Köyün delileri

 

Köyün dört delisi vardır;

Üç erkek delisi,

Bir de deli Aliye'si...

İşte tandır başında

Bir sürü hikaye daha...

Varsın televizyon, radyo olmasın ne gam

Yok mu söylenilecek söz,

Gülünecek adam?

Hohol Nazım'ı bilirsiniz?

Canım, hani yaman avcı:

Balalara acımayan,

Anne ayıyı vuran!

Hani ocağı sönen,

Damda yaşayan...

Bu haliyle kim çıkar ona, kocaya varan?

Bir aklı evvel mi akıl etti,

Yoksa kendileri mi niyet etti

Bilinmez, işte bizim Aliye'yi

Hohol Nazım'a vermişler..

Bir güzel giydirip süslemişler;

Başına pullu yazma,

Ayağına işlemeli çorap,

Cızlavat lastik, bir de yeni entari

Yapmış cömertten biri...

Hohol nazım da yıkanmış

Kırk yıl aradan sonra,

Bunu gören köyün büyükleri

"-Hohol yıkandı! Kıyamet mi kopacak,

Bakalım Aliye nasıl gelin olacak?..”

Herfene yapıp bir düğün kurmuşlar,

Aliye'yi baş köşeye oturtmuşlar.

Gelinde bir süzülme, bir süzülme

Ceylan bakışlı kızlar süzülemezmiş öyle.

Eğlenmiş gelinler kızlar,

Çekilmiş halaylar oynanmış barlar...

“Kaleden kaleye Şahin uçurdum

Ah ile vah ile ömür geçirdim

Yara şerbet diye ağu içirdim

Can Temürağa dön Temürağa

Bir taban üstünde sek Temürağa

Kalenin kapısı demir değil mi

Demiri eriten kömür değil mi

Güzele sarılmak ömür değil mi

Can Temürağa dön Temürağa

Bir taban üstünde sek Temürağa

Kaleden kaleye kar yiyilir mi

Ellerin yarına yar diyilir mi

Koynuna girmeden sır diyilir mi

Can Temürağa dön Temürağa

Bir taban üstüne sek Temürağa...”

“Aliye’nin ayağında yemeni, yaz gelince gezer çayır çimeni” diye sarı kız türküsünü, Aliye’ye uyarlayıp oynamış oynamışlar, ha babam, de babam.

Akşam olmuş gelinle güveyi bırakıp gitmişler.

Tabii Aliye ahıra gitmemiş,

Hohol Nazım’ı iç güveysi almış.

Gelin olmak kolay mı?

Aliye tandır yakıp ekmek bile pişirmiş.

Daha evvel ne mi yapardı?

Çaldığı kapıda oturur yemeğini yerdi.

Sımsıkı bürük çekmiş,

Bürüğünü evde bile açmamış.

Ehram giymiş dışarı öyle çıkmış.

Ama yırnaktan

Geçerken gene tanımış erkekler.

Hele ki onu iyi tanıyan bazı erkekler

Bıyık altından gülmüşler

Aliye'nin bu haline.

Onların bu gülmeleri dert olmuş

Aliye'nin yüreğine.

Bir gün, beş gün

Sıkılmış aliye gelin olmaktan.

Ehramlara sarınmaktan,

Bir koca sahibi olmaktan.

“Aman” demiş;

"-Ne diye bu sıkıntı?

Zaten karnım doyuyordu sırtım pekti."

Atmış ehramı sırtından,

İndirmiş çemberi yüzünden,

Hohol'u kovmuş tez elden:

“-Usandım yeter be...

Delilik yeğdir bu işten" demiş

Eski hal üzere devam etmiş

Köyün öteki ergişi delilerine gelince:

Onlar da ekmek elden, su gölden yaşarlar...

Refik gördüğünden sigara ister.

Yüzünden hiç eksik etmediği gülüşüyle

Bir taraftan elini kıtlar...

Deli Yusuf da kendi halinde yaşar..

Şehire şahitliğe götürür biri.

Hakim adını sorar.

Bizim ki götürene döner

"-Ola Metin benim adım neyidi?"

Hakim bırakır kalemi

İkisini birden kovar.

Deli Yusuf'a:

"-Bana bak bir daha gelme karşıma

Adını öğrenene kadar"

Deli Bilal, Deli Yusuf'un oğlu.

Bir hafta on gün yok olmuş ortadan,

Bir ağaca asılı bulmuşlar

Ormanda onu ayağından.

Çıkmış meğer aluç yemeye,

Sıra gelince inmeye,

Sıkışmış kalmış bir kütüğe,

Baş aşağı asılı kalmış günlerce...

Şaşmış bulanlar:

“-Kadir Mevlam yardım etmiş bu az akıllıya.

Gelseydi bizim başımıza

Çoktan yem olmuştuk çakala, kurda ayıya."

Köylü caminin altında ona bir yer yapar,

Taze yoğurt, taze yağla besler bakar.

Delilerdeki sefa akıllılarda ne arar?

Ezan Allahu ekber, köylü camiye gider

Açıktır bütün kapılar...

Artık alaca karanlığa kadar.

Kapısı açık evlerden biri:

"-Seher yeli giren eve bereket huzur girer."

Haçça bibi namazını kılmış

Biraz daha ısınayım deyip yatağa girmiş.

Yorgan aralanıyor

Haçça bibiye kuvvetli bir kol

Arkadan sarılıyor.

Hatça bibi:

"-Aman hacı, gençliğin mi geldi aklına

Ne bu tutma, ne bu sıkma"

Diyor,

Arkasına dönme zahmetine katlanmadan.

Kollar daha bir sıkı sarıyor.

Haçça bibi:

“-Dur hacı, ha şimdi gün kavuşur

Gelin, kız odaya doluşur...

Rezil mi edecen beni...”

Derken, dışardan bağırır İbraham emmi:

"-Kız Haçça gah goyunu, guzuyu gatalım.”

Sesi duyunca hızla arkasına döner

Aman! Deli Bilal’miş Haçça'ya sarılan meğer.

Hemen yataktan fırlar

Etrafta bir şey arar,

Epeyce de Bilal'ciği hırpalar...

Birkaç terlik yemiştir deli Bilal ama olsun,

Kam almıştır bu dünyadan.

Ay, daha beyazdır karlı gecelerde. Bir yandan ay parlar, bir yandan kar.

Öğretmen beyin evde olmadığı gecelerden biri. Yarıyıl tatilinde küçük oğlu Salih'i alıp İstanbul'daki diğer çocuklarını ziyarete gittiydi herhal.

Kaniye hanım, adeti üzere, tavuklarla beraber yatmış, yatarken de:

"-Köroğlu’nun saatinde beni kaldırın" diye tembihlemiş, kalkıp radyodan merakla Köroğlu’nun hikayesini atışmalarını;

"-Aldı kör oğlu, aldı Ayvaz” diyen takdimcinin tok, tatlı sesinin eşliğinde dinlemiş, yatsıyı kılmış, yeniden bu sefer çocuklarla beraber yatmış uykuya geçmişler.

Evin ön taraftaki kapısı gece yarısı çalınıyor ufak ufak fiskelerle.

Bir, iki, derken duyuyor evdekiler sesi, kulaklar kirişte

"-Kim bu saatte?"

Bekliyorlar

Ses versin kapıyı vuran.

Yine ufak ufak tık tıklar..

Kâniye hanımda boy pos yerinde

Ama öd yok içerisinde.

“-Tamam bu deli Yusuf, geldi bizi kesecek!”

Anneleri böyle der

Ayılıp bayılırsa çocuklar ne edecek?

Korkudan ne içeridekiler ses verir

Ne dışardan ses gelir.

Dışarıda ay daha bir parlamakta

Parlatmakta karları.

Bu kez hatırlatmakta

Kınından çıkmış kılıçları.

Kaniye hanım ayılıp bayılmada.

Seniha, müezzine laflar saymada:

“-Geberesice kalksana

Ezanı okusana"

Bir uyansa Hacı Fikri, bir ezanı okusa.

Bütün köy tavuğuna horozuna kadar uyanır.

Bütün kapılar ardına dek dayanır.

Şimdi bile anlayamaz küçük kız

Annesinin niye akıl etmediğini,

Çıkıp balkondan seslenmediğini...

Ağızlarının içindeydi Kotan emmi

Kuru Maya, Gül Cemal'in evleri...

Çok şükür uyuşuk adam kalktı

Ezanı okumaya başladı.

O arada korkudan yürekler

Kapıdan da tık tıklar kesilmiştir.

Kapılar bir bir, başlar açılmaya

Çıkarılır hayvanlar sürüye katılmaya.

Kâniye hanım da uzatır başını cama

Bakar, kimse yok ortalarda

Ertesi gün...

Hizmetçisine seslendi ağa:

"-Atımı hazırla, tak yeni koşum takımlarını

Karısına seslendi:

"-Getir bayramlık esvablarımı;

Çarıkları mı değil, yeni ayakkabılarımı

Karşı köyde kılacam bugün cumayı."

Yıkandı, tarandı, ocakta yakıp kararttığı

Fındıkla bıyıklarını iyice kararttı, burdu.

Atına atladı, dört nala sürdü.

Keyifle konuştu kendi kendine:

"-Hınzır karı bir taşla iki kuş vuracak,

Nasılsa ebeye geldi, ebenin marifeti bilinecek,

O da benimle gönül eğlendirecek."

Atını Camii'nin altına bağladı.

Girdi içerde hutbe dinledi.

Kimi kasketini ters çevirmiş,

Kimi başına mendil bağlamış,

Kimi de alaca bir sarık dolamış.

Güneş çoğunun elini yüzünü karartmış

Üstünü başını sarartmış, ağartmış...

Kiminin yün çorapları yeni, kiminin yamalı,

Kiminin ki delik tabanları, parmakları fırlamış.

Hoca mihraba, cemaat saf tutup namaza geçti.

“Gece neredeydim, gündüz neredeyim?”

Diye düşündü, rükuya eğilirken.

Aşırlar, tesbihat derken

Cemaat dağılmaya başladı.

Bakındı Bakir ağa:

“Nerede acep Mahmut Molla?”

Gördü dışarıda,

Caminin önüne uzatılmış

Yaşlı kütüğün üstünde oturuyor.

Değneğine dayanmış bir ihtiyarın yanında;

Onunla sohbet ediyor.

Selâm verip yanına oturdu ağa, elini uzattı merhaba demek için, yüzüğünü göstere göstere.

Molla Mahmut'un yüzü değişti. Alı al, moru mor oldu. Karardı, kızardı, sarardı.... Kendine uzatılan eli kuvvetle, kıracakmış gibi sıktı. Yüzüklü parmağı daha bir acıdı ağanın. Molla Mahmut daha bir derinden; delecekmiş gibi baktı gözlerine can alıcı, alıcı, yılan gibi.

Bu bakışlarda çok şey okudu Bakir ağa.

Köyüne dönerken nedense keyifsiz olduğunu hissetti yolda .

Sordu kendine;

"-Neden?" intikamımı aldım işte. Hep bugünü beklemiştim.

Arkadaşımdı, yokluğumdan yararlandı.

Beraber at sürer, cirit oynardık,

O bir köyün ağası, ben bir köyün ağası.

Bir yer, bir gezerdik, olur muydu

Arkadaşlığın bundan âlâsı."

O bakışlar...

"Bu sefer sen kazandın" der gibiydi.

"Ama bu sefer".

O gece Mahinur yine çağırdı Bakir ağayı. Gitmedi, hizmetçisini gönderdi ağa:

"-Söyle ona, alacağımı aldım"

Bu arada harmanlar kalkmış

Sapla saman ayrılmış

Taneler savrulmuş

Pahar da saylanmış

Taşlarından ayrılmıştı.

Zahireler kilim, keçe üzerinde

Damlara kurumaya bırakılmış.

Çocuklar kargaları bekliyor,

Büyükler kazan kurmuş bulgur kaynatıyor.

Kimisi kurutmuş, çekilecek bulguru olanlar çekmeye başlamışlar bile.

Bakir ağa da, ağalığına yakışır bir şekilde değirmene yüz çuval buğday yıkmıştı, öküz arabalarıyla.

Gece... Gökyüzünde dolunay ve şırıl şırıl su sesi. Cırcır böceklerinin kesik kesik ötüşleri arada sırada gelen köpek ulumaları bastırıyor.

Ne güzel bir gece, hafiften bir rüzgar esiyor ılgıt ılgıt. Nemli bir un kokusuna karışan toprak kokusu ve değirmenin cızır cızır sesi, taşın buğdayların üzerinden geçerken çıkardığı sese karışıyor.

Açık pencereden dolunaya baktı ağa, efsanelerdeki dolunayda çıkan kurt adamı düşündü, ürperdi. Yüreği de dallar gibi kıpır kıpır oldu. Hizmetçisi bir türkü tutturmuş taşın altına buğday sürüyor.

“Giydim çarıklarımı

Gel bağla bağlarımı

Terkettim gidiyorum

Bayburt'un dağlarını”

Evet yüreği kıpır kıpır huzursuzdur, Mahinur’la geçirdiği geceden beri. İçeride bir şey, yüreğinde bir şey rahatsız ediyordu onu; herhalde vicdan dedikleri şey.

Parmağında nikâh yüzüğünü gördüğü zaman Molla Mahmut'un yüzü geldi gözünün önüne.

"Ne dona büründü ama" diye güldü acı acı.

Öfkesini yutmak zorunda kalması mı daha zor geldi, boğazıma sarılamayıp kendini sıkması mı?

Ne desin di milletin içinde:

"Benim karımın yüzüğü senin parmağında ne arar?" Boynuzlanmış,der el alem güler.

Böyledir bu işler, hep böyle işler. Zor durumda olanı daha bir zorlardılar, haksıza hak tanırlardı çoğu zaman.

Karısı geldi gözlerinin önüne. Bir yaşındaki oğlu, annesinin diktiği basma entariyle düşe kalka yürüyen oğlu.

"-Of aman kurtulmalıyım bu düşüncelerden" dedi kendi kendine. Dışardan açık pencereden bir gürültü geldi sanki, ağanın açık yüreği bir hop etti nedense. Aklına Molla Mahmut’un yılan gibi gözlerine bakması geldi.

Gayri ihtiyari değirmenin alçak penceresine doğru yürüdü. Eli beline, silâhına gitti.

"Kim var orada?" diye bağırdı iki ağız, gür sesiyle. Kavakların arasından bir şey parıldadı ay ışığında "dom -dom- dom" açık hedefe tam isabet...

"-Yandım" diye bağırdı ağa . Silahına davranamadan devrildi. Kopup gelen bir dağ gibi...

Hizmetçi direkte asılı tüfeği kapıp koştu kapıya doğru.

"Dur" diye bağırdı ağa "açma kapıyı, dilim dilim doğrarlar beni, açma."

Bir zaman açtırmaz kapıyı, habire kan kaybetmektedir. Hizmetçisinin;

"-Yapma, etme ağam, gidim yardım çağırayım" sözlerine neden sonra, ikna olur.

Hizmetkâr pencerenin tahta kanatlarını içerden, kapıyı dışardan kilitler köye koşar. Nefes nefese, telese telese. Çayırlardan koşar, arklardan geçer, köye dalar rastladığı ilk kapıdan başlar çalmaya, bağırıp çağırmaya.

"- Uyanın ağayı vurdular!"

O gece köy halkı Ramazan davulcusunun güm gümleri ile değil ağanın hizmetkarının kapıları dövmesiyle sahura uyanır.

İnsanlar, duydukları haberin dehşetinden uykulu uykulu elleri ayakları birbirine dolaşır, çoğu kandilin yerini şaşırır, kimi çarığını ters giymiş, kimi üstsüz kimi başsız , bir adam şaşırmış karanlıkta kendinin diye karısının güllü şalvarını geçirmiş ayağına.

Önce köyün meydanında toplanırlar. Sonra değirmene doğru akarlar. Bütün köyde çınlamıştı bu ses;

"-Ağa’ yı değirmende vurdular!!!"

O gece, Osman bey’in kolu Fethiye’ye yastık, karısının Saçları Osman Bey’ e üstlük eder, ay ışığı başlarında kandil olup yanarken onların kapısı da büyük bir telâşla vurulmaya, "Açın açın" sesleri duyulmaya başlar.

Bey yastığının altından beşliği kapar, kapıya doğru tutar. Seslenir:

"-Kimdir o!”

"- Aç Osman bey aç. Bakir ağayı değirmende vurdular!.”

Osman bey de sel gibi aktı indi değirmene. Yetişti kapının önünde diğer köylülere.

Hizmetçi önden koştu kapıyı açtı. Gürledi Osman bey;

"-Sessiz olun, dışarıda durun hepiniz içeri girmeyin." Beş on adamla girer içeri.

Ağanın silâhı elinden fırlamış, köstekli saati kan gölünün içinde, yan yıkılıp kalmış.

Anlar, bu kan gölünün içinden sağ adam çıkmaz. Yanar içi, göyünür özü Yunus misali; bu gök ekine, sevgili arkadaşına, can yoldaşına. Sorar:

-" Ağa seni kimden arayalım?”

-" Ardustalı Molla Mahmut' tan" der Bakir ağa. Hemen bir sal yapıp köye çıkarlar. Köyün altında mezarlığın orda yine sorar, Osman bey;

-" Bakir ağa seni kimden arayalım? Seni kimden arayalım?”

Bakir ağa:

" -Ardustalı Molla Mahmut tan" der yine fersiz fersiz.

Kâh ölü sessizliğiyle kâh hıçkırıklarla at üstünde pehlivanlar gibi değirmene giden civan gibi yakışıklı başı kalpaklı, ayağı çizmeli, kuyu kuyu arpası, yük yük yatağı yorganı, dizi dizi altını olan ağanın kanlar içindeki bedeni sal üzerinde götürülüyordu.

Köyden değirmene inmeyen, kadın, çoluk çocuk, ağanın evinin kapısında bekleşiyorlar, feryat figân ediyorlardı.

Öne geçip susturdu köylüyü Hasan efendi.

"-Allah'ını seven sussun. Durun can keş etmeyin adamcağızı, hem çıkmayan canda umut vardır, susun bir " dedi, küçük kızın büyük dedesi.

Hasan efendi 17 sene medrese görmüş, tahsil yapmış bir adamdır. Oraların deyimiyle derin hocadır, herkesin, ona saygısı vardır.

Hasan efendi:

"-Buraya koyun hele!" Salı taşıyanlar içeriden gelen bir döşek üzerine bıraktılar ağayı.

Yavaşça sordu Osman bey aynı soruyu, aynı cevabı aldı. Hasan efendi;

Hatırlattı, kesik kesik Kelimeyi Şahadeti.

İçerden bir çocuk ağlaması işitildi. Ağa'nın bir yaşındaki oğlu gürültülere uyanmış, korkmuş ağlıyordu, içli içli .

Ve Laz Cevdet’in vuruluşu

O gece, zehir zemberek acı olmuştu, yemekleri.

Bakir ağanın vurulmasının üzerinden tam yirmi beş yıl geçmiş, karısı kocamış, bir yaşındaki oğlu büyümüştü, Erikdibi köyü yaylada, yine bir yayla ikindisi, gün batımı! Küçük kızın babaannesi,gurubu seyrediyor...

Her yerde güzel midir böyle, her yerde büyüler mi insanı alevlenmiş bulutların sardığı dağlar, yürekleri ısıtır mı her yerde?.. Fatma hanım, kekik, ıtır kokularının rüzgârlarla karıştığı bir havada buz gibi ayranı yudumlarken böyle düşünüyordu.

Birazdan getirir çoban koyunları, gelir sürü çıngırak sesleriyle. Sahiplerini tanır mübarek hayvanlar.

"-Yarab" dedi Fatma hanım, hayvanlar bile sahiplerini tanırken, ey sahibim; canım elinde olan yüce Melik, seni tanımayan kullarından etme bizi."

Derme çatma olur yayla evleri, bir göz, şöyle ocağın başında kıvrılıp yatacak bir yer olsun. Kap kaçak kazan sığsın tamam.

Yaylalarda yayılır durur bütün gün, koyun, kuzu, inek, cameş, bin bir türlü çiçek, kekik, ıtır, madımak, ebegümeci, yemlik, aşgın sayamadığımız bilemediğimiz bitkilerden mis gibi sütler verirler. Yağı, peyniri lezzetten yenmez buraların.

Bayburt'la Karadeniz'i Soğanlı dağları ayırır. Bir yüzü Bayburt bir yüzü Çaykara. Karadenizli kadınlar, dağın öbür tarafından armut getirir sepetlerinde. Peynirle, şununla bununla değiştirirler, eski zamanlarda olduğu gibi alış veriş mal değişikliğiyle olur.

Fatma Hanım gün batımını seyreder, ayranını içerken. Telaşla yaylacı bir ahbabın ona doğru geldiğini gördü.

-"Fadime Hanım! Fadime Hanım! Az evvel Laz Cevdet'i gördüm, kan tutmuş deli gibi gidiyordu.

Molla Mahmut'un torununu öldürmüş değirmende. Bakir ağanın oğlu öldürtmüş".

"-Zeki bana Çoruh'un yanından dört tarla vaat etti. Vermese onu da, aynı onun gibi geberteceğim" dedi.

"-Gözleri yerinden fırlamış, ağzından köpükler saçıyordu, deli gibi Çaykara'ya doğru at sürdü."

Ve Laz Cevdet’in

vuruluşu

Of'da Laz Cevdet'in gideceği ev. Onu bekleyen kadın, bitişik komşusuyla konuşuyor:

"-Bu akşam Cevdet gelecek. Tarlaları geri verdi verdi, vermezse ben yapacağımı bilirim."

Tahsildar Cevdet bu dul kadınla hem gönlünü eğlendirmiş, hem de kadının üç yetiminin tarlalarını, tanıdığı hükümet memurlarının vasıtasıyla üstüne geçirtmişti. Kadının bütün ısrarlarına rağmen, bir türlü geri vermiyor, habire oyalıyordu.

Ocağı canlandırdı kadın. İki büyük kütüğü ocağa sürdü. Cevdet ocağın yanında pek uyurdu. İyice yanmalıydı ocak. Mısır ununa su katıp yoğurdu, ekmek yaptı. Döktü pilâkiye, sürdü ocağa. Hırsından dağları devirecek gibiydi. Kapının önünden kara lahana topladı, yıkayıp doğradı, iki avuç fasulye attı, iki avuç mısır, biraz içyağı, tuz koydu tencereye.

Ahıra indi, hayvanların altını süpürdü. Çeşmeden bir iki gün yetecek kadar su taşıdı. Lahana tenceresine iki avuç da mısır unu koydu. İki tane acı biber attı içine. Gudalı eline aldı, başladı lahanayı vurmaya, ezmeye. Gitti geldi vurdu lahanayı. Hırsını lahanadan çıkarıyor, sanki Cevdet'in beynini eziyordu. O günkü gibi vurma lahana yapmamıştı hiç.

Hükümet memurları, jandarmalar, köy odasına topladıkları halkı dayaktan geçiriyor, Laz Cevdet'in derede bir keçeye sarılı bulunmuş cesedinin sorumlusunu bulmaya çalışıyorlardı. Cevdet'in Molla Mahmut'un torununu aynı Bakir ağa gibi değirmende vurup, Bayburt yaylalarından geçerek Of'a geldiği günün üzerinden yirmi gün geçmişti. Köylüler dayak yemekten altlarını ıslatıyor, yinede sonuç alınamıyordu. Kimse Laz Cevdet'in katilini bilmiyor vuran bulunamıyordu. İhtiyar, genç demeden habire falakaya çekiliyordu köy halkı.

Osman bey komiser oğlu Ali'ye:

"-Oğlum laz Cevdet'in o köyde düşüp kalktığı bir kadın varmış. Gidin birde onu arayın" dediyse de;

"-Bir kadın bir adamı ne eder" cevabını almıştı. Sonunda Jandarma da bıkmıştı dayak atmaktan.

"-Gidip bir konuşturalım, evi bir arayalım ne çıkar" deyip gittiler kadının evine. Kadın artık anlamıştı hiçbir şey cezasız kalamazdı. Ahrette çekerim cezasını diye düşünürken galiba dünyada çekecekti.

"-Peykelerin altına bakın” dedi onbaşı.

Peykeler açılınca kan! kan! Yine kan izleri. Çaresiz oturup anlattı kadın olup bitenleri ;

"-Ocağın yanında uyumayı pek severdi Cevdet..."

Gurbetteki yare hasret

Sn.MAHMUT ÇÖREKÇİ

HANS BÖCKLER STR

66700 LUDWİGSHAFEN

ALMANYA

Sevdiğim, sahibim kara kaşlım, yiğidim, burma bıyıklım, çınar gövdelim, serin gölgelim, gün gibi yakanım. Ceketin astığın yerde duruyor, hiç ellemedim. Kül tablasına bastığın sigara da... Sen gidende kara kış gelmişti. Şimdi bahar geldi, sen gelmedin. Sanki çiçekler bir solgun açtı. Sanki rüzgarlar daha bir serin esiyor bu bahar. “Alışırız” diyorsun hiç ayrılığa alışılır mı?..

Diyorsun ki; kara gözlüm benim için de kucakla çocuğumuzu, kucaklamaz olur muyum! Hem senin yerine, hem senden parçadır diye. Aslanım, kara yağızım, keşke bizim de üç beş parça tarlamız olsaydı, olmazdı bu gurbet. Sırt sırta verir eker biçerdik, birbirimizin alın terini silerdik. Gözelerden su içer, kuru ekmeğimizi ağız tadıyla yerdik.

Diyorlar ki; “Alaman'a giden gelmezmiş, salmazmış onları gâvur kızları. Dedeleri, dedelerimizi canlarından, yarlarından, yavrularından ettiler, torunları da kocalarımızdan mı edecek bizi?..”

Yok yok kızma, gücenme takılıyorum sana, ben bilmez miyim bizim için ter döktüğünü, gurbeti çektiğini!

Diyorsun ki; "Alnı ak, yazısı kara gelinim. Mevlâ sana ana-baba vermedi, bir fukara koca verdi, onu da gurbete gönderdi. Benim altın yürekli yarim. Yarım lokmasını bölüşenim. Ağlayanla ağlayan, gülenle gülen sevdiğim, sahibim, efendim. Mevlâ seni bana verdi ya, yetimliğimi, öksüzlüğümü unutturdu.

Mahmut 'um, bütün köyün kızlarının gözü sendeydi tabii benim de. Hep dilerdim ulu Mevla'dan benim güveyim olasın. Hatırlıyor musun çeşmenin başında rastlaşmıştık da, kaldırıp başın bana bakmamıştın, eve gelip bir güzel ağlamıştım. Ne bilirdim senin gönlünün de bende olduğunu.

Dedeme "Selamün Kavlen" geldiği günü, dün gibi hatırlıyorum. Duyar duymaz koşa koşa gelmişti hoca baban, ben sessiz sessiz ağlıyordum kimsesiz kaldım iyice, ya ölürse dedem ya ölürse diye. Senin girdiğini görmemiştim. Başımı kaldırdığımda gözlerin gözlerime çivilenip kalmıştı. Dedemin hastalığını, her şeyi unuttum birden seni beni bile. Yalnız bir çift göz görüyordum "ben varım, bak buradayım" diyen.

O bakışların yüklü olduğu mana sözle anlatılacak gibi mi? Sanki geceydi de birden gün doğmuştu. Sanki kış ortasında bahar gelmişti. Sanki annem canlanıp gelmişti de, gözlerinde Cenneti getirmişti. Annem, ben, dedem, sen derken aklım başıma gelmiş gözlerimi yere indirmiştim. Ama nedense kesmiştim ağlamayı. Kulaklarıma sesin gelince dönüp bakmıştım, çünkü benim adımı söylüyordun.

O utangaç, kafasını kaldırmayan, göz ucuyla bile bana bakmayan sen, dedemden beni istiyordun, hem de babanın ve benim yanımda.

"-Dede Allah'ın emriyle, güzel Habibi' nin sünnetiyle Gülçiçek 'i senden istiyorum, eğer o da beni isterse...”

Dedem halsiz ama mutlulukla bana baktı, ben şaşkın, utanmış önüme bakıyordum. O arada hoca babam dışarı çıkmıştı. Sen:

"-Sevdalıyım sana on dördünden beri; kabul edersen gözünden bile sakınır, gül gibi saklarım, seni bir zerrecik bile incitmem"

Dedem biliyordu zahir seni gizli gizli gözlediğimi.

At binerken Çoruh ta alacakaranlıkta yıkanmış gelirken... Senin okuduğun ezanı bir başka dinler, bir başka kılardım o namazı. Dedem elimi tutup senin elinin içine koydu, canlanmış dinçleşmişti sanki. O arada içeri giren hoca babam:

"-Ben de nikahı kıyayım bari" dedi gülerek.

" -Yok” dedin, “siz şahit olun.”

"-Seni dünya ve ahrette arkadaş, eş olarak istiyorum. Beni kocalığa kabul eder misin?”

Ben şaşkın gözlerim kocaman kocaman, başımı kaç defa salladım bilmiyorum. Ama sen bana epey takıldın;

"-O ne hevesli baş sallamaydı öyle?!"

Acaba şaşkınlığım bu aniden gelen mutluluktan mıydı, yoksa seni yeni tanıdığım cesur çehrenden mi? Dedemin yanında bana romanlardaki gibi yaptığın evlenme teklifinden mi? Dedem ölüyor diye acele etmiştin ama, dedem mutluluktan, sevinçten eskisinden daha sağlıklı olmuştu. Ne güzel olmuştu düğünümüz.

"Ne güzel gelin, ne güzel güve” demişti herkes “kırk bir kere maşallah” diyerek.

Dedem:

"-Koyunum, kuzum feda olsun torunuma" deyip kazanları doldurmuştu. Üç gün, üç gece düğünümüz olmuştu. Sini sini, tabak tabak, çerez dağıtarak köylü çağrılmıştı düğünümüze. Öğretmen bey yazmıştı çeyizimi, benim annem, nenem olmadığından herkes gibi uzun bir liste olmamıştı.

Neyse Mahmut'um işte ta nerelere gittim. Hoca babam senin kitaplarından okutuyor beni.

"-Gelinim; seni Molla Camie kadar okutucam diyor.”

“Erzurum'dan medreseden ilahiyata gönderecektim Mahmut'u” diye iç döktü bana hoca babam, ama ben sakatlanınca öldü de bırakıp gitmedi. Oğlum sen git dedim ama ne fayda. Her sözün canım başım üstüne, ama bunda ısrar edip boşuna yorulma dedi. Nuh dedi, Peygamber demedi. İşte şimdi seni bana, beni sana emanet edip gitti", dedi.

Yiğidim ektiğin kavaklar boyumu aştı. Sen gelmeye iki daha boy verir. Bilirsin arsızdır kavak, naz bilmez uzadıkça uzar.

Diyorsun ki;

"Kavaklarla kale gibi çeviricem tarlanın etrafını. İçine de güzel bir ev yapıcam sana. Kavakların dibine de sarmaşık sardırıcam. Bir göz deymesin sana. Mahmut’um sen gideli yabancı bir göz değmedi yüzüme.

Akyele' ye gözüm gibi bakıyorum. Dur sana anlatayım, geçenlerde ne oldu daha kar kalkmamıştı. Hani sen seversin öyle havaları, her taraf karla kaplı, üstten yakıcı bir güneş. Akyele’nin yemini suyunu verdim, dışarı çıkardım azıcık güneş görsün diye. Bir de baktım ki kır bir at dört nala çılgın gibi koşuyor. Aman hemde bizim evden yana inan korktum, avluya girdim. Koştu koştu koştu bir sıçrayışta bahçenin çitini aştı geldi.

Akyele ile bir koklaştılar, ne konuştularsa kırat yere yattı yuvarlandı, he unuttum söylemeyi kır at iyice çamurluydu, kirliydi yuvarlandığı karları simsiyah yaptı, oradan kalkıp başka yere yuvarlandı. İyice bir temizlendikten sonra kalktı, Akyele nin yanına geldi yine bir koklaştılar beraberce harmana doğru uzaklaştılar.

Aklıma sen geldin sevdiğim. Atı da kendi gibi temizliği, güzelliği seviyor dedim. Yakasız beyaz mintan, altına bol pantol, çizmelerinle Akyele ile fırtına gibi esişin, rüzgar gibi sürüşün geldi. Perçemlerinin gömleğinin uçuşması aklıma akıncıların serhat boylarında dolaşmasını getirdi.

Şimdilik bu kadar Mahmut'um. Dedemin, hoca babamın, sana kucak dolusu selâmı var. Ahmed 'in elini çizdim bak bakalım büyümüş mü?

Geçen gün sesine çıktım Ahmet'in,

"Teyyare, teyyare, babama selâm söyle” diye bağırıp duruyordu kaybolan uçağın ardından. Muhtar emminin, Sehel bibinin, Gülendam bibinin, Gülcemal emminin, Nadiye ablanın selâm ve duaları bende emanetti, sana ulaştırıyorum. Öğretmen bey de muhakkak sorar, "benden selâm yazdın mı? diye.

Bundan sonra zarfın üstüne saatçi Ekrem'in eliyle diye yaz. Terzi Hasan dükkanı kapamış.

Selam ve dua ile...

Sarı Çiçeğin.

Çiçek mektubunu yazdıktan sonra, kalkıp sandığını açtı. Gelinliğini, Mahmut'un güveyliğini çıkardı. Çeyiz kâğıdını çıkarıp okudu.

Bir elmas gerdanlık

Bir çift elmas küpe

Bir şövalye yüzük

Bir gümüş tepelik

Bir gümüş kemer

Bir pırlantalı buroş

10 karyola takımı

Bir kat yatak takımı

İki battaniye

Yirmi çift naylon çorap

Yirmi çift yün çorap

İki takım hamam takımı

Yirmi el havlusu

Yirmi elbiselik

Yirmi kat erkek çamaşırı

Yirmi kat kadın çamaşırı

Yirmi tane oyalı yazma

On tane beyaz leçek

İki takım yatak örtüsü

İki beyaz ehram

İki mor ehram

İki yün atkı

İki hırka

İki yelek

İki bakır sini

İki bakır tencere

iki Debbe

İki büyük dövme kazan

Mahmut'un güveyliğini okşadı yüzüne sürdü.

Sandığı kapatıp kalktı,pencereye yanaştı karşı dağlara baktı.

Mektubu dağları aşacak, ta Almanya'ya Mahmut'a ulaşacaktı. Derinden bir "ah"çekti, söylendi: "-Dağlar... dağlar... Şu yakındakilerin tepesinde yaylalar, ta şu uzaktakilerin ardında İstanbul, Almanya var...

“Akşama gider veririm öğretmen beye,oda yarın postalar şehre indiğinde..." Mektubunu bastırdı göğsüne; "hey mektup" dedi, "kuşların kanadından hızlı ol, var ulaş sevdiğime"...

Çiçek o yörenin gelinlerinden farklı bir gelin olmuştu. Büyük ninesi Muhsine Belkıs ’ın bindallısını giymiş, hotoz takmıştı. Buranın gelinleri de artık modaya uymuş, beyaz gelinlikler giyiyorlardı. Al atlas gelinlik yerine, ama yine de başlarına pullu yazma takar, pulları alınlarına getirir, zülüflerinden gelin telleri sarkıtırlardı. Mahmut da büyük dedenin damatlığını giymişti.

Kimi gelinler takıdan kaldıramazdı kollarını. Boyunlarına dizilmiş sarı liralar, ortasında beşi bir yerde, dizi dizi bilezikler, burma, raylı, düz her desenden. Kimi hediye, kimi mihir, kimi kesir.

İşte gelin alnında yazmasının pulları zülüflerinden sarkan gelin telleri al, al, olmuş alma yanakları, gözleri yerde, kulağında sallantılı iri küpeleri. Birkaç gün önce gitti çeyizi serilip gösterildi. Parıl parıl parlar, gelin bir taraftan, gelin telleri bir taraftan.

Gelin, beyaz ihram başında bazen beyaz at üzerinde, bazen yaygılarla döşenmiş traktör römorkunda. Bizim küçük kız çok sevdiği gelinlere gelincik toplar verir.

Bir keresinde iki arkadaş toplayıp birleştirdikleri gelincikleri, geline vermişler, gelin teşekkür edip geri vermişti, her hal tutmaya utanmıştı elinde. Sonra iki kafadar gelincikleri paylaşırken, epeyce kavga etmişlerdi "çoğu benimdi senindi" diye.

Gelini tandırın başında dolandırırlar bastırıp bardak kırdırırlardı, uğur sayılırdı. Bizim meraklı hiç bir yerden eksik olmazya, bir keresinde de komşu köyden kız kaçırmaya gitmişti.

Kızı almaya gidenlerle beraber otobüsle akşam gidip beklemişlerdi, komşu köyün altında, kız annesiyle geldi bekleyenlerin yanına, alıp geldiler kızı, düğün ettiler köyde.

Kara kuru bir kızcağızdı gelin. Bırakıp geldiği sevdalısı İstanbul'da üniversite okuyan biri, ertesi yıl karşılaşmış bizim gelinle köylerinde.

" -Yüreğimden bir şey koptu" demiş arkadaşlarına.

"- Bugünden sayın, kırk güne çıkmam ben". Gerçekten kırk gün sonra ölmüş, talihsiz âşık, mecnun gibi, kara kuru bir kız yüzünden.

Yeni gelinler üzerlerine yabanlık üstleri, onların da kulaklarında bazen kartlı, bazen salkımlı sallantılı küpeler, boyunlarında beşi bir yerde liralar, ayaklarında yeni iskarpinler. Kızların daha sadedir üstleri başları, babası Almanya'da olanlar daha çok pileli etekler, Alaman kazakları giyerler. Ötekiler ipek jarse elbiseler, belden kloş ya da belden büzgülü entariler. Halay çeker, bar oynarlar, ağızdın ağıza türkü söyleyerek.

Yılan inceden öter,

İncili Bağdat’ta biter

Çok salınma sevdiğim

Cahilem, aklım iter.

Erkekler davul zurna eşliğinde oynarlar, kadınlar onları uzaktan bacalara oturup, yahut birinin kapısı önüne toplanarak seyrederler. Bazen yaramaz delikanlılar da bacadan gözler kızları.

Celal amca nişanlısını görmek için bin yola dönermiş. Sonunda kayınpederi kapının önüne yarım düzine kurt köpeği salmış.

Ama amca, bulmuş çareyi. Bacadan bacaya geçer, bacadan aşkananın ipine tutunup kayar aşağı iner, nişanlısıyla koyun koyuna yatarmış. Sabahleyin kayın pederi gönül rahatlığıyla köpekleri bağlar, işine gidermiş. Arkadan Celal amca saklandığı yerden çıkar, bağlı köpeklerin önünden, onları havlata havlata geçermiş.

Bender dayı da gençliğinde, bacadan kız kaçırmaya kalkmış ama becerememiş. Arkadaşları beline urgan bağlayıp bacadan salmışlar aşağıya , kızı soyunuk gören Bender dayı, ne yapayım ne edeyim derken ev halkı uyanıp der dest bir güzel sopalayıp atmışlar evden, kızı alamadığı gibi bir sene hapiste işin cabası olmuş. Bacalarda bulgur kuruturken kadınların anlattığı bir baca hikayesi...

Köyün ele avuca sığmaz delikanlılarından biri, nasılsa kendinden on yaş büyük akıllı başlı bir kızla nişanlanır

Kızın annesi önce razı olup kızını vermiştir vermesine de nedense vaz geçer olmuştur kızı vermekten habire oyalayıp durmakta, " yaz gelsin, kış geçsin" gibi mazeretler uydurmaktadır... Son mazereti de askerdeki oğlunun beklenmesidir. Bizim haşarı, sabırsız güvey de düşünmüş parlak bir çare bulmuş.

Şehirde ki tanıdık jandarmalardan birkaç tanesini almış bir arabaya atmış bir gece yarısı nişanlısının kapısına dayanmış... Kendi bacaya çıkmış askerlere kapıyı çaldırmış . "Kimdir o" sesine "aç teyze biz Sarıkamış'tan, kışladan Bekri'nin arkadaşlarıyız, köyümüze izine geldik sana mektubunu getirdik". Kadıncağız "oy Bekri'min arkadaşları geldi" deyu don gömlek dışarı fırlar, sarılır askerlere aylardır göremediği oğlunun yerine öper koklar,ağırlar.

Kapıdan askerler çıkar evdekiler hemen mektubu açar,okumaya başlarlar; Evvela selamdan sonra iyi olduğunu kendisinin beklenmeyip düğünü yapmalarını hayırlı bir işi geciktirmede fayda olmadığını söyler büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öper. Tabi annede bu sefer mektubu koklar öper . Olacak buya tam bu sırada bacadan eğilip içeriyi gözleyen deli oğlanın sigarası ağzından pat diye tandırın başına, kaynananın önüne düşer.

Acele edip sabredemediği düğün tamamen suya düşer, nişanlısını seven, oğlan tarafının kaç gel davetlerini alan kız, kaç kere evinden bohçasını alıp yola düşerse de bir türlü gidemez ,yırnahdan geçemez, -köyün meydanı-evine geriye döner...

Küçük kızın unutamadığı bir de yılbaşı eğlenceleridir. Köyün delikanlıları toplanıp herfene yapar, içlerinden birini gelin, birini ayı yapar, tef çalar oynatırlar, köyde her kapıyı çalıp bulgur ya da para toplarlar. Ayı yaptıkları delikanlının bacaklarına, kollarına, gövdesine post sararlar.

Gelin olan delikanlı, annesinin kırmızı pazen elbisesini giymiş, pullu yazmasını başına sarmış, alttan pantolonu gözükür, üstten kıllı elleri. Biri tef çalar, ötekiler tempo tutar, bir taraftan gelin oynar bir taraftan ayı oynar.

Muhsine Belkıs’ın Hikayesi

Ve seferberlikte Bayburt şehri:

Azınlıklar ayaklanmış, Rusları arkalarına alıp kan kustururlar halka.

Muhsine hanımın, yani kaymakam beyin konağı da sığınılan yerler arasındadır . Cânilerin kulağına çalınır bu haber . Bir tabur başı bozuk, kanı bozuk, eli silahlı, kara vicdanlı sarar konağın etrafını. Başlarındaki, kapıyı vuracakmış gibi tekmeler. "Susun" der Muhsine hanım. Sukünetle seslenir Fransızca "kim o" diye. Tekmeler durur, homurtular kesilir . Kapıyı açar ardına dek... Başlarındaki komitacıya emir verir gibi bir şeyler söyler ve Türkçe:

"-Defolun" der. Ne konuştuğunu sorar evdekiler.

"-Gerçekleri söyledim. Bizi bağrına basanların, bağrına hançer saplamaya utanmıyor musunuz dedim?..” Orada utancından yere bakanlar, çarşı da halkı toplayıp yakarlar. Yanar herkesin yüreği gibi Muhsine Belkıs'ın yüreği. Yanar ha yanar .

İşte bu hikâyeyi de tandırın başında dinlemişti küçük kız Çiçeğin anneannesi, Muhsine Belkıs Hanım'ın hikâyesini ve kızı Simuzer Hanım'ın hastalanmasını, bütün mallarının ellerinden çıkmasını, buralara nasıl geldiğini, neden yerleşip kaldığını. Fakat iyice, ince ince öğrenmek istemişti...

"-Baba ecnebi kadınlar farklı mıdır, daha mı güzeldir bizim kadınlarımızdan?.."

"-Her milletin kendine göre güzellikleri, özellikleri vardır kızım" demişti babası.

Muhsine hanım yetişme tarzı, inancı farklı olduğu halde insanımıza uyum sağlamış ve insanlarımızı sevmiş bir hanımdı.

Evet narin güzel bir kadındı ,tıpkı torunu çiçek gibi köylünün deyişiyle, Sarı Çiçek'le kardeşlermişçesine benzerlerdi.

Viyana’da yaşayan İngiliz bir anneyle Fransız babanın kızıymış, asıl adı Anjel'di.

İstanbul'a Viyana Sefiri Emin Paşa ailesiyle birlikte, kızlarına müzik hocası olarak gelmiş, İstanbul’u çok sevmiş ve dönmeyi hiç düşünmemiş."

Muhsine Belkıs Hanım:

"- Bin bir gece masallarında gibiydim. Sultan, saray, harem müzik, pırıltı, Boğaziçi ve aşk... Anlayacağın bir uçan halı eksikti" derdi.

 

  Devamı için tıklayınız

 

Ziyaretçi Defteri
Haberler
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Link Ekle
Linkler
e-mail

Bayburt Hakkında

Bayburtun Köyleri
Ermeni Mezalimi
Ermeni Mezalimi-2
Coğrafi Konum
Ekonomi
Yemeklerimiz
Yeraltı Şehri
Nöbetçi Eczaneler

Belediyeler

Bayburt Bel.
Arpalı Bel.
AydıntepeBel.
Demirözü Bel.
Konursu Bel.
Gökçedere Bel.

Önemli Linkler

Telefon Rehberi
SSK Hiz. Dökümü
O.S.Y.M
M.E.B.
Vergi Numarası
Kimlik Numarası
Ziyaretçi Defteri
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Linkler

e-mail

Telefon Rehberi
 www.senolbayburt.cjb.net

 

Hosted by www.Geocities.ws

1