"ISSIZ KALMIŞ
OTAĞLAR"
KAYNAK
-AYVAZOĞLU Beşir, Halk Şiirinden Tarihe, İstanbul:
Ötüken Neşriyat, 1991, s. 101-111
DÖNÜŞ
Bayburtlu Zihnî deyince aklımıza ilk gelen "Vardım
ki yurdumdan ayağ göçürmüş" şiiri, 1828'de başlayan ve yaklaşık
bir buçuk yıl süren Osmanlı-Rus savaşının Bayburt'taki ve şüphesiz
Türk insanının ruhundaki izlerini etkileyici bir biçimde dile
getirmektedir.
Aşık Dertli'den söz ederken kısaca değindiğimiz Vak'a-i Hayriye'den,
yani Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu
âdeta ordusuz kalmıştı. Asakir-i Mansure-i Muhammediye henüz kuruluş
safhasındaydı. İngiliz, Fransız ve Rus gemilerinden oluşan müttefik
donanmasının beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir şekilde
gerçekleştirdiği korkunç Navarin baskını sonunda donanmasını da
kaybeden Osmanlı, herhangi bir saldırıya karşı büsbütün savunmasız
kalmıştı ve Rusya'nın bu durumdan yararlanmaya kalkışmaması düşünülemezdi.
Ve Rusya, 28 Nisan 1828'de Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ederek
iki cepheden saldırıya geçti. Kısa sürede Tuna deltasını ele geçiren
Ruslar, doğuda da Erzurum'a doğru ilerlemeye başladılar. 15 Temmuz'da
Kars'ı, 28 Ağustos'ta Ahıska'yı ele geçirdiler.
Bayburtlu Zihnî, ayrılışından tam on sekiz yıl sonra, doğduğu
şehre, yani Bayburt'a işte o günlerde döndü. Doğu ve batı cephelerinde
savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. 8 Temmuz 1829'da Erzurum
düştü. Bu acı haberi duyan Bayburt halkının üzüntüsünü ve endişesini,
Bayburtlu Zihnî, Hart Destanı'nda şöyle anlatıyor:
Erzurum küffâra bey'at edince
Figâna bağlandı Bayburt diyarı
Gülü hâre kaldı bülbülü zâre
Soldu benefşesi gülberk-i bârı
Lâlesinin bağrı hicr ile dağlı
Çok yazılar görmüş karalı ağlı
Goncanın dört yanı hâr ile bağlı
Bükülmüş servinin kadd-i nigârı
Ve derken düşmanın Bayburt'a doğru yola çıktığı
haberi ulaşır. Halkın bir kısmı kalede toplanır ve uzun uzun görüşüp
tartıştıktan sonra göçe karar verirler. Böylece Bayburt'tan Anadolu'nun
içlerine doğru büyük bir göç başlar. Fakat düşmana karşı direnmeye
kararlı olanlar da vardır. Aralarında Hacı Osman Efendi adlı birinin
de bulunduğu direniş teşkilatı, Bayburt'ta kalan halkı düşmana
karşı harekete geçirir. Hatta Hart ovasında, bataklıktan da faydalanılarak
önemli bir zafer kazanılır.
Bayburtlu Zihnî'nin Hart Destanı'nda, büyük kahramanlık gösterip
"düşman kanını sel gibi" akıttığını ve sonunda şehit
düştüğünü söylediği Hacı Osman Efendi kimdir ?
Bazı araştırmacılar, Zihnî'nin babası Osman Efendi ile Hart muharebesinde
şehit düşen Hacı Osman, Efendi'nin aynı kişi olabileceğini söylüyorlar.
Fakat bu konuda henüz kesin bir şey söylemek mümkün değil.
Evet Zihnî, Osman Efendi adlı birinin oğludur ve 1797 yılında
Bayburt'ta doğmuştur. O yıllarda hâlâ önemli bir kültür merkezi
olma niteliğini devam ettiren Bayburt'un medreseleri de ünlüdür.
Asıl adı Mehmet emin olan Zihnî'nin bu medreselerde sağlam bir
öğrenim gördüğü, hatta Arapça ve Farsça'yı bu dillerde şiir yazacak
kadar öğrendiği bir çok araştırmacının ortak kanısı.
Türklerle on birinci yüzyılda tanışan Bayburt, Selçuklular devrinde
Erzurum, Sivas, Kayseri gibi büyük şehirlerle yarışacak derecede
önemli bir kültür merkezidir. Görkemli kalesi, camileri, hanları,
hamamları ve medreseleriyle pırıltılı bir şehir olan Bayburt,
on yedinci yüzyılda Evliya Çelebi tarafından da ziyaret edilmiştir.
Sevimli Evliya'ya göre, o yıllarda Bayburt'ta yetmiş kadar mektep,
birçok "dârüttedris", bir çok dersiâm ve talebeleri
vardır. Ayrıca bütün camilerinde ve bazı zaviyelerde hasbî medreseler
faaliyet göstermektedir.
Zihnî, çocukluğunda parlak günlerine şahit olduğu Bayburt'un zevalini
de derinliğine yaşar. "Camlar" gözünün önünde "şikest
olur", "meyler" gözünün önünde "dökülür".
Şairimiz Bayburt'u niçin terk etmiştir ? Bilmiyoruz. Henüz on
dört yaşındadır. Bir manzumesinde " Sabavet vaktinde on dört
yaşında / Vatanımdan cüda düşürdü felek" diye yakındığına
göre, Bayburt'tan ayrılışı tamamen iradesi dışında olmuştur.
Zihnî'nin Bayburt'tan ayrıldıktan sonra, bir süre, Trabzon'da
Hacı Pir Efendi Medresesi'ne devam ettiği sanılıyor. Daha sonra
İstanbul'da görüyoruz onu. İdare memuru olabilmek için bir kaleme
girmiştir.
İstanbul'da ve tahrirat müdürü olarak çeşitli şehirlerde uzun
yıllar görev yapan ve memleketini ayrılışından on sekiz yıl sonra,
Osmanlı-Rus savaşının en civcivli günlerinde ziyaret eden Zihnî,
bu on sekiz yıl süresince ve daha sonraki ayrılıklarında hep Bayburt
hasretiyle yanmıştır:
Erzurum'dan esip gelen sabâlar
Varın görün Bayburd bağı hardadır
O yâr ülkesinin bahârı mıdır
Yahşı mıdır yâr otağı hardadır
Felek bülbülünden cüdâ düşürmüş
Öz bülbülün özge bağa aşurmuş
Mecnun olmuş Leyla'sını şaşırmış
Gezer ammâ bilmez dağı hardadır
Müjde sabâ o dil-dâre gidipsen
Üç gonceli gül'izare gidipsen
Zihnî hara ne diyâra gidipsen
Toprak harda üstad çağı hardadır
RÜYA VE MAHLAS
Bayburt'tan Mehmet Emin olarak ayrılan şairin Zihnî
mahlasını ne zaman aldığını bilmiyoruz. İbnülemin Mahmud Kemal
İnal'ın Son Asır Türk Şairleri'ndeki bir kaydına göre, bir zat
şairimize rüyasında "Zihnî " diye hitap etmiş ve Bayburtlu
Mehmet Emin, o günden sonra şiirlerinde Zihnî mahlasını kullanmıştır.
Rüya, âşıkların hayatında çok önemli bir dönüm noktası olarak
kabul edilir. Rüyalarında bir pir tarafından kendilerine "dolu
bâde" sunulup seveceği dilber gösterilen aşıklar, âdeta kişilik
değiştirip yepyeni bir insan haline gelir, söz ve ilham eri olurlar.
Başka bir deyişle, doluyu içince çıraklık sona erer.
Gerçekte bir medreseli olan ve erkenden divan şiirine yönelen
Zihnî'nin mahlasını aşıkların gördükleri rüyalara benzer bir rüya
sonucu alması ilgi çekicidir.
Zihnî'nin daha baştan en büyük amaçlarından birinin divan sahibi
bir şair olmak olduğu söylenebilir. Edebiyatımızda, asıl gücünü
halk tarzı şiirde göstermekle beraber "mürettep divan"
sahibi olan ve divanını saraya sunan başka şair yoktur.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Bayburtlu Zihni'nin iki ayrı koldan yürüyen
zevki hece vezni geleneğinde birleştirdiğini ve onun " Vardım
ki yurdundan ayağ göçürmüş" diye başlayan koşmasında eriştiği
şekil mükemmelliği ile koşma tarzını adeta değiştirdiğini söyler.
Zihnî klasik tarzda yazdığı şiirlerinde ise hiç bir zaman belli
bir seviyenin üzerine çıkamamıştır.
ZİHNÎ VE TANZİMAT
Savaştan sonra uzunca bir süre Bayburt'ta ve Erzurum'da
kalan Zihnî, 1834 yılında İran'a sefir olarak giderken Erzurum'a
da uğrayan şair Sahhaflar Şeyhizade Esad Efendi ile görüşür ve
yeteneği ile dikkati çeker. Bir süre de Trabzon'da kâtiplik yapan
Zihnî, 1837'de yine İstanbul'dadır. Kısa bir süre Çanakkale Muhafızı
Vasıf Paşa'nın mektupçusu olarak Çanakkale'de bulunur. Daha sonra
hacca gider.
Hac dönüşü Mısır'a uğrayan Zihnî, burada çok geçmeden bir ilgi
odağı haline gelir. Silahtar Ağa Çeşmesi'ne, Mehmet Ali Paşa Camii'ne
ve başka yerlere tarihler düşürür, hatta devleti o kadar uğraştırmış
olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya bir kaside sunar. Birkaç yıl
Mısır'da kalan Zihnî'nin İstanbul'a döndüğü sıralarda II. Mahmut
ölmüş ve Abdülmecid cülus etmiştir.
Aynı yıl ilan edilen Tanzimat dolayısıyla İstanbul'da yapılan
şenliklerde Zihnî de vardır. Şairimiz Tanzimat'tan çok şey bekler;
ne var ki büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak, çeşitli memuriyetlerle
dolaştığı ülkede Tanzimat'ı hiç mi hiç hissedemeyecektir. Tanzimat
deyince, Zihnî'nin anladığı nedir, onu bilmiyoruz. Belki de düzen
ve asayişle ilgili birtakım kararlar olarak görüyordu, kim bilir.
Zihnî, Tanzimat'ın ilanından kısa bir süre sonra yeni bir görevle
Akdağ'a gider, fakat pek kalamaz. Kısmeti onu Erzurum'a çekmektedir.
Bu arada gittiği her yerde, haksızlıklara ve aksaklıklara karşı
savaşmakta, beğenmediği devlet memurlarını ağır bir dille hiciv
bombardımanına tutmaktadır. Bu yüzden hiç bir yerde uzun boylu
tutunamaz, bir yığın düşman edinerek başka bir vilayete yollanır.
ZİHNÎ'NİN SİLAHI: HİCİV
Bir takım parçaları artık paslanmış olan devlet çarkı güç bela
dönmekte, merkez, hâlâ devasâ büyüklükteki ülkenin her tarafını
aynı ölçüde kontrol edememektedir. Hatta devlet, o yıllarda bir
valisiyle, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'yla bile başa çıkamamıştır.
Yapı çürümüş, sistem çözülmüştür. Bu yüzden, ömrü memuriyetlerde
geçen Zihnî, gittiği her yerde bir yığın aksaklıkla karşılaşır.
Tek silahı vardır: Hiciv.
Gerçekte Zihnî 'nin zekâsı mizaha ve hicve son derece yakındır.
Osmanlı-Rus savaşı sırasında, Hart'ta düşmanla karşılaşan hemşehrilerinin
halini tasvir ederken kiminin "duvarları tabur", kiminin
"camuşları gâvur" sandığını, kiminin at torbasını başına
giyip yuları sarık diye sardığını söyler.
Zihnî 1840'ta yine İstanbul'dadır. Mısır meselesi dolayısıyla
Avusturya, İngiltere ve Osmanlı donanmalarının birlikte gerçekleştirdikleri
Akka seferine, donanma komutanlarından Reşit Paşa'nın divan kâtibi
olarak katılır. Akka alındıktan sonra Reşit Paşa'dan izin alarak
Kudüs'e giden şair, kendince yönetiminde kusurlar bulduğu vali
Deli Haydar Paşa'yı hicivleriyle epeyce hırpalar. İstanbul'a döndükten
sonra Hopa'ya müdür olarak tayin edilir. Fakat orada da kendi
deyişiyle geceleri şeytandan borç alıp gündüzleri bin fitne çıkaran
nüfus müdürüyle takışır. Sancak valisi Kör Galip Paşa da şaire
göre aynı yaratılıştadır. Ne var ki hicvin okları Paşa'ya da değmeye
başlayınca, Zihnî kendini İstanbul'da bulur. Sonra Kırkağaç…
Zihnî, Kırkağaç'ta da hicivleriyle hırpalayacak birilerini bulmakta
gecikmemiştir. Mümin Ağa adlı birinin halka ettiği kötülükler
şairimizi çileden çıkarır:
Katliâm eylemeğe şâyandır
Asra zîrâ ki Hülagü Han'dır
Hele bu asırda yoktur dengi
Alemin hasılı Timurleng'i
Dinlemez kimsenin emrin zâtı
Emr-i şâhenşeh-i Tanzimat'ı
Sadece Mümin Ağa mı ? Zihnî'yi asıl öfke küplerine
bindiren kadıdır. Dersini henüz "amme" cüzüne kadar
öğrenmiş bu cahil adam, şairimize göre,
Elde rüşvet kemiği, emmektedir
Kapması rüşveti arslan gibidir,
Salması, pençeli kaplan gibidir.
…………….
OF'LU ŞİİR
Kırkağaç'ta Zihnî'nin hicivlerinden kaymakam da nasibini alır.
Yazık ki şairimiz yine İstanbul' da bulur kendini. Yeni görev
yeri şimdi Of'tur. Kısa bir süre sonra, aynı şekilde, Of'taki
görevine de son verilecektir. Bu sefer azledilmek gururunu son
derece incitmiştir. Derin oflar çekerek yollara düşer:
Of, Of'dan azlolup kaldım kuru feryâde of
On bir aydır gitti mahsul-i maaşım of
Ben of oldum of ben ve ben Of'a âlüfteyim
Aşık olmuştur bana Of ben Of'a üftâde of
Of'dan bir of dahi eyler tevellüd âhlar
Ser çeküp âfaka eyler âlem-i bâlâda of
Penç ü dih sâl oldu gerçi hâceyim ya hâmise
Rabia mümkindi ancak olmasa arada Of
Böyle of çekmeğe hep âzâyı tahrik eylesem
Ola ki bir iş göreydi meclis-i vâlâda of
Zihnî, Of'tan Bayburt'a, oradan Erzurum'a gider. Takdir ettiği
nadir adamlardan biri Erzurum Valisi Zarif Paşa'nın nedimi olur.
Birkaç yıl kadar dinlendikten sonra Erzincan'a giderse de, hicivleriyle
bir yığın düşman kazandıktan sonra memleketi Bayburt'a yollanacaktır.
Zihnî, çok sevdiği Bayburt'ta yine uzun süre kalamamış, son yıllarını
yaşayacağını Trabzon'a gitmiştir. Ölümünün yaklaştığı sıralarda
şöyle bir beyit söylediği rivayet edilir:
Cihanda çok yaşadık bilmedik bu yanda ne var
Ölüm geleydi gidek, bir görek o yanda ne var
" O YANA" YOLCULUK
Yıl 1859. Zihnî bir süredir beklediği ölümü artık rintçe ve tevekkülle
karşılamaya hazırdır. Fakat bir arzusu vardır, memleketi Bayburt'ta
ölmek.
Ve " o yanda" ne olduğunu öğrenmek için çıkacağı son
yolculuğun hazırlıklarını Bayburt'ta yapmak üzere Trabzon'dan
yola çıkar.
Ne var ki ecele, Trabzon'a beş saat kadar uzaklıktaki Holasa köyünde
yakalanır ve orada defnedilir. Oğlu şair Revayi'nin yaptırdığı
mezarın taşında şu ibare yazılıdır: "Hâcegân-ı divan-ı hümayundan
şâir-i meşhur Bayburdî el-hac Zihnî Efendi'nin ruhuna fatiha 1276".
Zihnî'nin Holasa köyündeki mezarı bir sel baskınında tahrip olmuş,
yazılı mezartaşı bu arada kaybolmuştur.
İstanbul'da kurulan " Bayburt Klübü ve Yardım Heyeti"
, 1936 yılında, Zihnî'nin Holasa'daki mezarından naaşını alarak
Bayburt'ta, İmaret Tepesi'ne yaptırılan küçük anıt mezara nakleder.
Şairimiz, o gün bugündür, çocukluğunda ayrılmak zorunda kaldığı,
Rus çizmesi altında ezildiğini gördüğü ve bir türlü uzun süre
kalamadığı sevgili Bayburt'unu tepeden seyretmektedir.
Ah elinden zülfü kemendim benim
Müjgân değdi sinem yaralandı gel
Günbegün artmakta derd-i derûnum
Uç verdi yaralar sıralandı gel
Gamdan hisar oldu meskenim yurdum
Tükenmez âvâzım okunmaz virdim
Üç değil beş değil yüz oldu derdim
Yüklendi gam yüküm kiralandı gel
Zihnî da kulundur haftada ayda
Sevip ayrılmada ne buldum fayda
Azrail göğsünde canın heyheyde
Gözlerimin akı karalandı gel