 |
|
DİKLİK VE PARALELLİK GERİSİ YALAN !!! | |
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
..:: Anasayfaya
Dönüş ::..
Doğulu benlik daha mı üstün?
Burada Hint veya
Japon benliğini Batılı benlik karşısında yüceltmek
niyetinde değilim. Anacağım iki örnek her kültürün
kendi içinde kimi kırılganlıklar, hassas noktalar
taşıdığını ortaya koymaktadır. Çocuk yetiştirme
pratiklerindeki cinsiyet farklılıkları benlik
duygusunun oluşumuna doğrudan tesir etmektedir.
Geleneksel Hint ailesinde erkek çocuk kız çocuğa
yeğ tutulur ve bu da kız çocukların olumsuz bir
benlik imgesi geliştirmelerine, erkek çocuklarını
kıskanmalarına yol açar. Hayat boyu fedakârlık ve
erkeklere hizmeti yüreklendiren gelenekler Hint
kadınını eş ve gelin rollerine mecbur etmektedir
(Bonovitz 1998). Pakistanlı kadınları psikanalitik
ve antropolojik bir bakış açısından değerlendiren
Ewing (1991) aile üyelerinde intrapsişik
farklılaşma yokluğuna dair psikodinamik
kuramların, esneklik ve uyumun zuhur etmediği
durumlarda, Güneydoğu Asya ailesinde patolojinin
kaynaklarını belirlemek için anlamlı olabileceğini
yazar. Anne ve oğul arasındaki derin ve sürgit
ilişki, annenin evlilik ilişkisine sık sık
müdahalesinin hoş karşılanmasının da gösterdiği
gibi, aile için normatif yapının bir parçasıdır.
Ancak bu durum, aynı zamanda, kendi çözümlenmemiş
bağımlılık ihtiyaçlarını tatmin için oğluna çok
fazla yaslanan bir annenin, çözümlenmemiş
gerilimine de işaret edebilir (Kakar 1978, Ewing
1991). Bu gerilim özellikle oğul evlenip de aileye
bir gelin girdiğinde ayyuka çıkar. Eğer anne ve
oğul intrapsişik olarak birbirlerine
sarmalanmışlarsa eşe/geline karşı bir ittifak
oluşturabilir ve geniş ailede onu bir günah keçisi
haline getirebilirler. Gelin de bu durumda kendi
ailesine daha çok tutunacak ve mevcut ailesini
gerçekçi bir biçimde değerlendiremeyecektir. Bu
iki etkenin etkileşimiyle genç gelin, geniş
Güneydoğu ailesinin ruhsal belirtileri olan bir
üyesi olup çıkacaktır (Ewing 1991). Eleştirel
düşünce hattını izleyerek devam edecek olursak,
Hindu kimliğinin kırılgan taraflarına ilişkin
ilginç bir çözümlemeyle karşılaşırız. Kakar
(1996) yeni Hindu kimliğini tartıştığı yakın
tarihli bir yazısında küreselleşen dünya ile
birlikte, daha önce birlikte yaşadığı diğer
topluluklardan (ağırlıklı olarak müslümanlar) bir
tehdit algılamaya başlayan ve sık sık militanlık
şeklinde kendisini açığa vuran Hindu kimlik
spazmlarını konu edinir. “Özsaygının artmasını
sağlayacak tek yol, kötüyü, kirliyi ve saf
olmayanı diğer bir gruba, Müslümanlara yükleyerek
kendi grubunu sürekli onlarla kıyaslamaktır” der
ve devam eder : “Zulüm endişesinin doğurduğu
çâresizlik duygusu, idealizasyon sürecini tersine
çevirir, grubun muhteşem benliğinin kırılganlığını
açığa çıkarır. Olumlu Hindu benlik
imgesi-hoşgörülü, şefkatli, insanla tanrı ve ilahi
dünyayla maddi dünya arasındaki ilişkilerde özel
bir yaklaşıma sahip-diğer bir yanını, olumsuz
yanını ortaya koyar : Hayatın maddi ve toplumsal
koşullarını değiştirme gücüne sahip olmamaktan ve
korkak olmaktan duyulan özel bir Hindu utancı ve
korkusu...Bir grubun kendisi hakkında en çok
idealize ettiği şey, gizliden gizliye onun en
büyük korkusuyla bağlantılıdır. Hindu için olumlu
hoşgörü imgesi, zayıflığın gölgesini de beraber
getirmektedir”. Böylece zamanımızda sadece Batı
coğrafyasında değil, diğer kültürlerde de kimliğin
dış etkenlerin tesirine açık, ‘tehdit altında’ bir
süreç olduğunu anlayabiliyoruz. Narsisizmin
küresel egemenliği, ‘komşunu kendin gibi sev’
düsturunu yüz geri ediyor ve komşular,
etnisiteler ve milletler arasına kuşkunun kanıyla
beslenen nifak tohumları ekiyor.
Psikoterapi kuramlarının
kültürel arkaplanı
Kakar
(1985) ‘ilişkisel’ yaklaşımların son dönemde
psikanalizde öne çıkmasının yalnızca klasik
nevrozların yerini kimlik sorunlarına, narsisistik
ve borderline kişilik bozukluklarına bırakmasıyla
ilişkili olmadığını, fakat aynı zamanda
1960’lardan başlayarak Batı toplumlarında revaç
bulan aydınlanma-karşıtı değerlerin bir
rönesansını da temsil ettiğini yazar. Kültürel bir
zâviyeden bakıldığında, benlik nesnesi (selfobject)
ilişkilerinin formülâsyonu -bireylerin diğer
insanlardan hayat boyu süren ihtiyaçları olan
empatik bir biçimde anlaşılma, yüceltilebilir olma
ve özsaygı ve bütünlüklü benliği sürdürmek için
bir dizi hüneri paylaşma- kendine yeter, kendine
güvenli Kuzey Avrupa-Kuzey Amerika bireycilik
kültürüne asıldan bir eleştiridir. Geleneksel
psikanaliz yalıtılmış bireysel zihin üzerine
temellenirken benlik psikolojisi diğerleriyle
hayat boyu süren bağımlılık ve karşılıklı
bağımlılığı vurgular. Bu benlik nesnesi
ilişkileri eksikse, bireylerin özsaygıları zayıf
olacak ve kolayca incinebilen özsaygılarına
yönelik her türlü yara berelere karşı savunma
geliştireceklerdir. Bu durum sorunlu ilişkilere,
sınırlı çalışma kapasitesine yol açabilecek; hatta
daha ileri durumlarda benlik parçalanabilecektir
de. Benlik psikolojisinin Amerikan bireyciliğinin
zirvede olduğu orta batı ABD’de ortaya çıkması
tesadüf değildir. Amerika pek çok yorumcu
tarafından olağandışı fiziksel ve toplumsal
hareketliliğe sahip, kendi kendini idare ve
kendine güven konusunda aşırı bir vurgusu olan ve
neticede ilişkilerin kırılgan olduğu bir coğrafya
ve kültürdür (Kakar 1985). Meadow ve Vetter (1959)
Yahudi kültürel değer sisteminin Freudyen
psikoterapi kuramını nasıl etkilediğini
tartışmışlardır. Yahudilik bir nihâî hedef olarak
insan mutluluğunun bu dünyada (cennette değil)
elde edilebileceğini vâzeder, gerçek dünyadaki
herhangi bir mutsuzluk kötüdür ve onarılması
gerekir, bu temel gerçek psikanalitik kuramda
yankısını bulacaktır. Cinsel dürtü üzerinde
rasyonel bir denetim sağlamak Yahudilikten
psikanalitik kurama intikal eden bir düşüncedir.
Kelimelerin anlamı konusunda da psikanalitik ve
Talmudik bakış açıları arasında koşutluklar
vardır. Bir Talmud bilgini için kelimeler yüzeyde
ifade ettiklerinin ötesinde daha derin ve örtük
anlamlar taşır. Nihayet, Freudyen aile ilişkileri
kavramı ve Oedipus karmaşası gelişimi Yahudi
kültüründeki tipik aile örüntüsüyle yakından
alâkalıdır. Anne oğul ilişkisi karı koca
ilişkisine göre daha tam ve yoğundur ve ideal
evlilik ilişkisinde kadın kocasına çocuğuna
çocuğu gibi davranır. Benzer bir biçimde
Mahler’in özerklik, ayrılma ve
bağımsızlaşma üzerine yaptığı vurguların da Batılı
dinî ve kültürel değerleri güçlü bir biçimde
yansıttığı dile getirilmiştir. Ruhun Tanrı’dan
ayrı düşüp sonunda onunla yeniden buluşması konulu
dinî anlatının, benliğin hayatı ve gelişimi
üzerine seküler bir kurama dönüştürüldüğü
bildirilmektedir (Kirschner 1996). Doğulu,
ilişki-yönelimli toplumlarda bir ilişki
geliştirmek için özel bir konu ve sebep
gerekmezken Batılı iş ve etkinlik yönelimli
toplumlarda bir konu yokluğu rahatsız edici
bulunabilir. Psikodinamik psikoterapinin açık
meselesinin anlama ve içgörü kazanma olduğu öne
sürülse de metadilinin sevgi ve insan ilişkisine
yönelik olduğu dile getirilmiştir (Tseng 1999).
Tseng (1999) buna ilâveten Batı toplumlarında
insanların çocukluktan erişkinliğe hızla
sokulduklarını ve bunun da ‘bitmemiş bir iş’
bıraktığını ve özelde psikanalizin hastalar için
bu yönüyle anlamlı ve değerli bir yaşantı
sağladığını yazar. Psikoterapinin kurumsal inşası
Batı toplumlarındaki yoksunlukların karşılanması
için önemli bir adım olarak görülebilir. Kleinman
(1988) psikanalitik kuramdaki veya herhangi bir
başka mesleki terapötik psikolojideki benlik
modelinin, Batılı değerlerle kültür değişimine
uğramamış, Batılı kişilik paradigmalarına
sosyalleşmemiş Çinlilere veya başka bir Batılı
olmayan topluma uygulandığında, bunun ciddi bir
tahrifat olacağını söyler. Bu kuram görünürde
evrensel olduğu düşünülen bastırma ve aktarım gibi
psikolojik süreçler yanında diğer profesyonel
psikoloji sistemlerinden kültürel olarak
geçerliliği kanıtlanmış başka anahtar kavramları
da ihâta etmelidir. Bunun yanısıra Çin veya başka
bir batı dışı kültüründe benliğin yapısına ve
patolojilerine özel olan geniş bir dizi ölçüyü de
içermelidir : Örneğin, grup uzlaşısı için
uygulanan içsel sansür, zıtlaşmaları uyuma
zorlayan itki, karşılıklı sorumluluk üzerine inşa
edilen bir gelişim süreci, ahlâkî olarak kendini
yetiştirme yolunda yoğun bir ego ideali eğitimi,
bedensel metaforlar üzerine kurulu örtük kendini
ifade biçimleri ve sessizliğin kullanımı, çatışma
ve karmaşaların üzerinde daha az duran ayrı bir
psikoseksüel gelişim süreci bu ölçüler arasında
arasında sayılabilir. Kakar (1985) Hindu kişi
görüşünün insana bireylik pâyesini ancak hayatının
sonlarına doğru, kişi kendisini insanî bağ ve
ilişkilerden soyutlayabilecek bir olgunluğa
eriştiğinde verdiğini belirtir. Hindu kişileri o
zamana dek, kendi kültürleri zâviyesinden
bakıldığında, ilişkilerden oluşan varlıklardır.
Duygu, ihtiyaç ve güdüler ilişkiseldir ve onların
bozuklukları da ilişkilerdeki bozulmadan köken
alır. İnsanın bu bölünebilir, kişi-ötesi (transpersonal)
doğasına yapılan vurgu kadim Hint öğretilerinden
köken alır.
Psikolojide ‘nefis
muhasebesi’
Kağıtçıbaşı (1996a) 1970’li yıllarda
başlayıp günümüze dek ivme kazanarak süren
Amerikan psikolojisinin ‘nefis muhasebesi’ni
özetler. Bu sorgulama psikolojinin yaslandığı
bireyci ideolojiyi sigaya çekmekte ve ‘boş
benlik’, ‘doymuş benlik’, ‘minimal benlik’ gibi
kavramlaştırmalardan hareketle Amerikan
toplumundaki bireyci yönelimin kültürel analizini
yapmaktadır. Bu eleştirileri gözden geçiren Smith
(1994) ‘şişmiş benlik’in incinebilirliği üzerinde
durur : Benlikten kendini gerçekleştirme, kendini
adama tarzında hayata anlam ve hedef sağlayıcı pek
çok şey beklenmektedir. Dinî ve ahlâkî değerlerin
giderek etkinliklerini yitirmeleriyle, benlik
hayata bir amaç sağlayan bu kaynakların yükünü de
üstlenmiştir. Benliğin boşalması veya şişmesi
metaforları aslında aynı soruna göndermede
bulunmaktadır. Bu, besleyici insanî ilişkilerin
ve eylem için gerekli ahlâkî kaidelerin yokluğu,
fakat aynı zamanda denetim ve değer için aşırı bir
gayretkeşliğin varlığıyla başı dertte olan bir
benliğin sorunudur. Psikoloji ve psikiyatrinin
insanı ‘bencillikle güdülenmiş, örtük veya açık
olarak böyle olması gereken’ bir varlık olarak
tarif etmeleri eleştirilmektedir. ABD’de ‘ben
kuşağı’ olarak nitelenen 1970’li ve 1980’li
yıllarda çok sayıda ‘benlik kuramları’nın hayat
bulması dikkate şâyandır, bu kuramlarla, diğer
insanlara sadâkat ve bağlılıktan azad edilen
bireysel benlik yüceltilip meşrûlaştırılmaktadır.
Bu kuramların her biri kişinin benlik imgesinin
sürdürülme veya çoğaltılmasını nihaî hedef olarak
varsaymakta, sosyal münasebetleri de bu amacın
vasıtası olarak telâkki etmektedir. Son yıllarda
sosyal olarak sorumlu bir psikolojinin gelişimi
için ciddi gayretler göze çarpmaktadır (Smith
1994, Kağıtçıbaşı 1996a).
Ya biri ya öteki mi?
Yine de benlik ve
kişilik yaşantılarının sadece egosantrik ya da
sosyosantrik felsefelerle izah edilemeyecek kadar
değişken olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Pek çok
Japon ve Çinli arasında benlik, toplumsal bağlama
göre kendisini farklı biçimlerde gösterilebilir.
Bir toplum egosantrik ve sosyosantrik özelliklerin
özgün bir karışımından oluşur (Lewis-Fernandez ve
Kleinman 1994). Kağıtçıbaşı (1996b) Türkiye’deki
araştırmalardan hareketle ebeveyn değerlerinin
çocuk yetişmesinde özerklik ve ilişkiselliği
birleştirdiğini yazmaktadır. Düşük sosyoekonomik
statüsü olan Türk ebeveynler çocuklarının
kendilerine minnettar olmasını beklerlerken
yüksek sosyoekonomik statüye sahip aileler
minnettarlık ummamakta ve özerkliğe değer
vermektedirler. Bununla birlikte çocuklarının
kendilerine yakın olmasını arzulamaktadırlar.
Düşük sosyoekonomik statüsü olan aileler
çocuklarıyla yakınlığı sürdürürken özerkliğe daha
fazla değer vermeleri yönünde desteklenip
yönlendirilebilmektedirler. Böylece ya biri ya
öteki tarzındaki anlayış da kimi toplumlar için
sorgulanmakta, benliklerin özerk veya ilişkisel
olabildikleri gibi, bu iki boyutu
mezcedebildiklerinin de altı çizilmektedir.
Kişilik bozulur mu? Kişilik
bozukluğu kavramı
Her
çocuk gelişiminin erken evrelerinde çevreyi keşfe
dönük bir dizi keyfî davranış dizisi sergiler.
Belirli kapasite ve huyları doğuştan taşımakla
taşımakla birlikte; ailesi, yaşıtları, yakın
çevresi ile etkileşimde bulunmak suretiyle çocuk,
hangi davranışa müsâmaha edilebileceğini,
hangisine edilemeyeceğini öğrenir. Gelişim
psikologları bu biçimlenme sürecinin giderek
daralıp seçici hâle geldiğini ve sonunda tutarlı
bir ruhsal, kişisel ve kültürel başa çıkma
yöntemleri örüntüsü sağladığını bildirirler.
Hayata ve birbirinden çok farklı duygu ve
tepkilerle başlamış da olsak, yaşantılarımız sorun
çözme yöntemleri konusundaki dağarcığımızı
sınırlar. Böylece hem başka insanlarla iletişim
kurma hem de kendimize (iç dünyamıza) bir anlam
verme konusunda bize özgü bir kişilik şekillenmiş
olur. Kişilik artık huy (temperament) ve
karakterin bir bileşimi olarak anlaşılmakta, huy
doğuştan gelen, genetik ve yapısal etkileri
bünyesinde barındırırken karakter de öğrenilmiş
psikososyal yaşantıları ifade etmektedir (Eskedal
1998, Cloninger ve Svrakic 2000). Kişilik
bozuklukları uyum bozucu ve sabit davranış
örüntüleriyle kendisini gösteren kişilik tarzları
olarak tanımlanabilir. Bozukluk ifadesi temel
karakter yapısında bir kusura işaret etmektedir.
Kişilik bozukluğu ifadesi, daha özgül olarak
tanımlamak gerekirse, huy/kendilik algısı/hayat
yönelimi/günübirlik çevresel ihtiyaçlara
gösterilen tepkiler gibi bir dizi alanda kusura
işaret eder.
Kişilik
özelliklerinin en uç noktasında kişilik
bozuklukları yer alır. Pek çok farklı stres
kaynağı kişilik özelliklerinin abartılmasına yol
açar. Aile işlev bozukluğu ve yetersiz ebeveyn
ilgisi tüm ruhsal risk etkenleri içinde en çok öne
çıkan olumsuz yaşantılardır. Etkili ana babalık
yüksek düzeyde bir esneklik gerektirir ve
çocukların huylarına uyum sağlayabilme becerisi
ister. Anne-baba çocuğun ihtiyaçlarına değil de
kendi ihtiyaçlarına dayalı katı stratejiler
geliştirirlerse çocuklardaki istenmeyen özellikler
kaybolmak bir yana çoğalırlar. Toplumsal etkenler
bu süreci tırmandırır. Zira ailedeki işlev
bozukluğu sıklıkla toplumdaki işlev bozukluğuyla
ilgilidir. Geniş aile ağlarının çözülmesi, ortak
değerlerin kaybına bağlı olarak normsuzluk,
toplumsal rol geliştirme zorluğu, bir iş ve eş
seçme zorlukları ve nihâyet toplumsal ağların
zayıflığı kuvvetli stres etkenlerini oluştururlar.
Bu etkenler özellikle işlev bozukluğu gösteren
ailelerde yetişmiş ve kişilik özellikleri
bakımından incinebilir durumda olan bireylerde
daha da güçlü bir etki doğururlar (Paris 1997).
Sözgelimi dışa dönüklük normal şartlar altında
uyum sağlamaya dönük bir özelliktir. Ancak olumsuz
çevresel etkenlerin varlığında dışadönükler daha
fazla toplumsal temas için diğer insanlarla
iletişim kurmaya çalışır ve bu özellik
abartıldığında da işlev bozukluğuna yol açabilir.
Çocuk dikkatin merkezi olmak isteyebilir ve dikkat
esirgendiğinde de protesto davranışları
gösterebilir. Bu özellikler ısrarla uygunsuz
davranışlara yol açarsa, tepki uyandırmaları
kaçınılmazdır. Aynı davranışlar pek çok bağlamda
sergilenirse dürtüsel küme kişilik bozukluğuna (histrionik,
narsisistik gibi) tekabül ederler. Geleneksel
toplumlarda, norm daha geniş toplumsal gruplara
uyumdur ve burada toplumsal anksiyete ve kişiler
arası bağımlılık normlara uygun sayılır.
Geleneksel toplumlarda grup bağlılığını tehdit
edebilecek narsisistik özelliklerin uyumu bozduğu
var sayılır. Öte yanda, modern toplumlarda, özerk
işlevleri bozduğu düşünülen toplumsal anksiyete ve
kişiler arası bağlılık uyum bozucu sayılırken,
narsisistik özellikler, toplumsal ağları bozsa
dahi, eğer kişinin işlevlerini yerine getirmesine
engel olmuyorsa uyuma dönük kabul edilir (Paris
1996, Paris 1997).
Hayatın değişen
psikopatolojisi
Kişilik kuramcıları
Cloninger ve Svrakic (2000) 'günlük hayatın
psikopatolojisi'nin Freud'dan bugüne değiştiğini,
günümüzün liberal toplumunda agresyon ve
cinselliğin yüzyıl başının muhafazakâr ahlâk
ortamına göre daha kolay ifade edildiğini ve
baskınlık/rekabetçilik gibi kişilik özelliklerinin
artık bir sorun olarak algılanmak bir yana,
özendirildiğini yazmaktadırlar. İnsanlar artık
dürtülerini ifade etme yollarını aramak yerine
kimlik, anlam ve seçim sorunlarıyla
yüzleşmektedirler. Yazarlar günümüzde yardıma
ihtiyaç duyan insanların dertlerini tam olarak
tarif etmekte zorluk çektiklerini ve bunaltılı
değil öfkeli, suçlulukla değil amaç sorunlarıyla
uğraşan, ketlenmiş değil ikircikli, üzgün değil
boş hisseden kişiler olduğunu bildirmektedirler.
Bu kişiler yaşantılarından öğrenmekte zorluk
çekmekte, uyumsuz davranışlarını yinelemekte ve
sıklıkla da kişilik bozukluğu tanısı
almaktadırlar (Cloninger ve Svrakic 2000). İnsanın
kimliğine ilişkin soruların giderek yoğunlaştığı,
benliğin hızla dönüştüğü, doygunlaştığı (Gergen
2000) veya içinin boşaldığı (Cushman 1990) bir
zaman diliminde toplumsal değişimlerin kişilik
bozuklukları üzerindeki muhtemel etkisini
tartışmak istiyorum.
Sonraki Sayfa >>>
|
|
|
|
|