DİKLİK VE PARALELLİK GERİSİ YALAN !!!
Basketbol  
  Forumlar  Ziyaretçi Defteri  Sohbet Ortamı  Programlar Destekleyenler  Ben Kimim?  
 
Kendi sonuna çılgıncasına koşan bir dünya da, benim sonumun anlamı olabilir mi? Kendi yitirdiği sevgisinin peşinde olan dünyada, benim delice sevgimin bir anlamı olabilir mi? Yağı bitmiş bir kandille ya da sönmeye yüz tutmuş bir mum ışığıyla, bunca karanlık geceyi nasıl aydınlatabiliriz? İnsanoğlunun utandırıldığı aşağılandırıldığı bir başka ölüm ülkesi var mı acaba? Yüzsüzler toplumumu kurmaya hevesleniyoruz. İki yüzlü maskaralar mı avutacak bizleri? Böyle masalsı bir yaşamı yeniden yaratmak sanıldığı kadar zor mu acaba? Ruhlarımız cennetin özlemiyle yanıp tutuşurken, bedenlerimizde ölümün korkusuyla tir tir titreşirken, hangi büyülü masal avutabilir bizleri? Böyle bir gizliliği nasıl taşırdı yüreğim? Neden saçlarımda gezinen, yanaklarımı okşayan, içimi ısıtan nefes yok yanımda? Neden beni korkularımla yapayalnız bıraktılar... beni seven, kollarıyla sarıp sarmalayan tatlı okşayışlarıyla anlatmadığım hazlara götüren o tanıdık yüzler, o rüyalarımın görkemli varlıkları neredeler? Söyle bana ben bu utançlar için hangi Tanrı'ya yalvaracağım... Göğsünüzün bir yerinde tutkunun sesini duydunuz mu? Uçurumların en derin boşluklarından bile dinlenen yankılarına, titreşimlerine hiç tanık oldunuz mu, o sinsi gecelerin? Arzuyla titreyen bedeninize ayak uyduran dişlerinizin sesini duymasınlar diye, başınızı gömmeye çalıştığınız yastıklarınızı ne denli ısırdınız? Başınızın üstüne çektiğiniz yorganın içindeki oksijeni tüketip de, yalnızca gözlerinizle yaşadığınız anlarda ne yaptınız? Aristo'nun da söylediği gibi, bizi en çok korkutan rüzgarlar saklı yerlerimizi açan rüzgarlar mıdır? O, gizli gizli yaşanılmasından haz duyulan, konuşulmasından özenle kaçınılan o özel dünyalar neden yaratıldı? Yaşanılmasından sürekli haz duyulan o gizemli dünyalar için mi bu rüzgarlar? Hangi cesur yürek, hangi onurlu alın, hangi erkeksi duyarlılık, fethettiği ancak sahibi olamadığı bir ülkenin zaferleriyle övünebilir? Sağlıklı gözüken insanların yüreklerinde ki korkuyu ölçebilir misiniz? Ve söze dökülebilmiş düşünceler mi yoksa söze dökülememiş gerçekler mi sizi daha çok korkutuyor? Tanrı şeytanı cennetinden kovabildi ama yeryüzü de bir başka şeytan dünyası oldu çıktı. İçinde giderek yok olduğumuz bu dünya gerçekten de şeytanın boynuzlarına, delilerin çıngıraklarına bizleri takıp gezdirdiği dünya mı oldu acaba? Çığlıklarımız delilerin çıngıraklarının sesine karışmış, bedenlerimiz ise, delilerle şeytanlar arasında kaybolmuş gibi. Kendime ait olmayan bu yerden bir an önce çıkmak istiyorum. Başka dünyalar ve onun insanlarını arıyorum...  
 
         
             
 

 
 
Özel.yetenekli.çocuklar
Gençlik.Çağı
Depremin.Psikolojik.Etkileri
Obsesif.kişilik.bozuklukları
Pasif.kişilik.bozuklukları
Zeka
Anksiyete.Bozuklukları
Panikatak
Şizofreni
Bunaltılar
Depresyon
Sosyofobi
Hastalık.Hastası
İntihar
Freud'dan.Bugüne
Mola
Bilinçaltı.Psikolojisi
Anne.Babalar.ve.çocuklar
Psikoterapi
Histeri
Aşınan.Kimlikler
İntihar.Uyarı
Narsist.kişilik.bozukluğu
Sanrısal.kişilik.bozukluğu
Psikolojinin.alt.dalları
 
 
 
 
 
 
 

..:: Anasayfaya Dönüş ::..

Bir anlam kaynağı olarak benlik

 

Modern Avro-Amerikan toplumlarının mümeyyiz vasıflarından birisinin benliğin kendi başına bir anlam ve değer kaynağı haline gelmesidir. Günümüz toplumunda hayatlarımızı çok sayıda ve farklı bağlamlarda yaşadığımız ve bunların hiçbirisine kendimizi tam mânasıyla veremediğimiz için güçlü bir bireylik ve bireysel kimlik duygusunun özendirildiği dile getirilmiştir (Thomas 1996). Batı toplumunda din ve bilinen toplum örgütlenme biçimleri yıkıldıkça kişi ve kişisel kimlik üzerindeki vurgu koyulaşmıştır. Her kişinin biricikliği ve bireysel potansiyelini gerçekleştirmesi  merkezî değerler haline gelmiş, bu değerler, kurulu ahlâkî ve sosyal ilkelere uyumu ve kişinin bir hiyerarşi içindeki toplumsal mevkiinin farkındalığını vurgulayan önceki değerleri ikame etmişlerdir (Thomas 1996). Modern toplumda özdeğer ve özsaygı kaynakları konusunda bir kıtlık yaşanmadığını, temel sorunun toplumun sağlam bir değer zemini sağlayamaması olduğunu öne süren  Baumeister (1991), din ve geleneğin çöküşüyle artık iyi ile kötüyü neyin teşkil ettiği konusunda bir uzlaşı olmadığını belirtir. Bugün değer kişisel alanda aranmaktadır, işte ve ilişkilerde başarı gibi. İşimiz bizim ne tür bir insan olduğumuzu tanımlamaktadır ve bu yüzden değerlidir, yoksa bir gelir ve geçim kaynağı olarak değil. Orada geçimimizden ziyâde bir işe yararlık ve özdeğer duygusu temin ederiz. Bunun sonucunda modern dünyada kimliğimiz giderek bir değer üssü, ahlâkî bir zemin haline ge(tiri)lir. Eğer bir iş veya eş (ilişki) benliğin gelişimine yardımcı olmuyor, onu tamamlamıyorsa bırakıp girmek için ‘meşrû bir sebep’ var demektir (Baumeister 1991). 

 

Bireyciliğe karşı toplulukçuluk

 

           Daha önce de sözü edildiği gibi Kuzey Amerika ve Avrupa’nın büyük bir bölümünde benlik, bireycilik ideolojisine bağlı olarak bağımsız, kendine yeter (self-contained) bir varlıktır. Bu modelde benlik bir dizi içsel nitelik içirir (özellikler, duygular, güdüler, değerler, haklar) ve temelde bu iç niteliklerin bir sonucu olarak davranış gösterir. Kişi kendi benliğini diğerlerinden ayrı tutar ve başkalarının etkisine ya da onlarla bir bağa izin vermez. Pek çok Amerikalı ve Avrupalı kişi olmanın ne olduğunu belirleyen bu bakış açısına göre şekillenen toplumlarda yaşar. Bu bakış açısının köklerini Batı felsefe geleneğinde bulmak mümkündür: Bu gelenekle yaşantılayan yaşantılanandan, başka bir deyimle birey bağlamdan ayrı tutulur. Bu bağımsız benlik fikri; beyaz, şehirli, erkek, orta sınıf, sekülerleşmiş, çağdaş insanın kültürel çerçevesidir. Bu düşüncenin zıt kutbunda yer alan benlik modeli Japonya, Çin, Kore, Güneydoğu Asya, Güney Amerika’nın önemli bir bölümü ve Afrika’da görülür. Bu bakış açısına göre benlik diğerlerinden ve onu çevreleyen toplumsal bağlamdan ayrı değildir ve ayrı tutulamaz. Japon bakış açısına göre benlik temelde diğerleriyle ilişkilidir ve Japon benliğini anlamak için öncelikle ben-öteki veya ben-toplum sınırlarını kaldırmak gerekir. Benlik diğerleriyle uyum içinde olmak, yükümlülüklerini yerine getirmek, çeşitli kişiler arası ilişkilerin bir parçası olmak için vardır. Benliğin bu karşılıklı bağımlı (interdependent) görüşü Budist ve Şintoist geleneklerden köken alır. Amaç, benliği yok etmek, ondan kurtulmaktır. Ontolojik vurgudaki bu farklar duyuların ve sosyal yaşantıların çerçevesini belirler. Hangi sosyal davranışın olumlu kabul edilip ne tür yaşantıların kişide iyi duygular uyandıracağı benliğin hangi ontolojik gelenek tarafından şekillendiğine bağlı olarak değişebilir (Markus ve Kitayama 1997). Benlik sadece diğerleriyle değil, endüstri öncesi toplumlardaki antropolojik çalışmaların gösterdiği gibi, bazen tabiat ve tabiatüstü alanla da irtibatlı olabilir. Benliğin doğal ve doğa üstü güçlerle bir olarak kavramlaştırıldığı kültürlerde benlik zaman ve mekânla süreklilik gösterebilir, zamana ve mekâna yayılabilir. Böylesi bir anlam dairesinde bireylerin kendi hayat ve eylemlerinden sorumlu olmaları beklenmez (Kağıtçıbaşı 1996a).

       Kuzey Amerika’da kişi olmak bir birey olmak demektir. Her birey biriciktir ve kendi özel amaçlarının peşinde koşar. Kendi içsel benlik duyguları gelişmiş olan ve bunu iyi bir biçimde ifade edebilen, kendisine seçtiği yolda tutarlı ve güçlü bir biçimde ilerleyen kişiler takdir görür. Ancak kişinin sınırları her kültürde aynı değildir; kişilik kimi kültürlerde kişinin ‘derisiyle sınırlanmaz’. Çin kültüründe kişi; aile veya daha geniş bir sosyal gruba olgun bir sadâkat ve adanmışlık gösteren sosyal bir varlıktır. Geleneksel Çinli için benliğin alanı büzüşmüş Batılı egodan daha geniştir (Kirmayer 1989). Kolektivist kültürlerde yaşayan insanlar çevreyi az çok

sabit, kendilerini değişebilir olarak mütalâa ederler. Bireyci kültürlerde kişiler kendilerini iyi kötü istikrarlı, çevreyi de değişebilir olarak algılarlar. Doğu Asyalı deneklerin Kuzey Amerikalı deneklere göre çelişkilere daha fazla tahammül gösterebildikleri ve bir tutarsızlıkla karşılaştıklarında daha az şaşırdıkları bildirilmiştir (Triandis ve Suh 2002). Duygular açısından yapılan karşılaştırmalarda Amerikalılar tekil durumlarla ilgili duyguları (üstünlük, gurur, zirvede olma), Japonlar ise kişiler arası ilişkilere yönelik duyguları (dostça duygular, yakınlık, saygı) öne çıkarmışlardır. Batı ve doğu toplumları arasında etik değerler açısından da farklar gözlenmiştir: Hintliler bir grup üyesine yardımı vazife telâkki ederken Amerikalılar bunu kişisel bir tercih olarak değerlendirmişlerdir. Amerikalılar Hintlilere göre dost ve akrabalara yardım konusunda daha az sorumluluk hissetmektedirler. İletişimde kolektivist kültürlerde ‘biz’ zamiri ‘ben’e yeğlenir, ima ve doğrudan olmayan anlatımlara sıklıkla başvurulur. Japonya’da ve Amerikan yerlilerinde sessizlik kabul edilebilir bir durumdur. Bazı Japonyalı kadınlar sessiz erkeğin ekonomik açıdan başarılı bir kişi, iyi bir eş olacağını düşünürler. Kolektivist kültürlerde kimi insanlarda bir güç kaynağı olarak görülen sessizlik, bireyci kültürlerde sıkıcı bulunur (Triandis ve Suh  2002). Markus ve Kitayama (1991) benliğin iki tür inşası olduğunu yazarlar; bağımsız (independent) ve karşılıklı bağımlı (interdependent). Bağımsız benlik Avro-Amerikan kültürlerde bulunurken, ‘karşılıklı bağımlı’ benlikler dünyanın pek çok kültüründe görülebilir. Benliklerin kendi içinde karşılıklı bağımlılığı, insanların diğerlerinin kendilerini nasıl algıladığına dikkat kesildiği kültürlerde yaygındır. Tam aksine bağımsız benlikler kendilerini özerk ve sınırlı olarak algılar ve benliğin sınırları kişinin derisinde biter. Karşılıklı bağımlı benliğin sınırları ise geçirgendir, ben ve ötekiler birbirine bağlıdır, ötekilerle ilişki içindeki benlik düşünce, duygu ve eylemlerin kılavuzudur (Markus ve Kitayama 1991, de Munck 2000).

 

Doğulu ve batılı benlik

 

Her bireyde sınırları belirli, özerk ve tutarlı bir benlik bulunduğu önermesi bugün kültürel araştırmalarca sigaya çekilmekte ve tutarlı bir benlik fikrinin Batılı uzamsal kategorilerin ve bireyciliğin bir sonucu olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir (Ewing 1990). Hint benliği üzerine çalışan araştırmacılar Hint insanının kişilerarası sınırlarının bir hayli geçirgen olduğunu, kişiyi yapan özün akışkan olduğunu ve dünyadaki etkileşimlerle değişime uğrayabildiğini yazmışlardır (Kakar 1985, Roland 1988, Roland 1996). Japonya ve Hindistan'da benlik anlayışı üzerine uzun yıllar süren bir çalışma yürüten psikanalist Alan Roland (1988,1996) görececi bir yaklaşımı benimsemekte ve insan yaşantısının farklı kültürlerde birbirinden radikal ölçüde farklılaştığını ve bu yüzden de zihin ve benliğin psikanalitik modellerinin başka kültürel geleneklerdeki insanlara uygulanamayacağını öne sürmektedir. Doğu insanı bir homo hierarchicus olarak da kavramlaştırılmıştır : kişiler bu anlayışta kişisel ihtiyaçları olan bireyler olarak değil sosyal nizamdaki  birimler olarak değerlendirilirler. Hiyerarşi insanı, eylemlerini toplumun beklentilerine ve kendisinden mânevî olarak daha üstte gördüğü kişilerin ümit ve arzularına göre belirler. Bireyciliğin ve tek başınalığın aşırı değer gördüğü Batı toplumunda bu tür tutumları kolayca bağımlılık arzuları olarak isimlendirmek mümkündür (Ewing 1990). Gerçek şu ki insanın insana duyduğu kalbî yakınlık ve ihtiyaç Batı toplumunun psikolojisinde çeyrek asırdır işaret edilmeye başlanmıştır. Duygusal olgunluğun en önemli emâresinin başka insanlara güvenmek ve onlara dayanmak olduğunu önde gelen analistler dile getirmişlerdir. Kişi ancak ötekine emniyet etmekle yalnızlığa tahammül edebilir, ötekinin daima verici ve kabul edici iyi bir anne imgesi halinde bilinçdışına nakşedildiği kişiler, yalnızlığa tahammül kapasiteleri en yüksek kişilerdir (Kakar 1978, Sayar 2003). Batılı benliğin zaman ve mekândan münezzeh, özerk ve sınırları belirli bir kavram olmasına karşın Japon benliğinin her zaman bağlama uyum sağladığı dile getirilmiştir. Batılılar için toplum ‘uzamsal ve ontolojik olarak benlikten ayrı’ olarak algılanırken Japon benlik duygusu ilişkiseldir. Sinemada veya işyeri ve komşuluk etkinliklerinde hep bir ilişkiler ağına gömülü benlik duygusu öne çıkarılır, özellikle de hiyerarşik olanlar (Kondo 1990).

 

Çocuk yetiştirme pratikleri

 

         Karşılıklı bağımlı kültürlerin çocukları, kendi davranışlarının kötü ve olumsuz yönleri konusunda dikkatli olacak şekilde yetiştirilirler. Bu yüzden sözgelimi Japonlardaki en yaygın olumsuz duygu başka insanlarda rahatsızlık uyandırmaktır. Bütün iyi duygusal tepkiler yakın, güvenli ve âhenkli ilişkiler kurmakla gerçekleşir. Uygulamalar daha farklı olmakla birlikte karşılıklı bağımlılığın benzeri biçimde toplumsallaşması Hint ve Türk kültürlerinde de bildirilmiştir (Markus ve Kitayama 1997, Kağıtçıbaşı 1990). Çocuk yetiştirme ve eğitimindeki farklar da bu ontolojik geleneklerin bir yansıması mahiyetindedir. Uzakdoğu toplumlarında ebeveynler, çocuklarına yaşıtlarıyla uyumu ve âhenkli yaşayışı hedef gösterirken Amerika’da anne babalar çocuklarının üstün buldukları vasıflarını öne çıkarırlar. Amerikalı çocuklar kendi davranışlarındaki olumlu özellikleri hızla içselleştirir, kendilerinin diğerlerinden daha iyi olduğuna inanır ve olumlu özellikler etrafında bir kimlik inşa ederler. Oysa Japon toplumunda öz eleştiriye değer verilir, öz eleştiri arzulanır ve teşvik edilir. Okul çocukları neyi yanlış yaptıkları ve ertesi gün kendilerini nasıl geliştirecekleri konusunda düşünmeye teşvik edilir. (Markus ve Kitayama 1997). Kakar (1978), Hindistan’da anne ve ailelerin yaygın olarak paylaştığı ‘iki kez doğma’ düşüncesinden bahsetmektedir. Çocuk beş on yaş arasına gelene dek toplum içine doğmuş sayılmamaktadır. Bu inanç geleneksel Hint düşüncesinden köken almaktadır ve çocuğu tanrıların bir armağanı olan tamamıyla masum bir varlık olarak telâkki etmektedir. Bu görüş İslâm dinindeki âkil-baliğ olma anlayışıyla paralellikler göstermektedir. Gazali çocuğu şu şekilde tarif eder: “Çocuk ana-baba elinde bir emanettir. Mum gibi her şekli alabilir. Onun temiz kalbi; saf, kıymetli, her türlü nakış ve suretten arınmış bir cevherdir” (Çamdibi 94). Psikanalist Alan Roland (1988) şöyle yazar: “Hindistan ve Japonya’da çocuk yetiştirmek yoğun bir bağımlılık ve karşılıklı bağlılığı beslemek demektir. Yüksek derecede empati ve verili bir durumda normları kolaylıkla kabulleniş özendirilir. Aile ve grup ilişkilerinde işe yarayan bu özellikler, kişi kendisine bir şey verilmesi yolunda güçlü bir beklenti içine girdiğinde kolaylıkla incinme ve öfkeye dönüşebilir. Meselâ Japonya’da genç yaşlıdan, ast üstten kendisinin açıkça ifade edemediği bazı ihtiyaçlarını hissedip anlamasını bekler, anlaşılmadığını hissettiğinde incinir ve öfkelenir. Bu toplumda öfkenin doğrudan ifadesi meşrû görülmediğinden, belirtiler –sıklıkla da somatizasyon- duyguların yerini alır. Japonya’da annelerin yaşamın ilk yıllarından itibaren çocuklarına aşıladıkları yüksek beceri ve performans düzeyine ilişkin ego

ideali, erişkin yaşamda sadece ileri beceri ve performansa yol açmaz, aynı zamanda mükemmeliyetçilik, yoğun öz eleştiri  ve aşırı toplumsal çekingenliğe de yol açabilir” (Roland 1988). Utangaçlık Çin kültüründe stres verici yeni durumlara veya toplumsal değerlendirmelere verilen kaygılı bir tepki olarak değerlendirilir. Utangaçlığın davranışsal tezahürü toplumsal ketlenmedir ve bu Çin kültüründe de batı kültüründe de aynıdır. Ancak bu fenomenin kültürel anlamı ve ona verilen toplumsal tepkiler kültürler arasında değişmektedir. Kuzey Amerika ve Batı Avrupa gibi bireyci yönelimli kültürlerde girişkenlik ve rekabetçilik yüceltilir ve toplumsal olarak çekingen olan çocuğun girişken yaşıtlarına göre dezavantajlı olduğu kabul edilir. Ancak ketlenmiş davranışın grup için olumsuz sonuçları olmayacağını öngören kolektivist Çin kültüründe bu davranış çocuğun yaşıtları ve çevresi tarafından garip karşılanmaz. Üstelik grup işlevselliği davranışsal kısıtlılığı, itaatkârlık ve teslimiyeti gerektirdiği için utangaçlığa olumlu bir değer atfedilir ve özendirilir. Bu yüzden utangaç, uslu, sessiz çocuklar ebeveyn ve öğretmenleri tarafından örnek gösterilirler. Sonuçta bu çocuklar aynı durumda olan batılı çocukların aksine kendileri ve toplumsal ilişkileri hakkında olumlu düşünürler (Rubin 1998). Japon anneler çocuklarıyla bedensel teması Batılı annelere göre çok daha uzun süre devam ettirirler. Annenin sevgisini doyasıya tadan çocukların hayâl kırıklığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan öfkeyi daha az yaşantıladıkları bildirilmektedir. Anne çocuğun duygusal ihtiyaçları için her zaman oradadır. Hint çocukları da Japonlar kadar olmasa bile anne ile uzun süren bir beraberliğin keyfini sürerler. Çocuklar anneyi asla kaybetmezler. Ayrılma, özerkleşme, inisiyatif alma ve kendi hayatını yönetme arzuları  gibi Amerikalı çocuk yetiştirme pratiğinin alâmet-i fârikası olmuş  düsturlar bağımlı/karşılıklıbağımlı Hint bağlamında  asla teşvik edilmez (Kramer 1998). Amae kavramı Japon psikiyatr Take Doi’nin yazılarıyla Japon benliğini anlamakta öne çıkmıştır. Amae bir tür edilgen sevgi veya bağımlılıktır ve bebek-anne ilişkisinden köken alır. O anneyle temas kurma arzusudur fakat aynı zamanda erişkinler arasında yeni ilişkiler kurmakta da rol oynar. Diğer insanın ilgisini aramak bu edilgin sevgi ve bağımlılıkla olur; bu durum da kişi ve toplumsal grup arasında (Batıda görülen) keskin ayrımı ortadan kaldırır. (Berry ve ark. 1990, Doi, 1985a, Doi 1985b).

 

Bir iletişim kipi olarak sessizlik

 

Kelimeler ve yüz, zihni ifade ettiği gibi saklayabilir de. Ama bu ifade veya gizleme her zaman örtüşmeyebilir. Kelimelerin bir şeyleri gizlemesi her zaman iradî bir durum değildir, bir şeyi söze dökerken seçmediğimiz kelimeler vardır ve onlar ister istemez bir şeyi gizlerler. Bazı durumları söze dökmenin zorluğunu yaşadığımız anlar vardır. Japonlar, “Bu durum kelimelerle anlatılamayacak kadar önemli!” derler, veya “Bunu kelimelere döktüğümde yalan gibi duruyor!” derler. Sessizlik Japon iletişiminde kelimelerin gölgede bıraktığı yeri ikame eder. Kelimelerin duygusal yükünü yüklenemediği anlar, hâller, yaşantılar sessizlikle en güzel ifadesini bulurlar (Doi 1985a ve Doi 1985b).

 

Aile ve çocuk

 

Japon anneleri de Amerikalı veya İsrailli anneler gibi çocuklarında bağımsızlığa değer verirler, fakat Japon anne için bağımsızlık çocuğunun  diğer çocuklarla etkileşime girme ve ‘karşılıklı sempati, güven ve ilgiye dayalı’ bir ilişki başlatma becerisi gösterebilmesi demektir. Amerikan psikolojisindeki başarı motivasyonu; bireysel hırs, etkinlik ve diğerleriyle rekabet ifadeleri içinde algılanmıştır. Bu, bireyci etosla uyumlu fakat kişiler arası uyum ve grup sadâkatinin ön planda olduğu ilişki kültürü açısından sorunlu bir durumdur. Başarı motivasyonu kollektivist kültürlerde farklı bir anlam kazanmaktadır, burada benliği aşarak grup başarısını öne çıkaran, ancak içinde bulunduğu grubun yücelmesiyle kişiyi yücelten, toplumsal yönelimli bir başarı motivasyonu söz konusudur (Kağıtçıbaşı 1996a).

           Psikanalitik bir bakış açısından Roland (1988) Japon ve Hintlilerde ‘ailevî benlik’i Batılı ‘bireyleşmiş benlik’ten ayırt etmiştir. Bu toplumlarda benlik sıklıkla ‘biz-benlik’ olarak yaşantılanmaktadır. Kağıtçıbaşı (1996a) Ortadoğu ve Anadolu’da Yahudi ve Müslüman geleneklerinde çocuk ve yetişkin erkeklere isimleriyle değil de babalarının ismiyle hitap edilmesini (İbranice’de ben, Arapça’da ibn veya bin, Türkçe’de oğlu) benliğin ilişkisel olarak kavramlaştırılmasına örnek vermektedir. Öte yanda ABD toplumunda çocuk yetiştirme konusunda kısıtlayıcı olmayan ve çocuğun özerkliğine vurgu yapan bir disiplin norm kabul edilmektedir. Böylesi bir bağlamda güçlü ebeveyn disiplini bir istisnadır ve bu yüzden normal sayılmaz, daha ziyade ebeveynlerin düşmanlık ve reddini yansıttığı düşünülür. Japonya ve Kore gibi çocuk yetiştirmede ebeveyn kontrolünün güçlü olduğu kültürlerde ise aynı durum (güçlü ebeveyn kontrolü) tamamıyla farklı bir anlam kazanacaktır. Normal ve bu yüzden de iyi kabul edilir.Buna maruz kalan çocuk kendisini diğer çocuklarla karşılaştırdığında

kendisinin onlardan farklı olmadığını fark edecektir. Japon ergenlerinin ebeveynleri kendilerini kontrol etmediğinde ve onlara daha geniş özerklik verdiklerinde, kendilerini reddedilmiş hissettikleri bildirilmiştir (Kağıtçıbaşı 1996a).  Kakar (1985) Hint çocuğunun erken duyusal yaşantısını annenin kokusu, sıcaklığı ve teniyle sarmalanmış bir süreç olarak tarif etmektedir. Ergenlik dönemine dek annesinin yatağında uyuyan çocuklar yaygındır. Üstelik pek çok evde ebeveynler ve çocuklar aynı odada uyumaktadır ve çocukların cinsel ilişkiye tanıklık etme ihtimali yüksektir. Ana babanın yatak odasının ayrı olduğu ve cinsel edimin mahrem sayıldığı kültürlerde yetişen çocuklara göre bu durum bir rahatsızlık kaynağı değildir. Batılı bir orta sınıf ailenin çocuğun gelişen egosu için tahripkâr saydığı bu durum Hint çocuğu için ortalama, beklenebilir çevreye basit bir uyum sorunundan ibarettir (Kakar 1985, Kakar 1989).

                                      Sonraki Sayfa >>>

 

 

 

 


 

   
   Tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltılamaz veya kopyalanamaz. Copyright  ::Maverick:: Online ..:: 2003 ::..

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1