Öğretmen Bey

 

Müfettişler, yabancı misafirler onun evinde ağırlanır. Yeni çıkan kanunlar ondan öğrenilir. Gerçi bir öğretmenleri daha vardır içlerinden; İsmail Hakkı bey.

O dışarıda görevlidir. Eşi Nâdiye hanım, babası Tayfur ağa misafir ağırlamakta kusur etmezler misafire özel yaptırdıkları konaklarında.

Ama İsmail Hakkı beyin yokluğundan istifade daha çok iş düşer öğretmen beye.

Kız verilirken, düğün yapılırken, çeyiz yazılırken o çağrılırdı. Küçük kız da babasından ayrılmaz ya, o da tutturur; "benim de çeyizimi yaz..."

Öğretmen bey de kızını oturtur dizlerine, bir liste yazdırır oğlu Hasan’a, bir taraftan da türkü söyler.

"Köprüden geçemiyom da

Düş gördüm seçemiyom da

Düş gördüm seçemiyom.

Karagözlü Zekiyem...

Tini nini nom.

Sen benden geçtin ama

Tini nini nom,

Ben senden geçemiyom

Tini nini nom...”

Okulun hem öğretmeni hem müdürüydü babası. Bundan fazlaca yararlanırdı küçük kız. Alımlı bir gelin gibi gezerdi okulda, arkadaşlarının arasında. Piyeslerde, şiirlerde, şarkılarda hep ön planda.

Öteki öğretmenlerin ve okulun maskotuydu. Ne demişler büyük bir yerde ikinci olmaktansa küçük bir yerde birinci olmak daha iyidir. 23 Nisan’da, Cumhuriyet Bayramı'nda, yıl sonu müsamerelerinde okula bir sahne kurulur, sıralar dizilir, köyün yaşlısı, genci toplanıp seyrederlerdi çocukları.

23 Nisan'da pikniğe gidilir okulca. Soğan kabuklarına sarılarak haşlanan yumurtalar renkli renkli ne hoş görünürdü.

Helvalar, çörekler yenilir, birdirbir, dokuz taş, yakar top oynanırdı. Okulda, sırayla çocuklardan biri nöbetçi olur, kapının önünde dikilip tunçtan zili çalarlardı.

Çocukların zilden başka çaldığı şeyler de olurdu tabii.

Ara sıra şeytana uyup kazara birbirlerinin bir şeyini alacak olsalar öğretmen beyin görülmedik metotları sayesinde hemen geri verir gözyaşları içerisinde özür dilerlerdi.

Öğretmen bey yaz kış sınıfın ortasında duran sobanın üzerine bir horozu çıkarır, sırayla çocukları önünden geçirir, horozu elletirdi!

"-Kim yanıldı, arkadaşının eşyasını aldıysa, horoz ötmeden söylesin affederim. Horoz öttükten sonra yakarım çırasını, ağlatırım anasını" derdi.

Biri hariç; Çocuklar kendilerinden, emin horozu eller, elledikçe gaklatıp guklatarak güle oynaya geçerler horozun önünden.

Ama O zavallı, arkadaşının ya renkli bir kâğıdına yahut yonta yonta küçülmüş parmak kadar kalmış kalemine, fasulye büyüklüğünde silgisine, belki de küçük kırmızı lastik topuna çocukça bir hevesle uzanmış, sahip olma isteğiyle saklamış zavallıcık daha horozun önüne gelir gelmez titremeye başlar, horozun vakitsiz ötmeyeceğinden habersiz elini uzatamaz, salya sümük ağlayıp horoz ötmeden büyük suçunu itiraf eder, dayak yemekten kurtulurdu.

Öğretmen bey de yapmacık öfkesini yutmuş gözükür, affeder, çocuk gözlerin anlayamadığı bir neşeyle, horozu kümesine geri gönderirdi.

Hoş söz buraya gelmişken öğretmen beyin fötr şapkasını köylünün diline nasıl dolandığını unutmak olur mu?

Öğretmen bey, arıcılık yapmaya niyetlenir. Kâniye hanınım gönlü razı olmaz nedense, içine doğmuştur sanki iki bin liralarının ziyan olacağı. Bu o yıllarda büyük para. “Yapma etme!" Dediyse de dinletemez. Öğretmen bey başında fötr şapka , önünde ondan bundan topladığı eşekler, yanında laluk Rehim arıları almaya, Konursu Köyü'ne doğru yola koyulur.

Saraloğlu Osman beyin kızı Kaniye hanımı bu görüntü hem kızdırır hem güldürür. At üstünde bey babası gelir gözlerinin önüne, bir de kocasının eşeklerin arkasında yürümesi.

"-Konursu kadınlarına gülünç olursun inşallah" der, girer evine. Öğretmen bey eşeğe binmektense yürümeyi tercih ediyor, acaba neden bir atı yoktu. Kim bilir belki de atlardan korkuyordu.

“Olacakla öleceğe çare yoktur” demişler, niye bir kamyon yahut traktörle gitmedi acep? Bilmiyoruz.

Neyse, petekler eşeklere yüklenip bağlanır, önde yine eşekler, arkada öğretmen bey, başında fötr şapkası, elinde cıgarası, fiyakalı fiyakalı yürüyor, kim bilir belki de göz ucuyla da meraklı kadın bakışlarına çapkınca karşılık veriyordu.

Köylünün adetidir dışardan biri geldi mi küçük dünyaları hemen ona odaklanır.

İşte meraklı başların kenardan köşeden uzandığı, kendini göstermeden, her şeyi gören kadınların, kızların hocayı seyrettiği, tanısın tanımasın, erkeklerin başlarıyla yahut durup hal hatır ettikleri bir sırada, ne olduysa eşeklerden birinin üstündeki peteğin kapağı açılır ve çıkan arılar eşekleri sokmaya, iğnelemeğe başlarlar.

Eyvah!

İğneleri yiyen eşekler, fıstık atmaya, zıplayıp hoplamaya, delice tepinip tekmelenmeye başladılar. Eşek değil de sanki alaca karanlıkta aniden önüne aslan çıkmış atlar gibi kâh şaha kalkıyor, kâh çılgınca başlarını, kuyruklarını, o yana, bu yana, sallayarak çifteleniyorlar.

Eşekler kızgın arıların hücumuna uğradıkça, kuduz kurt ısırmış da kudurmuşcasına tepinip yerleri eşeliyor, tekmeleniyorlar. Onların bu şiddetli hareketleriyle beraber sağlam petekler de açılıyor.

Kadınlar artık kendilerini gizlemeye gerek görmeden, aşikare seyire çıkmışlar; çoluk, çocuk bu duruma katıla katıla gülüyor, gelinler; eşekleri zapt etmeğe, petekleri kapatmaya çalışan hocanın başından zıplayıp, eşeklerin birinin başına geçmiş fötr şapkayı birbirlerine gösterip kahkahalarını kısmaya çalışarak kıvranıyorlar.

Şaşkınlığı geçen erkekler de arılar toplanıp peteklerine girsinler diye yakın evlerden, tas tava, tencere, teneke ne buldularsa ellerindeki eğişlerle kaşıklarla, bakır kaplara vuruyorlar, bu garip cümbüşe farkında olmadan destek oluyorlardı.

Güç bela zapt edilen eşeklerden petekler indiriliyor, sahibi binbir özürle kusur ettiğini, petekleri iyi bağlayamadığını kabullenip, hocayı yolcu ediyor.

Öğretmen bey yine eşekler önde, Rehim gada yanında, bu sefer fötr elinde, Konursu Köyü’nün kadınlarının, gülen bakışları üzerinde, köyüne döndü.

Tabii Kaniye hanımla da konuşmadı.

"-Senin bedduan tuttu, gözün aydın olsun" dedi yalnızca.

Rehim gada gizlice Kaniye hanıma olayı hikâye ederken:

-"Taniye Hanım Helil öyyetmenin fötöyü basından çıççıyadı essegin basına geçti, heykes güymekten aytına etti" dedi.

Yaaa işte böyle, bu fötrün başına gelmeyen kalmadı.

Sonunda büyük bir ihtimalle, fes yanlısı büyük damadın kışkırtmalarından olacak öğretmen beyin âhir ömründe kanını beynine sıçratacak şekilde, fare kemirmiş gibi kesilmiş, bir tarafa atılmış bulundu. Fakat suçlu bulunamadı.

Suç kürk olmuş da kimse giymemiş, tabii torunlar da suçu kabul etmemişti ama öğretmen bey taşın ne taraftan geldiğini bilmişti.

10 Kasım' da küçük kızın elinde pilli radyo okula gelir, radyodan çalınan sirenlerle okulun bahçesinde saygı duruşuna geçilirdi. Bayburt'un kurtuluş günü de kutlanırdı okulda.

Şiirler söylenir, destanlar anlatılır, Kop Dağı'nda, Soğanlı'da şehit olan, donan askerler anılır, Bayburt'un tarihçesi anlatılırdı.

Bayburt milâttan önce üç bin yılında kurulmuş, Karadeniz'i Tebriz'e bağlayan yol oradan geçermiş. Marko Polo seyahatnâmesinde anlatılırmış. Çoruh nehri cennetten doğar, şimdi gurbette olan Batum'dan Karadeniz'e karışırmış. Ama inat edip sekiz, on kilometre denizin altından akar, akarmış. İncil'de Çoruh' dan bahsedilir, adı "Pişon" diye geçermiş. Evliya Çelebi de Çoruh nehrine "Cuy-i ruh" ruh ırmağı veya can ırmağı demiş.

Çoruh küçük kızın aklında babasının tor atıp alabalık avlamasıyla ve topunu almasıyla iyice kalmıştır. Hiç Çoruh'ta çimmedi mi? Çoruh'un kenarında köyü olur da çimmez olur mu? Sonra değirmen Çoruh'un sularıyla dönerdi. Ah nemli bir un kokusu ile karışık çayır ve toprak kokuları. Şimdi bile burnunun dibinde tütüyor.

Değirmeni Çoruh'tan bir arkla ayrılarak getirilen su döndürür. Cızır cızır tahtaların sesi daha tok bir sese, taşın ve buğdayların sesine karışır, bu sesler, bu koku insanı mest ederdi. Kiminle giderdi hatırlamıyor küçük kız, bazen de çayırların arasında, dışarıda beklerdi un öğütülürken. Çayırların arasında yemlik toplar değirmenin altından boşalan, suyla yıkanan mandaları seyrederdi.

Çoruh ilkbaharda deli deli akar, kar suları ile coşar da coşar. Yatak matak tanımaz alabildiğine yayılır etrafa. Tabii taş, çakıl bulup getirdiğini de yayar tarlalara. O zaman iş yine okul talebelerine düşer. Kırmaz müdür bey ihtiyar Yaşar emminin ricasını:

"-Baş öğretmen, çocuklar bizim tarlanın taşını toplasalar, gelen hafta tarlayı sürecük."

Ve yayılır çocuklar kuzular gibi tarlanın yüzüne. Toplanır taşlar çakıllar. Köyün bu tarlaları, en kıymetli tarlaları sayılır. Çünkü Çoruh'un suyuyla can bulur, bereketlenir bu tarlalar. Patates çıkarma zamanı orda olsanız keşke, sanki bağ bozumu, bütün hasatlarda yaşanan bir sevinç yaşanır orda da.

Emeklerin karşılığı alınır, yorgunluklar unutulur. Kocaman bir ateş yakılır; bir taraftan patatesler közlenir, bir taraftan bu seneki mahsulden siftah edilir.

Bismillah!

Yenilir, içilir neşeyle. Sonra öküz arabasına yüklenir çuvallar. Cazır cuzur yol alır öküz arabası kara -kışa doğru.

Yolda Şakir emmiye rastlarsanız, eşeğine binersiniz. Hiç kırmaz bindirir sizi. Gözünüz alabildiğince Çoruh'un yeşerttiği, can verdiği ovadan geçerken, kendinizi dünyayı fethe çıkmış usta bir binici, Don Kişot sanarsınız.

Bu köyde fazla eşek yoktur nedense. Onun için bütün çocuklar bayılır eşeğe binmeye. Eşekler boş kalınca tepinir durur küllükte. Bir söz söylenir köyde, annesi tarafından aranıp bulunamayan çocuklara;

"-Yine hangi küllükteydin?".

Aman! Bayburt'un kurtuluş gününden nerelere geldik. Çoruh gibi akıp gittik biz de deli deli.

Bayburt'un kurtuluş gününde yetiştirdiği âlimler, verdiği şehitler anlatılır. İllaki şehitler! Kop Dağı, Soğanlı Dağları, II. Plevne savunması diye anlatılır. Seferberlik hikâyeleri, destanları, Bayburt türküleri söylenirdi.

Söyleyin Bayburt'un vasfı halini

....

Kop Dağı oldu duman

.....

Kurtuluş gününde anlatıyor Gazi dede:

" Kop Dağı’nda ne civanlar döküldü. Kimi kardan tipiden, kimi toptan, tüfenkten. Sürdük çıkardık gâvuru, geldik yurt yıkılmış, ev harap. Ne can kalmış, ne canan. Kara gözlü oğullardan sırma saçlı kızlardan olmamış bir tane kalan. Toplamış düşman, doldurmuş sarı Hamdi'nin dükkanlarına; aç gözünü ey oğul, candır alev alev yanan. Hayvan desem yazıktır bunlara inan.

Osmanlı yaptı mı size böyle? Biz nasıl siz de öyle. Düşmanı sürdük zahirde amma süremedik gönlümüzde. Düşmana düşman olmak gerekirken hayran olduk. Siz birleşip bizim kadınlarımızın ırzına geçip, hamilelerimizin karnını deşip, burma bıyıklı delikanlılarımızdan ak sakallı dedelerimize kadar kıyım ettiniz amma, yine de siz medenisiniz, biz barbarız.

Evlatlarım;

" Ne irfandır veren ahlaka

Yükseklik, ne vicdandır

Fazilet hissi insanda

Allah korkusundandır."

Ne güzel der büyük Akif. Devam etti Gazi dede.

"Allah aşkına, kanıyla dağları taşları sulayanların aşkına, kanını akıtamadan Kop dağlarında donanların aşkına, ne olur düşünün, kendinize dönün, yoksa şehitler sizden davacı olur, o şehitler ki atalar mirasını kaybetmemek için değil, çocuklarım, sizlerin emanetine hıyanet etmemek için canlarını kurban ettiler. Evlatlarım, iyi bilin ki en büyük düşman biziz kendimize, dünya var olalı vardır Hâbil ile Kâbil'in mücadelesi. Siz siz olun, kabilse Kâbil'in tarafından olmayın, Hâbil'in tarafında, hak tarafında olun. Kendinizden başlayın, önce kendinize haksızlık yapmayın, hakkınızı koruyun, haksızlığa boyun eğmeyi sabır sanmayın, sonra çevrenizdekilerin hakkına riayet edin.

Çocuğunuzun, ananızın, karınızın, bacınızın, kocanızın... Bilin ki dünyanın nizamı bundadır. Burada nizam, ötede terazi-mizan, bundan gafil olmayın.

-Biz ölelim yavrularım biz ölelim, yeter ki siz yaşayın, mukaddesatımızı yaşatın-. Cephede kucağımda can veren aslan yürekli komutanımın göz yaşlarıma karşılık son sözleriydi bunlar. Güzel Muhammed (S.A.V.)'in güzel yolunu iyi öğrenin ki onun soluğu dindirecek göz yaşlarını."

"Nasıl dayanır yürek?

gazi dede anlat tez."

Sorarlar dedeye bütün ailesini

savaşta kaybetmesini.

Gazi dede:

-işte burada teslimiyet.

Bindirirsin yüreğini rıza salına,

bırakırsın tevekkül ırmağına.

Musa'yı annesin Nil ' e bıraktığı gibi

teslimiyet;

gücünün yetmediği yerde teslimiyet...

Teslimiyet böyle olursa ne mutlu sana.

Bütün işlerini görür O senin adına.

Herkes duyabilir yüreğinden gelen sesi

Musa'nın annesi gibi

kulak vermek istesin yeter ki...

Amma burada kıl kadar bir nokta var,

ince mi ince.

Nil'de ilerlerken, sakın şüphen olmaya.

Bir an bile aklına gelmeye

“Acaba?..”

Bir an düşersen şeke, şüpheye,

kulaç atmak, dalgalarla boğuşmak

zorunda kalırsın.

Belki de;

boğulursun erişemeden sahile.

işte böyle!

Canını koyup tabuta salabilirsen Nil'e,

sana zarar veremez en büyük düşman bile...

Gazi Dede saygılı bir şekilde dinlenildi, alkışlandı.

Şair Zihni'den, Hicranî'den, âşık Celâli'den şiirler okundu. İrşad'î Baba, Ahi Emir Ahmed, Bayburtlu Ekmelüddin ve diğer önemli şahsiyetler anlatıldı.

Okulun bahçesinde töreni izleyen yaşlı amcalardan biri, Ahi Emir Ahmed adını duyunca ayağa kalkıp, oradakilerden müsaade istedi, "şahit olduğum bir olayı anlatmak istiyorum" deyip, anlatmaya başladı:

Gece yarısı; insanların haykırışları köpeklerin ulumalarına karışıyor. Karın, tipinin etkisiyle sesler birbirine ulaşamadan boğulup gidiyordu. İnsanların ellerindeki meşaleler, fenerler sönmüş kar, tipi gözlere yüzlere hücum ediyor, nefes aldırmıyor, seslerini daha boğazlarında boğuyor, aman verdirmiyordu.

Çıkmayan sesleriyle:

"Hafız Mehmet, Hafız Mehmet" diye haykırmaya çalışıyorlardı. Dövünüyordu Ali dayı:

"-Ellerim kırılsaydı da vurmasaydım. Ne ettim, nasıl vurdum. Ya boğulursa bu tipide ben ne ederim, nasıl ederim?.."

Ali dayı memleketinin ileri gelenlerindendi. Postlu Ali derlerdi ona. Oğlu Mehmet'i okutup hafız etmişti. Mehmet askere gidip geldi. "Beraber bir dükkan açalım; haydi gidip İstanbul’dan mal alalım" dedi oğluna.

Düştüler İstanbul yoluna, vardılar Mısır Çarşısı’na. Baktılar bakıştırdılar, aldılar malları sardılar, bağladılar. Ali dayı ilmi seven bir adammış, oğluna:

"-Haydi oğlum, İstanbul a gelmişken âlimleri ziyaret edelim, Fatih'e bir gidelim" der.

" Hay hay" der Hafız . Gider Fatih Sultan’ı ziyaret ederler himmet isterler, Gönenli hocanın elini öperler.

Medresedeki talebeleri gören Postlu Ali, kararını değiştirir, oğluna danışma gereği bile duymadan hafızı medreseye kaydettirir. Memlekete geri döner. Hafız Mehmet, asker ocağından yeni gelmiş, gurbet canına tak etmiştir. Tam da annesinin güzelim yemeklerine, açma ketelerine, su böreklerine, tandır ekmeklerine, tereyağlarına, bir parmak kaymak tutan yoğurtlarına, kavurmalarına, ballarına kavuşmuşken.

Kabarık kat kat, yün döşekler bırakılır yatılır mıydı bu pestil gibi şiltelerde? Kararını verdi, habersiz tebersiz çekip gidecekti medreseden.

İstanbul'dan çıktı yola: İzmit, Bolu, Ankara, Yozgat, Sivas, Erzurum, Erzincan, derken ulaştı Bayburt'a.

Köyde onu tahmininin ötesinde bir öfkeyle karşıladı babası. Öyle bir dayak attı ki Hafıza hem de ne dayak, kara dayak. Tam yedi yıl hafızı köyüne uğratmayacak bir dayak.

Hafız o akşam o kızgınlıkla havanın kararmasına, kara, borana, tipiye aldırmadan vurur kendini yollara gider, gider, bir türlü ulaşamaz şehre.

Kaybolmuştur hafız karda tipide. Vakit gece yarısına yanaşmış, hafızın hareketleri yavaşlamış yürüyemiyor; düşüyor, kalkıyor yine düşüyor artık donmak üzere.

" Uykum... uykum... geliyor, ah anam seni de göremeden ölüyorum ah anam... Allah’ım, beni anama bağışla" diyor kara, tipiye, uykuya karşı mücadele etmeye çabalıyordu.

Birden rüya gördüğünü zannetti . Bir gurup insan, ellerinde fenerler ona doğru geliyordu. Bu bir cenaze alayı idi. Omuzlarında tabut, hafızı ortalayıp geçtiler. Hafız kendini aralarında yürüyor buldu.

Tipi de dinmiş miydi ne?. Cenaze alayı bir köye ulaştı, hafız da artlarında.

" Allah Allah hangi köydeyim " diye bakınırken köy odasını gördü hafız. Tamam, içerde ışık yanıyor, sesler geliyordu.

O, köy odasının kapısını çaldı, cenaze alayı da sokaklardan birine daldı.

Kapının açılmasıyla sıcacık bir hava ellerini, hafızın yüzünü yaladı.

Hemen ocağın yanında yer açıp kocaman bir bardak çay tutuşturdular eline.

“-Hoş geldin oğul, nereden bu havada böyle?” dedi muhtar, sonra seslendi dipte oturan oğluna:

“-Koş evden bir tas kavut çorbası iste.”

“Oğul" dedi muhtar;

"-Hem dinlen, hem dinle.

Az evvel Şah İsmail'le

Şahsenem'in hikayesini okuyorduk bitsin,

muhabbet ederiz seninle."

Hikaye bitti, çorba geldi içildi;

sorgu suale geçildi:

“-Eee oğul” dedi ihtiyar delikanlı Muhiddin;

“-Bu saatte niye yoldasın anlatmadın?..”

"-Orasını ne siz sorun ne ben anlatayım”

dedi hafız.

“-Az kaldı donuyordum.

Bir cenaze alayına katıldım da kurtuldum.

Yalnız merak ettim;

nasıl bir adet böyle,

gece vakti gömülür mü cenaze?”

Hafızın lâfı

ağzında yarım kaldı.

"-Sana da mı?...

oğlum, gel, Ahi Emir Ahmed'i gören gözlerinden öpelim" dedi,

ayağa dikildi hepsi.

Hafızı arayanlar bütün gece bağrışıp dolaştılar,

ancak ertesi gün sağ selamet haberine ulaştılar.

Köy odasında konuşulanları...

Ve sabah erkenden hafızın İstanbul'a yolculandığını.

İhtiyar amca bunları anlattıktan sonra

"-Ahi Emir Ahmed Çelebi’nin ruhuna fatiha" deyip yerine oturdu.

O gün orada bulunan, töreni izleyen bir misafir, öğretmen beyin misafiri:

"-Tevekkeli değil hoca, her zaman Bayburtluyuz der başka bir şey söylemezsiniz. Size kimse Gümüşhaneliyiz dedirtemez."dedi.

Tören bitip eve geldiklerinde:

"-Yahu hocam, sizin Bayburt'u il yapacaklarmış da Vali olacak adam bulamamışlar" diye takılır ve anlatır:

"-Günahı anlatanların boyunlarının üstüne...

Bir gün Gümüşhaneliler kavdan bir adam yapıp alacakaranlıkta getirip Bayburt'un saat kulesinin önüne koymuşlar. Boynuna da:

"Dölek yapısı Bayburt Valisi" diye bir yazı asmışlar.

Sabah namazını kılmak için, camye giden Bayburtlular bunu görünce deliye dönmüşler tabii ki.

"-Ola kim yaptı bunu, kim koydu buraya? Dağılın arayah, bulah" derken, minareden müezzin görmüş koyup da saklanan Döleklileri.

-"Ola ahan şu ganatın altındalar dutun, vurun ben de yettim" demiş ve minareden takunyalarını fırlatmış, katılmış bu gazaya. Ezanı okumadan koşup yetişmiş aşağıya.

Gülüşmeler, kahkahalar.

Misafirin, Bayburt-Gümüşhane rekabetini kaşıması, aslında Oflu olmasındandı. Gümüşhanelileri öne sürüp kendi sataşıyordu.

Alt kalır mı öğretmen bey?

“-Hadi bir fıkrada ben anlatayım" dedi.

"Oflunun biri Bayburt'tan aldığı yağları yüklemiş atına düşmüş yola. Birden bastırmış yağmur, güzelce ıslanmış kendi de atı da. Soğanlı’ya çıkınca güneş açmış, sis dağılmış, yine yazın deli sıcağı basmış.

“-Şurada biraz dinleneyim, kuruyayım, biraz da uyuyayım”deyip kuşluk vakti uyumuş. Uyandığında ne görsün; ikindi olmuş. Atın sırtındaydı yağ!

“-Yağa ne olmuş!”

Orak ayının sıcağa adam dayanmaz, kalır mı tereyağ?

Atın başına sinekler üşüşmüş, at ha bire kuyruk, kafa sallıyor.

Bizim Oflu:

"-Ula ne etdun bir yük yağı

yoksa yedun mi onları?"

diye ata habire laf sayıyor.

At sineklerden kurtulmak için yine kafa sallıyor.

“Tamam” der Oflu:

“-Yağları sen yedun, yağları yeduğuna göre anamı da sen yedun..”

At yine kafayı sallar.

“-Baba mi da sen yedun!”

At yine kafa sallar.

“-Benu da yersun sen?”

At hâlâ kafa sallamaktadır.

Çektiği gibi piştovu uzatır atı oraya boylu boyu.

Gülüşmeler, kahkahalar...

Öğretmen bey:

“-Ha bir şey daha, Bayburt'a vali olacak adam çıkaramadık ama İstanbul'a başkan yaptık Dalan'ı.

Yeter bu kadar eğlence

getirin siniyi sofrayı..."

Çiçega ile Zehra

Soğanlı Dağı, Kop Dağı dillerden düşmez dedik. Çünkü yolları oradan geçer, şehitleri orada yatar. Ömrünüzde bir kere muhakkak geçmelisiniz oradan.

Cenneti cehennemi bir arada görebilirsiniz. Kayaların arasından fışkıran küpe çiçekleri, renk renk zakkumlar, her köşeden fışkıran pınarlar, gözeler, yayılan kuzular, oğlaklar.

Yeşilin her tonu, zümrüt koyuluğundan en açığına kadar. Kendinizi bulutlarla beraber hisseder, cenneti seyrede seyrede ilerlersiniz. Gözünüz aşağılara ilişince, işte cehennem! Uçsuz bucaksız uçurumlar.

Allah'ın bıçağıyla dikine dikine kesilmiş dağlar. Çaykara'ya doğru inerken çağlayanların uğultusu kulaklarınızı esir alır. Hele bir de sis varsa bir metre görüş alanıyla, ölüm sarhoşluğuyla karışık inersiniz . Ve Çaykara, Rize, derken Of’da deniz karşılar sizi.

İşte Anadolu, Karadeniz kadınlarının gözlerinden yüreklerine akan, oradan parmaklarına dökülen çiçek çiçek desenler, gül gül oyalar, kanaviçeler, danteller bu dağların güzellikleridir. Bu kadınların ellerinde fırça, önlerinde tuval olsaydı dünyanın en gizemli tabloları ortaya çıkardı.

Bu güzergâhdan gelir giderdi Kâniye hanımın misafirleri. Kardeşi Saraloğlu Nizam bey, hanımı Nurten, kız kardeşleri Huriye, Nuriye hanımlar, yeğenleri ve diğer akrabaları Çiçega ve Zehra.

Öğretmen bey kuzular çevirir, ağırlar misafirlerini. Bazen kuzu suyunu çekince onun yerine oğlaklar çevrilir. Sofrada bir durur, fark edilmez. Ama ya midede?

Misafirler:

-"Acaba fazla mı kaçırdık nedir ?" diye söylenir. Oh çeker küçük kız.

"-Siz mi yersiniz benim oğlaklarımı?.."

Zavallı ana keçi,

her bahar üçe çıkar;

güzün tek kalırdı.

Her halde onun için hep melül melül

bakardı.

Çiçega ve Zehra: İki can arkadaş...

Çiçega; takma ismi; çiçek kız anlamında.

Zehra : Gecenin kandilini hatırlatıyor; ay yüzlü...

Çiçega ile Zehra'nın hikayesi, bir kış gecesi tandırın başında değil de, güneşin alçalıp alçalıp yeryüzüne yanaştığı, ışıkları ile kayısının çiçeklerini iyice aklaştırdığı, elmanın pembe kadife çiçeklerini parlattığı; pespembe yaptığı bir bahar ikindisinde, balkonda anlatılmıştı.

Bu iki çiçek kız birlikte büyümüşler, ikisi de ozan... Düğünleri onlar yapar, horonları onlar çeker, fındık zamanı eğlenmek için insanların arasına karışırlar...

Çiçegaya iş yaptırmaz ailesi. Yıkanmış örtü örttürmez, atma türkü atarlar.

Mısırlar ayıklanırken oğlanlar bir tarafta, kızlar bir tarafta, kocaman büyük sofraların başına kurulurlar , her gün birinin işi yardımlaşa görülür. Bizim iki çiçek de onlarla beraber der, güler, eğlenirler.

İkisi de aynı zamanlarda evlenmişler. İkisinin de üç kızı, üç oğlu olmuş, hayatlarının bir noktasında yine benzeşmiş kaderleri, yine paylaşmış beraber yaşamışlar bir şeyleri.

Önce Çiçega:

Çiçega'nın mûtad baş ağrıları tutmuş; doktor, ilaç, çare tanımaz, başını tülbentiyle sıkmış; sıkıştırmış ağrısını azaltmaya uğraşıyordu .

Askerden yeni gelmiş olan oğlu, odasından çıkıp yanına geldi; halini hatırını sordu.

"-Hızını almadan geçmez nafile" dedi.

Dedelerinden ona miras olan; boyuna posuna, güzel yüzüne kumral saçıyla, çok yakışan renkli gözlerine övünçle, sevgiyle baktı oğluna. Gözlerinin önünde geçit resmi yaptı tanıdığı kızlar. Kendi de şaştı, kendine:

"-Karı ağrılı başının derdine yan hele" dedi. "Uşak da bir dinlensin bakalım".

"-Anne kimdir ölen? Kimin selası veriliyor?"

Tanıdık bir isim söyledi Çiçega falan diye. Aslan:

" -Oğlu iyi arkadaşımdır, gidip cenazeye yardım ve taziye edeyim" dedi, çıktı.

Çıkış o çıkış.

Eve dönüşü kollar üstünde oldu.

ArkadaŞInIn babasının, tabutunun hazırlanmasını beklerken oldu olanlar.

Oralarda, küçük yerlerde hazır tabut olmaz. Herkese özel hazırlanır tabut, yeni yeni, gıcır gıcır.

Aslan, tabutun tahtalarının biçilip çakılmasını beklerken, kalbine arkadan çakılan bir kurşunla devrilivermiş, biçilivermişti “gök ekin” gibi.

Çiçega'nın ağrılı talihsiz başına, yangın yüreğine yeni yangınlar düştü.

Kızının bağırdığını duydu:

"-Anne anne! Abimi vurmuşlar! Çarşıda abimi vurmuşlar!.

Hastaneye koştular! Kim söyledi, kim gördü? Yalnızca kulağına sesler geliyordu:

"Ayağından vurmuşlar canım."

Oralarda çok olurdu vurgunlar, herkes belinde silâhla gezer, kafası kızan çekerdi silahı.

Kendini bırakmadı önce, yaralı yüreği daha evvel de vurgunlar yemişti. Hem oğlunun kendilerinin hiç düşmanları yoktu ki. Yok yok, Allah korusun bir şey olmamıştır aslan oğluna, birinin elinden bir kaza çıktı demek ki, ayağından vuruldu.

Hastaneden onlardan önce dönmüştü oğlu .

"-Ufak bir sıyrık, herhalde" dedi birileri. İnsanlar böyle zamanlarda, ya böyle bir şeyi söylemenin zorluğundan yahut ne kadar geç duysa kârdır kabilinden saklar, söylemezler.

Eve kendinden önce dönen oğlu, aslında hastaneye de götürülmemiş, doktorun yapacağı bir şey olmadığından eve getirilmişti, kollar üstünde.

Uzatılmıştı, boylu boyuna, göğsünden sızan kan, hâlâ akıyordu . Sıcak sıcak, koyu koyu.

İşte, bu kızıllık içine içine aktı Çiçega'nın . Yaktı, yaktı...

Göğsünün yangını başının ağrısını bastırdı, iflah olmaz başı boyun eğdi yüreğine, kaderine...

Evden yükselen feryat, figan, Karadeniz'i, yaylaları, sarp dağları aştı, gök kubbeye ulaştı. Gökte, Levhi Mahfuz'da mazlumların yanına bir mazlum adı daha yazdı.

Kabil'in günahına bir günah daha kattı.

"Haksız yere bir insan öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir" diyen Hak Teâlâ'nın hesabına bıraktı.

"-Kızım, Allah yüreğinin yangınınu sabır suları ile söndursun.

Biz, tarlaya, meşeye giderken, seni sultanlar gibi giydirilmiş, süslenmiş bahçede oynarken görurduk, görurduk da; ne şansli bir kiz derduk."

Taziyeye gelen hanımlardan birinin sözleri, Çiçega'yı aldı çocukluğuna götürdü.

Büyük dedesi akrabaları ile birlikte, Gürcistan’dan göç etmiş, göç etmek zorunda kalmıştı. Altı aile Karadeniz'in bir köyüne gelip yerleşmişlerdi .

Ailenin büyüğü ve reisi olan dedesine hükümet hem köyün yarısını hem de tahsildarlık vazifesi vermişti. Aile taşradan gelmiyordu, geldikleri yerde kalbur üstü insanlardı. Köye yerleşmek istememiş, fakat onlara sunulan uçsuz bucaksız topraklar, yeşili, denizi cazip gelmiş yerleşmişlerdi, Karadeniz'in bir köyüne.

Denildiğine göre, Osmanlı Devleti, Rum ahaliyle nüfus orantısı olsun diye, Kafkaslar'dan gelen Müslüman yiğit göçmenlere severek kapı açıyordu.

Altı aile, altı konak yaptırıp, aynen geldikleri yerdeki konaklarına benzetip, oturmuşlar. Ama burası taşra, yaşam zor, ailenin kadınları iş bilmedikleri için, kocalarını evlendirmişler.

Büyük dedenin iş yaptıracak, hizmetli tutacak, gücü vardır da onun da çocuğu yoktur. O da çocuğu olsun diye evleniyor. O yöreden üç hanım da o alıyor.

Büyük dedenin ikinci hanımından bir kızı oluyor, nedense başka çocuğu olmuyor. Günlerce şenlik yapıyor aile, kurbanlar kesiliyor, naz niyaz içinde büyüyor küçük hanım. On dördüne basmadan başlıyor ailede çekişme:

"Kız benimdi senindi" diye. Bu çekişme kızdırır efendiyi.

"Hiç birinize kız yok " der.

"-Siz benim kızımı değil, malımı istiyorsunuz."

Ve o günden sonra küçük hanımı, silahlı, iki adam bekliyor.

Efendi tahsildar olduğu için, evine üç dört günde bir gelmekte. Yokluğunda kızını kaçırmasınlar diye adamları evin etrafında dolaşıp gece gündüz nöbet tutarlar. Bu arada küçük hanıma, etrafın en büyük ailesinden, ağalardan talip çıkar.

Efendİ muhacir olduğu bu memlekette, hem sırtını büyük bir aileye dayayıp güçlenecek, hem de kızdığı ailesine kızını vermemiş olacaktı. Kızına talip çıkan aileye verir kızını.

Dünürleri:

"- Sal kapıdan adamlarını, bize nişanlı kızı hiçbir babayiğit kaçıramaz” derler, derler ama gönül ferman dinler mi? Falanca, filanca diye.

Büyük hanınım evde olmadığı, efendinin işe çıktığı günlerden birinde, aileden kıza tutkun bir genç yalvar yakar toplar ailenin gençlerini :

"- Ne olur, yardım edin kaçırayım sevdiğimi." Onların da zaten kabarıktır yüreklerinin kini: "Kızı bize vermedi"

"- Alalım da görsün öyle mi verilir böyle mi?"

Kararlaştırırlar kollaştırırlar, efendinin tahsilata gittiği, büyük hanımın evde olmadığı günlerden birinde çullanırlar eve.

Sonradan bu olayı küçük hanım anlatırken:

"- Tam da banyo yapacaktım, Allah'tan soyunmamıştım, dünya yıkılıyor sandım, baktım, evin kapısı büyük bir gürültü ile kırılarak açıldı.

Akrabadan sekiz on silâhlı adam çullayıp, çuvallayıp, attılar beni omuzlarına, meşeye doğru yollandılar.

Ben çığlık çığlığa bağırıyorum; kurtaran yok mu? İmdat diye".

O arada, gittiği yerden dönerken duyar bu sesleri büyük hanım. Kızını kurtarmağa meşeye koşmaz, eve koşar; duvardaki tüfeği kapar, kestirme yoldan tepeye; meşeye çıkar, başlar tüfeği boşaltmaya:

Dom dom seslerini duyan Gürcüler:

"- Demek ağalar geldi bizi bastı" der, kızı bırakıp kaçarlar:

Biri hariç, kızı seven delikanlı!

Kız gitmemek için kollarını bir ağaca, delinkanlı da götürmek için kızın beline dolar kollarını, oğlan çeker kız asılırken, büyük hanım kızın sesine doğru , tüfeği ata ata gelir düşer yanlarına. Delikanlı ayaklarına kapanır :

" - Ne olur yengeciğim, kızına sevdalıyım bırak alıp gideyim, belki onlar mal, mülk peşinde, amma kızın gece hayalimde gündüz düşümde. Bak canımı koydum peşine, bırak alıp gideyim."

" Höt" der büyük hanım:

"-Sana yapacağım iyilik canını bağışlamak; kaç canını kurtar.”

Ve alır kızı döner eve.

Olay duyulur duyulmaz, dünürler doluşurlar köye:

“Asarız keseriz” naraları atarlar. Birileri araya girerler derler ki, “Bunlarla dünür mü oluyorsunuz kanlı mı?. Kızı almaya niyetli iseniz unutun gitsin.” "Efendiye bağışladık" derler ve olay kapanır gider.

İlerki günlerde düğün hazırlıkları başlar. Baba, biricik kızının çeyizini İstanbul'dan getirtir. İngiliz keteninden işli örtüler, iğne oyalı yatak takımları, İngiliz porselenleri, halılar koltuklar, gümüş yemek takımları, gümüş hamam nalınları, hamam tasları, Bursa işi ipek hamam takımları, yazlık kışlık giysiler, incili terlikler damat bohçası ve en önemlisi Beyoğlundan, İstanbul sosyetesinde, sarayda yeni yeni yayılan beyaz gelinlik ısmarlanmıştır, geline.

Gelelim oğlan tarafına. Damat beğ, herkesin ağlayıp sızlayıp, evlenmek istediği kızla evlenmeğe pek hevesli, hatta istekli bile değildir.

Onun isteği, rızası dışında bir alış veriştir bu evlilik. Bir nevi emri vakidir ona ağabeyleri tarafından.

Neyse bütün bunlardan habersiz kız tarafı çeyiz hazırlıklarını tamamladı bile. Fransız dantellerinden Madam Eleni'ye hazırlatılan gelinlik, güzel endamlı geline tıpı tıpıtına uydu, çok yakıştı.

Düğün kuruldu, kına başladı, şehirden getirilen düzenci gelinin kaşlarını aldı, çocuksu masum yüze allayıp, pullayıp, olgun bir hava verdi. Gelini almaya gelen miyancılar kıza getirdikleri içinde ağırlık denen hediyeler olan sandığı açtıklarında içinden kayda değer bir şey çıkmadığını gören efendi:

"-Siz bizi hafife mi alıyorsunuz, benimle dalga mı geçiyorsunuz? Benim size verilecek kızım yok. İnsan emanet takı getirir yine böyle yapmaz" der, düğünü bozar.

Dünürler, düzenci, herkes geri gider.

Olanları duyan damadın kan beynine sıçrar:

"-Ben istemeden, bana sormadan gidip kız istediniz, nişan yapıp düğün kurdunuz, şimdi de bana sormadan bozdunuz, adımı iki paralık ettiniz! Ne edin edin, gidin kızı alın, şimdi de ben istiyorum ."

Ertesİ gün aracılar, ricacılar, beşibiyerdelerle efendinin konağına varılır. Düğün yeniden kurulur, düzenci yeniden getirilir. Kızın saçı başı yeniden yapılır, kemençeler çalınır- ha uşak ha - horonlar tepilir, silâhlar boşaltılır. Gelin ata bindirilir, yola çıkarılır.

Karadeniz'in sahilinde ya kasabamız; yolun bir kısmını da kayıkla geçer gelin, kıyıdan da getirebilirlerdi tabii. Saltanatlı olsun diye kayıkla geçip öyle vardılar damadın konağına.

Damat karşıladı, aldı gelini, içeri soktu, yüzünü açtı! Aman Allahım! Ne görsün dünyalar güzeli bir gürcü güzeli. Hayıflandı kendi kendine: “Bir de istemiyordun! Ya olmasaydı! Ya barışmasaydı babası, ya alamasaydım kızı, vah ki vah."

Beş yıl sonra:

Küçük hanımın çocuğu olmamış , bu arada damat bey de konağa iç güvey olarak yerleşmiştir. Ailenin başında gene ötmeye başlamıştır tasa kuşu:

"-Ya çocuğumuz olmazsa, ya olmazsa!..”

Büyük hanım, efendi, damat bey, dört gözle beklemektedirler ailenin devamını sağlayıp tek varisi olacak bebeyi.

"-Allah'tan umut kesilmez" deyip birbirlerini teselli etmektedirler.

Türlü türlü fikirler verir etraftakiler:

"-Bir kazan süt kaynatın, gelini sıcak sıcak buharına oturtun. İki tarlanın sınır yerinde gusul aldırın. Kavaklı camii çok mübarek bir yerdir, orada bir gece yatın, adak adayın."

"- Bir de bunu yapalım deyip ana kız iki hanım, bir gece Kavaklı Camii'nde yatıp:

"- Allah'ım, bize hayırlı sağlıklı bir çocuk verirsen camiie bir teneke gazyağı hediye edeceğiz" diye nezrettiler.

O yıllar gazyağının âb-ı hayat gibi olduğu yıllar. Onun için kıymetli. Tabii bir sürü tedavi yolları gösterenler de vardı ..

Neyse ki bunlara gerek kalmadan, Kavaklı Camii'nde yatıp gazyağı adamak işe yaradı:

Küçük hanım, aileyi sevince boğacak müjdeyi verdi. Bebek bekliyordu. En çok büyük baba mı sevindi, büyük hanım mı sevindi bilmiyoruz, fakat büyük baba bebeğin çeyizini İstanbul'a sipariş vermişti bile.

Küçük hanımın küçüğü!

Kendisini sabırsızca bekleyenlerin arasına, dünyaya geldi.

Biraz çekinerek verdi müjdeyi büyük hanım :

"-Efendi kızımız oldu!"

Efendi hiddetlendi:

"- Hanım ne dersin yıllardır beklediğimiz bebeği verdi Mevlâ, sen, kız oldu diyorsun deli misin? Nesin!”

Akika kurbanları kesilir, mevlitler, hatimler okutulur, yetimler giydirilir, eşe dosta , fakire fukaraya yemekler yedirilir, bebeğin cildinin parlaklığından ötürü, Ayten ismi verilir.

Herkes özenir:

"- Ne şanslı bebek"

"- Ne şanslı kız, keşke onun yerinde olsaydık” derler. İnsanların çarık bulup giyemedikleri dönemde, seferberlikten hemen sonra, O İstanbul'dan giydirilmektedir.

Yazın ayağında yazlıklar, kışın kunduralar, kurdelâlı, taralı saçları, fırfırlı organze elbiseleri ile evlerinin bahçesinde oynarken onu gören köyün kadınları, kızları tekrarlayıp dururlar:

"-Ah ne olurdu biz de onun gibi olsaydık onun yerinde olsaydık" der, imrenir dururlar tahtına, bilemedikleri bahtına...

"- İnsan ölmedikçe ona bahtlı dememeli" derler, doğruymuş bu söz" dedi. Uzaklara takılıp kalan gözlerle Çiçega.

" - Gördünüz mü bahtımı, kim bilirdi böyle olacağını. Tahtına değil, bir de bahtına bakmalı derler. İşte size canlı misali;

"- Karşınızdaki ben."

Parlak bir tene, sahiptir. Elaya çalan, buğulu yeşil gözleri, yüzünde hiç de kötü durmayan hatta yakışan hafif kartal burnu, güzel ağzı, boyu posu, gürcülerin özelliklerini taşıyan hatları, ataklığı, hepsinden güzeli, güzel ahlâkı, imtihanını hafif kılmamıştır:

"- Yaşadıkça neler görüyor insan oğlu" dedi, kendisiyle konuşur gibi.

Oğullarından birini on altı yaşında, altı yıl evvel, Karadeniz almıştı. Günlerce aranıp bulunamamıştı, yavrucağın taze bedeni.

Tâ ki Karadeniz'in gönlü oluncaya değin. Yüreğinde yanan kor yeni yeni sönmeye yüz tutmuştu.

Bekliyordu, oğlu askerden gelince evlendirip barklandıracak, mürüvvet görecekti.

Zehra ile beraber büyümüşlerdi, birbirlerine yakın zamanlarda gelin olmuşlardı. Zehra çok mesut olmuştu, herhalde senede bir gün:

"-Dengi dengine , isteyeni istediğine," diyen kuşun ötmesine rastlamıştı onun kısmeti.

Çiçega’yı da delice seven isteyen bir delikanlı vardı, ama kuşun ötmesi ona rastlamamıştı işte, nasıl etti ne yaptıysa da alamadı.

Annesi vermek istememişti kızını o delikanlıya. Sebebi de uşağın anasına olan kızgınlığı.

Bütün etraf birlik olup kıza "kaç" dediyseler de, Çiçega:

"-Ben aileme bunu yapamam" dedi başka bir şey demedi.

O arada annesi, kızını küçüklüyünden beri isteyen, yine kendi ailelerinden olan başka bir delikanlıyla evlendirme hazırlıklarına başlamış, kızın etrafına, insan duvarı çekmiştir.

Babalarla kocalar, en son duyarmış. Aileden biri babayı kenara çekip:

"-Sen ne yaptığının farkında mısın, birbirlerini seven iki genci ne diye ayırıp, kızı başkasına veriyorsun?"

Baba, büyük bir şaşkınlık ve kızgınlıkla, hiçbir şeyden haberi olmadığını söyler.

"-Karının haberi var, sana söylemedi mi?”

Derhal eve koşan baba:

"-Seni boşayacağım. Demek durum böyle de sen bana söylemiyorsun. Derhal kızımı bana çağır."

İçeri koşan anne, gelinlik provası olan kızına gizlice:

"-Kızım baban beni boşayacak, ocağına düştüm, dört çocuğum babasız kalacak sen bilirsin" der.

Odanın kapısı açılır baba içeri dalar içerdeki terzileri, karısını, diğer kadınları dışarı kovalar, kızına sarılır sorar:

"-Kızım madem istemiyorsun, madem başkasını seviyorsun da ne diye evleniyorsun?..

“Kendi kendine -"farzet ki babam beni denize attı- böyle mi diyorsun.

“Yavrum, Allah aşkına söyle hangisini istiyorsun?"

Üzerinde ki gelinliği tutarak:

"-Bunları düşünüyorsan, hepsinin parasını öderim, yok ben bu insanlardan utanırım diyorsan seni alır çıkarım bu memleketten, ne olur yavrum konuş söyle" diye yarım saat yalvarırsa da:

"-Yok baba, öyle bir şey yok" cevabından başka bir söz işitmez, omuzları düşük çıkar odadan.

Böyle de sonuç alamayan aileden bazıları:

"Gelin giderken yolda basıp alalım, götürüp ötekine verelim" diye kararlaştırırlar.

Bunları duyan kayınpeder, babaya rica eder:

"-Oğlum, böyle söylentiler var, sen benim yüzümün kararmasına fırsat verme gel elinle çıkar beni bu memleketten, falan beyin gelinini almışlar elinden, diye dünyaya rezil olacağım yoksa."

Nuh tufanı gibi bir yağmur yağıyor. Otomobil bu yağmurda ilerlemeğe çalışıyordu.

Karadeniz'in iki otomobilinden biri, ...... beyin otomobili.

Direksiyonda ...... bey, yanında şöförü, arkada kızı, gelin; yani Çiçega. Bir yanında kayınpeder, bir yanında görümcesi, bu yağmurda, bu tufanda ilerlemeye uğraşıyor, dağlardan aşmaya , Bayburt'a varmaya çalışıyordu.

Gökler gelinle beraber ağlıyor sanki. Gelin neye mi ağlıyor? Adet töre böyledir, ağlar gelinler. Hem ağlar, hem gider.

O yıllarda, o yörede babanın kızı götürmesi törelere çok aykırı bir durum, yine de Baburt'a kadar götürdü kızını, öptü kokladı, yolladı. Araba hareket edip gittikten sonra ... bey ellerini başının içine alıp hıçkıra hıçkıra ağladı:

"-Benim kızım galiba diğer gelinlerden çok ağlıyordu" diyerek.

Gelin sağ salim gitti köye vardı. Gelini gören köylü kadınlar: "Bu güzel nazik kız burada durmaz gider" dedilerse de...

Çiçega onların tahminlerinin aksine, olduğu yere uyum sağlayıp, güzelliği, ahlâkı, tevazusuyla bütün gönüllerin sultanı kraliçesi oldu. Gerçi sonraları gene memleketinde oturur oldu. Kocasının işi, baba evi, derken Kop dağının bir o tarafına bir bu tarafına taşındı durdu.

Altı tane nur topu gibi yavrusu oldu... Kader mi desek ne desek üç oğlundan birini Karadeniz , birini kara yürekliler koparıp aldı Çiçega’dan.

O gün gelinin seyircileri yalnız kadınlar değildi tabii, çocuklar da vardı. Bir geline bakıyorlar, dışarı koşup bir de arabaya bakıyorlar. Beyaz gelinlikli gelinle, beyaz otomobilin arasında koşturup duruyorlardı.

Halil öğretmen de radyosuyla beraber düğüne çağrılmış,

o radyo çalıyor erkekler oynuyordu.

İşte Çiçega'nın düğünü.

Biraz değişik, kemençesiz horonsuz, keyifsiz olmuştu. Kısmet...

Zehra'nın kızlarından biri Melahat; bir delikanlıya tutulmuş bir türlü, ailesinden etraftan:

"- Bundan sana koca olmaz" lâflarına kulak asmamış, hapse girip çıkmasına aldırmamış, eli silâhlı oluşu, hiçbir şey, onu vazgeçirememişti.

Bir ara ikna olmuş, kocasının yeniden hapse girmesine kızıp onu alıp evine getiren ailesine karşı çıkmamış, fakat söylememiş, gülmemiş, toplayıp getirdikleri eşyalarının yanında yatıp kalmıştı. Ve "ah bir çocuğum olsaydı, ah bir çocuğum olsaydı" diye dövünüp durmuştu.

Senelerce bekleyip hapisten çıkan kocasına dönmüş ve bir çocuk; dünyalar güzeli bir oğlan sahibi olmuştu.

Bir kontrol amacı ile gittiği doktorda kanser olduğunu öğrenmişti.

Tam da o ara bir ameliyat geçiren babasına kanser teşhisi konmuşken...

İşte Zehra iki kara haberi birden almıştı. Doktorlar: "Hazırlıklı olun, evinizden iki cenaze peş peşe çıkacak!"

Baba, kendini bırakmış kızına ağlıyordu. Ameliyatlı, hasta hasta kalkıp onun ameliyatına gelmişti.

Önce babanın cenazesi çıktı evden. O gece, çocuklarını yanına çağırdı :

"-Yavrularım size doymadım, benim tatlı yavrularım” diyip hepsine tek tek sarıldı.

Zehra sana da doyamadım. Seni çok sevdim, eğer seni kırdı isem bana hakkını helâl et

Zehra:

"-Senden, kırıcı bir söz işitmedim sen de bana hakkını helâl et."

"-Melâhat'a söyleyin kendini üzmesin ne olur. Mahşerde buluşmak üzere" deyip kapadı gözlerini.

O gece doya doya ağladı Zehra. Sabah olmadan, Melahat gelmeden iyice bir ağladı, hem kızına hem kocasına.

Ertesi gün, Zehra hanıma susmak düşmüştü, susmak sakin olmak, kızını yaşatmak için güçlü olmak.

ağlayarak gelen Melahat’ın, "Anne niye bana haber vermediniz? Babam ağırlaştı da niye beni çağırmadınız?" sözlerine Zehra:

"-Kızım baban, üzülürse çok üzülürüm diye sana haber bıraktı, selâm söyledi. Ağlama, bak ben ağlıyor muyum? "

Gerçekten artık ağlamıyordu.

" Baban çok mutlu oldu. Mutlu olmasını bildi. Yaşadı, ömrünü bitirdi. Sizin gibi güzel evlâtları oldu. Onun ağlanacak nesi var? Ağlama, ağlarsan baban memnun olmaz güçlü ol, her şeye rağmen, her şeye...”

Bu gayretler bir sene sürdü, hastalığa ancak bir sene dayanabildi. Sayıklamalar, şuursuzluklar başlamış, kollarını kaldıramaz olmuştu. Ağzına damla damla su veriyorlar, onunla beraber eriyorlar, bitiyorlar...

Arada bir sayıklamalarında üç, beş, dokuz, diye bir sayı söylüyor, birkaç saat, birkaç gün arayla şaşırmadan aynı sayıları tekrarlıyordu.

Ölümüne yakın kıpırdayamaz, konuşamaz oldu, bir deri bir kemik kaldı. Öleceği gün, şaşkın bakışlar arasında kalkıp oturdu, konuşmaya başladı:

-"Muhammet devesiyle beni almaya geldi" dedi. Bir süre sonra, sanki sarılırmış gibi kollarını göğsünde kavuşturdu :

"-Gel yavrum sarılayım sana."

Belli ki ölüm meleği ona, iki yaşındaki yavrusunun şeklinde gözükmüştü.

Solmuş bir menekşe gibi, başı yana düştü, tekrarladığı tarihte; gün, ay ve saatte Rahman'a kavuştu.

Zehra:

" Ben de senin gibi yangınım. Mevlâ sabır suları ile yıkasın yüreğini, ne diyeyim. Hatice' yi de al gözünün önüne; dört çocuğunu bırakıp öyle gitti" diye akrabalarından bir hanımı ve başkalarını örnek gösterip o yangın gününde Çiçega'yı teselliye çalıştı.

İşte Zehra'nın, Çiçega'nın, süregelen hikâyeleri.

İkisi de acılarla yaşamayı, zorlukları yenmeyi öğrenmiş,

Çiçega sonunda üç oğlundan en küçüğünü evlendirebilmiş, gelin sahibi olmuştu. Düğünde horon tepmiş, türkü söylemişti.

"Bu akşam bu salonda

Bir çift menekşe açtı,

Oğlumla gelinim

Birbirine yakıştı "

Dağlar Dağlar...

Karadeniz'le göğün arasındaki dağlar...

Bu dağlardan düşenin parçası kalmaz dedik. Dedik demesine ama Allah’ın öldürmeyip çektirdiği kulları başka.

Görenler bilir. Kartal yuvası misali, burada evler uçurumların en uç noktasına kurulur. Nasıl mı? Evin yarısı uçurumdan dışarıda alttan destekle durur. Nasıl çocuk büyür buralarda, nasıl o evler uçmadan durur Allah bilir.

Bu dağların insanının, dağlar misali başları dik, ufuklar misali gönülleri engin olur.

Her sabah günden önce uyanır güneşle beraber canlanırlar. Damarlarında akan kan, daha bir coşkuyla dolanır ha dolanır bellerindeki alaca kuşak gibi.

Kaba insanlara dağlı derler, evet onlar dağlar gibi dik ve mağrurdur. Ama bu kabalıktan değil, ululuktan gelir.

Giysileri de ilk bakışta allı, morlu, karışık gelir göze, fakat yine dağlarda aramak lâzım sebebini. Dağların vahşi güzelliğinden alır bunlar desenlerini, renklerini. Göz alıcı bir pembeyle canlı bir kırmızı, alıcı bir mor, yan yana gelebilir, zeminde cırlak yeşil, günahı dağların üstüne. Böyle vahşi vahşi açmasaydı çiçekleri.

Sesleri de yüksektir dağlıların. Ne yapalım çağlayanları, suları deli deli, gür akmasaydı, dünyayı yıkacakmış gibi; göz gördüğünü sever, kulak duyduğuna uyarmış.

Ayaklarındaki çorapların çıtır çıtır deseni de çimenlerinin arasındaki minelerin pıtır pıtır açan çiçeklerin deseninden olur ki çimenlerin arasından geçerken bir uyumsuzluk olmasın. Velhasıl dağlıların sesleri, çağlayanların seslerine, giysileri dağların çiçeklerine benzer. Kuşaklarından çoraplarına kadar dağlarla uyum sağlarlar.

Yalnızca kuşakları bile anlatır şafakla doğup, gurupla battıklarını, evet kuşakları; gökkuşağını dolarlar bellerine kuşak diye Şafağın pembesinden gurubun kırmızısı menekşenin moru, gelinciğin alı, zakkum sarısından, pembe dağ gülüne kadar doğanın her rengini bellerine dolanmıştır...

Mutlaka görmelisiniz buraları dedik ya, gelir de şu manzarayı görürseniz şaşırmayın sakın.

Önde eşek üstünde bir erkek, ağzında sigara, korunaklı, oraya göre iyi giyimli, arkada boy sırasına göre dizilmiş, sekiz on baldırı çıplak çocuk ve en arkada iki büklüm sırtında odun şeleği bir kadın...

Annelerinden böyle öğrenmiştir o erkek ve kadın.

"O erkektir, ona öyle yakışır". Ya da:

" Ne yapalım böyle gelmiş böyle gider" demiştir kızına ana.

Erkeğin annesi:

"-Oğlum, sen baban gibi olma! karına haksız davranma" diye öğretseydi çıkmazdı bu manzara karşınıza, ama ah kadınlar ah, hep şikâyet ederler de yanlışa devam ederler.

Analar, toplumu doğuran, çocuğu hamur gibi yoğuran analar, onlar istese iki kuşakta dünya cennete döner. Çocuklarla beraber yanlışları büyütmeseler. Analar...

Ah analar, kendilerine, çocuklarına, insanlığa, kötülük etmeseler.

İşte bu dağların başında dişi bir kartal yaşarmış. Yavrularına kol kanat gerer hem yuvayı bekler hem yiyecek ararmış. Tek imiş yuvada anlayacağınız, erkeğini kaybetmiş, leş yiyici kuşlar ile yurdunu yuvasını korumak için yaptığı savaşta. Dişi kartala, belki şöyle demiştir erkeği giderken;

" -Yuvamızı bekle, yavrularımızı koru, gitmek var, gelmemek var. Bakarsın dövüşte çok uzaklara kanat açarım, dönemem geri.

“Bilirsin güzel sözler söylemeyi beceremem, muhabbet kuşları gibi ötemem, bülbülün güle söylediği aşk nağmelerini de bilemem, çünkü bülbül değilem. Ama bilirim, gül güzeldir aşk güzeldir, bilirim de söyleyemem.

“Yüksek yüksek uçar öyle anlatırım ben içimden geçenleri. Uçar uçar, kanat açarım göklere, pike yaparak, dönerek, keserim yüreğimin hızını.

“Ne zaman görmüştüm, sevmiştim seni?.. Karların kalktığı, derelerin deli deli aktığı zaman mı?...

Yoksa suların durulduğu, yaylaların kurulduğu, bin bir renkte çiçeklerin, kokuların, savrulduğu, mısırların ambarlara doldurulduğu zaman mı?..

“Ha dün ha bugün belki de şimdi tanıştık seninle, tanış biliş olduk, ne olduk olduk.

“İşte zamanı doldurduk, şimdi zamansız, mekânsız bir âlemin yolcusu olduk, hissediyorum, uzaklara kanat açmaya gidiyorum. Ben artık çizilmiş, dönülmez bir yolun yolcusuyum, seni orada bekliyorum."

 

  Devamı için tıklayınız

Ziyaretçi Defteri
Haberler
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Link Ekle
Linkler
e-mail

Bayburt Hakkında

Bayburtun Köyleri
Ermeni Mezalimi
Ermeni Mezalimi-2
Coğrafi Konum
Ekonomi
Yemeklerimiz
Yeraltı Şehri
Nöbetçi Eczaneler

Belediyeler

Bayburt Bel.
Arpalı Bel.
AydıntepeBel.
Demirözü Bel.
Konursu Bel.
Gökçedere Bel.

Önemli Linkler

Telefon Rehberi
SSK Hiz. Dökümü
O.S.Y.M
M.E.B.
Vergi Numarası
Kimlik Numarası
Ziyaretçi Defteri
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Linkler

e-mail

Telefon Rehberi
 www.senolbayburt.cjb.net

 

Hosted by www.Geocities.ws

1