DİKLİK VE PARALELLİK GERİSİ YALAN !!!
Basketbol  
  Forumlar  Ziyaretçi Defteri  Sohbet Ortamı  Programlar Destekleyenler  Ben Kimim?  
 
Kendi sonuna çılgıncasına koşan bir dünya da, benim sonumun anlamı olabilir mi? Kendi yitirdiği sevgisinin peşinde olan dünyada, benim delice sevgimin bir anlamı olabilir mi? Yağı bitmiş bir kandille ya da sönmeye yüz tutmuş bir mum ışığıyla, bunca karanlık geceyi nasıl aydınlatabiliriz? İnsanoğlunun utandırıldığı aşağılandırıldığı bir başka ölüm ülkesi var mı acaba? Yüzsüzler toplumumu kurmaya hevesleniyoruz. İki yüzlü maskaralar mı avutacak bizleri? Böyle masalsı bir yaşamı yeniden yaratmak sanıldığı kadar zor mu acaba? Ruhlarımız cennetin özlemiyle yanıp tutuşurken, bedenlerimizde ölümün korkusuyla tir tir titreşirken, hangi büyülü masal avutabilir bizleri? Böyle bir gizliliği nasıl taşırdı yüreğim? Neden saçlarımda gezinen, yanaklarımı okşayan, içimi ısıtan nefes yok yanımda? Neden beni korkularımla yapayalnız bıraktılar... beni seven, kollarıyla sarıp sarmalayan tatlı okşayışlarıyla anlatmadığım hazlara götüren o tanıdık yüzler, o rüyalarımın görkemli varlıkları neredeler? Söyle bana ben bu utançlar için hangi Tanrı'ya yalvaracağım... Göğsünüzün bir yerinde tutkunun sesini duydunuz mu? Uçurumların en derin boşluklarından bile dinlenen yankılarına, titreşimlerine hiç tanık oldunuz mu, o sinsi gecelerin? Arzuyla titreyen bedeninize ayak uyduran dişlerinizin sesini duymasınlar diye, başınızı gömmeye çalıştığınız yastıklarınızı ne denli ısırdınız? Başınızın üstüne çektiğiniz yorganın içindeki oksijeni tüketip de, yalnızca gözlerinizle yaşadığınız anlarda ne yaptınız? Aristo'nun da söylediği gibi, bizi en çok korkutan rüzgarlar saklı yerlerimizi açan rüzgarlar mıdır? O, gizli gizli yaşanılmasından haz duyulan, konuşulmasından özenle kaçınılan o özel dünyalar neden yaratıldı? Yaşanılmasından sürekli haz duyulan o gizemli dünyalar için mi bu rüzgarlar? Hangi cesur yürek, hangi onurlu alın, hangi erkeksi duyarlılık, fethettiği ancak sahibi olamadığı bir ülkenin zaferleriyle övünebilir? Sağlıklı gözüken insanların yüreklerinde ki korkuyu ölçebilir misiniz? Ve söze dökülebilmiş düşünceler mi yoksa söze dökülememiş gerçekler mi sizi daha çok korkutuyor? Tanrı şeytanı cennetinden kovabildi ama yeryüzü de bir başka şeytan dünyası oldu çıktı. İçinde giderek yok olduğumuz bu dünya gerçekten de şeytanın boynuzlarına, delilerin çıngıraklarına bizleri takıp gezdirdiği dünya mı oldu acaba? Çığlıklarımız delilerin çıngıraklarının sesine karışmış, bedenlerimiz ise, delilerle şeytanlar arasında kaybolmuş gibi. Kendime ait olmayan bu yerden bir an önce çıkmak istiyorum. Başka dünyalar ve onun insanlarını arıyorum...  
 
         
             
 

 
 
Özel.yetenekli.çocuklar
Gençlik.Çağı
Depremin.Psikolojik.Etkileri
Obsesif.kişilik.bozuklukları
Pasif.kişilik.bozuklukları
Zeka
Anksiyete.Bozuklukları
Panikatak
Şizofreni
Bunaltılar
Depresyon
Sosyofobi
Hastalık.Hastası
İntihar
Freud'dan.Bugüne
Mola
Bilinçaltı.Psikolojisi
Anne.Babalar.ve.çocuklar
Psikoterapi
Histeri
Aşınan.Kimlikler
İntihar.Uyarı
Narsist.kişilik.bozukluğu
Sanrısal.kişilik.bozukluğu
Psikolojinin.alt.dalları
 
 
 
 
 
 
 

..:: Anasayfaya Dönüş ::..

Doğulu benlik daha mı üstün?

 

        Burada Hint veya Japon benliğini Batılı benlik karşısında yüceltmek niyetinde değilim. Anacağım iki örnek her kültürün kendi içinde kimi kırılganlıklar, hassas noktalar taşıdığını ortaya koymaktadır. Çocuk yetiştirme pratiklerindeki cinsiyet farklılıkları benlik duygusunun oluşumuna doğrudan tesir etmektedir. Geleneksel Hint ailesinde erkek çocuk kız çocuğa yeğ tutulur ve bu da kız çocukların olumsuz bir benlik imgesi geliştirmelerine, erkek çocuklarını kıskanmalarına yol açar.  Hayat boyu fedakârlık ve erkeklere hizmeti yüreklendiren gelenekler Hint kadınını eş ve gelin rollerine  mecbur etmektedir (Bonovitz 1998). Pakistanlı kadınları psikanalitik ve antropolojik bir bakış açısından değerlendiren  Ewing (1991) aile üyelerinde intrapsişik farklılaşma yokluğuna dair psikodinamik  kuramların, esneklik ve uyumun zuhur etmediği durumlarda, Güneydoğu Asya ailesinde patolojinin kaynaklarını belirlemek için anlamlı olabileceğini yazar. Anne ve oğul arasındaki derin ve sürgit ilişki, annenin evlilik ilişkisine sık sık müdahalesinin hoş karşılanmasının da gösterdiği gibi, aile için normatif yapının bir parçasıdır. Ancak bu durum, aynı zamanda, kendi çözümlenmemiş bağımlılık ihtiyaçlarını tatmin için oğluna çok fazla yaslanan bir annenin, çözümlenmemiş gerilimine de işaret edebilir (Kakar 1978, Ewing 1991). Bu gerilim özellikle oğul evlenip de aileye bir gelin girdiğinde ayyuka çıkar. Eğer anne ve oğul intrapsişik olarak birbirlerine sarmalanmışlarsa eşe/geline karşı bir ittifak oluşturabilir ve geniş ailede onu bir günah keçisi haline getirebilirler. Gelin de bu durumda kendi ailesine daha çok tutunacak ve mevcut ailesini gerçekçi bir biçimde değerlendiremeyecektir. Bu iki etkenin etkileşimiyle genç gelin,  geniş  Güneydoğu ailesinin  ruhsal belirtileri olan bir üyesi olup çıkacaktır (Ewing 1991). Eleştirel düşünce hattını izleyerek devam edecek olursak, Hindu kimliğinin kırılgan taraflarına ilişkin ilginç bir çözümlemeyle karşılaşırız.  Kakar (1996) yeni Hindu kimliğini tartıştığı yakın tarihli bir yazısında küreselleşen dünya ile birlikte, daha önce  birlikte yaşadığı diğer topluluklardan (ağırlıklı olarak müslümanlar) bir  tehdit algılamaya başlayan ve sık sık militanlık şeklinde kendisini açığa vuran Hindu kimlik spazmlarını konu edinir. “Özsaygının artmasını sağlayacak tek yol, kötüyü, kirliyi ve saf olmayanı diğer bir gruba, Müslümanlara yükleyerek kendi grubunu sürekli onlarla kıyaslamaktır” der ve devam eder : “Zulüm endişesinin doğurduğu çâresizlik duygusu, idealizasyon sürecini tersine çevirir, grubun muhteşem benliğinin kırılganlığını açığa çıkarır. Olumlu Hindu benlik imgesi-hoşgörülü, şefkatli, insanla tanrı ve ilahi dünyayla maddi dünya arasındaki ilişkilerde özel bir yaklaşıma sahip-diğer bir yanını, olumsuz yanını ortaya koyar : Hayatın maddi ve toplumsal koşullarını değiştirme gücüne sahip olmamaktan ve korkak olmaktan duyulan özel bir Hindu utancı ve korkusu...Bir grubun kendisi hakkında en çok idealize ettiği şey, gizliden gizliye onun en büyük korkusuyla bağlantılıdır. Hindu için olumlu hoşgörü imgesi, zayıflığın gölgesini de beraber getirmektedir”. Böylece zamanımızda sadece Batı coğrafyasında değil, diğer kültürlerde de kimliğin dış etkenlerin tesirine açık, ‘tehdit altında’ bir süreç olduğunu anlayabiliyoruz. Narsisizmin küresel egemenliği, ‘komşunu kendin gibi sev’ düsturunu yüz geri ediyor ve  komşular, etnisiteler ve  milletler arasına kuşkunun kanıyla beslenen nifak tohumları ekiyor.

 

Psikoterapi kuramlarının  kültürel arkaplanı

 

           Kakar (1985)  ‘ilişkisel’ yaklaşımların son dönemde psikanalizde öne çıkmasının yalnızca klasik nevrozların yerini kimlik sorunlarına, narsisistik ve borderline kişilik bozukluklarına bırakmasıyla ilişkili olmadığını, fakat aynı zamanda 1960’lardan başlayarak Batı toplumlarında revaç bulan aydınlanma-karşıtı  değerlerin bir rönesansını da temsil ettiğini yazar. Kültürel bir zâviyeden bakıldığında, benlik nesnesi (selfobject) ilişkilerinin formülâsyonu -bireylerin diğer insanlardan hayat boyu süren ihtiyaçları olan empatik bir biçimde anlaşılma, yüceltilebilir olma ve özsaygı ve bütünlüklü benliği sürdürmek için bir dizi hüneri paylaşma- kendine yeter, kendine güvenli Kuzey Avrupa-Kuzey Amerika bireycilik kültürüne asıldan bir eleştiridir. Geleneksel psikanaliz yalıtılmış bireysel zihin üzerine temellenirken benlik psikolojisi diğerleriyle hayat boyu süren bağımlılık ve karşılıklı bağımlılığı vurgular. Bu benlik  nesnesi ilişkileri eksikse, bireylerin özsaygıları zayıf olacak ve kolayca incinebilen özsaygılarına yönelik her türlü yara berelere karşı savunma geliştireceklerdir. Bu durum sorunlu ilişkilere, sınırlı çalışma kapasitesine yol açabilecek; hatta daha ileri durumlarda benlik parçalanabilecektir de. Benlik psikolojisinin Amerikan bireyciliğinin zirvede olduğu orta batı ABD’de ortaya çıkması tesadüf değildir. Amerika pek çok yorumcu tarafından olağandışı fiziksel ve toplumsal hareketliliğe sahip, kendi kendini idare ve kendine güven konusunda aşırı bir vurgusu olan ve neticede ilişkilerin kırılgan olduğu bir coğrafya ve kültürdür (Kakar 1985). Meadow ve Vetter (1959) Yahudi kültürel değer sisteminin Freudyen psikoterapi kuramını nasıl etkilediğini tartışmışlardır. Yahudilik bir nihâî hedef olarak insan mutluluğunun bu dünyada (cennette değil) elde edilebileceğini vâzeder, gerçek dünyadaki herhangi bir mutsuzluk kötüdür ve onarılması gerekir, bu temel gerçek psikanalitik kuramda  yankısını bulacaktır. Cinsel dürtü üzerinde rasyonel bir denetim sağlamak Yahudilikten psikanalitik kurama intikal eden bir düşüncedir. Kelimelerin anlamı konusunda da psikanalitik ve Talmudik bakış açıları arasında koşutluklar vardır. Bir Talmud bilgini için kelimeler yüzeyde ifade ettiklerinin ötesinde daha derin ve örtük anlamlar taşır. Nihayet, Freudyen aile ilişkileri kavramı ve Oedipus karmaşası gelişimi Yahudi kültüründeki tipik aile örüntüsüyle yakından alâkalıdır. Anne oğul ilişkisi karı koca ilişkisine göre daha tam ve yoğundur ve ideal evlilik ilişkisinde kadın kocasına çocuğuna çocuğu  gibi davranır. Benzer bir biçimde Mahler’in özerklik, ayrılma ve

bağımsızlaşma üzerine yaptığı vurguların da Batılı dinî ve kültürel değerleri güçlü bir biçimde yansıttığı dile getirilmiştir. Ruhun Tanrı’dan ayrı düşüp sonunda onunla yeniden buluşması konulu dinî anlatının, benliğin hayatı ve gelişimi üzerine seküler bir kurama dönüştürüldüğü bildirilmektedir (Kirschner 1996).  Doğulu, ilişki-yönelimli toplumlarda bir ilişki geliştirmek için özel bir konu ve sebep gerekmezken Batılı iş ve etkinlik yönelimli toplumlarda bir konu yokluğu rahatsız edici bulunabilir. Psikodinamik psikoterapinin açık meselesinin anlama ve içgörü kazanma olduğu öne sürülse de metadilinin sevgi ve insan ilişkisine yönelik olduğu dile getirilmiştir (Tseng 1999). Tseng (1999) buna ilâveten Batı toplumlarında insanların çocukluktan erişkinliğe hızla sokulduklarını ve bunun da ‘bitmemiş bir iş’ bıraktığını ve özelde psikanalizin hastalar için bu yönüyle anlamlı ve değerli bir yaşantı sağladığını yazar. Psikoterapinin kurumsal inşası Batı toplumlarındaki yoksunlukların karşılanması için önemli bir adım olarak görülebilir. Kleinman (1988) psikanalitik kuramdaki veya herhangi bir başka mesleki terapötik psikolojideki benlik modelinin, Batılı değerlerle kültür değişimine uğramamış, Batılı kişilik paradigmalarına sosyalleşmemiş Çinlilere veya başka bir Batılı olmayan topluma uygulandığında, bunun ciddi bir tahrifat olacağını söyler. Bu kuram görünürde evrensel olduğu düşünülen bastırma ve aktarım gibi psikolojik süreçler yanında diğer profesyonel psikoloji sistemlerinden kültürel olarak geçerliliği kanıtlanmış başka anahtar kavramları da ihâta etmelidir. Bunun yanısıra Çin veya başka bir batı dışı kültüründe benliğin yapısına ve patolojilerine özel olan geniş bir dizi ölçüyü de içermelidir : Örneğin, grup uzlaşısı için uygulanan içsel sansür, zıtlaşmaları uyuma zorlayan itki, karşılıklı sorumluluk üzerine inşa edilen bir gelişim süreci, ahlâkî olarak kendini yetiştirme yolunda yoğun bir ego ideali eğitimi, bedensel metaforlar üzerine kurulu örtük kendini ifade biçimleri ve sessizliğin kullanımı, çatışma ve karmaşaların üzerinde daha az duran ayrı bir psikoseksüel gelişim süreci bu ölçüler arasında  arasında sayılabilir. Kakar (1985) Hindu kişi görüşünün insana bireylik pâyesini ancak hayatının sonlarına doğru, kişi kendisini insanî bağ ve ilişkilerden soyutlayabilecek bir olgunluğa eriştiğinde verdiğini belirtir. Hindu kişileri o zamana dek, kendi kültürleri zâviyesinden bakıldığında, ilişkilerden oluşan varlıklardır. Duygu, ihtiyaç ve güdüler ilişkiseldir ve onların bozuklukları da ilişkilerdeki bozulmadan köken alır. İnsanın bu bölünebilir, kişi-ötesi (transpersonal) doğasına yapılan vurgu kadim Hint öğretilerinden köken alır. 

 

Psikolojide ‘nefis muhasebesi’

 

      Kağıtçıbaşı (1996a) 1970’li yıllarda başlayıp günümüze dek ivme kazanarak  süren Amerikan psikolojisinin ‘nefis muhasebesi’ni özetler.  Bu sorgulama psikolojinin yaslandığı bireyci ideolojiyi sigaya çekmekte ve ‘boş benlik’, ‘doymuş benlik’, ‘minimal benlik’ gibi kavramlaştırmalardan hareketle Amerikan toplumundaki bireyci yönelimin kültürel analizini yapmaktadır. Bu eleştirileri gözden geçiren Smith (1994) ‘şişmiş benlik’in incinebilirliği üzerinde durur : Benlikten kendini gerçekleştirme, kendini adama tarzında hayata anlam ve hedef sağlayıcı pek çok şey beklenmektedir. Dinî ve ahlâkî değerlerin giderek etkinliklerini yitirmeleriyle, benlik hayata bir amaç sağlayan bu kaynakların yükünü de üstlenmiştir. Benliğin boşalması veya şişmesi metaforları aslında aynı soruna göndermede bulunmaktadır. Bu, besleyici  insanî ilişkilerin ve  eylem için gerekli ahlâkî kaidelerin yokluğu, fakat aynı zamanda denetim ve değer için aşırı bir gayretkeşliğin varlığıyla  başı dertte olan bir  benliğin sorunudur. Psikoloji ve psikiyatrinin insanı ‘bencillikle güdülenmiş, örtük veya açık olarak böyle olması gereken’ bir varlık olarak tarif etmeleri eleştirilmektedir. ABD’de ‘ben kuşağı’ olarak nitelenen 1970’li ve 1980’li yıllarda çok sayıda  ‘benlik kuramları’nın hayat bulması dikkate şâyandır, bu kuramlarla, diğer insanlara sadâkat ve bağlılıktan azad edilen bireysel benlik yüceltilip meşrûlaştırılmaktadır. Bu kuramların her biri kişinin benlik imgesinin sürdürülme veya çoğaltılmasını nihaî hedef olarak varsaymakta, sosyal münasebetleri de bu amacın vasıtası olarak telâkki etmektedir. Son yıllarda sosyal olarak sorumlu bir psikolojinin gelişimi için ciddi gayretler göze çarpmaktadır (Smith 1994, Kağıtçıbaşı 1996a).   

 

Ya biri ya öteki mi?

     

Yine de benlik ve kişilik yaşantılarının sadece egosantrik ya da sosyosantrik felsefelerle izah edilemeyecek kadar değişken olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Pek çok Japon ve Çinli arasında benlik, toplumsal bağlama göre kendisini farklı biçimlerde gösterilebilir. Bir toplum egosantrik ve sosyosantrik özelliklerin özgün bir karışımından oluşur (Lewis-Fernandez ve Kleinman 1994). Kağıtçıbaşı (1996b) Türkiye’deki araştırmalardan hareketle ebeveyn değerlerinin çocuk yetişmesinde özerklik ve ilişkiselliği birleştirdiğini yazmaktadır. Düşük sosyoekonomik statüsü olan Türk ebeveynler çocuklarının kendilerine minnettar olmasını beklerlerken

yüksek sosyoekonomik statüye sahip aileler minnettarlık ummamakta ve özerkliğe değer vermektedirler. Bununla birlikte çocuklarının kendilerine yakın olmasını arzulamaktadırlar. Düşük sosyoekonomik statüsü olan aileler çocuklarıyla yakınlığı sürdürürken özerkliğe daha fazla değer vermeleri yönünde desteklenip yönlendirilebilmektedirler. Böylece ya biri ya öteki tarzındaki anlayış da kimi toplumlar için sorgulanmakta, benliklerin özerk veya ilişkisel olabildikleri gibi, bu iki boyutu mezcedebildiklerinin de altı çizilmektedir.

 

Kişilik bozulur mu? Kişilik bozukluğu kavramı

 

Her çocuk gelişiminin erken evrelerinde çevreyi keşfe dönük bir dizi keyfî davranış dizisi sergiler. Belirli kapasite ve huyları doğuştan taşımakla taşımakla birlikte; ailesi, yaşıtları, yakın çevresi ile etkileşimde bulunmak suretiyle çocuk, hangi davranışa müsâmaha edilebileceğini, hangisine edilemeyeceğini öğrenir. Gelişim psikologları bu biçimlenme sürecinin giderek daralıp seçici hâle geldiğini ve sonunda tutarlı bir ruhsal, kişisel ve kültürel başa çıkma yöntemleri örüntüsü sağladığını bildirirler. Hayata ve birbirinden çok farklı duygu ve tepkilerle başlamış da olsak, yaşantılarımız sorun çözme yöntemleri konusundaki dağarcığımızı sınırlar. Böylece hem başka insanlarla iletişim kurma hem de kendimize (iç dünyamıza) bir anlam verme konusunda bize özgü bir kişilik şekillenmiş olur. Kişilik artık huy (temperament) ve karakterin bir bileşimi olarak anlaşılmakta, huy doğuştan gelen, genetik ve yapısal etkileri bünyesinde barındırırken karakter de öğrenilmiş psikososyal yaşantıları ifade etmektedir (Eskedal 1998, Cloninger ve Svrakic 2000).  Kişilik bozuklukları uyum bozucu ve sabit davranış örüntüleriyle kendisini gösteren kişilik tarzları olarak tanımlanabilir. Bozukluk ifadesi temel karakter yapısında bir kusura işaret etmektedir. Kişilik bozukluğu ifadesi, daha özgül olarak tanımlamak gerekirse, huy/kendilik algısı/hayat yönelimi/günübirlik çevresel ihtiyaçlara gösterilen tepkiler gibi bir dizi alanda kusura işaret eder.

            Kişilik özelliklerinin en uç noktasında kişilik bozuklukları yer alır. Pek çok farklı stres kaynağı kişilik özelliklerinin abartılmasına yol açar. Aile işlev bozukluğu ve yetersiz ebeveyn ilgisi tüm ruhsal risk etkenleri içinde en çok öne çıkan olumsuz yaşantılardır. Etkili ana babalık yüksek düzeyde bir esneklik gerektirir ve çocukların huylarına uyum sağlayabilme becerisi ister. Anne-baba çocuğun ihtiyaçlarına değil de kendi ihtiyaçlarına dayalı katı stratejiler geliştirirlerse çocuklardaki istenmeyen özellikler kaybolmak bir yana çoğalırlar. Toplumsal etkenler bu süreci tırmandırır. Zira ailedeki işlev bozukluğu sıklıkla toplumdaki işlev bozukluğuyla ilgilidir. Geniş aile ağlarının çözülmesi, ortak değerlerin kaybına bağlı olarak normsuzluk, toplumsal rol geliştirme zorluğu, bir iş ve eş seçme zorlukları ve nihâyet toplumsal ağların zayıflığı kuvvetli stres etkenlerini oluştururlar. Bu etkenler özellikle işlev bozukluğu gösteren ailelerde yetişmiş ve kişilik özellikleri bakımından incinebilir durumda olan bireylerde daha da güçlü bir etki doğururlar (Paris 1997). Sözgelimi dışa dönüklük normal şartlar altında uyum sağlamaya dönük bir özelliktir. Ancak olumsuz çevresel etkenlerin varlığında dışadönükler daha fazla toplumsal temas için diğer insanlarla iletişim kurmaya çalışır ve bu özellik abartıldığında da işlev bozukluğuna yol açabilir. Çocuk dikkatin merkezi olmak isteyebilir ve dikkat esirgendiğinde de protesto davranışları gösterebilir. Bu özellikler ısrarla uygunsuz davranışlara yol açarsa, tepki uyandırmaları kaçınılmazdır. Aynı davranışlar pek çok bağlamda sergilenirse dürtüsel küme kişilik bozukluğuna (histrionik, narsisistik gibi) tekabül ederler. Geleneksel toplumlarda, norm daha geniş toplumsal gruplara uyumdur ve burada toplumsal anksiyete ve kişiler arası bağımlılık normlara uygun sayılır. Geleneksel toplumlarda grup bağlılığını tehdit edebilecek narsisistik özelliklerin uyumu bozduğu var sayılır. Öte yanda, modern toplumlarda, özerk işlevleri bozduğu düşünülen toplumsal anksiyete ve kişiler arası bağlılık uyum bozucu sayılırken, narsisistik özellikler, toplumsal ağları bozsa dahi, eğer kişinin işlevlerini yerine getirmesine engel olmuyorsa uyuma dönük kabul edilir (Paris 1996, Paris 1997).

 

Hayatın değişen psikopatolojisi

 

Kişilik kuramcıları Cloninger ve Svrakic (2000) 'günlük hayatın psikopatolojisi'nin Freud'dan bugüne değiştiğini, günümüzün liberal toplumunda agresyon ve cinselliğin yüzyıl başının muhafazakâr ahlâk ortamına göre daha kolay ifade edildiğini ve baskınlık/rekabetçilik gibi kişilik özelliklerinin artık bir sorun olarak algılanmak bir yana, özendirildiğini yazmaktadırlar. İnsanlar artık dürtülerini ifade etme yollarını aramak yerine kimlik, anlam ve seçim sorunlarıyla yüzleşmektedirler. Yazarlar günümüzde yardıma ihtiyaç duyan insanların dertlerini tam olarak tarif etmekte zorluk çektiklerini ve bunaltılı değil öfkeli, suçlulukla değil amaç sorunlarıyla uğraşan, ketlenmiş değil ikircikli, üzgün değil boş hisseden kişiler olduğunu bildirmektedirler. Bu kişiler yaşantılarından öğrenmekte zorluk çekmekte, uyumsuz davranışlarını yinelemekte ve sıklıkla da kişilik bozukluğu tanısı

almaktadırlar (Cloninger ve Svrakic 2000). İnsanın kimliğine ilişkin soruların giderek yoğunlaştığı, benliğin hızla dönüştüğü, doygunlaştığı (Gergen 2000) veya içinin boşaldığı (Cushman 1990) bir zaman diliminde toplumsal değişimlerin kişilik bozuklukları üzerindeki muhtemel etkisini tartışmak istiyorum.

                                          Sonraki Sayfa >>>  

 

 

 

 

 


 

   
   Tüm hakları saklıdır. İzinsiz çoğaltılamaz veya kopyalanamaz. Copyright  ::Maverick:: Online ..:: 2003 ::..

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1