..:: Anasayfaya
Dönüş ::..
Çocuk suçluların yargılanmasına Çocuk
Mahkemeleri’nde bakılır; ancak bu mahkemelerin
henüz kurulmadığı yerlerde, işlenen suçlara
bakmakla görevli mahkeme, yasada yazılı usullere
göre yargılamayı yapar (ÇMK. geçici madde 2).
TCK’nın 55’inci maddesine göre, 15 yaşını
bitirmiş, 18 yaşını bitirmemiş olanların
işledikleri fiili fark ve temyiz etmeleri şartı
aranmaz. Bunların temyiz kudretine sahip oldukları
kabul edilir, fakat cezaları bir miktar
indirilerek verilir. Ölüm cezası yerine yirmi
yıldan az olmayacak şekilde ağır hapis, ömür boyu
hapis yerine 15 yıldan 20 yıla kadar ağır hapis,
öbür cezalarda da üçte bire kadar indirim yapılır.
Çocuklara kamu hizmetlerinden yasaklama ve polisçe
gözlem altında bulundurulma cezaları verilemez.
Sağır ve Dilsizlik Hali: Yaş dışında ceza
sorumluluğu ile ilgili bir başka durum da sağır ve
dilsizlik durumudur. Kişinin hem sağır hem de
dilsiz oluşunun gelişimine etki ettiği, bu
kişilerin psikolojik ve fizyolojik yönden aynı
yaştaki kişilere göre gelişimlerinin daha güç
olduğu kabul edilmektedir.
Sağır ve dilsizlikte sorumsuzluk dönemi 15 yaşın
bitimine kadardır. Yani 0-15 yaşındaki sağır
dilsizlerin ceza sorumluluğu yoktur. Bunlara ancak
TCK'nın 57. maddesi uyarınca, emniyet tedbirleri
uygulanabilir. Sağır ve dilsizler hangi yaşta
olursa olsunlar bunların ceza sorumluluklarının
olup olmadığının saptanması gereklidir. 15-24
yaşındaki sağır dilsizlerden fark ve temyiz ile
hareket ettiği sabit olmayanlar 11 yaşından küçük
çocuklara ilişkin hükümlere tâbidir. Sağır dilsiz
24 yaşına gelmiş ve hala temyiz kudreti yoksa, tam
akıl hastası sayılır ve hakkında TCK 46 uygulanır.
Fark ve temyiz ile hareket ettiği sabit olan 15-18
yaşındaki sağır dilsizlere ceza, indirilerek
verilir. 11-15 yaşındaki çocuklara ilişkin madde
yani TCK 54 uygulanır. 18-21 yaşındaki fark ve
temyiz ile hareket ettiği sabit sağır ve
dilsizlere 15-18 yaşındaki gençlere ilişkin
hükümler, yani TCK 55 uygulanır.
Akıl Hastalığı: Bu durum akıl sakatlığı, akıl
maluliyeti gibi çeşitli şekillerde tanımlanmıştır.
TCK'da üç çeşit akıl hastalığı öngörülmüştür (Öztürk,
1994). İsnat yeteneğini kaldıran akıl hastalığı
olması durumunda kişiye ceza verilmemektedir.
İsnat yeteneğini önemli derecede zayıflatan akıl
hastalığı bulunan kişinin ceza sorumluluğu vardır
fakat ceza indirilerek verilir. İsnat yeteneğini
hiç etkilemeyen akıl hastalığına sahip bireylerin
ceza sorumluluğu tamdır.
TCK'nın 46. maddesinde, fiili işlediği zaman
şuurunun veya hareketinin serbestisini tamamen
ortadan kaldıracak suretteki akıl hastalığından
bahsedilmektedir. Bu tanımlama kişinin bilişsel,
duygusal ve davranışsal yetilerini ileri derecede
bozan bir davranış bozukluğunun bulunmasını
gerektirmektedir (Öztürk, 1994). Bu kişiler,
davranışlarının doğasını ve derecesini
anlayamayacak kadar ağır hastadır. Kişinin kendi
davranışını kontrol edebilmesi de önemlidir.
Burada ya hastanın sanrıları hastayı yasanın
gücünü algılayamayacak duruma getirmektedir ya da
kişinin yapmak istediği şeye duyduğu istek,
yasanın yaptırım gücünün üstüne çıkmaktadır.
Gerçekle bağlantısının kesilmiş bulunduğu ağır bir
psikoz veya açık bir zeka geriliği gösteren
kişilerde bu hastalıkların neden olduğu yargılama
ve düşünce bozukluğu ile aşırı derecede artmış
psikomotor faaliyetlerinin sonucu ve ifadesi
olarak işlenmiş olan fiillerde hasta TCK 46'dan
yararlandırılmalıdır. Bu durumdaki kişilere ceza
verilmemektedir. Bunların ceza sorumsuzluğu
mutlaktır. Ancak, 46. maddeye göre, bu durumda
olan kişilerin iyileşinceye kadar bir kurumda
muhafaza ve tedavisine karar verilmektedir. Eğer
bu kişilerin işledikleri suç, ağır hapis cezasını
gerektiren bir suç ise bu muhafaza ve tedavi
süresi bir yıldan az olamaz. TCK 46’ ya göre,
iyileşme kararı veren kurum, vereceği rapor ve
kararda hastalığın ve isnat edilen suçun
niteliğini göz önüne alarak, kontrol ve muayeneye
gerek olup olmadığını, gerek gördüyse ne zaman ve
ne sıklıkta bu işlemlerin yapılacağını belirtmek
durumundadır. Bu kontrol ve muayeneler kişinin
yaşadığı yerde, yoksa uzmanı olan en yakın
hastanelerde yapılır. Bu kontrollerde, hastalığın
tekrarlama belirtileri görüldüğünde hakim veya
mahkeme kararı ile kişi yeniden muhafaza ve tedavi
altına alınır ve işlemler aynı şekilde
tekrarlanır.
TCK 47. madde de isnat yeteneğini azaltan ceza
sorumluluğu ile ilgilidir. Hasta, uğradığı akıl
hastalığı yüzünden olayları tam olarak anlama ve
isteme yeteneğine sahip olmadığı gibi, bulunduğu
girişimlerin manasını ve bu girişimlerin beklenen
sonuçlarını tam olarak sezemez ve kavrayamazsa,
çevresindeki olayların kendisinde yaratmış olduğu
dürtüleri kontrol altında tutamazsa, kişinin ceza
sorumluluğu azaltılmaktadır. İdam cezası yerine,
15 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis, müebbet
ağır hapis yerine 10 seneden 15 seneye kadar ağır
hapis, kamu hizmetlerinden ömür boyu yasaklılık
yerine geçici yasaklılık cezaları verilir ve diğer
cezalar üçte birden yarıya kadar indirilir.
Örneğin genel sınıf olarak nevroz, hafif psikoz,
orta dereceli zeka gerilikleri gösterenlerin ceza
sorumlulukları azaltılmaktadır.
Her suçluda saptanan her psikopatolojik durumun o
kişinin işlemiş bulunduğu eylem bakımından ceza
ehliyetini etkilemesi şart değildir. Bunlardan
ancak eylem sırasında bulunan ve eyleme etki
ettiği saptananlar önemlidir.
Bir kimsenin işlemiş bulunduğu bir fiile karşı
ceza sorumluluğunun bulunması için, o kişinin söz
konusu fiilin işlenişi sırasında tam bir hareket
ile irade ve şuur serbestisini elde bulundurması,
olayları tam bir açıklık ile kavrayıp onlardan
sağlıklı sonuçlar çıkarabilme kabiliyetine sahip
olması gereklidir. Yani fiilin işlenişi sırasında
kişinin ne yaptığının, ne için yaptığının ve
yaptıklarının sonuçlarının bilincinde olması
gerekir. İşte bu gibi hallerde tam ceza
sorumluluğundan bahsedilmektedir. Burada, failde
fiilin işlenişinde rol oynamış herhangi bir tıbbi
nedenin bulunmadığı anlaşılmalıdır.
Yukarıdaki nedenlere ek olarak TCK'da geçici
sebeplerden bahsedilir. TCK 48'e göre, suçu
işlediği anda geçici bir nedenden 46 ve 47.
maddelerde yer alan akıl hastalığı halinde bulunan
kimseler hakkında o maddelerdeki hükümler
uygulanır.
Sarhoşluk: Ceza sorumluluğunu bazı durumlarda
ortadan kaldıran sarhoşluk, arizi ve ihtiyari
olmak üzere ikiye ayrılır. Arizi sarhoşluk
istenmeyen sarhoşluktur. Kişi içtiği şeyin alkollü
olduğunu bilmez. Bu durumda TCK 48 uyarınca kişi
tam sarhoşluk durumuna gelmiş ise TCK 46’ dan
yararlanır ve ceza tümüyle kaldırılır. Kısmi
sarhoşlukta ise TCK 47’den yararlanır ve ceza
indirilerek verilir. İhtiyari sarhoşluk ise,
isteyerek sarhoş olma durumudur ve bu nedenle suç
işleyen kişinin cezası arttırılır. Bu durumdaki
kişiler, TCK 46’dan ve 47’den yararlanamazlar.
İhtiyari sarhoşluk da kasdi, tasarlanmış ve
itiyadi olmak üzere üçe ayrılır. Kasdi sarhoşlukta
kişi isteyerek içmeye başlar. Olayın neden ve
sonucu iradesidir. Tasarlanmış sarhoşluk, işlemeye
karar verilmiş olan suçta ceza indiriminden
yararlanmak veya cezadan tümüyle kaçmak amacıyla
sarhoş olmadır. İtiyadi sarhoşluk, alkol almayı
alışkanlık haline getirmiş olan kişilerin
sarhoşluğudur. Eğer bir kimse TCK 571 ve 572
maddelerinde belirtilen eylemleri işleyip, bu
eylemlerinden dolayı iki defa mahkum olduysa
sarhoşluğu itiyad haline getirmiş demektir.
Ceza hukukumuzda, sarhoşluk ve uyuşturucu madde
kullanımında alışkanlık (itiyad) ve tutkunluk
(iptila) da önemli iki kavramdır. Alkol (TCK 573)
ya da uyuşturucu (TCK 404) madde kullanımı
tutkunluk haline gelmiş kişilerin suç işlemesi
durumunda bunlara emniyet tedbirleri
uygulanmaktadır.
İnfaz için yeterlilik
Suç işledikten sonra hastalık, gebelik veya yeni
doğum yapma gibi durumlarda ceza ertelenir.
Özellikle ruhsal bozukluğa sahip kişilerin veya
cezaevinde ruhsal bozukluk geçiren kişilerin infaz
için yeterliliklerinin değerlendirilmesi
gereklidir.
Medeni hakları kullanabilme yeteneği (ehliyet)
Ceza hukukunda olduğu gibi, medeni hukukta da
kişilerin hukuki sorumluluklarının saptanmasına
gerek duyulmaktadır. Medeni hakları kullanabilme
yeteneği; medeni haklara sahip olabilme ve sahip
olunan bu hakları kullanabilmek için kanunen
bulunması gereken niteliklerdir. İki boyutludur;
bu haklardan yararlanma ve kullanma.
Medeni Kanunumuza göre, ergin (reşit) ve sezgin
(mümeyyiz) olanlar tam yeteneklidir. Medeni
hakları kullanma yeteneğine sahip olabilmek; a)
sezginlik gücüne sahip olmak, b) ergin olmak, c)
kısıtlı olmamak koşullarına bağlıdır. TMK’nın 13.
Maddesi uyarınca akla sığacak biçimde davranan her
kişi ayırt etme yani sezginlik gücüne sahiptir.
Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı,
sarhoşluk ve uyuşturucu madde kullanma gibi
nedenlerin, sezginlik gücünü ortadan kaldırdıkları
kabul edilmektedir (Akgün, 1987).
TMK 11. Maddesine göre, 18 yaşını tamamlayan kişi
ergindir. Ayrıca evlenmenin kişiyi ergin kılacağı
kabul edilmektedir. Bazı özel koşullarda da
mahkemeler yaş küçüklüğüne karşın erginliğe karar
verebilmektedir.
Kısıtlama; ergin olmasına karşın, kişinin eylem
yeterliliğinin yargı kararı ile sınırlandırılması
ya da tümüyle kaldırılmasıdır. TMK 355’e göre;
kısıtlama altına alınabilmesi için kişinin
erginliğini kazanmış olması, işlerini gerektiği
biçimde yerine getirmekte başarısız olması,
sürekli bakıma ve yardıma gereksinmesi olması,
başkalarının güvenliğini tehdit eder olması
gereklidir.
Alkolizm ve kötü durumun, akıl hastalığı ya da
akıl zayıflığının (zeka geriliği) kısıtlamayı
gerektirdiği kabul edilmektedir. Kısıtlama kararı
verilmesi ya da kısıtlama kararının kaldırılması
bilirkişi raporu ile mümkündür.
Bilirkişilik
Bir davanın gidişince, mahkemece gerekli
görülürse, o alanda uzman olan kişi ya da
kişilerin görüşlerine başvurulması olayına
bilirkişilik adı verilmektedir. Bilirkişi, çözümü
özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde
olayın izi, parçası durumunda olan delilleri
değerlendirmek, bunlara bir anlam vermek amacıyla
görevlendirilir. Bilirkişinin atamasına ve üçten
fazla olmamak koşuluyla sayısına hakim karar verir
(CMUK 66). Uzman olmayan kişilerin bilirkişi
olarak atanması davanın bozulma (yani yeniden
görülme) nedenidir. Hazırlık soruşturmasında
gecikmede sakınca görülen hallerde savcı da
bilirkişi atayabilir. Meslekleri gereği bilirkişi
olarak atananlar veya adliyeye başvuruda bulunarak
bilirkişilik görevini yapmaya hazır olduklarını
bildirenler kendilerine verilen görevi yapmakla
yükümlüdürler. Bilirkişi, hakimin yardımcısıdır.
Sahip bulunduğu özel veya teknik bilgiyi
kullanarak belirli bir olay hakkında belirtilen
süre içinde (en fazla iki ay) rapor hazırlayarak
görüşünü mahkemeye bildirir. Bu raporu
hazırlayabilmek için sanıkla görüşmesinin yanı
sıra, gerekirse tanıkları dinleyebilir ve dava
dosyasını inceleyebilir. Özellikle ceza
davalarında kişinin suç işlediği andaki durumu
önemli olduğundan ve ülkemizde suç işleme ve
davanın görülmesi arasındaki süre göz önüne
alındığında dava dosyasının incelenmesinin önemi
ortaya çıkmaktadır. Kişinin şu andaki durumu ile
bir hatta üç-beş yıl önceki durumu hakkında fikir
bildirilebilmesi için, dava dosyasının ayrıntılı
bir şekilde incelenmesi gerekir. Suçun türü,
işleniş tarzı ve şartları, sanığın suç işleme ve
suçuna karşı kendisini savunma mantığı, suç
öncesi, suç esnası ve sonrası tutum ve davranışı,
sanığın ve tanıkların ifadeleri bilirkişilerin
işlerini kolaylaştırır.
Bilirkişinin görevi inceleme konusu ile sınırlıdır
(Yenisey,1993). Bilirkişi raporu yargıcı bağlamaz.
Hakim bilirkişinin verdiği raporu yeterli
görmediği takdirde, aynı bilirkişiden ya da
atayacağı bir başka bilirkişiden yeni bir rapor
düzenlenmesini isteyebilir (CMUK 76). Konusunda
uzman olduğu için düzenlediği raporun yargıç
tarafından kabul edilmesi ya da edilmemesi de
bilirkişiyi bağlamaz.
Kanunlarımıza göre, çözümü özel veya teknik
bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişiye başvurma
zorunluğu vardır. Bilirkişi ya resmi bilirkişilik
kurumudur ya da konusunda bilgi sahibi bir
uzmandır. Kanunumuz sadece teknik bilgiyle
çözümlenebileceğini önceden kabul ettiği hallerde
resmi bilirkişilik kurumları oluşturarak hakimin
bu bilirkişilere başvurmasını mecbur kılmıştır.
Örneğin Adli Tıp Kurumu resmi bir bilirkişilik
kurumudur. CMUK’un 66. maddesi uyarınca, resmi
bilirkişi olması durumunda özel nedenler olmadan
başkası atanamaz.
Adli gözlem
Bazen mahkeme sürecinde yargılamanın
sürdürülebilmesi için sanıklar hakkında adli
gözlem kararı verilebilir. Tedaviye ve muhafazaya
hükmolunması veya TCK 47. maddesinin uygulanması
bakımından yapılan incelemede, bilirkişinin
teklifi üzerine Cumhuriyet Savcısı ve avukat
dinlendikten sonra sanığın resmi bir müessesede
gözaltına alınmasına, hazırlık tahkikatı sırasında
sulh hakimi ve son tahkikat sırasında mahkeme
tarafından karar verilebilir. Genellikle
mahkemeler adli gözlem kararı vermeden önce sanığı
bilirkişiye göndererek, böyle bir işleme gerek
görülüp görülmediğini sorarlar. Karar olumlu
gelirse buna dayanarak adli gözlem isteminde
bulunurlar.
CMUK'a göre, adli gözlem süresi bir kez için en
çok üç haftadır. Ancak gözlemi yapan kurumca
gerekli görüldüğü durumlarda mahkemeden ek süre
talebinde bulunulabilir ve her seferinde üç
haftayı geçmemek üzere ek süreler verilebilir;
fakat sürelerin toplamı hiç bir zaman üç ayı
geçemez. Kurumda geçirilen bu süre ileride
verilecek cezadan ve muhafaza ve tedavi tedbiri
süresinden indirilir. Alt sınır içinse herhangi
bir kısıtlama yoktur. Bu, kurum uzmanlarına
bırakılmıştır. Adli gözlem altına alma kararı,
alınan kişinin karara karşı çıkma hakkı vardır.
İtiraz kabul edilmez ise kişi adli gözlem altına
alınır. Sanık kuruma gönderilirken, soruşturma
dosyası da yollanır. Dosyanın bütünü ile
yollanmasında sakınca gören hakim, bazı belgelerin
suretlerini gönderebilir. Dosya en geç bir ay
içinde geri gönderilir.
Adli gözleme alma; kişi ile bir çok kez görüşme ve
muayene etme, psikolojik test uygulama,
gerektiğinde daha ayrıntılı fizyolojik muayene
olanaklarını verir. Suçluların gözleminde birey
hakkında mümkün olduğu kadar çok bilgi toplanır.
Bireyin sosyal, psikolojik, psikiyatrik ve tıbbi
bakımlardan incelemeleri yapılır. Suçluların
gözleminin psikiyatrist, psikolog, sosyal
çalışmacı, infaz personeli gibi uzmanlardan oluşan
bir ekip ile yapılması gereklidir. Adli gözleme
alınan kişinin adli dosyası da incelenerek gerek
sanığın, gerekse ilgili kişilerin anlatımlarına
bakılır. Gözlem sırasında sanığın sıkıntıları,
korkuları, olay hakkındaki ifadeleri dinlenir;
alışkanlıkları, tutum ve davranışları, çevresiyle
olan ilişkileri incelenir ve en ince ayrıntısına
kadar dosyasına günlük olarak kayıt edilir.
Sonunda da karara varılarak adli rapor düzenlenir.
Kişi tutuklu ise jandarmaya, değilse yakınlarına
ya da polise teslim edilerek servisten çıkarılır.