Dişi
Kartalın Hikayesi
Belki de bunların hiç birini dememiştir, diyememiştir.
Sadece başını kaldırıp, utangaç bir bakışla bakmıştır gözlerine,
anlam yüklü, dolu dolu.
Ağlarım diye korkmuştur, korkmuştur da yavrularına bile
sarılamamıştır, koklayamamıştır.
Kolay mı veda etmek?
Kartal olsan, şahin olsan
Bu gene de yürek...
İşte bu dişi kartal, hem analık hem babalık yapmak peşindeyken
kara bir karga dolanır durur, fırsat kollarmış yuvasını
bozmak için.
Kartaldan kargaya yâr olur mu, olmaz ama umut bu ya. Habire
peşine dolanır, ayağına bağ olurmuş, hep temkinli gezermiş
dişi kartal, kalleşliğe yiğitlik olmaz! Saçını bile kazıtmış
saçımdan çeker sürür, ne olur, ne olmaz...
Dişi kartal ormana; oduna çıktığı bir günde
Karga peşinde...
Sine sine iz sürmede.
Kulak kabartmış kartal! Arkasında leş kargası
Sıklaştırıp adımlarını, dönmüş hemen yamacı.
Kapmış kocaman bir taşı
Beklemiş...
Karga gelirken sine sine
Fırlamış saklandığı yerden
Yapıştırmış ensesine ensesine ...
Coştukça coşmuş
Baltanın sapıyla döşemiş de döşemiş...
-Ula Allah'ın belası nedur senden çektuğum,
Nedur bağa ettuğun?
Urusa kendimi elletmedum,
Sana mı elleteceğum, al bakalım!..
Yer misun yemez misun, haniya erkekluğun
Deyip deyip indirmiş baltanın sapını
Adamın sırtına, kafasına kıçına.
Urustan Urus, düşmandan düşman,
Bu kalleş adamdan.
Almış hıncını...
Yuvarlamış aşağıya bayırdan.
-Harpten kaçtun, gitmedun.
Geriye kalleşliye mi kaldun?
Diye bağırmış arkasından
Toplamış bir yük odun ormandan,
Dönmüş köye akşam olmadan.
Üç dört gün sonra çobanlar
Bulmuşlar
O çakalı, üstünde canı...
Ama kırık çıkık, yara bere kafası
Kolu kanadı her tarafı...
Taze dallardan bir sedye
Yapıp alıp getirmişler evine,
Yatmış aylarca inleye inleye.
-Nasıl oldu da düştün
Sen bu dağların kurdu değil miydin?
Diyene:
-Yaşa bastım, yuvarlandım
Nasıl oldu anlamadım.
Demiş
Dişi kuşun yaptığını hiç almamış diline
Yaratan acımışda mı öldürmemiş,
Yoksa ölümden beter bir cezayı mı reva görmüş
Artık orası size kalmış.
Miladımız seferberlik
Seferberlikte doğmuşum; Seferberlikte gelin olmuşum.
Seferberlikten önce, seferberlikten sonra. Seferberlik milâttır
bu yörede. İnsanlar hatıralarının başına, hesaplarının
sonuna, bazı tarihlerin yerine bu kelimeyi kullanırlar.
Seferberlik, yakın tarihin felâket yılları, acı hatıraları.
Anadolu'nun yetimleri, dulları, beli doğrulamayanları, işte
onların milâtları. Ah nasıl unutsunlar, seferberlikte olanları.
Masallar, düşler ve Anadolu'dan hakikatler...
Seferberlikten hasta gelmişti. Gülizar hanımın kocası
Rasim bey...
Hangimiz dinlemedik büyüklerimizden, memlekette üç
erkekten birinin seferberlikte ya şehit ya gazi olduğunu... Evet
şehitler cennete, kalanlar sefalete.
Rasim bey de kalanlardan biriymiş. Hasta, perişan düşmüş
memleketine. Çok yaşamamış, Allah'ın rahmetine kavuşmuş. Ay
parçası kadar parlak, bahar kadar taze gelin Gülizar Hanım,üç
kızıyla seferberlik dullarından olmuş.
Dul kalınca kayınbiraderi ve kayınbiraderinin oğlu etrafında
dönmeye başlamışlar, ikisi de Gülizar hanıma talip olmuşlar.
Tarlaya gitse çalıların arasından onu gözetleyen başlar görürmüş,
ahıra inse onlar peşinden. Şehir değil ki otursun çıkmasın
evinden. Dağdan odun gelecek, ocak yanacak, ekmek pişecek.
Yaşamak için daha bir çırpınmak gerek o yörede, hele ki
o yıllarda.
Kadınlar da "bunun yüzünden ocağımız sönecek,
kocalarımız elden gidecek" demeye ve söz geçiremedikleri
ahlâksız kocalarına olan hınçlarını zavallı bîgünah, çaresiz
kadından çıkarmaya, ona bir ahlâksız gibi davranmaya başlamışlar.
Miladımız
seferberlik
O yıllarda Anadolu'da dul olmak çok zordur. En yakınlarınız
bile destek veremez size. Alsa kızlarını baba evine gitse,
oradaki kadın da üvey anne. Zaten o değil mi on üç yaşında
onu kocaya veren, kendi erkek kardeşine?..
Rasim'in bir arkadaşı vardı. Saraloğlu Osman bey arada uğrardı,
harp çıkmadan ortaklardı. Gülizar hanımı görmüştü avluda
o zaman.
"-Aman Allah'ım, aman!
Bu ne güzellik, bu ay parçası benim olsaydı diye düşmüş
birden aklına. Hemen tövbeler etmişti arsızlığına. Bu ne biçim
düşünce, kızmıştı kendine hırslana hırslana. İnsan böyle
düşünür mü arkadaşına?..
İnsan işte, hata yapan yanılan. Rasim ölünce Osman bey
suçluluk duydu bir zaman, kendini sorumlu tuttu arkadaşının ölümünden.
Sonra galip geldi sahip olma arzusu. O da benim kadınım olmalı,
bende oda mı yok, ova mı?..
Ve istedi Gülizar hanımı.
Epeydir gitmenin ya da kalmanın zor hesabını yapıyordu
zaten Gülizar hanım. Ama gitse nasıl gider, üç kızı ile
nereye sığar, kalsa nasıl kalır. Evin içindeki etrafında dönen
çakallarla, ona ahlâksız gözüyle bakan, yıldırmaya çalışan
kadınlarla.
Sonunda ölümden beter kararı aldı. Gidecekti Osman beye
nasıl haber anlatacaktı bu yaralı yüreğe. Nasıl açılacaktı
başka bir erkeğe. Nasıl koca diyecekti yaban bir ere?.
Güzel Allah'ım kimseyi böyle durumlarda koymasın, ölümden
beter ölüm varmış meğer. Yavrulardan ayrılmak, göz kör
eder, ciğer deler.
Umutlandı, belki ben yerleştikten sonra kaçırır alırım
yavrularımı yanıma. Bu umutla can geldi azıcık damarlarına.
Hazırladı bohçasını, defalarca öptü, kokladı kızlarını.
"- Gidiyorum, gelirim yarın kızlarım. Göreyim sizi
uslu durun".
Anlamıştı kızlar, bu kez farklıydı annelerinin öpüp
koklaması, daha bir sıkı sarıldılar annelerine.
Köyün yamacına kadar geldiler beraber.
" Haydi dönün eve" dedi. Gülizar hanım, gözlerinde
kanlı yaşlar.
"-Bakalım peşinden annem, tepeyi inene kadar".
Başladı bayırdan inmeye Gülizar hanım. Cansız adımlarla
zar zor. İndi tepeyi çevirdi başını, bir kez daha görmek
istedi kızlarını.
Ne görsün, kızlar yıldırım hızıyla koşmaktalar ardından,
yetiştiler kucakladılar her yanından. Yeniden hıçkırıklar,
yeniden koklaşmalar. Bir süre öyle kala kaldılar ayrılmadan.
Mecalsiz dizler tırmanıyor, bayırı yine. Büyüğü eteğine
yapışmış, küçüğü ellerine. Varıyorlar tepeye... Yine aynı
tembihler.
"Niye ağlıyorsunuz" diyor kendi de ağlayarak:
" -Gelicem yarın yine."
Ne anada ne çocuklarda var yürek. Hakikatı söylemeye ne
gerek. Nasıl dile getirsinler, nasıl elveda desinler. Babanın
ölümü düğün bayrammış meğer, anadan ayrılmak, canından
olmaktan beter.
"Tamam söz" diyor büyük kız, "bakalım
buradan, sen bayırı dönünce biz de döneriz arkandan"
İniyor bayırı yine Gülizar hanım, yürek vurgun yemiş,
can çekilmiş, diz dermansız, kol kırık. Bu kez cesareti yok,
dönüp ardına bakmaya.
Fakat başlıyor çocuklar koşmaya, pat, pat, pat... yığılıp
kalıyor Gülizar hanım oraya. Yok derman konuşmaya. Ve şivan
kuruyor derede. Kocasının ölümünden daha beter. Kızlarına
sarılıyor, ağlıyor ağlıyor. Yüzlerinde salya, sümük, toz
yaprak birbirine karışıyor.
Aklına geliyor Gülizar hanımın;
"Kanmazlarsa ben de kalırım!" Çıkarıp
boynundan madalyonunu takıyor küçük kıza. (Yetmiş yaşında
dahi, küçük kız diye anıldı)
"Sırayla takarsınız olur mu?" seviniyor, kanıyor
çocuklar.
Çocukluk işte. Acaba gerçekten madalyona mı kandılar?
Yoksa çaresiz durumu mu anladılar, tırmanıp bayırı gözden
kayboldular.
"Turnamı uçurdum çölden
Yeşil baş suna mı gölden
Kuzusun alsalar elden
Hayvan iken ceylan ağlar"
Gülizar hanımın Osman beyden üç kızı, bir oğlu olur
ama yüreğinin yarısı geride kalır.
Bir ara niyetlenir ki büyük kızını eve gelin alsın,
yani üvey oğluna.
Osman Beyden kabul görür bu fikir...etraftan
Hem oğlandan hem kızdan
Kabul görmüştür karar;
Ama daha bozulur baştan.
Sebebi mi? Sudan bir sebep:
Kuymaktan, kuymaktan!
Gülizar hanım kızlarının misafir
Olduğu bir gün koca bir tava
Kuymak pişirir, koyar sofraya.
Yemek yenilir güle oynaya.
Bakar görür ki herkes,
Ali sofradan kalkıyor ağlaya ağlaya.
"Ne oldi, ne var?" kalmaz sormaya;
Ali:
-Kuymağı bitirdunuz, ben kazıyacaktum
Tavanın dibini, kalmadi bağa.
İşte böyle evdeki hesap uymaz çarşıya.
Kuymağın dibi işi düşürür suya.
Kız artık yatmaz yola:
-Kuymağın dibi içün, ağlayan
Uşaktan, olamaz bağa koca.
Yıllar yılları kovalar günler günleri. Gülizar hanımın
arkada kalan kızlarından büyüğünün talihi yaver gider, güzel
bir evlilik yapar. Ortancayla küçüğün ise tam tersi; birinin
üstüne kuma gelir, öteki kuma üstüne gider.
Kızlarının olmadığı bir yerde, kendini yerleşik
hissetmediğinden midir, yoksa yalan dünyanın yalan olduğunu
iyice anladığından mıdır, sanki bir yolculuğa çıkacakmış
gibi hazırlıklı, yüzünde, gözlerinde oturmuş bir hüzün,
dudaklarında dua:
"Yarabbi, beni yeşil donlu meleklerinle karşıla, beni
korkutma mezarımı kilitli sandık yap, beni yılana, çıyana
yem yapma, narında yakma, süslü gavurlarını da yakma Yarab!"
Gülizar Hanım yatakta etrafında çocukları, yakınları,
kimi oturur vaziyette, kimi ayakta, davudi bir ses Kur ' an
okuyor.
"Gir Cennete, sen Rabbinden, Rabbin senden razı
olarak"
ve devamla âyetler...
Gülizar hanımdan artık perdeler kalkmıştır. Şaşkın
bakışların, ürperen yüreklerin arasında, kendisinin gördüğü,
ötelerden gelen misafirlerini ağırlamakta:
"Hoş geldiniz melâikeler, hoş geldiniz melâikeler"
diyerek kollarını göğsüne kavuşturuyor... Herkes susuyor,
Kur'an yavaşlıyor...
-Hoş geldin, yârin soluğunu getirdin
Ey sevgili, ey kevser dudaklı ölüm,
Yolunu gözlediğim yıllardır beklediğim...
Sen, sevgili hekim...
Can almıyor, canıma can katıyorsun.
Sanki saçlarımdan saç bağımı alıyorsun.
Hoş geldin, ey cana can katan,
Hoş geldin, ey sevgiliyi sevgiliye kavuşturan.
İşte sana gülümsüyorum
Soluğu içimi sevinçle dolduran,
Ey canı canana ulaştıran
Mezarını kazanlar
Dört bir tarafı örülmüş
Sandık gibi bir yer ile karşılaştılar.
Şaştılar...
Dediler:
"Allah Allah, kim bilir, kimler, ne için
Ne zaman, burayı yaptılar?
Hani Nasreddin Hoca ile karısı
Kavga gürültü atmışlar
Birbirlerini yataktan,
Çağırmış şehrin kadısı:
"-Ne oluyor anlatın!
Komşulardan şikâyet var..."
Nasreddin Hoca:
“-Yok bir şey efendim; bir yatağa
Dört kişi sığmıyoruz. Benim eski hanım,
Hanımın eski kocası...
Yok bir şey, bu onun patırtısı"
Döşekleri genişmiş herhalde bizimkilerin
Sığmışlar annem eski kocası
Üç kızı, dedem rahmetli karısı
Çocukları, annem ve iki kuması
İşte küçük kızın anneannesinin hikayesi... O denli işleyecektir
ki bu hikaye küçük kızın içine, anneanne olduğu zaman dahi
hassas, kırılgan masum bir çocuk yüreğiyle; ince bir sızıyla
hatırlayacaktır bu hikayeyi ve seferberliği...
Babaanne
Fatma Hanım
Tandırın başında, küçük kızın babaannesi Fatma hanımın
hikâyesi de anlatılırdı. Onun hikâyesi çok üzmemişti küçük
kızı.
Onun hikâyesinde anne çocuk ayrılığı yoktu, eş ayrılığından
da küçük kız habersizdi.
Fatma hanım da seferberlik dullarındandır.
Kocası Liman Hafız harbe gider
Yıllar geçer harp sürer de sürer
Bu arada köye de Rus girer.
Fatma Hanım da diğer kadınlar gibi
Yüzüne kazan karası sürerek gezer.
Bu arada harp biter.
Liman Hafız Ruslara esir düşer.
Köye bir haber ulaşmaz, Liman Hafızdan
Ölmüş müdür, kalmış mıdır?..
Bilen yok, gören yok
En çok da bu belirsizlik bitirir Fatma hanımı.
Ölüm Allah'ın emri, ya yitik?
Yitmiş midir kocası dağda, taşta,
Yem mi olmuştur kurda kuşa?
İnsanın bir yitiği olmasın...
Gözü hep yolda olur, kulağı kirişte,
Benzetir her uzaktan gördüğünü
-"Bu gelen o olmasın
koşun, koşun bir bakın"
Koşturur çocukları gelenden yana
Ne çare geri döner, yüreği yana yana
Yalvarır Allah'a:
"-Ya Rabbi, bir haber... bir haber
İster ölü, ister diri...
Sensin canı alan, veren,
Hoştur bana senden gelen,
Ya goncagül yahut diken,
İster libas, ister kefen
Bir haber gönder tez elden"
Daha elleri yüzündeyken...
Parmaklarının arasından
Görür haberciyi, at üzerinde
Köyün alt girişinden...
"Müjde, müjde Fatma hanım, Soğanlı dağında görmüşler
Liman hafızı.
Bu gelen, müjdeyi veren Saraloğlu Harun beydir.
Gelir Liman Hafız, bitkin perişan
Gözde fer yok, dizde derman.
Tutar elini arada gizli gizli,
Bakar karısının gözlerine içli içli...
"-Günah olduğunu bilmesem
Önce seni
Sonra vururdum ben, beni
Komazdım seni ellere
Nidem ki teslim olmuşum kadere."
Bırakır sözü burda
Bayburt'tan bir değişe:
Bir sardığım vardır sırmadan telden
Bir çift yavrum vardır tomurcuk gülden
Nasıl ayrılayım gül yüzlü yardan
İşte böyle hal deli gönül
İster ağla, ister gül, deli gönül
Üç gün yaşar, dördüncü gün kapar
Gözlerini Seferberlik gazisi.
Arkada yine bir dul, yine yetim çocuklar...
Fatma hanım, Anadolu kadınının Osmanlı çehresini temsil
ederdi. Cesur, otoriter, yılmaz, yıkılmaz, sabırlı. Yanlışı
düzeltmede sabırlı, engelleri aşmada sabırlı, varmak istediği
istikamete ulaşmak için sabırlı.
Kaderi, kayıtsız şartsız teslimiyet değil, kul
iradesinin işlemediği, gücü yetmediği yerde teslimiyet olarak
tanır ve orada teslim olur.
Candan sevdiği önderi, rehberi, Peygamberinin sözlerini hiç
unutmazdı;
"Allah'ı hatırından hiç çıkarma ki seni korusun.
O'nu hatırında tutarsan karşında bulursun. "
Onun şartları değişik. Kocasından kalan tarlaları, evi
var. Karışanı görüşeni yok. İlk işi kendine bir eş seçiyor,
Kurban ağanın evine gitmiyor, onu evine alıyor. Evli, beş çocuklu
Kurban Ağa da bu işe bayılıyor. Bir ev, bir kadın daha, ne
zararı var. Kadın ama ne kadın, kadı gibi bir kadın.
O yıllarda böyle şeyler olağandır Anadolu'da
Bir kap yemek, sırtına bir urba al, sana bir kadın daha.
Gülcevher’in yazgısı
Savaşın, yoksulluğun etkisiyle ucuzlamıştır can pazarında
canlar.
"Dokuz aylık bebeğimi memeden kesip falan köye...
Oraya gitmiştim ırgat olarak, üç ay gelemedim" diye
anlattı Anadolu'nun çilekeşlerinden bir hatun.
Köye döndüğü gün köyün mezarlığında bir mezar kazıldığını
gördü.
"-Acep kimin mezarı, ölen kim ola?"
Kurt düştü içine Gülcevher gelinin. Adımlarını daha
da sıklaştırdı, eve vardığında kapının önüne kazanlar
kurulmuş, cehennem misali yanmakta ateş, ısıtmakta suyu.
Kazanın altındaki ateş yüreğine sıçradı sanki.
Kalabalık yığılmış;
"Isınan kimin suyu. Yoksa bebeğimin suyu mu?"
diye çıkmayan sesiyle bağırdı kalabalığa, başladı başı
dönmeye dönmeye, kalabalık üstüne üstüne gelmeye, yığıldı
kaldı eşiğe.
Kendine geldiğinde tandırın başındaydı.
"-Sen sağ ol! Daha gençsin, evlat iyal çok olur,
kocanın canına zeval gelmeye".
Büyükler lüzum hissetmemişler, çağırmamışlar
cenazeye bile. İçine düşen kurt, Gülcevher gelini çekip
getirmiştir köye, bebeğin melek yüzünü son bir kez görmeye.
Bir söz vardır Anadolu'da:
"Annenin kaderi kızına çeyizdir" diye. Söylenilen
gibi bir çok kızı ve oğlu olur Gülcevher gelinin. Büyüyüp
serpilir kızlar gelinlik çağları gelir, verir Allah'ın emri
ile söz keser, nişan takar.
Hastalık bu ya gelir bulur nişanlı kızı.
Bir gün ayağı şişer, bir gün kolu,
Bir gün bacağı bir gün dizi.
Portakal büyüklüğünde bir yumru ağrıtır sağını
solunu.
Keser nefesini aldırmaz soluğunu.
Gezdirirler hekimi doktoru,
Yok bulamazlar çaresini.
Ziyarete gelen konu komşu;
" Uğradı" derler "bu uğradı
İyi saatte olsunların kadrine uğradı."
Kalır üzerinde bir cinli adı.
Hastalığı geçmiştir, ama akıllarda kalmıştır
İyi saatte olsunların uğradığı.
Zamanı gelir, düğün dernek kurulur
Zeynep kız, gelin olur.
Bir zaman sonra nur topu gibi oğul doğurur.
Bir kaç günlük bebekken
Kasığında o şiş peyda olur.
Bebek fıtık olmuştur.
Ama gel de anlat bunu el âleme, evdekilere.
"-Bebeğin hastalığı benziyor annesininkine"
Asker çocuğudur bebek.
Anadolu'da gelindir annesi.
Çıkmaz sesi, dile gelmez düşüncesi.
“Doktora götürelim” diyemez,
Elinden bir şey gelmez,
Emzirip sallamaktan başka.
Tabii işlerden fırsat varsa...
Ağladıkça şişer bebeğin kasığı,
Şiştikçe ağlar sabaha kadar.
Annesi, sallar da sallar...
Okurlar, üflerler bir türlü gitmez iyi
Saatle olsunlar, terk etmezler bebeği.
Ufacık bebek ateşten, hararetten
Tas tas ayranları yutmakta.
Bu arada aylar günler birbirini kovalamakta.
Evin büyükleri yaylaya, gelinler orağa çıkmakta
Bebek annesinin sırtında,
Onunla beraber eğilip doğrulmakta.
Tarlada, şurda, burda...
Artık bebek iyice cırlamakta,
Çığlıkları yeri göğü tutmakta.
Komşulardan büyükler:
"-Bazı hastalıklar cin illetine benzer
Bir doktora ulaştırın, bir çare araştırın"
Deyince evdekiler bir at arabası kiralar
Doktorun yolunu tutarlar.
Amma geçmiş ola...
Doktor şöyle bir bakar:
"-Nedir bu yaptığınız ?
Öldükten sonra niye getirdiniz.
Önce hocalara mı götürdünüz?"
Arabanın sürücüsüne bağırır da bağırır.
Arabacı:
"Ben değilim, askerde bu sâbinin babası"
Doktor:
"Alın götürün, gözünüze sokun
Ölüm Allah'ın emri
Ama nedir bu yavrunun çilesi
Görülmüş mü cahilliğin böylesi?"
Alır dönerler bebeyi,
Umutsuz umutsuz;
Mutsuz mutsuz...
Tangır tungur ilerlerken at arabası
Zeynep gelin:
"-Acaba ne yapıyor babası?
İçine doğmuş mudur halimiz?
Yavrum yavrum, annesinin ciğer
paresi."
Anlatıyor annesi;
"-Eve geldik umut tükenmiş
Sanki dünya yıkılmış,
Aldılar kollarımdan bebeği koydular divana.
Geldi vakit, can verdi yavrum, kıvrana kıvrana.
Dört gündür uyuyamamıştık
yavrumla.
Ben de uyumuşum o susunca,
Baygın gibi sabaha kadar...
Ezanlarla beraber kulağıma:
"-Saklayın her şeyini
Eşyalarını sandığa beşiğini koyun ahıra
Görmesin hiçbir şeyini uyanınca..."
"Ah anam! Demek...
Gerçekten öldü bebeğim
Boş kaldı beşiğim
Yaylaya da haber gitmiştir "bebek hasta, cinler iyice sıkıştırdı"diye.
Başından kaynar sular dökülür küçük amcanın.
Bu sebeple
Isırgan toplaya toplaya döner köye.
Elinde demet demet ısırgan
"-Nerede gelin, çabuk çağırın...”
Bağırır kapılardan;
“-Şu ısırganla onu bir dağlayayım
Aklı başına gelsin.
Niye sahip olmadı el kadar sabiye?”
“-Sakin ol, bebek cennete uçtu
Rahmeti Rahman’a kavuştu!”
Oradan der demez birisi,
Kolları yana... Önce ısırganlar,
Sonra kendi yüzüstü düştü yere...
Bu sırada kayınpeder;
Bebeğin dedesi, orağa gittiği köyden geri döndü.
Kapının önünde oğlunu yatar halde görünce
“-Kimle kavga etti bu, geldi yattı buraya gene?”
"-Bu sefer dövüşten değil, çocuk öldü ondan"
derler.
Daha bir şey söylemez, yalnızca "ha "der.
Ne ah der, ne vah der. Niçin, üzülmemiştir dede?
Acaba ölümle hayat bir midir ona göre?
Ya da ölmek yaşamaktan daha mı yeğdir o günlerde?..
Yahut da nasırlaşmış mıdır yürekler yetimlikler
Yoksulluklar ve ölümlerle?..
Seferberlik çocuğudur dede.
Belki de annesinin kollarında öldüğünden
Daha kısmetli bulmuştur diğerlerinden.
Yol kenarına atılmış,
Yol boyu dizilmiş kundaklı bebeklerden.
Kim bilir yaşamanın zor
Bir mücadele olduğunu düşündüğünden
Bu mücadeleye katılmadan yorulmadan
Öldü diye teselli vermiştir kendi kendine...
Bebek yıkanıp kefenlenip hazırlanmıştır komşuların
ellerinde annesinin odasındaki küçük abdest bölmesinde.
Zaten minicik bir beden
Ne olacak
Ne kadar su ne kadar kefen
Lazım olacak?
Çağırırlar annesini:
"Gel gör bebeği bir daha"
Anne girer odaya
Bebek yatırılmış karyolaya.
"Daha dün böyle yatardık yanyana
Türküler söylerdik askerdeki babaya."
Uzandı aldı kollarına
Bastırdı bağrına.
Nasıl konulurdu bu yavru toprağa
Nasıl bırakılırdı o karanlık çukura?
Yok yok olamaz!
Verilemez bu bebek.
Öpmeye kıyamadığı yavrusunu
Börtü böcek mi yiyecek?
Bu gül yanaklar bu minik ağız
Bu gölgeli kirpikler
Bu mini minnacık eller!
Nasıl... Nasıl çürüyecek!
"-Ah bebeğim" dedi.
Razıydım sabahlara kadar sallamaya
Razıydım geceler boyu uykusuz kalmaya"
Her şeyin küçüğü sevimli olurmuş, evet evet ölünün
küçüğü bile...
Ne kadar sevimliydi şu bebek kefenin içinde
Hediye paketi, sanki ölmemiş ne kadar tatlı ve taze
"-Kundağın bile bu kadar yakışmamıştı sana
Rabbin acısın yanık yürekli anana!"
Seslendi dışarıdan biri;
"-Haydi bacım çık, bebeği alalım
Vermek, vermek... bebeği
“-Allah’ım senden sana sığınırım,
Toprağa nasıl veririm?
Kıyamazdım yerlere koymaya
Doyamazdım koklamaya
Nasıl veririm şimdi kara topraklara?”
Geldi ninesi:
"-Yavrum Allah'a teslim ol Musa'nın
Annesinin teslim olduğu gibi
Say ki sandığa koyup Nil 'e, bıraktın
Unutma Nil cennetten çıkar
Yine cennete akar.
Teslim ol kadere ,bırak Nil'e.
Unutma bu son değil
Kavuşacaksın bir gün yine.
"-Öldüğüne değil, çırpına çırpına
Öldüğüne yanıyorum ben nine."
Babaanne:
"-Bugün onun hesabını yapma
O’ndan geldik, O’na döneceğiz yine.
Ha bugün, ha yarın.
Sen bile senin değilsin
Kaldı ki evlâdın, yârin...
Ver şimdi bebeği, sana
Sevgisi hatıra kalsın.
Onu göm yüreğine.
Makberi olsun bağrın.
Üzülme kavuşacaksın mahşerde yarın.
Hiçbir şey yok olmaz
Bunu unutma sakın."
Devam etti nine:
"-Hor görme toprağı
Toprağa gömülmek aziz kılar insanı.
Üç gün sakla kucağında bebeği,
Dördüncü gün göreyim seni.
Kokar kararır
Değil etraf, anne bile usanır.
Hüdâ’nın hikmeti her şey!
Haydi kızım ver bebeği
Göster teslimiyeti"
Gelin;
-"Kavuşmak üzere yavrum
Kara toprağa değil, seni Rabbime
Cennete gönderiyorum.
Huriler annen olsun,
Meleklerin kanatları beşiğin
Mahşerde eksik etme benden şefaatin!"
Kucağından bıraktı bebeği ve çıktı. Sonraki günlerde
gelin eskiden olduğu gibi işini bitirdikten sonra elişini alır,
ahıra atılmış boş beşiği bir taraftan sallar, bir taraftan
ağlayarak türkü söyler gizli gizli.
“Sökmüş çadırların göç etmiş Leyla
Vardım ki boş kalmış yar otağları..”
Ahırın kapısından bir gölge görününce saklanır
Askerdeki babaya derdini türkülerle anlatır...
Ölenle ölünmüyor ...
Siz hiç sarı deniz gördünüz mü... Ya yeşil?.. Anadolu
da yeşil yeşil ebruli, açık koyu dalgalanır denizler, ya da
altın sarısı. Baharda yeşilliklerin arasında kırmızı
gelincikler, beyaz papatyalar, denizdeki mercanları, incileri hatırlatır.
Ve yazın buğday dolu başaklar, denizlerdeki hazineleri. Ya
da grup vaktini...
İşte şimdi karınca gibi çalışmak, ha bire orak
sallamak, demet yapmak, demetleri toplamak, harmana kaldırma
zamanı.
Keyifli bir yorgunluk var buralarda. Erkenden alaca karanlıkta
çıkılır yola, gün doğmadan serince yürünür kavakların hışırdayan
yapraklarıyla çayırların, yoncaların arasından.
Etrafınızda keklikler dolaşır güvercin rengi tepelerde.
Ve siz devam edersiniz elinizde yoğurt bakracı, bakracın ağzında
lavaşlar, tekne kazıntıları.
Su mu?
Su zaten kaynaklarda, göllerde buz gibi. Haydi bismillah,
hart hart koro halinde orağın, tırpanın âhenkli sesi.
Kimileri demetleri toplar, deste yapar.
Erkeklerin başına mendil güneşlik eder, kadınlar çemberleriyle
sıkıca bir sararlar yüzlerini. Alınlarına gaç vururlar, güneşten
korunmak için, Ağustos sıcağında.
Gün tepedeyken orağı bırakırlar namaz ve yemek molası için.
Kayınpeder:
" Haydi gelin git, buz gibi su getir gözeden içelim
hayrına."
Gider gelin, buğdayların arasından
Bazen ince bir yılan
Tıslayarak kayar yamaçtan.
Bazen bir çalıkuşu havalanır aralardan.
Bazen de bir guggi kuşu öter
"Guggi guggi" diye çalılardan.
Toprağın başakla gelin güvey olduğu,
Türlü kokular saldığı,
Havayla karışık yürür gelin.
İner gözenin başına.
Dili damağına yapışmış susuzluktan
Oturur içmez sudan.
Kapatır gözlerini, uzatır ellerini
Göğe doğru diler ulu Mevla'dan:
"-Ne olur, ol deyince her şey oluveren Allahım,
Kuru ağaçlara can veren Allahım,
Bir taneden bin tane veren Allahım,
Kayalardan taşlardan, çağlayanlar fışkırtan,
Kuru yerlerden yaş yemişler çıkaran
Allahım!
Topraktan çıkar yavrumu,
Kollarıma ver bir kere.
Yoksa susuzluktan ölürüm de
İçmem suyunu"
Dili damağına yapışık söyler söyler...
Gözler kapalı bekler de bekler.
Onu güneşten çok
Evlâdının ayrılığı yakar.
Bekler bekler çaresiz boyun büker,
Birden aklına kendinden su beklendiği düşer.
Kadere boyun eğer
"-Estağfurullah" der
Doldurur testisini kalkıp yola döner.
Bir keklik havalandı yavrularına
Yem bulmak için yuvadan.
Çalıların arasından
Gözü yavrulara ilişti gelinin.
Sildi gözyaşlarını tersiyle elinin.
Düzeltti çemberini,
Çekti bürüğünü,
Silkeledi pembe güllü
Yeşil dallı basma entarisini,
Başaklarına basmamaya dikkat ederek
Yoluna gitti.
"-Geldin mi gelin" dedi kaynatası;
"-Hele bir su dök" dedi uzattı tası.
Döktü gelin testiden, cevap vermeden,
Dargın olduğundan değil gelinlik tuttuğundan.
Oralarda bir adet vardır
Gelinin sesini duymaz
Kayınlar, kayınpeder
"-Oh çok şükür "dedi
İçtikten sonra.
-"Yahu şu bizim rahmetli
Şanslı çocukmuş öldü iyiki.
Ne yapacaktı tarlada bayırda bu sıcakta."
Gelin çıkmayan sesiyle;
"Ya Rabbi, ne diyeyim senin bu kuluna
Merhameti yok mu bunların?..
Yok desem, yemez yedirir
Gerektiğinde canlarını verirler...
Bu sözü nasıl derler
Diyorum ki vicdanım elverse
Terbiyem müsaade etse
Dalsam sıksam boğazını kim
Bana ne diyecek?
Nasıl olsa cinlerden bilinecek!"
Elbette çok kısmetlidir bebeği. Annesinin elleriyle boğduğu
bebekten. Evet evet kısmetlidir. Ya annesinin elleriyle can veren
bebek ne kısmetsiz yavruydu; ne kısmetsiz anaydı o ana.
Bir köy... Erkekler düşmana karşı gitmiş, yaşlılar,
kadınlar, çocuklar köyde. Korku bekler yürekleri, geliyor düşmanın
haberleri.
Ayaklanmış azınlıklar yakmışlar, Bayburt'ta insanları.
Tecavüz etmişler gelinlere, kızlara, yarmışlar hamile kadınların
karınlarını. Korku dağları bekler, korku bekler yürekleri. Köyün
alt tarafından nal sesleri, silah sesleri. Toplanmışlar on beş
kadın saklanıyorlar bir evde. Sesleri duyunca
"-Samanlığa koşalım, samanlık daha güvenli.”
Saklanırlar samanlıkta iki gün, başlar mideler kazınmaya
sancımaya açlıktan. Büyükler dayanır da çocuklar laf
anlamaz, hele bir buçuk yaşında olan hiç susmaz.
Annesi göğsüne bastırır ağzını yok yine duyulur sesi.
Eliyle ağzını kapatır. Yine olmaz. Acıktı yavru anlamaz. On
beş çift göz kararmıştır. Korku yürekleri kabartmış, akılları
baştan almış. Bildikleri, düşündükleri tek şey vardır, o
anda çocuğun susması. Susmalı çocuk susmalı. Çocuğun ağlaması
düşmanı getirecek. On beş kadın diğer çocuklar, delik deşik
edilecek.
On beş çift göz başlar çocuğun üstüne üstüne
gelmeye.
Anne:
"-Bari ben susturayım der. Elleri... elleri... annenin
elleri... Kısmetsiz bebeğin boğazında, talihsiz annenin
elleri. Bebeğin çıkmaz olur nefesi , duyulmaz olur sesi.
İşte size bir seferberlik hikâyesi daha. Kime mi ait? Bu
da ötekiler gibi tabii ki tandırın başına:
Köyde devriye dolaşan iki urus nefer
İki kadının ardına düşer, iz sürer.
Kadınlar nefes nefese eve girer.
Merdivenlerde pat pat sesler.
Ne yapalım, ne edelim diye birbirine bakar,
Ambara dalarlar.
Askerler her tarafı arar...
Nihayet bulur kadınları ambardan çıkarırlar.
Kadınlardan adı Altın olan başlar çırpınmaya.
Çaresizlikten saçını başını yolmaya...
Dizlerine vurmaya...
"-Ah benim kem talihim
Ah benim karayazım
Ah benim namahreme açmadığım
Ak yüzüm!
Allahım urus'a mı çiğneteceksin namusu mu?
Al canını kurtar bu masumu.
Erim cephede çarpışırken,
Çocuklarım açlıktan ağlaşırken
Urus'a mı çiğneteceksin namusu mu?
Al canını kurtar bu masumu"
Diyerek dövünüyor,
Saçını başını yoluyor
Kendini yerlere atıyor
Yakasını paçasını yırtıyor...
Kadının halinden ürken askerler
Biraz geri geri giderler...
Bu arada ikinci kadın fark eder
Tamam:
Askerler ürktüler
O da başlar dövünmeye
"-Et altun'um et" diye diye
Kurtarır Altın hanımın çırpınması onları
Urusların elinden.
Entari yırtılsa da yakasından yeninden...
Devamı için tıklayınız