Bir anlam kaynağı olarak
benlik
Modern Avro-Amerikan
toplumlarının mümeyyiz vasıflarından birisinin
benliğin kendi başına bir anlam ve değer kaynağı
haline gelmesidir. Günümüz toplumunda
hayatlarımızı çok sayıda ve farklı bağlamlarda
yaşadığımız ve bunların hiçbirisine kendimizi tam
mânasıyla veremediğimiz için güçlü bir bireylik ve
bireysel kimlik duygusunun özendirildiği dile
getirilmiştir (Thomas 1996). Batı toplumunda din
ve bilinen toplum örgütlenme biçimleri yıkıldıkça
kişi ve kişisel kimlik üzerindeki vurgu
koyulaşmıştır. Her kişinin biricikliği ve bireysel
potansiyelini gerçekleştirmesi merkezî değerler
haline gelmiş, bu değerler, kurulu ahlâkî ve
sosyal ilkelere uyumu ve kişinin bir hiyerarşi
içindeki toplumsal mevkiinin farkındalığını
vurgulayan önceki değerleri ikame etmişlerdir
(Thomas 1996). Modern toplumda özdeğer ve özsaygı
kaynakları konusunda bir kıtlık yaşanmadığını,
temel sorunun toplumun sağlam bir değer zemini
sağlayamaması olduğunu öne süren Baumeister
(1991), din ve geleneğin çöküşüyle artık iyi ile
kötüyü neyin teşkil ettiği konusunda bir uzlaşı
olmadığını belirtir. Bugün değer kişisel alanda
aranmaktadır, işte ve ilişkilerde başarı gibi.
İşimiz bizim ne tür bir insan olduğumuzu
tanımlamaktadır ve bu yüzden değerlidir, yoksa bir
gelir ve geçim kaynağı olarak değil. Orada
geçimimizden ziyâde bir işe yararlık ve özdeğer
duygusu temin ederiz. Bunun sonucunda modern
dünyada kimliğimiz giderek bir değer üssü, ahlâkî
bir zemin haline ge(tiri)lir. Eğer bir iş veya eş
(ilişki) benliğin gelişimine yardımcı olmuyor, onu
tamamlamıyorsa bırakıp girmek için ‘meşrû bir
sebep’ var demektir (Baumeister 1991).
Bireyciliğe karşı
toplulukçuluk
Daha önce
de sözü edildiği gibi Kuzey Amerika ve Avrupa’nın
büyük bir bölümünde benlik, bireycilik
ideolojisine bağlı olarak bağımsız, kendine yeter
(self-contained) bir varlıktır. Bu modelde benlik
bir dizi içsel nitelik içirir (özellikler,
duygular, güdüler, değerler, haklar) ve temelde bu
iç niteliklerin bir sonucu olarak davranış
gösterir. Kişi kendi benliğini diğerlerinden ayrı
tutar ve başkalarının etkisine ya da onlarla bir
bağa izin vermez. Pek çok Amerikalı ve Avrupalı
kişi olmanın ne olduğunu belirleyen bu bakış
açısına göre şekillenen toplumlarda yaşar. Bu
bakış açısının köklerini Batı felsefe geleneğinde
bulmak mümkündür: Bu gelenekle yaşantılayan
yaşantılanandan, başka bir deyimle birey bağlamdan
ayrı tutulur. Bu bağımsız benlik fikri; beyaz,
şehirli, erkek, orta sınıf, sekülerleşmiş, çağdaş
insanın kültürel çerçevesidir. Bu düşüncenin zıt
kutbunda yer alan benlik modeli Japonya, Çin,
Kore, Güneydoğu Asya, Güney Amerika’nın önemli bir
bölümü ve Afrika’da görülür. Bu bakış açısına göre
benlik diğerlerinden ve onu çevreleyen toplumsal
bağlamdan ayrı değildir ve ayrı tutulamaz. Japon
bakış açısına göre benlik temelde diğerleriyle
ilişkilidir ve Japon benliğini anlamak için
öncelikle ben-öteki veya ben-toplum sınırlarını
kaldırmak gerekir. Benlik diğerleriyle uyum içinde
olmak, yükümlülüklerini yerine getirmek, çeşitli
kişiler arası ilişkilerin bir parçası olmak için
vardır. Benliğin bu karşılıklı bağımlı (interdependent)
görüşü Budist ve Şintoist geleneklerden köken
alır. Amaç, benliği yok etmek, ondan kurtulmaktır.
Ontolojik vurgudaki bu farklar duyuların ve sosyal
yaşantıların çerçevesini belirler. Hangi sosyal
davranışın olumlu kabul edilip ne tür yaşantıların
kişide iyi duygular uyandıracağı benliğin hangi
ontolojik gelenek tarafından şekillendiğine bağlı
olarak değişebilir (Markus ve Kitayama 1997).
Benlik sadece diğerleriyle değil, endüstri öncesi
toplumlardaki antropolojik çalışmaların gösterdiği
gibi, bazen tabiat ve tabiatüstü alanla da
irtibatlı olabilir. Benliğin doğal ve doğa üstü
güçlerle bir olarak kavramlaştırıldığı kültürlerde
benlik zaman ve mekânla süreklilik gösterebilir,
zamana ve mekâna yayılabilir. Böylesi bir anlam
dairesinde bireylerin kendi hayat ve eylemlerinden
sorumlu olmaları beklenmez (Kağıtçıbaşı 1996a).
Kuzey Amerika’da kişi
olmak bir birey olmak demektir. Her birey
biriciktir ve kendi özel amaçlarının peşinde
koşar. Kendi içsel benlik duyguları gelişmiş olan
ve bunu iyi bir biçimde ifade edebilen, kendisine
seçtiği yolda tutarlı ve güçlü bir biçimde
ilerleyen kişiler takdir görür. Ancak kişinin
sınırları her kültürde aynı değildir; kişilik kimi
kültürlerde kişinin ‘derisiyle sınırlanmaz’. Çin
kültüründe kişi; aile veya daha geniş bir sosyal
gruba olgun bir sadâkat ve adanmışlık gösteren
sosyal bir varlıktır. Geleneksel Çinli için
benliğin alanı büzüşmüş Batılı egodan daha
geniştir (Kirmayer 1989). Kolektivist kültürlerde
yaşayan insanlar çevreyi az çok
sabit, kendilerini
değişebilir olarak mütalâa ederler. Bireyci
kültürlerde kişiler kendilerini iyi kötü
istikrarlı, çevreyi de değişebilir olarak
algılarlar. Doğu Asyalı deneklerin Kuzey Amerikalı
deneklere göre çelişkilere daha fazla tahammül
gösterebildikleri ve bir tutarsızlıkla
karşılaştıklarında daha az şaşırdıkları
bildirilmiştir (Triandis ve Suh 2002). Duygular
açısından yapılan karşılaştırmalarda Amerikalılar
tekil durumlarla ilgili duyguları (üstünlük,
gurur, zirvede olma), Japonlar ise kişiler arası
ilişkilere yönelik duyguları (dostça duygular,
yakınlık, saygı) öne çıkarmışlardır. Batı ve doğu
toplumları arasında etik değerler açısından da
farklar gözlenmiştir: Hintliler bir grup üyesine
yardımı vazife telâkki ederken Amerikalılar bunu
kişisel bir tercih olarak değerlendirmişlerdir.
Amerikalılar Hintlilere göre dost ve akrabalara
yardım konusunda daha az sorumluluk
hissetmektedirler. İletişimde kolektivist
kültürlerde ‘biz’ zamiri ‘ben’e yeğlenir, ima ve
doğrudan olmayan anlatımlara sıklıkla başvurulur.
Japonya’da ve Amerikan yerlilerinde sessizlik
kabul edilebilir bir durumdur. Bazı Japonyalı
kadınlar sessiz erkeğin ekonomik açıdan başarılı
bir kişi, iyi bir eş olacağını düşünürler.
Kolektivist kültürlerde kimi insanlarda bir güç
kaynağı olarak görülen sessizlik, bireyci
kültürlerde sıkıcı bulunur (Triandis ve Suh
2002). Markus ve Kitayama (1991) benliğin iki tür
inşası olduğunu yazarlar; bağımsız (independent)
ve karşılıklı bağımlı (interdependent). Bağımsız
benlik Avro-Amerikan kültürlerde bulunurken,
‘karşılıklı bağımlı’ benlikler dünyanın pek çok
kültüründe görülebilir. Benliklerin kendi içinde
karşılıklı bağımlılığı, insanların diğerlerinin
kendilerini nasıl algıladığına dikkat kesildiği
kültürlerde yaygındır. Tam aksine bağımsız
benlikler kendilerini özerk ve sınırlı olarak
algılar ve benliğin sınırları kişinin derisinde
biter. Karşılıklı bağımlı benliğin sınırları ise
geçirgendir, ben ve ötekiler birbirine bağlıdır,
ötekilerle ilişki içindeki benlik düşünce, duygu
ve eylemlerin kılavuzudur (Markus ve Kitayama
1991, de Munck 2000).
Doğulu ve batılı benlik
Her bireyde sınırları
belirli, özerk ve tutarlı bir benlik bulunduğu
önermesi bugün kültürel araştırmalarca sigaya
çekilmekte ve tutarlı bir benlik fikrinin Batılı
uzamsal kategorilerin ve bireyciliğin bir sonucu
olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir (Ewing
1990). Hint benliği üzerine çalışan araştırmacılar
Hint insanının kişilerarası sınırlarının bir hayli
geçirgen olduğunu, kişiyi yapan özün akışkan
olduğunu ve dünyadaki etkileşimlerle değişime
uğrayabildiğini yazmışlardır (Kakar 1985, Roland
1988, Roland 1996). Japonya ve Hindistan'da benlik
anlayışı üzerine uzun yıllar süren bir çalışma
yürüten psikanalist Alan Roland (1988,1996)
görececi bir yaklaşımı benimsemekte ve insan
yaşantısının farklı kültürlerde birbirinden
radikal ölçüde farklılaştığını ve bu yüzden de
zihin ve benliğin psikanalitik modellerinin başka
kültürel geleneklerdeki insanlara
uygulanamayacağını öne sürmektedir. Doğu insanı
bir homo hierarchicus olarak da
kavramlaştırılmıştır : kişiler bu anlayışta
kişisel ihtiyaçları olan bireyler olarak değil
sosyal nizamdaki birimler olarak
değerlendirilirler. Hiyerarşi insanı, eylemlerini
toplumun beklentilerine ve kendisinden mânevî
olarak daha üstte gördüğü kişilerin ümit ve
arzularına göre belirler. Bireyciliğin ve tek
başınalığın aşırı değer gördüğü Batı toplumunda bu
tür tutumları kolayca bağımlılık arzuları olarak
isimlendirmek mümkündür (Ewing 1990). Gerçek şu ki
insanın insana duyduğu kalbî yakınlık ve ihtiyaç
Batı toplumunun psikolojisinde çeyrek asırdır
işaret edilmeye başlanmıştır. Duygusal olgunluğun
en önemli emâresinin başka insanlara güvenmek ve
onlara dayanmak olduğunu önde gelen analistler
dile getirmişlerdir. Kişi ancak ötekine emniyet
etmekle yalnızlığa tahammül edebilir, ötekinin
daima verici ve kabul edici iyi bir anne imgesi
halinde bilinçdışına nakşedildiği kişiler,
yalnızlığa tahammül kapasiteleri en yüksek
kişilerdir (Kakar 1978, Sayar 2003). Batılı
benliğin zaman ve mekândan münezzeh, özerk ve
sınırları belirli bir kavram olmasına karşın Japon
benliğinin her zaman bağlama uyum sağladığı dile
getirilmiştir. Batılılar için toplum ‘uzamsal ve
ontolojik olarak benlikten ayrı’ olarak
algılanırken Japon benlik duygusu ilişkiseldir.
Sinemada veya işyeri ve komşuluk etkinliklerinde
hep bir ilişkiler ağına gömülü benlik duygusu öne
çıkarılır, özellikle de hiyerarşik olanlar (Kondo
1990).
Çocuk yetiştirme pratikleri
Karşılıklı bağımlı
kültürlerin çocukları, kendi davranışlarının kötü
ve olumsuz yönleri konusunda dikkatli olacak
şekilde yetiştirilirler. Bu yüzden sözgelimi
Japonlardaki en yaygın olumsuz duygu başka
insanlarda rahatsızlık uyandırmaktır. Bütün iyi
duygusal tepkiler yakın, güvenli ve âhenkli
ilişkiler kurmakla gerçekleşir. Uygulamalar daha
farklı olmakla birlikte karşılıklı bağımlılığın
benzeri biçimde toplumsallaşması Hint ve Türk
kültürlerinde de bildirilmiştir (Markus ve
Kitayama 1997, Kağıtçıbaşı 1990). Çocuk yetiştirme
ve eğitimindeki farklar da bu ontolojik
geleneklerin bir yansıması mahiyetindedir.
Uzakdoğu toplumlarında ebeveynler, çocuklarına
yaşıtlarıyla uyumu ve âhenkli yaşayışı hedef
gösterirken Amerika’da anne babalar çocuklarının
üstün buldukları vasıflarını öne çıkarırlar.
Amerikalı çocuklar kendi davranışlarındaki olumlu
özellikleri hızla içselleştirir, kendilerinin
diğerlerinden daha iyi olduğuna inanır ve olumlu
özellikler etrafında bir kimlik inşa ederler. Oysa
Japon toplumunda öz eleştiriye değer verilir, öz
eleştiri arzulanır ve teşvik edilir. Okul
çocukları neyi yanlış yaptıkları ve ertesi gün
kendilerini nasıl geliştirecekleri konusunda
düşünmeye teşvik edilir. (Markus ve Kitayama
1997). Kakar (1978), Hindistan’da anne ve
ailelerin yaygın olarak paylaştığı ‘iki kez doğma’
düşüncesinden bahsetmektedir. Çocuk beş on yaş
arasına gelene dek toplum içine doğmuş
sayılmamaktadır. Bu inanç geleneksel Hint
düşüncesinden köken almaktadır ve çocuğu
tanrıların bir armağanı olan tamamıyla masum bir
varlık olarak telâkki etmektedir. Bu görüş İslâm
dinindeki âkil-baliğ olma anlayışıyla
paralellikler göstermektedir. Gazali çocuğu şu
şekilde tarif eder: “Çocuk ana-baba elinde bir
emanettir. Mum gibi her şekli alabilir. Onun temiz
kalbi; saf, kıymetli, her türlü nakış ve suretten
arınmış bir cevherdir” (Çamdibi 94). Psikanalist
Alan Roland (1988) şöyle yazar: “Hindistan ve
Japonya’da çocuk yetiştirmek yoğun bir bağımlılık
ve karşılıklı bağlılığı beslemek demektir. Yüksek
derecede empati ve verili bir durumda normları
kolaylıkla kabulleniş özendirilir. Aile ve grup
ilişkilerinde işe yarayan bu özellikler, kişi
kendisine bir şey verilmesi yolunda güçlü bir
beklenti içine girdiğinde kolaylıkla incinme ve
öfkeye dönüşebilir. Meselâ Japonya’da genç
yaşlıdan, ast üstten kendisinin açıkça ifade
edemediği bazı ihtiyaçlarını hissedip anlamasını
bekler, anlaşılmadığını hissettiğinde incinir ve
öfkelenir. Bu toplumda öfkenin doğrudan ifadesi
meşrû görülmediğinden, belirtiler –sıklıkla da
somatizasyon- duyguların yerini alır. Japonya’da
annelerin yaşamın ilk yıllarından itibaren
çocuklarına aşıladıkları yüksek beceri ve
performans düzeyine ilişkin ego
ideali, erişkin
yaşamda sadece ileri beceri ve performansa yol
açmaz, aynı zamanda mükemmeliyetçilik, yoğun öz
eleştiri ve aşırı toplumsal çekingenliğe de yol
açabilir” (Roland 1988). Utangaçlık Çin kültüründe
stres verici yeni durumlara veya toplumsal
değerlendirmelere verilen kaygılı bir tepki olarak
değerlendirilir. Utangaçlığın davranışsal tezahürü
toplumsal ketlenmedir ve bu Çin kültüründe de batı
kültüründe de aynıdır. Ancak bu fenomenin kültürel
anlamı ve ona verilen toplumsal tepkiler kültürler
arasında değişmektedir. Kuzey Amerika ve Batı
Avrupa gibi bireyci yönelimli kültürlerde
girişkenlik ve rekabetçilik yüceltilir ve
toplumsal olarak çekingen olan çocuğun girişken
yaşıtlarına göre dezavantajlı olduğu kabul edilir.
Ancak ketlenmiş davranışın grup için olumsuz
sonuçları olmayacağını öngören kolektivist Çin
kültüründe bu davranış çocuğun yaşıtları ve
çevresi tarafından garip karşılanmaz. Üstelik grup
işlevselliği davranışsal kısıtlılığı, itaatkârlık
ve teslimiyeti gerektirdiği için utangaçlığa
olumlu bir değer atfedilir ve özendirilir. Bu
yüzden utangaç, uslu, sessiz çocuklar ebeveyn ve
öğretmenleri tarafından örnek gösterilirler.
Sonuçta bu çocuklar aynı durumda olan batılı
çocukların aksine kendileri ve toplumsal
ilişkileri hakkında olumlu düşünürler (Rubin
1998). Japon anneler çocuklarıyla bedensel teması
Batılı annelere göre çok daha uzun süre devam
ettirirler. Annenin sevgisini doyasıya tadan
çocukların hayâl kırıklığı ve bunun sonucunda
ortaya çıkan öfkeyi daha az yaşantıladıkları
bildirilmektedir. Anne çocuğun duygusal
ihtiyaçları için her zaman oradadır. Hint
çocukları da Japonlar kadar olmasa bile anne ile
uzun süren bir beraberliğin keyfini sürerler.
Çocuklar anneyi asla kaybetmezler. Ayrılma,
özerkleşme, inisiyatif alma ve kendi hayatını
yönetme arzuları gibi Amerikalı çocuk yetiştirme
pratiğinin alâmet-i fârikası olmuş düsturlar
bağımlı/karşılıklıbağımlı Hint bağlamında asla
teşvik edilmez (Kramer 1998). Amae kavramı Japon
psikiyatr Take Doi’nin yazılarıyla Japon benliğini
anlamakta öne çıkmıştır. Amae bir tür edilgen
sevgi veya bağımlılıktır ve bebek-anne
ilişkisinden köken alır. O anneyle temas kurma
arzusudur fakat aynı zamanda erişkinler arasında
yeni ilişkiler kurmakta da rol oynar. Diğer
insanın ilgisini aramak bu edilgin sevgi ve
bağımlılıkla olur; bu durum da kişi ve toplumsal
grup arasında (Batıda görülen) keskin ayrımı
ortadan kaldırır. (Berry ve ark. 1990, Doi, 1985a,
Doi 1985b).
Bir iletişim kipi olarak
sessizlik
Kelimeler ve yüz,
zihni ifade ettiği gibi saklayabilir de. Ama bu
ifade veya gizleme her zaman örtüşmeyebilir.
Kelimelerin bir şeyleri gizlemesi her zaman iradî
bir durum değildir, bir şeyi söze dökerken
seçmediğimiz kelimeler vardır ve onlar ister
istemez bir şeyi gizlerler. Bazı durumları söze
dökmenin zorluğunu yaşadığımız anlar vardır.
Japonlar, “Bu durum kelimelerle anlatılamayacak
kadar önemli!” derler, veya “Bunu kelimelere
döktüğümde yalan gibi duruyor!” derler. Sessizlik
Japon iletişiminde kelimelerin gölgede bıraktığı
yeri ikame eder. Kelimelerin duygusal yükünü
yüklenemediği anlar, hâller, yaşantılar
sessizlikle en güzel ifadesini bulurlar (Doi 1985a
ve Doi 1985b).
Aile ve çocuk
Japon anneleri de
Amerikalı veya İsrailli anneler gibi çocuklarında
bağımsızlığa değer verirler, fakat Japon anne için
bağımsızlık çocuğunun diğer çocuklarla etkileşime
girme ve ‘karşılıklı sempati, güven ve ilgiye
dayalı’ bir ilişki başlatma becerisi
gösterebilmesi demektir. Amerikan psikolojisindeki
başarı motivasyonu; bireysel hırs, etkinlik ve
diğerleriyle rekabet ifadeleri içinde
algılanmıştır. Bu, bireyci etosla uyumlu fakat
kişiler arası uyum ve grup sadâkatinin ön planda
olduğu ilişki kültürü açısından sorunlu bir
durumdur. Başarı motivasyonu kollektivist
kültürlerde farklı bir anlam kazanmaktadır, burada
benliği aşarak grup başarısını öne çıkaran, ancak
içinde bulunduğu grubun yücelmesiyle kişiyi
yücelten, toplumsal yönelimli bir başarı
motivasyonu söz konusudur (Kağıtçıbaşı 1996a).
Psikanalitik bir
bakış açısından Roland (1988) Japon ve Hintlilerde
‘ailevî benlik’i Batılı ‘bireyleşmiş benlik’ten
ayırt etmiştir. Bu toplumlarda benlik sıklıkla
‘biz-benlik’ olarak yaşantılanmaktadır.
Kağıtçıbaşı (1996a) Ortadoğu ve Anadolu’da Yahudi
ve Müslüman geleneklerinde çocuk ve yetişkin
erkeklere isimleriyle değil de babalarının ismiyle
hitap edilmesini (İbranice’de ben, Arapça’da ibn
veya bin, Türkçe’de oğlu) benliğin ilişkisel
olarak kavramlaştırılmasına örnek vermektedir. Öte
yanda ABD toplumunda çocuk yetiştirme konusunda
kısıtlayıcı olmayan ve çocuğun özerkliğine vurgu
yapan bir disiplin norm kabul edilmektedir.
Böylesi bir bağlamda güçlü ebeveyn disiplini bir
istisnadır ve bu yüzden normal sayılmaz, daha
ziyade ebeveynlerin düşmanlık ve reddini
yansıttığı düşünülür. Japonya ve Kore gibi çocuk
yetiştirmede ebeveyn kontrolünün güçlü olduğu
kültürlerde ise aynı durum (güçlü ebeveyn
kontrolü) tamamıyla farklı bir anlam kazanacaktır.
Normal ve bu yüzden de iyi kabul edilir.Buna maruz
kalan çocuk kendisini diğer çocuklarla
karşılaştırdığında
kendisinin onlardan
farklı olmadığını fark edecektir. Japon
ergenlerinin ebeveynleri kendilerini kontrol
etmediğinde ve onlara daha geniş özerklik
verdiklerinde, kendilerini reddedilmiş
hissettikleri bildirilmiştir (Kağıtçıbaşı 1996a).
Kakar (1985) Hint çocuğunun erken duyusal
yaşantısını annenin kokusu, sıcaklığı ve teniyle
sarmalanmış bir süreç olarak tarif etmektedir.
Ergenlik dönemine dek annesinin yatağında uyuyan
çocuklar yaygındır. Üstelik pek çok evde
ebeveynler ve çocuklar aynı odada uyumaktadır ve
çocukların cinsel ilişkiye tanıklık etme ihtimali
yüksektir. Ana babanın yatak odasının ayrı olduğu
ve cinsel edimin mahrem sayıldığı kültürlerde
yetişen çocuklara göre bu durum bir rahatsızlık
kaynağı değildir. Batılı bir orta sınıf ailenin
çocuğun gelişen egosu için tahripkâr saydığı bu
durum Hint çocuğu için ortalama, beklenebilir
çevreye basit bir uyum sorunundan ibarettir (Kakar
1985, Kakar 1989).