 |
|
DİKLİK VE PARALELLİK GERİSİ YALAN !!! | |
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
..:: Anasayfaya
Dönüş ::..
AŞINAN KİMLİKLER, DAĞILAN KİŞİLİKLER
Benlik, kişilik ve kişilik bozuklukları üzerine
kültürel bir okuma
Benlik kavramı farklı
kültürel bağlamlarda muhtelif biçimlerde
anlaşılabilir. Bu mefhumlar kültürlerin ontolojik
geleneklerinden köken alır ve günlük yaşayıştaki
davranış örüntülerinden çocuk yetiştirme
uygulamalarına dek geniş bir alana nüfuz
etmişlerdir. Bu yazıda kültürel çevrenin kişilik
özelliklerini nasıl şekillendirebileceği
konusunda kroskültürel psikolojinin kimi bulguları
gözden geçirilecek ve kişilik bozukluğunu ortaya
çıkaran muhtemel toplumsal vasat tartışılacaktır.
Aynı zamanda evrensel bir benlik olup olamayacağı
yönündeki tartışmalar dikkate getirilecektir.
Kuzey Amerika/Avrupa uygarlığının ardındaki
arkasındaki bireyci etos, Doğulu kolektivist,
ilişki yönelimli etosla ve bunun şekillendirdiği
uygulama ve kavramlarla karşılaştırılmaktadır. Öte
yanda, günümüz Batı toplumunun bireyci ikliminde
narsisizm gibi kişilik özelliklerinin kabul görüp
beslendiği düşünülmektedir. Batıda ailenin ve
geleneksel anlam sağlayıcı sistemlerin çöküşüyle
birlikte belirli kişilik bozuklukları bir salgın
boyutuna varmıştır. Kapitalizmin insanî bağlılığı
ve itimadı yok etmesi adına ‘karakter aşınması’
denen bir durumu ortaya çıkarmakta ve insanları
hayatlarına bir anlam katmaktan mahrum
bırakmaktadır. İzleyen satırlarda benliğin ve
kişiliğin kültürel bağlamda nasıl şekillendiğini
ve çağdaş toplumun kişilik bozuklukları için nasıl
olup da uygun bir fidelik hâline geldiğini
tartışıyorum.
Kişilik ve benlik
Kişilik, psikolojide nispeten kalıcı olan, sebat
eden bir dizi davranışsal ve bilişsel özellik,
vasıf veya eğilim olarak düşünülür. Kişiler bu
özellik, vasıf ve eğilimleri farklı durum, bağlam
ve etkileşimlere taşırlar ve bu da bireyler
arasıdaki farkları ortaya çıkarır. Kuzey Amerika
ve Avrupa psikolojisinde kişiliğin bağlam, durum
ve etkileşimler karşısında genellikle kararlı ve
tutarlı bir yapı gösterdiği düşünülür.
Kroskültürel psikoloji daha çok Batı toplumlarında
geliştirilen ölçeklerin, diğer toplumlarda
geçerlik ve güvenilirlik çalışmaları yapılarak,
toplumsal mukayeselerde kullanılmasından elde
edilen verilere dayanmaktadır. Bir dile çevrilen
ölçeğin o toplumda aynı şeyi ölçüp ölçmediği çok
titiz çalışmalarla belirlenebilecek bir durumdur (Matsumoto
2000). Sözgelimi kontrol odağı, özsaygı gibi
psikolojik yapıların kolektivist kültürlerde
farklı tezahürlerinin olabileceği, ancak meselâ
Amerika’da geliştirilen bir özsaygı ölçeğinin o
kültürün özsaygı anlayışını yansıtacağı (Amerikalı
kişilerle Uzakdoğuluları karşılaştıran
çalışmalarda ilki daima daha yüksek özsaygı düzeyi
göstermektedir) tartışılmaktadır (Matsumoto 2000).
ABD ve Japonya’da kontrol odağı kavramının farklı
algılandığı gösterilmiştir. Kuzey Amerika’da bu
kavram kişinin çevreyi kendi gereksinim ve
isteklerine göre adapte etmesi olarak anlaşılırken
Japonya’da tam tersine kişinin çevreye adapte
olması anlaşılmaktadır (Kağıtçıbaşı 1990).
Kültür ve kişilik
Kültür ve kişilik ilişkisini araştıran çalışmalar
iki tarz açıklamaya izin vermiştir. İlkin
farklılıkların toplumlar arasındaki biyolojik
farklılığın yansıması olduğu düşünülmüştür.
Eysenck kendi kişilik boyutlarını kan gruplarıyla
ilişkilendirmiştir. Bir başka çalışmada Çinli
bebeklerin Kuzey Avrupalılara göre daha sessiz ve
ketlenmiş olduğu bulunmuştur. Farklılıklara
yönelik bir başka açıklama, toplumların kişilik
özelliklerini davranışsal beklentileri yoluyla
şekillendirdiklerini söyler. Kültürel
antropologlar kültürün kişiliği şekillendirdiğini
öne sürerler. Ancak toplumlar içinde kişilik
özellikleri bakımından büyük değişkenlikler olduğu
bugün bilinmektedir. Daha dengeli bir yaklaşım;
kültürlerin bazı davranış biçimlerini diğerlerine
yeğ tutarak, farklı davranış örüntülerini
pekiştirerek veya biçimleyerek toplumsal
beklentilerle uyuşmayan bazı kişilik
özelliklerinin sıklığını azaltacağını söyler.
Kültür; bazı özellikler için sosyal tolerans
seviyesini artırırken bazıları için azaltır (Paris
1997).
Batının ruhu, ruhun batısı
Etnik ve kültürel
çoğulculuğun dünya yüzünde yaygınlık kazandığı bir
zaman diliminde Kuzey Amerika’da geliştirilen
kişilik ve psikopatoloji yapılarının sıklıkla
kültüre bağımlı olduğu ve beyaz/erkek/Anglo-Germanik/Protestan/eğitimli/orta-üst
sınıf değerlerini yansıttığı düşünülmektedir.
Meslekî tanı ölçütleri dünyanın %80’ini ve ABD
toplumunun dörtte birini oluşturan diğer
toplumları görmezden gelmektedir. Bu durum,
bireyleri ve onların kişilik gelişimlerini özgül
kültürel biçimlerde gören etnosantrik bir
psikoloji anlayışını öne çıkarmaktadır. Kişilik
bozukluğuna dair tanı ölçütleri insan davranışının
kültürel normlarını ve toplumsal bağlamın temel
etkisini ihmal etmektedir. Evrensel olduğunu iddia
eden bir psikiyatrik nozoloji, somatik ve
psikolojik belirtilerin kültürler arasında
değişkenlik gösteren niteliğini dikkate
almamaktadır (Lewis-Fernandez ve Kleinman 1994).
Oysa evrensel geçerliği olduğu öngörülen aile
dinamiği, kişilik kuramı ve gelişim psikolojisinin
bazı temel kavramları, aslında sadece bir kültüre
özgü de olabilirler. Örneğin, bireysel özerklik,
ayrışma ve bireyselleşmeye ilişkin sınırlar belki
de evrensel insan olguları değil, Batı kültürüne
ait yapılardır. Bu kuramlara göre aile içinde
kişinin bireysel özerklik ve ayrışma bakımından
diğer bireylerden belirgin sınırlarla ayrılmış
olması, sağlıklı aile etkileşimi için gerekli
görülmektedir. Bireyleri arasındaki sınırların
belirsiz ve çakışık olduğu içiçe geçmiş ‘ağ gibi’
aileler ise patolojik sayılmaktadır. Oysa Batılı
olmayan bazı toplumlarda kişilik tanımı, bağlamsal
ve ilişkisel olarak yapılmakta; psikolojik kişilik
sınırları ve ayrılma-bireyleşme süreci
vurgulanmamaktadır (Kağıtçıbaşı 1990). Bireysel
bağımsızlığın Batının ve özellikle Kuzey
Amerika’nın değerler sisteminin temel taşlarından
birisi olduğu hatırlanırsa sözkonusu psikolojik
kuramların etnosantrik bir öz taşıdıkları daha iyi
anlaşılacaktır. Kuzey Amerika’da ruh sağlığı ve
hastalığına ilişkin meslekî kavramların üç temel
önerme etrafında şekillendiği ve bu durumun bir
tarafgirliği yansıttığı belirtilmektedir:
a)
Benliğin (self) egosantrik
oluşu,
b)
Zihin-beden ikiliği,
c)
Kültürün biyolojik gerçekliğin
üzerine binmiş rast gele bir durum olduğu.
Egosantriklik benliğin
sınırlı ve özerk bir varlık olarak görülmesi
durumudur. Radikal ben-merkezcilik, psikolojik
normallik ve anormalliğin benliğin içinde
yattığını söyler, böylece psikiyatrik hastalığın
toplumsal kökenleri ve seyri ve kişiliğin, kişiler
arası etkileşimle şekillenmesi dikkatten
kaçırılmış olur. Tam aksine, dünyanın büyük bir
çoğunluğu sosyosantrik bir dünya görüşüne
yaslanmaktadır. Bu dünya görüşünde birey değer ve
anlamını içinde yer aldığı toplumsal ilişkiler
ağından devşirir. Kişiler arası sorumluluk ve
sadâkat; bireysel özelliklerin önüne geçer ve
kendini ifade kişilerarası bir hüviyete bürünür.
Sözgelimi Çin toplumunda kendini gösterme ya da
kendini öne çıkarma ancak aile çıkarlarına hizmet
ediyorsa meşrû görülür (Lewis-Fernandez ve
Kleinman 1994).
Evrensel bir benlikten söz edilebilir mi?
Bugün üzerinde en çok
tartışmanın yürütüldüğü psikoloji kavramlarından
birisi de self ya da benlik kavramıdır.
Psikoterapi kuramları sıklıkla evrensel ve
tarihaşırı (transhistorical) bir benlikten söz
ederler. Yorumlayıcı bakış açısı ise; belirli bir
kültürde ve paylaşılan bir ahlâkî anlamlar
ağında, belirli bir kültürel grubun yerel
psikolojisinden hareketle insan olmanın ne
olduğuna verilen cevabı esas alır. Ben olmak ya
da benlik tanımı gereği tarihsel ve kültürel
bağlamdan, içinden neşet ettiği toplumun değer ve
yargılarından etkilenir. Benlik insanoğlunun
kozmostaki yerinin ne olduğuna ilişkin o kültürün
inancını cisimleştirir. Buradan bakıldığında
benlik paylaşılan anlayışların ufkunda durur,
dolayısıyla da tarihten ve kültürden bağımsız bir
benlik yoktur, evrensel bir benlik değil yerel
benlikler vardır (Sayar 2003). Doğulu ve Batılı
benlikler arasında önemli farklar gören
araştırmalar ve analitik kavramlaştırmalar da işte
bu evrensel bir benlik olamayacağı önermesinden
hareket ederler. Benliğin özerk, bütün ve sürekli
olduğu düşüncesinin Batılı bir düşünce
olduğu ve benliğin
bağlamsal ve ilişkisel olarak yaşantılandığı diğer
kültürlerde, bu düşüncenin geçerli olmadığı dile
getirilmiştir (Sayar 2003) . Benlik,
Kağıtçıbaşı’nın (1996a) tanımıyla kişi ve bir
dereceye kadar kişilik mefhumlarını içerir.
Toplumsal bir etkileşimden ortaya çıktığı için
toplumsal bir üründür ve ve zamanın herhangi bir
noktasında toplumsal olarak yerleşiktir. Bu durum
benlik ile kişilik mefhumlarını birbirinden ayırır,
ikincisi değişen sosyal durumlardan nisbeten daha
az etkilenen, daha kalıcı ve istikrarlı
özelliklere atıfta bulunur. Benlik kendisi üzerine
düşünür, kişi onun farkına varır (benlik algısı)
ve etkileşime açıktır. Bir toplumsal ürün olarak
benlik, kültürel olarak paylaşılan kişi modelidir
(Kağıtçıbaşı 1996a). Benlik kavramı farklı
kültürel bağlamlarda muhtelif şekillerde
anlaşılmaktadır. Farklı disiplin geleneklerinden
ortaya çıkan çok sayıda araştırma benlik
kavramının çeşitliliği üzerine ikna edici kanıtlar
sunmaktadır. Özellikle antropolog ve psikologların
yürüttüğü kültüraşırı çalışmalar bu çeşitlilik
üzerine çok sayıda veri sağlamaktadır. Temel ayrım
çizgisi; ötekilerle arasındaki sınır açık olan
kendine yeter, bireyleşmiş, ayrı ve bağımsız bir
benlikle akışkan sınırları olan ilişkisel,
karşılıklı bağımlı benliktir (Kağıtçıbaşı 1996a).
Mutlak bir varoluşsal düzeyde herhangi bir
toplumdaki herhangi bir kişi ayrı bir varlık
olduğunun farkındadır, benliğe ait olanla ait
olmayan arasında şöyle veya böyle bir çizgi
çekilir. Bu çizginin nerede çekildiği ve ne kadar
keskin ve açık çekildiği farklılıkları belirleyen
ana unsurdur. Bireyci Batılı kültürel etosu
yansıtan ve pekiştiren Batı psikolojisinde bu
çizgi benlik ve diğerleri arasında açık bir sınır
oluşturacak kadar dar ve keskindir (Kağıtçıbaşı
1996a).
Tarihsel dönüşümler ve benlik algısı
Tarihsel
dönüşümler benlik algısı üzerine doğrudan tesir
edebilecek sonuçlar doğurabilirler. Çocukluğun
Batıda modernleşme ile ‘icat edilen’ bir şey
olduğu öne sürülmüştür. Şehirli sınıflar ve
bunların içinden çıkan burjuva ile başlayarak
çocuklara karşı yeni bir tür şefkat oluşmuş,
cocukluk olarak görülen süre uzamış, eğitim için
okullara gönderilmeye başlanmıştır (Berger ve
Berger, 1983). Çocukluk gibi ergenliğin de icad
edilmiş bir hayat safhası olduğu ve ergenliğin
ayrı ve ruhsal sıkıntılarla seyreden bir süreç
olduğu düşüncesinin 19. yüzyıl sonu ve ve
20.yüzyıl başında Batıda benlik düşüncesinin köklü
bir dönüşüme uğramasıyla ortaya çıktığı
tartışılmıştır (Fabrega ve Miller 1995). Yazarlara
göre daha önce Avrupada, içe bakış ve insanın
içsel mücadeleler yaşaması, kendine ait bir
farkındalığa ulaşması için zarurî sayılmıyordu.
Benliği yapan şey daha çok kişinin toplum ve iş
hayatında tuttuğu yerle ilgiliydi. Benliğin dış
ortamdan soyularak, mahrem ve içsel bir uzayla
temsil edilmesi düşüncesi modern zamanlara denk
düşmektedir. Bu değişiklikle birlikte sosyal
dünyanın anlaşılma biçimindeki fikir birliği de
bir kırılmaya uğramış, insanlar artık kendilerini
varlığı oluşturan büyük halkanın bir parçası
olarak görmek yerine münferit varlıklar olarak
algılamaya başlamışlardır. Batı toplumlarında
ailenin giderek çözülmesinin yanısıra bağımsız iş
imkânlarının da çoğalması, bu tekilleşmeyi
pekiştirmiş ve insan benliğine ilişkin tanımları
değiştirmiştir. Bu dönemde, daha önceden
psikolojik açıdan ayırt edici vasıfları haiz
olmadığı düşünülen ergenlik yeni bir tanıma
kavuşmuştur. Artık bu dönem yetişkinlerin ergen
kişilerin üzerine titrediği ve kararsızlık, içe
dönüklük, incinebilirlik gibi özelliklerle giden
sorunlu bir hayat safhası olarak görülmeye
başlanmıştır (Fabrega ve Miller 1995). Bugün kabul
edilmektedir ki ‘Avro-Amerikan kimliği’ni
belirleyen bireycilik, bu toplumlardaki tarihsel
gelişimin özel bazı şartlarına bağlı olarak zuhur
etmiştir (Smith 1994). Bu durum dünyanın büyük
çoğunluğunun kolektivist tarzı ile tam bir zıtlık
içindedir. Bireyciliğin merkeze alınmasının
psikoloji biliminin gelişimine yol açan ana
etkenlerden birisi olduğu tartışılmaktadır. Smith
(1994) şöyle yazar : “Benliğin modern versiyonları
Aydınlanma ve Romantik hareketin entellektüel
bağlamında, yanısıra kapitalizmin ve 18./19.
yüzyılların sınaî ve siyasî devrimlerinin sosyal
bağlamında şekillenmiştir.Yüzyılımızda, zengin bir
bilinçli ve hatta bilinçdışı iç dünyası olan
özerk, kendine yeter bireye yapılan vurgu
psikolojinin bir bilim ve meslek olarak kabul
görmesinden kısmen sorumlu olabilir”.
Sonraki Sayfa >>>
|
|
|
|
|