Not:Bu yazı dizisi Gazeteci Yazar Ayşe Kara tarafından kaleme alınmıştır. Hikayede anlatılan  olaylar çoğunluğu Bayburt-Erikdibi-Konursu ve Soğanlı dağı eteğindeki köylerde geçmiştir. Büyük beğeniyle karşıladığımız bu dizinin tamamını sitemizin 1. kuruluş yıldönümü 4 Ekimden itibaren sizlerin beğenisine sunuyoruz.  Bu dizi yazar Ayşe Kara Hanımefendinin izniyle yayınlanmıştır. Yazarla yaptığımız Söyleşi yi okumak için tıklayınız. Yazarımız Erikdibi Köyünde doğmuştur. Yazarın “Bir Tanzimat Prensesi Refia Sultan” adlı romanı Timaş Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Romanla ilgili, Ülkü Özel Akagündüz'ün yazarla yaptığı ve Zaman gazetesinde yayınlanan kısa söyleşisini okumak için http://www.zaman.com.tr/2003/05/05/kadin/butun.htm  adresini, ntvmsnbc.com daki  tanıtımı için http://www.ntvmsnbc.com/news/224648.asp  adresini, Milliyet Kültür Sanat sayfasındaki tanıtımını okumak için http://www.milliyet.com.tr/2003/06/20/sanat/yeni.html adresini tıklayabilirsiniz. Yazar yakın gelecekte başka romanlarını da okuyucuyla buluşacağı müjdesini veriyor.  Büyük beğeniyle okuyacağınızı umduğumuz Bayburt-Yayla-Çoruh-Köy Odaları kokan Ebruli ile sizleri başbaşa bırakıyoruz. 

 

 

EBRULİ 

 

Kop dağı, Soğanlı dağı; bu delişmen dağlardan geçer yöre insanlarının yolu. İnsanlar bu dağları aşar, gider, gelirler asırlardır.

Dağların yol verdiğince. Önceleri atla katırla, hatta yürüyerek sırtlarında sepetleri ve ayaklarında çarıklarla.

Şimdi de çeşitli taşıtlarla. Neler taşınmaz ki oradan oraya;dağların bir yüzünden öbür yüzüne...

Efsaneler, destanlar, hikayeler...

Bir yayla ikindisinde ya da şafağın kızıllığında, sabahın alacasında sırtında sepetiyle aniden karşınıza çıkıverir bir Karadeniz kadını. Getirdiği armutları, fındıkları, Bayburt yaylalarının yağıyla peyniriyle değiştirir. Bu deyiş tokuşlar da kanaviçe örnekleri, dantel motifleri, gül gül iğne oyaları gider gelir sepetlerde.

Dağların deniz gören, yahut denizin kendini göstermeyip rüzgarını gönderdiği tarafın örneklerinde mavi hakim renktir mutlak.

Açıklı koyulu Karadeniz, “ben buradayım” der. Öteki tarafa; Bayburt'a gelince, renkler mavinin baskın olmadığı bir cümbüşe, açıklı koyulu,uyumlu bir ebruya, yol akıp İstanbul'a ulaşınca; ebruliye dönüşür...

Bu dizi, bir çocuğun ailesinin ve etrafındaki diğer insanların hikayelerinden oluşuyor. Bir çocuk gözüyle, bir çocuk yüreğinin hissedişiyle.

Fonda, Karadeniz, Bayburt yöresi ... Efsaneleri, masalları, akıllıları,delileri,düğünleri, yemekleri, örfleri adetleri. Kısaca hayat hikayeleri...

Bazen, gerçek üstü, "olamaz dedirten" ama yaşanmış olan...

Sonra seferberlik hikayeleri... yürek delen hikayeler...

Bu dizi bir anlamda bir belgeseldir... Nesillere aktarılması gereken bir belgesel, folklorik bir çalışma.

 

“Biz”e dair...

Gözlerimi açtığımda, kendimi doğunun göğüslerinden emiyor buldum. Doğu, kalın kara kaşlı alnında salkım söğüt oyaları, gözlerinde derin manalar olan, bir Türkmen güzeli gibi şefkatli kollarında sardı, ısıttı beni.

Binbir türlü ezginin, türkünün nağmelerini kulağıma ninni olarak söyledi. Anka kuşunun kanatlarında, kaf dağına götürdü, uçan halıyla binbir gece masallarında gezdirdi, dolaştırdı. Getirdi yollarında çiçekler, çiğdemler açan yaylaların, kırların eteğinde, içinde kocaman kayısı ağacının gelin olduğu bir bahçeye bıraktı. Beni kadife gibi yumuşacık, şeker pembe çiçek açan, bir elma ağacı ile arkadaş yaptı. Gitti, geldi, bazen "oğul hey" dedi: Tepegöz’ü, Deli Dumrul'u, bazen Aslı' yı, Kerem' i, Şah İsmail'le Şahsenem'i, Köroğlu'nu, anlattı.

Mevlânâ oldu bazen, seslendi derinlerden :"Gel gel, bin kere tövbeni bozmuş olsan da, gene gel."

Yunus oldu kimi gün; "gönüller yapmaya geldim" dedi.

Bana Karacaoğlan'ın koşmalarını dinletti.

Bazen, bülbülün güle aşkını, gülün sultanlığını, lalelin , nergisin, sünbülün, mor menekşenin, güle olan kıskançlığını anlattı, anlattı...

Batıyı tanıdığımda, bütün benliğim; gözlerimden gönlüme, kemiklerimden iliklerime, çoktan doğunun sütüyle; Akif'le, Sadi'yle, Gazali'yle, Cibran'la, beslenip;

Ahmed Muhammed'in hayranı olmuştu bile.

EBRULİ

 

Dağlar da insanlara benzer

  Elveda elveda... Belki de bir daha sizi göremeyeceğim. Dağlar, kırlar, güzel bahçem, ağaçlar, kuzular, kuşlar...

Küçük derem, sana elveda demiyorum, seninle yolumuz kesişecek bir yerde. Seni tanırım ben engin denizlerde bile; senin oynaşmanı, kaynaşmanı, pırıltını tanırım.

Senin gibi gidiyorum, şimdi ben de çağlayanlara dönüşmeye, denizlere dökülmeye. Üzülme! Muhakkak buluşacağız bir gün seninle...

Ne olmuş deniz yoksa bizim burada Anadolu'da:

- Bizim de derelerimiz, ırmaklarımız, ulu dağlarımız, engin ovalarımız var.

Siz hiç kendinizi bulutlarla beraber hissettiniz mi?.

Yaylalarda, dağlarda, içinizden bir kuşun kanatlanıp uçtuğunu

farkettiniz mi?

Kanat çırpmaktan yoruldunuz mu ovalarda?.

Bereketi gördünüz mü buğday dolu başaklarda?.

Coştunuz mu ırmaklarla, koştunuz mu deli fişek atlarla. Konuştunuz mu Karacaoğlanlar’ la, ozanlarla, dile gelen ceylanlarla. Tanıştınız mı her biri bir bilge olan, çobanlarla?.

Açar mı sizin oralarda çiğdemler

Dolaşır mı etrafınızda,

Tepelerde dolaşırken, keklikler

Sarkar mı kayaların

Arasından çiçekler

Uçar mı göğünüzden

Turnalar, leylekler?...

“Buralarda engin denizlerden çıkmaz, dağlardan iner efsaneler”

Dağlar Dağlar...

Dağlar da insanlara benzer;

Bağrında bin bir türlü şey barındıran

Ulu, engin, sonsuzluk çağrıştıran

Dumanlıdır başı çoğu zaman

Değişkendir; tıpkı insan.

Bir bakarsınız, duman kalkmış

Güneşin yedi rengine bürünmüş

Al, yeşil, mor giyinmiş

Ak ak duvaklar sarınmış

Hırçınlaşır gün olur; sevdiğini

Almış değil, yabana varmış

gelinler gibi

Yol vermez,

İz sürdürmez.

Kar, bora, tipi savurur

Tıpkı insan gibi can alır

Kanlı olur

Düğün evinde cumalık değil şivân olur

Dağlar Dağlar...

Şu yakındakilerin tepelerinde yaylalar

Ta şu uzaktakilerin ardında

İstanbul, Almanya var

Ne zaman çocukluğunu hatırlasa, kendini Ponsarak' ta oynuyor bulur. Ya da kenarındaki kavakların altında taze dallardan düdük, çatal bebek yaparken.

Ahenkli bir sesten bir kaval içliliğiyle dökülen, bazen bir davul ritmiyle beslenen, tatlı tatlı kulağa gelen, yüreğe değen, bir türkü gibi akıp duran küçük deredir... Ponsarak.

Acaba babası evini- "küçük de olsa su sudur" - diyerek mi oraya kurdu?..

Evlerine gelip gitmek için bir adımcıkla da olsa dereden geçmek zorundaydı.

Belki de bu zorunluluk dost yapmıştı onları.

Ah şimdi ne çok hatırlıyor orayı.

Ne çok derinden hissediyor,

Sanki orada yaşıyor, sanki cennet orası.

Mutluluk denilen şey sarar sarmalardı onu,

Küçük kızın pek oyuncağı yoktu.

Olsun... Oerenin tüm taşları, kumları,

Uzaklardan getirdiği her şey onun oyuncağıydı.

Kına taşları, karga sabunları...

Anlayacağınız suyu da vardı

Sabunu da.

Hem oyuncak nedir ki?..

Adı üstünde oyuncak:

Ah yaramazlar!..

 

Bütün bu güzelliklerden mahrum zavallı şehir çocuklarını avutmak için ellerine verilen, cansız, ruhsuz, sevimsiz hemen hemen hiçbir çocuğun, kapkara gözlü yumuşacık tüylü minik bir kuzuya, sarı bir civcive, kuyruğunu sallaya sallaya gezen tombul bir köpek yavrusuna değişmeyeceği, bıkılan fırlatılıp atılan madeni şeyler.

Sonra kırlar; bıkmadan gezip dolaştığı, baharda henüz kar kalkarken çiğdem topladığı kırlar. Mini mini kuzuların, anneleriyle gezindiği, oğlakların hoplayıp zıpladığı kırlar... Oğlakları da galiba kendisi gibi biraz yaramazdılar.

Evlerinin bahçesi, Ponsarak'la sulanır, canlanırdı. Onunla beslenir büyürdü, güzel elma ağacı, koca kayısı.

Elma bambaşkaydı onun için. Ona, pembe çiçeklerine ve meyvelerine balkondan uzanırdı.

Bahçeye domates ekerdi annesi, başka şeyler de... Hepsini hatırlamıyor.

Kışın karların altında kalan patates silosundan kazıp patates çıkarmalarını, yine karın altındaki lahanaları hiç unutamıyor. Acaba, onlara üşüdükleri için acıyıp, üzülüyor muydu?

Bir de annesiyle bahçeye, Dargın toplamaya inerlerdi sık sık.

Bahçenin üzerinde, teras gibi büyük, üç yanı kapalı bir yanı açık, babasının yaptığı biriketlerle çevrili bir balkon vardı. Oradan okulunu ve küçük deresini seyrederdi.

Aile ikindi çaylarını, genellikle bu balkonda içerdi.

Bu balkonda çok hatıraları vardı küçük kızın.

Aile fotoğrafları kış, yaz burada çekilirdi. İstisnasız, herkesin elinde, içinde naylon çiçekleri olan, desenli seramik vazo. İşte şu resimde, şimdi onun elinde. Her taraf karla kaplı; küçük dere... bahçe... ağaçlar...

Ablası, o balkonda kargayı vurmak için ateşlediği silahla babaanneyi ıskaladı. İstanbul'dan gelen yaramaz yeğeni Mustafa, kendini halının içine sarmalayıp, bomba gürültüsü ile o balkondan aşağı attı.

Ah yaramazlar! Yaramazlıkta ondan altta kalmazlardı. İlk geldikleri gün çılgınca sevinir coşarlar, sarmaşıktan atlarıyla bütün köyü baştan başa dörtnala koşarlar, keçileri otlakta bulup küçük kutulara sağarlar, ateş yakar, evcilik oynarlardı.

Misafirlere bütün marifetlerini, misafirperverliğini gösterir küçük kız: Ağaçlara çıkarır, ham meyveleri koparır, tavukları kaçırır, altlarından yumurtaları alıp köyün bakkalına koşarlardı.

Onları alıp kırları dolaştırır, seksen verenden papatyalar koparır, küçük su kaynaklarından su içirir, diplerindeki kepçe balıklarını, kurbağaları gösterirdi.

Sonra altın saçlı kızın mağarasına götürür, köyde küçük kıza esrarengiz gelen Hohol Nazım, Kel Dürdane, Cinli Şehriye, ve Kor Güldane nin evlerinin önünden geçirirdi.

Küçük kız:

-"Haydi, sürün sarmaşıkları, koşturun atları... Önce altın saçlı kızın evine, onun hikâyesine.".

Altın Başlı Kızın Hikayesi

Bİr varmış bir yokmuş... Burada altın saçlı

Kız yaşarmış; böyle anlatmıştı Haminnem:

Güneşten almıştı saçının ışıltısını,

Aydan, yüzünün aydınlığını.

Kıskanırmış gece, gözlerinin karalığını.

Sedef misali aralanınca gül goncası ağzı,

Emsalsiz güller açar, inciler saçılırmış.

Bakışları derin göllerden, derin,

Soluğu meltemler kadar serin.

Gelincik ürkekliğiyle çıkarırdı başını evinden.

Ceylan sekiyor sanırdınız yürürken.

Güzelliğe âşık bir ozan

Duymuş altın saçlı kızın ününü.

Gelmiş, başlamış beklemeye.

Katmış, gecesine gününü

Unutmuş yarınını... Dününü

Sabırla ne olmaz ki?..

Sonunda çıkmış altın saçlı kız evinden...

Her şey; ismi, cismi, nereden gelir, nere gider

Silinmiş ozanın belleğinden.

Yakalamış kızı zülfünden, bileğinden:

-Hak aşkına söyle...

Cennetlerden huri misin,

Kafdağı'ndan peri mi,

İn misin cin mi?

Hak aşkına denince, akan sular durur.

Hak aşkına der incecik filizler,

Kayalara omuz vurur.

Kat kat karları deler çıkarır başını kardelenler...

Nasıl sussun!

Konuştu altın saçlı kız

Billur pınarların şırıltılı sesiyle:

-Hay' dandır hayat kaynağım

Toprak, su, ateş havadandır

Ya Lâtif, ya Lâtif çağırır ruhum sahibine

Ondan geldim, ona dönerim yine...

Madem elin değdi Meryem bedenime

Ayrılık hak oldu canımdan tenime

Der!

Buhar olur çıkar gökyüzüne.

İşte bu yayla çiçekleri, sarı papatyalar

Zerrinler, saçılan saçlarıdır ozanın ellerine...

Dedim:

-Gidip bakalım evine, belki dönmüştür

Yağmurla yeryüzüne.

Güldü haminne:

-Gelir mi giden a bebeğim,

Taaa Sura üfürülene değin?

-Ozana ne mi oldu küçüğüm?

Dedi haminne;

-O gün bugün, dağdan dağa, taştan taşa gezer

Bir iz ararmış kızdan.

Sorarmış buluttan rüzgardan...

Bu pınar da kaynamış ozanın gözyaşlarından...

Çekin sarmaşıkları, vurun atları

Şimdi Hohol Nazım' ın evine, onun hikâyesine:

HOHOL NAZIM

Hohol Nazım bir avcıdır

Yaman mı yaman.

Kıstırdı mı avını bir kez

Tüfeği tanımaz aman.

Dolaşır köylünün ağzında boz bir ayı!

İniyormuş köyün sırtlarına zaman zaman

-Falanca peşindeymiş

-Filancayla burun buruna gelmiş

Düşmüş peşine, demiş:

-Bu iş tamam

Ne çare gene boz ayı kazanmış

Onlar olmuş aldanan...

Dinlermiş Nazım bunları,

Kabarırmış avcılık damarları.

-Bir de ben gideyim ardından

Görsün! El mi yaman bey mi yaman?

Vurmuş yollara kendini

Geçmiş dereleri, aşmış tepeleri.

-Yol uzun, engebeli.

-Olsun!

Azığa ne gerek, elinin altında en leziz av etleri...

Sonunda beklenen:

-Aman! Aman! Aman!

Varmış söylenilen kadar!

Postu da kocaman yer tutar.

İyisi mi kıstırmalı ininde,

Delikler açmamalı yanında yeninde...

Billur Saray

Tahta kapı kırılacakmış gibi gümbürdüyor, çatırdıyor.

Alışkındır ebe anne vakitli vakitsiz kapısının çalınmasına,

Hızlı hızlı vurulmasına

Ama fazla bu kadarı da

Kıracak mı ne, ne var.

Seslendi:

"- Kim o?..

"- Aç, ebe hanım, çabuk aç, doğum var"

"- Tamam, örtüneyim bekle" dedi söylene söylene

"Anladık telâşını be adam;

Ama bizim kapının ne günahı var?"

Bağladı peştemalını, aldı başına keşanını.

Bohçasını kaptı, baktı; dışarıda üç atlı

"-Allah Allah

Dördüncü de nereden çıktı?

"-Atla" dediler emreden

Bir sesle

"- La havle" çekti içinden

"Bari rica ile söyle be adam...

Aman sende...” dedi kendi kendine

“Türlü, türlü insan tanıdım

Ben de yeryüzünde..."

Atlar bulut, sürücü rüzgâr, vardılar göz kapayıncaya kadar.

Sezdi, bir gariplik var.

Üç atlı sanki kanatlı.

“Henüz uykum açılmadı

Galiba” diye düşünürken gözleri fal taşı gibi açıldı.

"- Düşte miyim gerçekte mi

Yarabbi

Nedir bu?

Zamansız, mekânsız bir âleme mi?

Göz açıp kapayana dek nereye geldim?

Peri padişahının ülkesine mi,

Yoksa öldüm de, burası cennet mi ne?..

-" Atla"

Sıyrıldı indi atından.

Yüzlerce çerağ ve çerağları taşıyan hizmetçi temenna edip açıldılar her yandan.

Göründü, tacı yıldızlar gibi bir genç;

Genç bir Prens

Hizmetçiler divanda el pençe.

Prens:

"-Buyurun"

Durakladı girip girmemekte

Bu billurdan saraya.

Masallarda, düşlerde bile olamazdı böylesi

İstanbul'a gittiğinde gezdirmişti akrabası.

Topkapı, Dolmabahçe, Beylerbeyi

Oğlunun kitaplarında görmüştü

Tâc Mahall... Bilmem kim, karısı için yaptırmış

Çinliler'in köşeli mimarisi benzemiyordu... Hiç birisi...

Billur saray, akar bir su üzerine kurulmuş, onlarca kubbesi duvarları, yerleri, merdivenleri

Billurdan yapılmış... Her şeyi

Çerağların ışıkları tavanlara, yerlere yansıyor;

Milyonlarca ateş böceği düşmüş görüntüsü veriyor.

Tamam öldü ve cennete geldi.

Anlatılmıyor muydu Kur'an da, altından ırmaklar akan saraylar, köşkler.

Billur saray...

Ninni söyler gibi akan, bir ırmağın üstüne kurulmuş

Hizmetçileri bile Sultan gibi giyinmiş

İçine altından tahtlar kurulmuş

Her tarafa inci, zebercet serpilmiş

Misk-ü amber kokularıyla beraber öd ağaçları yakılmış

Çerağların billurlarda, altınlarda yansıyan ışıklarıyla;

Işıl ışıl yanıyordu

Evet, evet burası cennet köşklerinden biriydi

"Yoksa ne arar bizim oralarda böyle yerler" diye düşündü

Gerçi cennet gibiydi memleketi yeşillikleriyle güzellikleriyle

Ama evler?

Bunların atları bile durmazdı, bağlanmazdı

Gacır gucur ses çıkaran, o kara tahta evlere

O kadar insana yardım etmiş gece dememiş, gündüz dememiş, yaz dememiş, kış dememiş, elim hamurda, ayağım çamurda dememiş, koşmuştu taze gelinlerin, bilmem kaçıncıyı doğuranların, yarı yolda kalanların imdadına...

Almıştı hayır dualarını onların.

Unutuyor bütün korkularını ebe anne, işte yine bir can yolda; ölümle hayatın kesiştiği, bazen pamuk ipliği ile bazen kalın zincirlerle bağlı olan köprüde.

Uzayıp tutuyor elini, siliyor terlerini:

"-Korkma Mevlâ yardımcımız olsun."

Endişeli gözlerle bakıyor Prens. Teskin edici bir bakış da ona atıyor ve ebe anne anlıyor niye çağırıldığını.

Annenin ayakları, annenin ayakları düz.

Ve nihayet kimi leğen uzatıyor kimi bez, kimi makas, kimi su. Doğuyor insin cinsin yavrusu.

"-Maşaallah maşaallah" sesleri ile çınlıyor billur saray.

Bebek kundaklanıyor, anne hazırlanıyor, karyolaya alınıyor.

"Yatak takımları ne kadar da benziyor Nuriye gelinin yatak takımlarına" diye düşünüyor ve kanlı elini bastırıyor gizlice çarşafa ebe anne.

"- Elhamdülillah, maşaallah maşaallah" sesleri ile çınlıyor, billur saray. Başlarından tabak tabak inci, mercan, yakut serptiler hizmetçiler ve çekildiler. Prens:

" -Artık gidebilirsin ebe hanım"

"- Müsâde edin bir kez daha kontrol edeyim."

" -Hay hay çekileyim."

Sultana soruyor ebe anne:

"- Kızım nedir bu halin?"

"- Talihin sesine kulak veren talihsizin biriyim...

"- Sana nasıl yardım edeyim?"

"-Artık faydasız, burası benim yurdum, burası, benim yerim.

Sabahın alaca karanlığı. Bu kez de ebe anne kıracakmış gibi çalıyor bir kapıyı.

"- Aç! Nuriye aç! Benim, ebe anne."

"-Hayır olsun, hayır olsun" diyerek açtı kapıyı Nuriye gelin.

"- Buyur ebe anne! Ne var?.. Sabahın alaca karanlığında."

"-Aç sandığı, çabuk çıkar yatak takımlarını.”

"-Yahu dur bir nefes al...”

“Biri öldü desem ölüye lazım olmaz. Düğün var desem bu saatte düğün olmaz, neye lazım benim yatak takımları"?

"- Konuşmaya halim yok, aç da çıkar geveze karı.”

"-Anladık, gelmişler, sana lâf kâr etmez gayrı."

Gidip getirdi kenarları salkım salkım iğne oyaları ile süslü takımları.

"-Aç, aç, çarşafı aç."

"-La havle! dedi açtı çarşafı."

"-Aaa kanlı!.. Temiz koymuştum ben bunları."

-"Oh aklımı kaçırmamışım, temiz koymuştun da besmelesiz koymuşsun" dedi ve anlattı olanları.

Olanları şaşkınlıkla dinleyen Nuriye gelin:

"- Ebe anne ben de sana ninemden dinlediğim bir hikâyeyi anlatayım. Bilirsin, benim annem Gaziantep kızıdır.

Oralarda, üzüm, incir çok olurmuş. Yazın kadın erkek çalışır üzümleri toplar, yaş sattıklarını satarlar, bir kısmını kurutup saklarlar kalanı da pekmezhaneye çeker, pekmez yaparlarmış. Bir gün, dedem sabaha kadar, pekmezhanede üzümleri çuvallara doldurup ayakları ile çiğneye çiğneye suyunu akıtıp, posasını ayırıp, kazanlara doldurup, üzüm sularını kaynata kaynata kıvamında bir pekmez yapmanın, iş bitirmenin sevinciyle, yakasın da çuvalların ağzını diktiği çuvaldız, elinde pekmez ocağından kor doldurup aldığı kova, sabaha karşı evine dönüyormuş.

Köyün meydanında, bulunan üç kurnalı çeşmeye yanaşınca, bakmış ki siyah saçları yerlere değen bir kadın eğilmiş çeşmeden su içiyor, kadının saçlarının uzunluğu ve vaktin de, karanlık oluşu dolayısıyla "kim bu kadın" diye daha da dikkatle bakmış.

Bakmış, yanaşıp, bir daha bakmış:

Aman Allah o da ne!? Kankırmızı al fistanlı, allara bürünmüş, al tırnaklı bir kadın, elindeki ciğerden, damla damla kan sızıyor.

Birden dedem bunun al karısı olduğunu anlıyor, yakasından çıkardığı çuvaldızı kadına arkasından batırıyor. Al karısı yalvarıyor:

"-Etme sen bilirsin, beni insanlara gösterme, eğer gösterirsen..."

"- Bir şartla diyor dedem, kimin ciğerini söktüysen derhal oraya gideceğiz onu iyileştireceksin ve benimde yedi göbek aileme dokunmayacaksın."

Saraloğlu hikayesi

"- Alkarısının saçından tutup sürükleyen dedem gittikleri evde ne görsün:

Tazecik bir gelin; kırkı çıkmamış bir lohusa, can çekişiyor, nefes almaya çalışıyor. Alkarısı derhal burnundan girip, ağzın dan çıkıyor. Ciğeri yerine gelen, tazecik lohusa gelin nefes almaya başlayıp, tavana dikilen gözleri, yerine geliyor. Alkarısı:

"- Haydi sözünü tut, beni âzât et diyor ."

Dedem eline doladığı alkarısının saçını bırakır bırakmaz da görünmez oluyor, kendine gelen gelinceğiz:

"- Ne oldu bana ? Sanki albastı beni" evden usulca çıkarken "sanki beni albastı" dediğini duyuyor.

Üzümleri yalnız pekmez değil şarap da yaparlarmış.

Dedem ağzını şarap fıçısına takar su içer gibi içermiş . Anneannemse şeyh peşinde, o yatır senin, bu yatır, benim gezermiş; öyle kocaya böyle kadın!..

Dedemin biraz tepesi attı mı katar karıştırır, sövmeye karısından başlar, şeyhin de bitirirmiş!

Bunlara çok üzülen, şeyhine anlatan anneannem:

"- Bekle kızım, ya sabır, işin enine bakma sonuna bak cevabını alırmış.

Kocası sarhoş olup "hayyt" diye bağırırken, anneannem:

"- Ya Hay" der, gezermiş.

Gün gelmiş kırmış şarap kupasını dedem. İçki sofrasını kaldırıp, zikir sofrasını kurmuş evine, o da başlamış; Hay Hu demeye; kendinden geçip aşka gelip, bağrına şişler batırmaya, tef çalıp Allah çağırmaya.

Kapıdan ona seslenen arkadaşları :

"-Yahu şarabın tadını mı unuttun, nasıl duruyorsun içmeden?

"-Aşk şarabını içtim aşk; siz bunun tadını bilseniz- ağzını şapırdatarak- "ah bir bilseniz; siz de bütün meyleri döker bütün kadehleri, kırardınız" dermiş.

Yalnız, bir özelliği varmış dedemin, o içkili zamanlarında dahi akrabasının, zahiresini almadan, ambarlarını doldurmadan;kendi evine yiyecek almazmış.

Bayramlarda, ailedeki yetimleri giydirmeden, çocuklarını giydirmezmiş.

Dedem öldüğünde, annem:

"-Gözlerimle gördüm, gaibden beyazlar giymiş, bir taife geldi, denizciye benziyorlardı, büyük bir şeb'i arus oldu ölüm günü, öyle defin oldu" diye anlattı.

Gecenin şaşkınlığını üzerinden atamamış olan ebe anne suskunluğunu bozup:

"-İnanırım kızım, -bu dünyada bizden gayrılar da yaşıyor- derler. Doğru olduğuna, bu gece gözümle kulağımla şahit oldum, yalnız bildim ki iyilikler insanın üzerine kalkan olup onu koruyor, yolunu düzeltiyor" dedi.

SARALOĞLU HİKAYESİ

Karın, tipinin, türlü hikâyelerin sıktığı, üşüttüğü yürekler tandırın sıcağıyla ısınır gevşerdi.

Nasıl düşmezdi annesi o kocaman ateş dolu kuyuya, ekmekleri pişirmek için eğildiğinde. Ne lezzetli yemekler pişerdi güveçlerde.

Önce ateş harıl harıl yanarken, çamaşır kaynatılır koca kazanlarda... Sıra lor, süt kazanlarında.

Gelsin güveçler, tamam bitti alevler, kor oldu ateş, şimdi ekmekler.

Annesi, ekmek teknesinde yoğurup, yuvarlayıp, hazırladığı hamurları, tandırın yanına, serilmiş, yünden örme dastarın üzerine top top dizer, rapatayla açar, eğilip eğilip tandıra yapıştırırdı.

Düşmeden, yanmadan bir haftalık, on günlük ekmeğini pişirir, eğişle alır çıkarırdı. Sonra gelsin tandır kebapları, gözlemeler, şurtlamalar.

Epey soğumaz tandır, kenarlarına oturup, ayaklarını sarkıtıp ısınırlardı.

Tandır başı, küçük bir oturma köşesiydi onlar için. Tandır başında, akşamları anlatılanlar; hiçbir şey, korkutamazdı küçük kızı, onun korkuttuğu kadar.

Kırmızı bir surat düşünün, biri kapalı, hatta içeri batık bir göz, öteki göz ona inat dışarı fırlamış; kanlı, patlak. Dede Korkut masalındaki gözüne ok isabet etmiş devi; Tepegöz'ü andırıyor. Çil Memed'in karısı Kor Güllü!

Gece uluyan kurtlar, çakallar

Eski değirmende halay çeviren cinler

Geceleri gel gel diye çağıran talih

Kaf Dağı'nın ardındaki dev ana

Dağdaki eşkıyalar...

İşte bütün bunlar küçük kıza

O patlak gözden bakarlar.

Küçük kız dargındır biraz kargalara.

Ne diye haber verirler yaptığı yaramazlıkları

Gözünden ateşler fışkıran bu kadına?

Ah kargalar, tüyleri gibi yürekleri kara kargalar.

Hem tarlalardan, bacalardan buğday, mısır çalarlar;

Kendileri hırlıymış gibi bir de

Çocukların yaptığı küçücük yaramazlıkları gammazlarlar.

Çirkin sesli kara kalpli hain kargalar

Küçük kız:

" -Anne, anlatsana, nasıl tanıştınız evlendiniz babamla?"

Kâniye hanım:

" -Bunun için önce babamı, buralara nasıl gelip yerleştiğini anlatmam lazım sana."

Babam: Saraloğlu Osman Bey...

Yağız atının üstünde iki metreye yakın boyu, geniş omuzları, kızıla çalan kumral saçı, mavi gözleri, kartal burnu, yakışıklı bedeninin bütün iriliğine inat, dolgun dudakların çevrelediği küçük bir ağız, güzel yüzünü çevreleyen kısa kumral sakalı, kendine has havası, yakışıklı, heybetli otuz beş yaşlarında bir erkek.

Atının terkisinde on sekiz, on dokuz yaşlarında, siyah saçlı, kara gözlü, inci dişli, ay yüzlü, ince narin bir genç kız. Başında keşanı, koltuğunun altında bohçası.

Rüzgâr gibi gitmekte al at, o da sahibine yaraşır bir heybette, o da kızıldan sarıya çalmakta. Anlamakta sahibinin heyecanını, uçmakta, sanki bir an evvel varmak istiyor, mutluluk yolcularını ulaştırmak istiyor vuslata.

Osman beyi atı üzerinde görenler kırk bir kere maaşallah derler. Osman bey, ama ne bey, aslan bu, aslan bey. Gerçekten aslana benzemektedir Osman bey, kızıla çalan kumrallığı, heybeti, cesareti, çevikliği ile.

Atı da kurumlu kurumlu gezer, Zaloğlu Rüstemi taşır gibi. Of, Rize, Çaykara derken, dağları, bayırları aşıp, dereleri geçerler. Bazen Fethiye'nin keşanı uçuşur, bazen atının kuyruğu savrulur, bazen dört nala, bazen ağır ağır Bayburt'a gelip varır, bir dost evinde konaklarlar.

Neydi yolcuların telâşı, kaçarcasına uzaklaşmaları?..

Saraloğlu Osman bey in, atının terkisine aldığı, üçüncü kadındır Fethiye. Bir yiğide bir kadının az geldiği zamanlarmış o zamanlar.

On kadını da olsa varılacak bir aslandır Osman bey. Böyle söylenirmiş o yörenin kadınları arasında. Bunu Fethiye de böyle bilir, böyle duyarmış. Onun için zor gelmedi, Fethiye' ye Osman beyin üçüncü kadını olmak.

En güzel düğünden, güzel yolcuklarının sonunda Osman beyle Fethiye, Bayburt’ta bir yaz boyunca kumrular gibi yaşadılar, bir dost evinde. Gündüz uyuyup, alaca karanlıkta at sürdüler; kırda, bayırda, Çoruh'ta.

Görmüş geçirmiş çapkın Osman bey elleriyle çözer örgülerini, ay ışığında tarardı Fetiye'nin saçlarını.

Fethiye'nin saçları üstlük, Osman beyin kolu yastık oldu bir yaz boyu.

Dost ağalardan Bakir ağadan, Ömer ağadan gelen ikramlarla ağırlandılar.

Niçin mi uzadı balayları? Çünkü Fethiye de kendi gibi deli bir Saraloğlu’nun kızıydı. Amca oğlunun hırsının geçmesini bekledi Osman bey . Belli olmaz kafası kızarda elinden bir kaza çıkardı.

İşte Osman beyin Bayburt'a yerleşmeye karar vermesi o yaza rastlar, sevmiştir Bayburt'un sulak ovalarını, güzel havasını. "Burada iyi hayvancılık, arıcılık yapılır" der büyük bir arazi satın alır.

Bir konak yaptırır, onlarca adam tutar ahırlar hazırlar, yüzlerce koyun, yüzlerce kovan sahibi olur.

Ne hazindir ki bu arada ecelde çok sevdiği Fetiye'sini alır. Osman beye Fetiye'den iki yavru ve hayatı boyu aynanın üzerinden indirmediği, çevresi yadigar kalır.

"- Karadeniz'in namlı beylerinden babam Saraloğlu Osman bey, geniş ailesiyle buraya göç ettiğinde ben kırklı bir bebekmişim. Babamın dördüncü evliliğinden dünyaya gelmişim. Annem Gülizar hanımın hikayesi ise bambaşka bir şey, onu sana daha sonra anlatırım, uzun bir gecede."

Aslında küçük kız, annesinin babasıyla sevdalanıp evlendiklerini bilir de, annesinden duymak, ona anlattırmak için bilmezden gelir. Her defasında Kaniye hanım, ya geçmişteki bu gönül işinden utanır, ya da kızlarına ön vermemek , kötü örnek olmamak için üstüne laf getirir;

"-Kırk tane aracım vardı, ben ne bilmişim sevmeyi, babanın fındık fıstık taşıyıp beslediği kadınlar gitti geldi kandırdılar beni" der.

Der ama, küçük kız kulağı delik olduğundan annesinin büyük bir sır gibi sakladığı "vermezlerse kaçarım" sözünü teyzelerinden, aileden birilerinden duymuş, kara kaşlı, kaytan bıyıklı öğretmenle, güzel yüzü gibi yüreği de güzel Kâniye hanımın sevdalanarak evlendiklerini öğrenmiştir.

"Annem genç kız! Annem gelin! Bordo ipekli elbisesi ile güzeller güzeli gelin annem.

Gelin arabası; üstü, etrafı, kilimlerle kapatılmış, minderlerle yaygılarla ipek şiltelerle donatılmış bir kağnı arabası.

Annem çocuk! Ne tuhaf, İnsan annesini öyle hayal edemiyor. Sanki çocuk olamazmış gibi. Olmuş işte. Hem de ne çocuk !

Kurbağaları yakalar,

Labaza denen yapraklarla kundaklar

Evine gider,

Gelince ne görsün!

Kurbağa bebeğin yerinde yeller esiyor,

Kundağı yerler de geziyor.

Kâniye Hanım, evliliğinin hikâyesini bir türlü anlatmak istemez fakat çocukluğuna ait veya başka hikâyeleri yaşıyormuşcasına kendini kaptırarak anlatır.

Şimdi çocukluğuna geri döndü, saçı ortadan ayrılmış iki yanından örgüleri sarkmış, aydınlık yüzlü afacan bir kız çocuğu olduğu o günleri yaşıyor, aktarıyor...

Çocuk Kaniye'den hikayeler...

Bismillah, diyerek ağır tahta kapıyı açıp ardına dayadı Gülizar Hanım:

"-Oh, seher vakti ne güzel! Yeniden başladı hayat, canlandı mahlûkat. Gök kapıları, rızık kapıları açıldı. Bütün kapıları açmak gerek."

Gitti hizmetkârlara seslendi:

"-Haydi açın kapıları, çıkarın hayvanları katın sürüye".

Kendi de gidip kümesin kapısını açtı, tavukları çıkardı. Önce çoktan uyanmış olan ak horoz çıktı, ardından bütün tavuklar, civcivler. Sardılar etrafını "cik cik cik, gug gug."

Bir tas yem getirip serpti, su koydu suluklarına. Ak horoz boğazından sesler çıkararak, koşar gibi yürüdü, "durun önce ben" der gibi atıldı.

Söylendi Gülizar hanım:

"-Erkeklik taslamak kolay! Niye koruyamadın çilli kızı? Sansara mı kaptırdın, tilkiye mi?"

Anladı ona söylediğini ak horoz, baktı yan yan.

Gülizar hanım:

"Ne o öyle Tuzsuz Deli Bekir gibi ibik yıkıp yan bakmalar, babalanıp yürümeler, dişisini kaptırana kargalar bile güler...

Ah çilli kızım ah! Çift sarılı yumurtalar... Düşünüyordum ki akşama sabaha gulk yatar.

Göze mi geldi nedir, yumurtayı da kesmişti epeydir? Alanın da çalanın da boğazında kalsın, göz verenin gözleri aksın."

Ara ara gözlerinde canlanır çilli kız :

"-Aklım almıyor, kapının önünden ayrılmazdı mübarek hayvan. Ötekiler bahçeleri, çöplükleri gezerken o samanlığın, kilerin önünde tanelenir dururdu".

İneklerine, koyunlarına, tavuklarına, tek tek isimler takar, adlarıyla çağırırdı, hepsinin yeri vardı sevgi dolu yüreğinde. Acıyordu; ne de olsa can işte.

Bir kaç gün sonra yine bir yem saati, bu kez akşam üstü peştemalinden yem serpiyor tavuklara Gülizar hanım :

"-Ben de bir tuhaf oldum galiba, sanki çilli kızı görüyorum" diye söylenirken:

"-Anne, anne şu yana bak. Çilli kız geliyor; ardında da bir sürü cücük" diye bağırdı çocuk Kâniye.

Önce ak horoz görüp koştu ve haremdeki bütün tavuklar, cücükler...

Çocuk Kâniye de yetişti. Çilli kız bir kraliçe edasıyla ağır ağır yürüdü, tanıştırdı babayı yavrularla.

Hazine bağışlanmış gibi sevindi ana kız, şükrettiler dualarla, hamd'ü senalarla.

Küçük kız:

"-Anne ne olur guzzug Veli’nin hikayesini de anlat"

"-Peki" dedi anne.

GUZZUK VELİ DAYI

Guzzuk Veli dayı, yükledi eşeğe buğdayı,

Değirmene yollandı.

-Deh çüş dedi yürüdü; eşek önde

O peşinde.

Vardı değirmene.

Sıra var... Eşeğe saman verdi,

Kendi içeri girdi.

O arada gün savuştu

Gece kavuştu.

"-Gözüm alsın biraz bari"

Dedi, tahta kerevete uzandı.

Uyku gözüne bulaştı,

Bulaşmadı;

Duydu davullar vuruyor,

Baktı zurnalar çalıyor:

Tövbe Neuzü Billah,

Amanın ne oluyor!

Gördü, "İyi saatle olsunlar "

Dizilmiş bar oynuyor

Şaşakalmış bakarken,

Kendini halayın ortasında buluyor.

Kel Dürdane

Dönmekteler...

"Çarşambadır

çarşamba

Perşembedir

perşembe" deyip

Veli dayı onlarla becerip

oynamıştır halayı

Ödül olarak, düzeltmişler

almışlar, sırtındaki belayı...

Bunu gören köyün öteki guzzugu

O gece değirmende alır soluğu.

Gece olur.

Yine halay kurulur.

Bunu da alırlar ortaya.

Başlarlar oynamaya.

Becerip oynayamaz, ayakları dolaşır,

Çarşamba perşembeye karışır.

Onlar:

-Çarşamba derken, bizimki

-Perşembe der, onlar;

-Perşembe derken, bizimki

-Çarşamba der.

Ve ertesi gün köye

Üst üste iki kamburla döner

KEL DÜRDANE

Ponsarak’ın yatağı; köyün yukarılarına doğru, Kel Dürdane' nin evinin altında genişler, kocaman bir alanı kaplar, yazın sular çekildiğinde yumuşacık kumlu bir oyun alanı olurdu.

Kel Dürdane başını sımsıkı sarıp, üstüne taktığı çatkısını hiç açmadığından mı köylüler ona bu kulpu takmışlar, yoksa gerçekten kel mi? Bilmiyor küçük kız. Kaderinin onu "kel kız" yapmasına mı kızgındır başka şeylere mi? Onu da bilmiyor, fakat hafızasına kazınıp kalmıştır asık, kızgın, küskün suratı.

Belki de onu, evinin alt tarafına bağlanan atlardan dolayı hatırlıyor.

Atlara her zaman korku ile karışık bir hayranlık duymuştur. Acaba onu atlardan korkutan dedesinin delice at sürüşü müydü?

Pehlivan yapılı babayiğit, delidolu, dört karılı, on beş çocuklu Osman bey atının üzerinde, heyulâ gibi, tozu dumana, köyün tavuğunu, civcivini, koyununu, kuzusunu, birbirine katarak atının terkisinde bal, süt güğümleri türlü yemişler, en küçük ve en sevgili kızı Kâniye hanımı görmeye gelirmiş. İnsanlar önce kaçışır sonra arkasından hayranlıkla seyrederlermiş, fısıltıyla da "ey gidi Saraloğlun delileri ey" derlermiş.

Hoş, yüksek sesle deseler de bir mahzuru yok ya, onlar deliliği nam, şan kabul eder, gocunmazlar bile "deliluk eyidur eyi; dostuna arka olursun, düşmanına korki salarsun" derler.

Köylü hanımlardan birinin yolu İstanbul'a düşer.

Sinema salonları açılmış, yeni yeni yayılmaya başlamıştır.

İşte bizim hatunu da oğlu alır, sinemaya götürür. Film bir kovboy filmidir, çobanları pek benzemese de otlaklar, sığırlar bizim hatuncağızı alır, özlediği köyüne götürür.

Bizimki dağlara, otlaklara, yaylalara, yıldızlara dalıp gitmişken laf aramız da biraz da safça imiş hatuncuk, ne olursa olur birden... Sürü; inekler, köpekler, birbirine karışır, tabii Amerikan kovboyları dört nala, tozu dumana katarak at sürmeye başlarlar...

Yakın çekim; derken daha yakın... daha yakın... Hatuncağız derhal yere yatar bir taraftan oğlunu tutar... koltuğun altına sokar...

" _Yat Ali Osman'ım yat! Saraloğlun delileri geliy, bizi pestil edecek" diye de bağırır.

ÖĞRETMEN BEY

Halil Öğretmen harf inkılabından sonra mezun olan ilk öğretmenlerdendir. Alfabenin değişmesiyle cahil kalan çoğunluğun arasında hele ki Anadolu'da, öğretmen olmak iyi bir mevki idi o zaman.

Başında fötr şapka, elinde cigara, yakasında Halk Partisi’nin rozetiyle havası da iyiydi hani.

Söz söyletmezdi Halkçılara. Bir ders saatinde:

"-İkinci Cumhur Başkanımız kimdir"? Sorusuna :

"-Sağır İsmet" cevabını alınca, kendini tutamayıp okkalı bir tokat atmıştı bir çocuğa ve ilave etmişti:

"-Kurtuluş savaşında muharebe kazanmış bir komutana nasıl böyle söylersin, söyleyene değil öğretene bak."

Çeşitli yerlerde görev yaptıktan sonra kendi köyünde öğretmenlik yapıyordu yıllardan beri.

Kız kardeşi Gülendam "Hükümetim Halil'im" diye övünürdü onunla. Zira kimin hükümette işi var o halleder, kime evrak gelmiş ona getirir. Kadınlar, kargacık burgacık yazarlar mektuplarını Almanya'daki kocalarına. Ama yazamazlar gavurca adresleri. Zarfları getirir, üzerlerini yazdırtırlar, öğretmen beye.

O da hem yazar, hem postalar şehre gittiğinde; Bayburt şehrine.

.

 Devamı için tıklayınız

 

Ziyaretçi Defteri
Haberler
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Link Ekle
Linkler
e-mail

Bayburt Hakkında

Bayburtun Köyleri
Ermeni Mezalimi
Ermeni Mezalimi-2
Coğrafi Konum
Ekonomi
Yemeklerimiz
Yeraltı Şehri
Nöbetçi Eczaneler

Belediyeler

Bayburt Bel.
Arpalı Bel.
AydıntepeBel.
Demirözü Bel.
Konursu Bel.
Gökçedere Bel.

Önemli Linkler

Telefon Rehberi
SSK Hiz. Dökümü
O.S.Y.M
M.E.B.
Vergi Numarası
Kimlik Numarası
Ziyaretçi Defteri
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Linkler

e-mail

Telefon Rehberi
 www.senolbayburt.cjb.net

 

Hosted by www.Geocities.ws

1