincin, bilginin, toplumsal etkileşimlerin şiire yansımasını, önemini tümüyle dışlamak olası değildir. Freud, bilinçdışını tanımlayıp psikanalizi ortaya attığında, yaratıcılığı, bilinçdışı  uyarıların ve çatışmaların yüceltilmesi ( sublimasyon ) olarak  betimlemişti  (5).   

            Bazı yazarlara göre yaratıcılık; yalnızca saklı değil aynı zamanda değişik ve karmaşık, bileşik bir olgu, birbirinden ayırması güç yetenekler demetidir. Hiçbir  insan yaratıcı deneyime bir başka insan gibi bakamaz. Çünkü yaratıcılığın tanımı kişiler ve disiplinlere göre değiştiği gibi aynı insanda farklı zamanlarda  farklı anlamlar taşıyabilir. Yaratıcılığın yüzeysel kanıtları  elimizde birikmiş bulunmaktadır (5). Olsa olsa bir buzdağının görünen kısmı. Gerisi hâla karanlıkta ve olası ki sonsuza kadar aydınlanamayacak.

Şüphesiz yaratıcı itkiyi kimse açıklayamayacaktır, herhangi birinin böyle bir şey yapmak istemesi pek olası değildir ama yaratıcı bir biçimde yaşamayla yaşamanın kendisi arasında yararlı bir bağlantı kurulabilir, yaratıcı tarz yaşamanın nasıl olup da yitirildiği ve bireyin, hayatın gerçek ya da anlamlı olduğu yolundaki duygusunun neden ortadan kalktığı incelenebilir (23). Bunun ülkemiz açısından ne denli büyük ve trajik bir sorun olduğu da ortadadır.

 Nörofizyologlar ”hayal gücünün fizyolojisi” konusunda nörofizyolojik önermeler  sunmuşlardır ancak kimse yaratıcı beyinlerdeki nörofizyolojik ve nörokimyasal olayları bilmiyor (5).

            Sanatçıların psikanalizden geçmeleri konusunda da çeşitli düşünceler vardır. Bazı yazarlara göre  “gerçek sanatsal itinin varlığı durumunda, analiz yoluyla sağlanan daha büyük özgürlük sayesinde  sanatsal kapasite artmış, ama sanatçı olma arzusunda salt nevrotik ve sanatla ilgisiz güdülerin etken olduğu  durumlarda, psikanaliz durumu aydınlatmıştır” (11). Açıkçası bu ayrımın  çok kolay yapılabileceğini kabul etmek zordur. İlk yapıtlarında çok yetersiz görünen bazı şair- yazarların zamanla; çok yıllar sonra ,  iyi bir gelişim ve değişimle oldukça düzeyli yapıtlar verebildiği görülmektedir. Öte yandan zamana gereksinimi olmayan, üst düzey yetenek taşıyan bazı genç insanlarınsa hemen düzeyli ürünler verebildikleri bilinmektedir. Cemal Süreya: ”Bir şairin ilk dizeleri bir kumaşın ilk santimi gibidir”, demiştir. Bu düşünce  büyük oranda doğruluk payı taşımaktadır. Ama tersi durumlar da olasıdır. Çok iyi bir başlangıç yapıp daha sonra gelişme gösteremeyen, çeşitli nedenlerle ketlenerek ortalama bir düzey tutturan sanatçılar da olabilmektedir. Bu kişilerde bazen ruhsal sağlık sorunları  ortaya çıkabilmekte ve gelişmelerini engelleyebilmektedir. Tabii böylesi kişilerde psikanalizin ketlenmeyi ortadan kaldırıcı, yaratıcılığı artırıcı etkisinin olabileceği söylenebilir.

Freud ve onu izleyen bazı yazarlar, sanatsal yaratıyı gerçek, olgun cinsellik yaşayamamayla ilişkilendirmektedirler. Onlara göre sanatçılar genital  dönem öncesi oral, anal ya da fallik dönemlere saplanmışlardır ve o nedenle gerçek cinselliği diğer insanlar gibi yaşayamamakta, o nedenle

fantazilerle telafi etmeye çalışmaktadırlar. Başka yazarlarsa bu düşünceye karşı çıkmakta ve sanatçıların sokaktaki insanlar kadar sağlıklı, iyi cinsellikler yaşayabildiklerini, hatta karşı cins  için daha da çekici olduklarını, bir doyumsuzluk yaşamalarının söz konusu olmadığını belirtmektedirler (20). Şair-yazar, ressam vb. sanatçıların  gerçekten karşı cinsle ilişkilerinin oldukça yoğun olduğu bilinmektedir. Ancak zaman zaman çok sık eş değiştirme biçiminde işleyen ilişkilerin olduğu   görülmektedir. Bunun da sanatçıların sanatlarından başka bir nesneye yoğun bağlanamamalarıyla ilişkili olabileceği  bildirilmiştir (20). Ayrıca çok sık eş değiştiren herkesin de sanatçı olmadığı görülmektedir. Öte yandan, karşı cinsle ilişkilerin hep sorunlu olmadığı, sağlıklı bağlanmaların da olabildiği kabul edilmelidir. Yani sanatçının cinselliğe bakışı ve cinsel yaşantısı asla ölçüt olamaz.

 Sanatçıların cinselliğiyle ilgili bakış çeşitli zamanlarda değişmelere uğramaktadır. Ondokuzuncu yüzyıl yaşamöyküsü yazarları  geçmişteki  yazarları yalın ve sadık aile babaları olarak betimlerken modern yazarlar, ister geçmişteki, ister günümüzdeki sanatçılarda eşcinsellik eğilimi bulmaya yatkındırlar (20).  Değerlendirmeler de moda gibi değişmektedir. Oysa sanatçının yaratması için cinsel tercihinin şu ya da bu yönde olmasının önemi yoktur. Yaratmanın anaç bir uğraş olmasını gerekçe göstererek,  sanatçılarda  eşcinselliği, olması gereken ya da avantaj sağlayan bir öge olarak görmek olası değildir. Ayrıca erkek sanatçılarda kadınsı özellikler olduğu düşüncesiyle birlikte çoğu yaratıcı kadında da erkeklerin   ilgi alanına ortalamadan daha fazla ilgi duyma olduğu öne sürülmüştür (5). Oysa bunların ayrıntı olduğu ve asla genellenemeyeceği ortadadır.  Sanatçılar arasında  bekârlar kadar evliler, kadınlara düşkün  olanlar kadar kadın düşmanları da bulunabilmektedir (20).

Freud’un sanat ve yaratıcılığa ilişkin bir başka görüşü de onun  çocuktaki oyun eşdeğeri olduğu görüşüdür. ”Çocuk oyun oynarken ne yaparsa, yaratıcı yazar da aynını yapar” der. Mutlu bir kişinin hiçbir zaman fantazi kurmadığı gibi bir düşünce de öne sürer. Fantaziyi doyumsuzluğun bir göstergesi olarak görür. Dolayısıyla da sanatçıları doyumsuz kişiler olarak değerlendirip yapıtları da onların doyumsuzluklarının bir telafisi, dilek doyurumu olarak kabul eder (20). Bu görüş bazı sanatçıların bazı yapıtları için kısmen kabul edilebilir bir düşünce olsa da bütün sanatçıları ve yapıtları kapsayabilecek bir sav olamaz. Hele büyük sanatçıların estetik düzeyi yüksek büyük yapıtlarını asla kapsayamaz. Freud, yaratıcı yazarlığı bu biçimde “ fantaziden başka hiçbir şey” olarak silip atarken, estetik kavramını gözardı etmektedir. Zaten Freud’un sanata bakışındaki temel sorun da budur: Estetik değerlendirmeden yoksun oluşu. Kendisinden sonraki yazarlarınsa  daha yüzeyel baktıkları ve estetik kaygı taşımadıkları kabul edilmektedir (20).

 Bu noktada D.W.Winnicott şunları belirtmektedir: Psikanaliz yaratıcılık konusuyla uğraştığında ana temayı büyük ölçüde gözden kaybetmiştir. Analitik yazar muhtemelen yaratıcı sanatlar alanındaki önde gelen bir kişiliği ele almış, birincil denebilecek her şeyi göz ardı edip ikincil ve üçüncül gözlemler yapmaya çalışmıştır. Leonardo da Vinci’yi ele alıp yapıtlarıyla bebekliğinde geçmiş bazı olaylar arasındaki ilişki hakkında çok önemli ve ilginç yorumlarda bulunmak mümkündür. Yapıtlarındaki temalarla eşcinsel eğilimini iç içe geçirerek bir sürü şey yapılabilir. Ama büyük şahsiyetlere dair incelemelerde bu tür şeyler üzerinde durmak, yaratıcılık düşüncesinin merkezindeki temayı es geçmek demektir. Bu tür incelemelerin sanatçıları ve genel olarak tüm yaratıcı insanları sinirlendirmesi kaçınılmazdır. Ana temanın, yani yaratıcı itkinin kendisinin etrafından dolaşılmaktadır (23).

            Öte yandan psikiyatri günlük uygulamasında bazı kişilerde çok özgün düşünce ve yaratı tasarımları gözlenebilmekte ancak onlar bu tasarımlarını bir sanat yapıtı olarak dışa vuramamaktadırlar. ”Sözgelimi şizofrenler çoğu kez özgün bir görüye sahiptirler. Dünyadan kısmen uzaklaşmış olmaları  ve töresel etkilere karşı duyarsız olmaları nedeniyle dünyaya öylesine olağandışı bir açıdan bakarlar ki, insan keşke bu görülerini bir sanat yapıtına dönüştürselerdi diye düşünür. Oysa bunu başarabilen pek yoktur. Hatta eğer bunu başarabilseler belki de şizofren olmazlardı; bunun nedeni  bir bakıma yaratma etkinliğinin kişiyi akıl bozukluğundan koruyabilmesi bir bakıma da sanatsal etkinlikte bulunmak ya da özgün bir düşünceyi algılanabilir bir biçime aktarmak için gerekli becerilerin kazanılmasının “ güçlü bir ego ”, yani birçok şizofrenin yoksun bulunduğu aktif girişimci kişilik özelliği gerektirmesidir ” (20). Bu sözler,  Sait Faik ‘in “Yazmasam deli olacaktım” sözlerini anımsatıyor. Gerçekten de  sanatsal etkinliğin hem ruhsal bozukluklardan koruyucu hem de ruh sağlığı bozulmuş kişilerin tedavileri sırasında yardımcı etkisinin olduğu bilinmektedir.  

            Freud, yaratıcılığı, bilinçdışı uyarılmalar ve çatışmaların yüceltilmesi (sublimasyon) olarak görmüştür. Anal dönem saplantısı olan; ebeveynleri tarafından katı  tuvalet eğitimi verilen çocuk dışkısıyla oynama vb. yerine, erişkinliğinde çamurdan seramik, heykel yapan bir sanatçı olmaktadır (5). Tabii bu görüşe çeşitli karşı çıkışlar olmaktadır: Bütün anal kişilik özellikleri olan insanlar neden heykelci ya da seramikçi değiller ? vb. sorular uzayıp gitmektedir (20).

            Saldırganlık güdüleriyle  dolu çocuk bu saldırganlığın engellenmesi veya benzer nedenlerle, bu içgüdüsünü, toplumun benimseyeceği, onaylayacağı, dahası alkışlayacağı  bir konuma yöneltmekte  ve çok iyi bir boksör olmaktadır. Bu ve buna benzer birçok varsayım vardır. Öte yandan bunun genelleme olduğu  ve her sanatçı ya da sporcuyu kapsayamayacağı  söylenebilir. Ayrıca, bir düşsel anıdan, fantaziden yola çıkarak (6) bir sanatçıya ilişkin bu kadar çok şey söylemek de oldukça abartılı sayılabilir.

            Psikodinamik açıdan, yaratma süreçleri ve mekanizmaları yeteri kadar açıklığa kavuşmuş değildir. Bu alanda yeni araştırmalara gereksinim vardır. Yalnız, egonun sentez işlevinin yaratmada rol oynadığını söyleyebiliriz. Çünkü egonun sentez işlevi birbirine karşıt tutumları, değerleri, duygu ve davranışları ve ben-temsillerini bütünleştirmeyi ve uzlaştırmayı içerir. Çatışma halindeki düşünceleri yatıştırır ve yaratma sürecine güç verir (22).

            Yaratıcılık konusunda önemli çalışmaları olan O.Rank’a göre sanat, gerçekliğin hem ifadesi hem de inkârı olarak, çocuk oyununa benzer. Oyun da, ilksel travmayı, ciddi olmayışın bilincinde olarak, değersizleştirmek  isteğiyle oynanır. Mizah ise, benin kendi bilinçdışına uyguladığı bastırmayı aşmanın en yüksek basamağıdır (15).

            Yaratıcılıkla ilgili bir başka katkı da Melanie Klein’dan (1957) gelir. Bu katkı, Klein’ın saldırgan itkilerin ve yıkıcı fantezilerin bebeğin hayatının çok erken dönemlerinde ortaya çıktığını farketmiş olmasının ürünüdür. Klein bebeğin yıkıcılığı düşüncesini ortaya atıp gereğince vurgulamakla kalmaz, bir sağlık belirtisi olarak erotik ve yıkıcı itkilerin kaynaşmışlığı düşüncesini de yeni ve hayati önemde bir mesele haline getirir. Klein’ın önermesi onarım ve tazmin kavramını da içerir. Ama bence Klein’ın önemli  çalışması bizi yaratıcılığın kendisine götürecek şeyler söylemez, bu yüzden de pekala esas meseleyi daha da belirsizleştirme yönünde bir etki yaratabilir. Yine de suçluluk duygusunun merkezi konumuyla ilgili çalışması bizim açımızdan önemlidir (23).

                                               Sonraki Sayfa >>>

 

 

 

 


 

   
   Tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltılamaz veya kopyalanamaz. Copyright  ::Maverick:: Online ..:: 2003 ::..

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1