Muhsine Belkıs’ın Hikayesi

 

Annesi de gelmiş arkasından ama daha geldiği sene kolera salgınına yakalanıp ölmüş.

"-Peki babası?" Diye sordu küçük kız.

"-Babası daha küçükken ölmüş. Öğretmen okulundan biraz Fransızcam vardı arada sırada Fransızca da konuşurduk onunla.”

On beş yıl sonra yeniden görünmüş Muhsine Belkıs' a gurbet yolları yani, Bayburt yolları.

Dedik ya insancıl bir kadındı, burayı da sevmiş, buralara da alışmış. Hele ki kızı Simuzer doğunca.

Erguvanlar; Osmanlı bahçelerin tûbâ ağaçları.

Erguvanlar; baharın müzmin, müjdeci âşıkları .

Güneşli bir nisan gününde erguvanlar altında, etrafında tavuslar, ceylânlar dolaşırken, Anjel keman çalmıştı Valide Sultan’a.

Yerlere İran halıları yayılmış, bahçe içinde bahçe olmuştu Yıldız da. Valide Sultan püsküllü atlas minderlere oturmuş, sırtını bir kaç yüzyıllık erguvan ağacına dayamıştı.

Nazlı nazlı salınıyordu lâleler, sümbüller. Ateş düşmüştü sanki bahçelere, al al lâlelerle.

“Bahar gelende bende

Açaram göy çimende

Ben baharın gızıyam

Köynegi kırmızıyam kırmızıyam

Uçmağa yok ganadım

Kızıl laledir adım

Çölü düzü bezerem

Elden ele gezerem gezerem

Başımda al şalım var

Yanağımda alım var

Yeğilmerem acıyam

Çiçeklerin tacıyam tacıyam

Uçmağa yok ganadım

Gızıl laledir adım

Ben baharın gızıyam

Köynegi kırmızıyam kırmızıyam.”

Azeri ağzıyla söylenilen şarkıya, kemanıyla eşlik etti Anjel.

Sarıya çalan kumral, dalgalı saçları, kemanının nağmeleriyle beraber savruluyor, rüzgar estikçe uçuşup düşen erguvanların pembe çiçekleriyle süsleniyordu.

Rengârenk papağanlar daldan dala konuyor, geveze çığlıklarla müziğe eşlik ediyorlardı. Bülbüller yeni yeni açan gül dallarında, bin yıllık hasret şarkılarını söylüyorlardı. Kimler yoktu ki, Kadın Efendiler, İkballer, Hanım Sultanlar, hazinedarlar, cariyeler.

Baharın ilk mesiresi olması nedeniyle, epey şenlik vardı. Yavaş yavaş akşam oluyor, hava kararmak üzere... Kimsenin canı içeri girmek istemiyordu. İçerden samur kürkler, lahur şallar taşındı. Sultanların, misafirlerin omuzlarına verildi.

Valide Sultan, beyaz kürkünün içinde daha bir görkemli, daha bir haşmetli idi.

Birden Anjel, dilini yutacakmış gibi oldu. Yo yo güzelliğin bu kadarı olmazdı!.

Sırtlarında mumlar taşıyan kaplumbağalar, bahçede geziniyor, yavaş yavaş ışıkları gezdiriyorlardı.

Bu ışıklara karışan fenerler, rengârenk lambalar, Boğaziçi'nde yalıların, gemilerin, sahilhanelerin ışıkları; ışık, ışık, yıldız, yıldız ruhuna doldu sanki.

Acaba bunun için mi Yıldız denmişti buraya?..

Yıldız yıldız, parlayan yanan bir cennetti burası.

Anjel, bin kere daha hayran oldu, o gün İstanbul'a, Osmanlıya.

İngiliz Sefiresinin, tercümanı olarak saraya geldiği günden beri, Anjel, sarayın müdavimi olmuş. Tiyatro seyirlerinden, fasıl akşamlarına çağırılmadığı güzel gece yok gibiydi...

Sultan Abdülhamid Han, o Ramazan ayında, hiçbir elçiye yapmadığı bir jest yapar. İngiliz sefiresi Lady ve kızını hareme davet eder. Lady Döfren, bu nazik davetten büyük onur duyar ve Britanya Sefiresi olarak, diğer sefirelere daha bir tepeden bakar.

Hemen bir tercüman araştırır ve Anjel ' i çağırır Lady.

Hünkâr, taltif için İngiliz sefaretine saray arabalarından gönderilmesini emretti. Yağız atların çektiği, koyu renk atlas döşemeli kupa arabasıyla alınan misafirleri, birbirinden güzel genç saraylılar karşılayıp giysilerini aldılar.

Elinde altın bastonu, sırtında sırma işlemeli saltası, Valide Sultan'ın baş hazinedarı nezaketle;

"-Valide Sultan sizleri bekliyor" dedi.

Valide Sultan ayakta karşıladı misafirlerini. Hal hatır soruldu, bu arada iftar topu atıldı, misafirlerle yemek salonuna geçildi. Hünkâr'ın kadınları, kızları, diğer kuzen sultanlar ve Mediha Sultan'la tanıştı. Lady, kızı ve Anjel.

Önce şerbetler içildi, bin bir pırıltılı kupalarda. Sonra yemeğe geçildi kuş sütü kuru üzüm sofralarda. Peri kızlarına benzeyen bir sürü birbirinden ayırt edilemeyen, sırma işlemeli, pırlantalı kıymetli giysilerle süslenmiş alımlı genç kız, altın zarflı fincanlarla kahve ikram ettiler.

Kimi kahveyi tutuyor, kimi cezveyi, kimi örtüyü; birbirine değmeden büyük bir ustalıkla ikram ediyor, tören vari işlerini görüyorlardı.

Ramazan akşamları sarayda fasıllar düzenlenir, dışardan misafirler de çağrılırdı. Anjel'i tanıyan bir misafir, Valide Sultan'a hitaben:

"-Kemanı kendisi kadar güzeldir efendim" diye takdim etti.

O gün Anjel için bir dönüm noktası olmuş, o akşamdan sonra fasılların aranan gözdesi olmuştu. Ömrümde unutamayacağım bir gece diye düşünürken, nereden bilsin di, sarayın aranan siması olacağını.

Baş hazinedar, Lady Döfren'e hünkarın hediyesini takdim etti.

"-Efendim bu ne incelik, majesteleri benim pembe inci sevdiğimi nereden biliyorlar" diye eşsiz inci için teşekkürlerini iletmesini söyledi Lady, Anjel'e.

Hünkar tarafından Sefirenin kızına ve Anjel'e birer pırlantalı yelpaze hediye edildi. Yemek, fasıl derken, bir çırpıda geçiverdi o büyülü saatler; karşılandıkları gibi teşrifatla uğurlandılar.

İngiliz sefareti...

Sefirenin misafirlerine servis yapan Rum hizmetçi;

"-Tatavlada karnaval var. Gelip görseniz ne eğlenirsiniz ne eğlenirsiniz" dedi.

Üç genç kız birbirlerine bakıp, olur anlamında baş salladılar. İstanbul çok güzeldi ama neylersiniz küçük davetlerin dışında pek eğlenecek balo, dans yoktu.

Tanıştıkları günden beri sık sık sefarete misafir olmaya başlamıştı Anjel.

Miss Döfren, Anjel ve İngiltere'den, doğuya seyahate çıkan İstanbul'da, sefarette, Döfren’lerde ağırlanan Lady, o akşam çağrılan bir kira arabası ile vasat giysilerle, dışardan Tatavla'ya giden Rumlar gibi ağır ağır Akarca yokuşunu tırmanıp, meydana çıktılar. Arabacıya beklemesini söyleyerek maskelerini takıp halkın arasına karıştılar.

Sirto Kasapiko, Zeybekiko oynayanlarla beraber epeyce eğendiler, gece yarısı olmadan Sindirella gibi çarçabuk sefarete döndüler.

Bazen gündüzleri de gezerlerdi burada. Yine kira arabasıyla; sanki memleket özlemi giderir gibi. Deli Eleniça'ya harçlık ve şekerleme götürürlerdi.

Tatavla'da pek alışılmış şey değildir arabayla gelen ziyaretçiler.

Dar sokaklardan geçerken birbirine bitişik harap evlerden başlar uzanır, meraklı bakışları Rumca konuşmalar takip ederdi.

Bu kadın başları, Anjel'e İngiliz porselenlerindeki tombul, yuvarlak çehreli, küçük hatlı kadınları hatırlatır onlara el sallardı gezerken. Kiliselerde azizlere mum yakar, onu kiliselerden gözü ısıran kadınlar da ona sevgiyle el sallarlardı.

Zamanla İstanbul'un diğer muhitlerinde de gezmeye başladı. Zeyrek'te, Süleymaniye'de gezerken, şerbet satıcılarından şerbet içer, sucuların, içine renkli taşlar attıkları taslardan su içmeyi bir başka zevk addederdi.

Bedesten'de gezer, banyo suyuna katmak için gül yağları, esanslar alır, çeşit çeşit sırma işlemeli kadife, ipek dîba kumaşları, Hint işi lahur şalları, altı kıtadan gelmiş değişik eşyaları ilginç parçaları seyreder dururdu.

Gerçi kuyumcu vitrinlerinde yumurta büyüklüğünde elmaslar yoktu artık, yine de binbir maharetle işlenen mücevherlerin ihtişamı gözleri kamaştırıyordu .

Beyoğlu'nda tramvayda, dantelalı perdelerle, yastıklarla süslü, hanımlara ayrılmış bölmede, madam Upala'yı gördü bir gün.

Gerçekten dedikleri kadar varmış diye düşündü. Madam Upala; sandığı sırtında, deli madam diye ünlüydü İstanbul'da.

Takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, ne bulduysa sırtına üst üste giymiş, giymediklerini zembillerle yanına almış. Başında iki şapka, biri tüylü, biri tüllü. Üstünde yakası kürklü bir manto, daha üstünde yakasız bir pardesü, içinde görünen katmer katmer, renk renk giysilerle, oldukça hoş bir manzara arz ediyordu.

Bir kolunda iki şemsiye, biri dantelalı, biri fırfırlı, alttan gözüken etekleri gibi. Diğer kolunda içinde giysileri, takıları olan zembiller asılmış. Ya çoraplarına ne demeli, siyahından beyazına, puantiyelisinden ipeğine, yününden muslin'ine kadar.

Süslü potinlerinin altına gümüş hamam nalinleri giymiş, öylece kaprisli bir kontes gibi oturuyordu.

Eldivenli eliyle ağzını kapatarak güldü Anjel:

"-Ah şu İstanbul...

Bir taraftan da konuşan kadınlara kulak kabarttı:

"- Bu madam Upala değil mi?"

" -Ta kendisi kardeş."

"-Duymuştum da hiç görmemiştim" dedi birinci kadın.

"- Ay kardeş, yine bu akıllı, bunun ezeli düşmanı var; bir görsen, zırdeli anadan üryan Deli Osman. Yaz, kış çıplak gezer. İstanbul halkı Galata'dan geçirmez bunları. Ne bu o tarafa, ne o bu tarafa birbirini görünce boğazlarına dalar öldüresiye kapışırlarmış" dedi ikincisi.

Mavi, gülkurusu, mor çarşaflı, yeşil feraceli kadınlar; erkeklerin olmadığından istifade, yüzlerini açmış, tatlı bir muhabbete koyulmuşlardı.

"Aman! Karşı sıradaki tül peçesini aralamış, hülyalı bakışlarında bir kırıklık olan genç kadın, aman Allah'ım Leonardo da Vinci bunu görmeliydi. MonaLisa, hiç kalırdı bunun yanında" diye mırıldandı genç kız.

İstanbul'da gayri müslimlik kadın için bir avantajdı. Esnaf, tüccar, arabacı, herkes böyle düşünür. Gayri müslim kadın müslüman kadınlardan daha bir hür istediği yerde gezer, istediğini yapardı!..

Haliç, Eyüp'ün ara sokakları, Anjel'in meftun olduğu yerlerin arasında gelir, cumbalı ahşap evleri seyretmeye doyamazdı.

Çok fazla sarınmayı beceremedi yaşmağı, leylak rengi feracesi, mor ayakkabıları, mor dantel şemsiyesiyle deli saraylı gibi gereğinden fazla süslü, hayran hayran gezer, fesli oğlan çocukların, örgülü küçük kızların oyunlarını izler, Hayri Baba, Nişanca Baba ve Eyüp Sultan'ı ziyaret ederdi.

Bu şehri, şehrin her şeyini iştiyakla sevdiğini görür, kendine hayret eder, ara sıra şöyle düşünürdü...

" Acaba Hintlilerin iddiası doğru mu, niçin büyülüyor beni bu şehir?..

Belki de ben ikinci bir hayatı yaşıyorum... Belki önceki yaşantımda doğulu; İstanbullu saraylı bir kadındım, kim bilir belki Fatih’in gözdelerinden biri..."

İstanbul'da öğrendiği şeylerden biri de, Avrupa'daki Muhammed Peygamber düşmanlığının aksine, İslam dininde İsa'nın, Meryem'in çok sevildiği, ve İsa'nın bir İslam peygamberi bilindiği idi.

Bu görüş onun ufkunu açmış, onu bir tek kaynağa, vahdete yanaştırmıştı.

Aziz Mahmud Hüdâi'yi “Aziz” isminden ötürü bir başka sever, sık sık ziyaret eder hayranı olduğu Boğaziçi'ni, Marmara'yı, gün batarken sık sık, o tepeden seyrederdi.

Anjel mutad gezilerinin her defasında karşılaştığı, havanın kararması ile ortaya çıkan kambur, elindeki sopayı taşlara vura vura ardında otuz kırk kediyle gezen, beyazlara bürünmüş ihtiyar kadını merakla takip ederdi.

Kedileri de kadın gibi bembeyazdı. Ne güzel hayvanlardı. Kedi değil de vaşak sanki, kabarık tüyleri, pırıl pırıldı.

İşte ihtiyar kadın, bu akşam üzeride karşılaştılar. İhtiyar yine sopasını taşlara vura vura türbeye doğru yaklaşıyor, kediler bir mürid sessizliği ve âdâbıyla kadını takip ediyor, kadın yavaşlayınca yavaşlıyor, durunca duruyor, yürüyünce yürüyorlardı.

Beyazlı kadın geldi geldi, türbenin alt kapısında durdu, kediler de durdu. Sağ ayağını uzatıp içeri girdi, kediler komutanlarını bekleyen askerler gibi, ya da boynu bükük Mevlevi dervişleri gibi rabıta üzere kaldılar.

Kadın türbenin önünde diz çöküp oturdu. Eldivenli elleri türbenin demir parmaklıklarına yapışık, başı önde öylece kaldı epeyce. Hafiften bir yağmur çiseliyordu.

Gözleri, kadını görebileceği bir saçak altı arayıp buldu. Geçip orda beklemeye başladı Anjel.

Kadın, iniltili mırıltılarla bir şeyler söylemeye başladı, belli ki dua ediyordu. Birden omuzları sarsılmaya başladı. Elleri demirlerden çözüldü. Şimdi tam bir vecd halinde kollarını, peçeyle kapatılmış yüzünü, gökyüzüne uzatmış, kendinden geçmişti.

Etrafında hiç bir kimse yoktu. Bir tek kendi ve Yaradan'ı; yerlerin göklerin hâkimi vardı. Kedili kadın hıçkırıklarını salmış,sesini yükseltmişti, gözyaşları yağmura karışıyor, Kenz'ül arş duasıyla arşın sahibine nida ediyordu.

"Aziz Mahmud Hüdai hürmetine, kendinden başka İlah'ın bulunmadığı apaçık Hakk'ın sahibi!

Hâkim, âdil, metin olan. Bizim ve bizden öncekilerin Rabbi, senden başka İlâh yoktur, ancak sen varsın. Seni her şeyden tenzih ederim. Muhakkak ben zalimlerden oldum. Mülkün ve Hamd'in sahibi, öldürürsün ve diriltirsin. Sana ebedi ölüm yoktur.

Ey Ebed! ey Ebed! ey Ebed! Hayır senin elindedir. Dönüş de sanadır. Sen her şeye kadirsin. Senden yardım istiyorum. Hiçbir kudret ve kuvvet sahibi yoktur. Yüce ve büyük olan Allah'ım ancak sen varsın. Cebrail'in kanadı üzerine yazılı ismin hakkı için, senden istiyorum.

Mikâil'in kanadı üzerine yazılı ismin hakkı için. Azrail'in avucu içine yazılmış ismin hakkı için. Binbir ismin hakkı için . İsmi Azam hakkı için, kullarının sırları hakkı için Yarab. Kendisiyle İslâm'ın tamamlandığı isim hakkı için Yarab. Adem Aleyhisselam'ı cennetten indirdiğin vakit sana hangi isminle yalvarıp af diledi ise, O ismin hakkı için Yarab!

Arşı taşıyanı kuvvetlendirdiğin ismin hakkı için, Yarabbi...Tevrat, İncil, Zebur, Furkan'da yazılmış ismin hakkına Yarab! İbrahim (a.s.)ın ateşe atıldığında nidasıyla ateşi "soğuk ve selametli" kıldığın ismin hakkına Ya Rab... İshak (a.s.)'ın nida edip hâcetini yerine getirdiğin ismin hakkına senden istiyorum Yarab!..

Yakup (a.s.)ın Sana dua edip, gözlerini ve evladı Yusuf (a.s.) kendisine döndürdüğün ismin hürmetine. Davut (a.s.)ın nida ederek yeryüzünde halife kılıp elinde demiri yumuşattığın ismin hürmetine!

Süleyman (a.s.)ın nida edip rüzgarları, cinleri, hayvanları emrine verdiğin ismin hürmetine!

Eyyüb (a.s.)ın nida edip içinde bulunduğu kederden kendisini kurtardığın ismin hürmetine. Meryem oğlu İsa (a.s.)ın ölüleri dirilttiği ismin için, ben de senden istiyorum Yarab!

Musa (a.s.)ın nidasıyla Tur'da konuştuğun ismin hürmetine. Meryem'i nidasıyla rızıklandırdığın ismin hakkına. Musa (a.s.)ın nidasıyla denizlerin yarılıp, Beni İsrail'e yol verdirdiğin selamet sahiline vardırdığın ismin hürmetine. Hızır (a.s.)ın nidasıyla suyun üzerinde yürüttüğün ismin hürmetine Yarab!

Allah’ım sen Rahman ve Rahim'sin. Bağışlayıcı, affedici, kerim, kebir olan! Beni yaratan yaşatan, rızıklandıran ey Ulu Mevla!

Ya Settar, Ya Settar, Ya Settar! Ne olur bu kulunun da günahlarını bağışla; ey ayıp örtücü olan, ayıplarımı yüzüme vurma. Diriliş gününde beni rüsvay eyleme.

Sâlat selam olsun O Sevgiliye "Sen olmasan alemleri Yaratmazdım" dediğin Muhammed Mustafa "Benim Şefaatim Ümmetimden Büyük Günahkarlara" dedi.

"Günahım büyük Şefaatini benim de üzerim'de kıl. Ey Gaffar, Ey Gaffar, Ey Gaffar! Affet beni...” diyerek ağladı, ağladı. “Ya Rabbi! ya Rabbi! ya Rabbi!" diye inleyerek sustu.

Sonra ki vakitlerde gökyüzüne uzanan her şey, ağaçlar, yapılar, dağlar... Anjel'e, Tanrıya uzanmış o kolları, ona doğrulmuş o başı hatırlatacaktı.

Neden sonra sakinleşip, kamburunu olabildiğince doğrultup kalktı. Bastonunu tıklata tıklata merdivenlerden çıktı, ardında kediler ki aynı hal üzere türbenin üst kapısından yola koyuldu.

Kadın sokağın sonunda durdu. Kendini bekleyen Arnavut ciğerci sopasından asılı ciğerleri bir ağacın altına boşalttı. Nereden çıktığı anlaşılmayan bir sürü kedi hırlaşarak ciğerlerin başına üşüştüler.

Beyaz kediler yine mesafeli, yine heykel hareketsizliğinde el pençe divanda. Anjel merakından, işin acayipliğinden hayretler içinde kafileyi takip etti.

Bu takiplerin müteaddit kerelerinin sonunda iki kanatlı, yuvarlak alınlı koca bahçe kapısından son kedi de içeri girdikten sonra bu kez kapı kapanmadı. Eliyle "gel" işareti yaptı beyazlı kadın. Etrafına bakınıp kendisinden başka kimseyi göremeyen Anjel'de bana mı söylüyorsunuz gibi bir işaret yaptı.

Kedili kadın, kambur bedeninin üzerinden "evet" anlamında başını salladı. Anjel, o anda ne olursa olsun girmeliyim buraya diye düşündü, ilerleyip içeriye girdi. Ardından usulca gıcırdıyarak tok bir sesle kapandı kapı.

Nihayet bu gizemli ihtiyar kadının yüzünü görebilecekti.

Kadın sofada önce değneğini bıraktı, sonra çarşafını sıyırdı. Anjel, kadının çarşafıyla birlikte sırtından sıyrılıp düşen kamburuna şaşkınlıktan gözleri gerilmiş bakarken, kızıl saçların çevrelediği yürek biçimi yüz, yüzünü kaplamış gibi duran yosun yeşili gözler, biçimli bir burun, kızıl dudaklar, pembe beyaz bir ten, ince narin bir bedenle karşı karşıyaydı şimdi.

"-Hikâyemi anlatmamı bekliyorsun sanırım" dedi kedili kadın buruk bir gülümseme ile.

"-Ama ben sizi merakta bırakıp önce ev sahipliği vazifemi, konukseverliğimi göstermeliyim. Hem de yıllardan beri misafiri gelmeyen bir ev sahibi olarak. Hoş geldiniz" diyerek Anjel in elini tuttu, içeri götürdü.

Her yanı beyaz olan evde, beyaz atlas sedir üzerine oturması için yer gösterdi.

Anjel'in hâlâ şaşkınlığı üzerindeydi. Kedilerin her biri kraliçe vâri yürüyerek minderlerine kuruldular.

Önce gül şerbeti ikram etti ihtiyar dadı.

Anjel ikram edilen şerbeti alelacele içti. Bir an evvel dinlemek, öğrenmek istiyordu dışarıda sırtında takma bir kambur, elinde baston, ardında otuz kırk kediyle dolaşan, ihtiyar, çirkin zannettiği, harikulade güzel, esrarengiz, bu kadının hikayesini.

" -Meraktan ölebilirim ne olur anlatın niçin bunlar, niçin bu gizem?" dedi ve yalvarır gibi baktı yosun yeşili gözlere.

"-Peki anlatayım" dedi, esrarengiz kadın:

"-Şımarık, zengin, güzel, şuh bir afet vardı. Moda'da otururdu. Kendi kültüründen, toplumun değerlerinden uzak yaşardı. şık olup evlendiği kocasının, kendisini en yakın arkadaşıyla, aldatmasını bir türlü hazmedemeyip, intikamını o yolla almak istemişti.

Kendisi de kocasını, en sevdiği arkadaşıyla aldatıp intikamını aldığını düşünmüştü.

Bir iki derken, insan bir kere yanılmaya görsün. Artık aldatmaktan zevk alır hale gelmiş, kendini inkara yöneltmişti. Onun için kutsallık kalmamıştı. Her şey boştu, zaman akıp gidiyordu.

İnsan zamanı değerlendirmeliydi. Neyle... Nasıl..? Sorun değil, önemli olan, haz almaktı yaşamaktan.

Ahlâkın peçesinden başka peçe yoktur denilir. Ahlâkın peçesini yırtmıştı artık.

Günlerden bir gün;

Eve gelen nakkaşı çok yakışıklı bulmuştu kadın. Öteki erkeklere hiç benzemiyordu.

Yüzündeki ifade, gözleri yerde, sanki hiç görmemişti o güzeller güzeli afeti. Kadının ısrarlı soruları üzerine kısa kısa cevaplar veriyor, güzel kadınla hiç ilgilenmiyordu bile.

Yo yo! Buna tahammül edemezdi. Hiçbir erkek onu görmezden gelemezdi. Hele zor erkekler onun için daha ilginç olur, eninde sonunda avlar, tuzağına düşürürdü onları.

Bu ne endam, bu ne boy pos. Sanki Barbaros'un, Turgut Reis'in donanmasındaki leventlerden biriydi. Uzun boyu, geniş omuzları, sağlam pazuları ve yanık teniyle. Evet evet denizci leventleri hatırlatıyordu.

Birden genci Barbaros olarak hayal etti, gemisinin güvertesinde, çıplak tenine bir cepken giymiş, kollarını göğsüne kavuşturmuş, açık denizlerde pupa yelken gidiyordu.

Barbaros: Akdeniz'i Türk gölüne çeviren denizci; annelerin çocuklarını, kendisiyle korkuttukları adam.

Denizlerin hakimi, tutkunu, sevdalısı. Dünyaya sığmayan, engin gönüllü adam.

Denizlerin hâkimi bir adamın kalbine hakim olmak!..

Evet evet kendi de Barbaros'a esir olmuş bir İspanyol prensesi...

Fırtınalara, dalgalara, toplara kılıçlara teslim olmayan biri, bir kadına teslim olur muydu?.. Bir kadına, esir olur muydu?.. Yüzüne kendinden emin, şeytani bir gülümseme yayıldı.

Neden olmasın? Aslında erkekler veya kadınlar karşı cinse değil, kendilerine, benliklerine teslim olurlardı. İşte biz kadınlar kaleyi içten fethederiz dedi kendi kendine.

Tarihe mal olmuş ne zaferler vardı. Kadınların zaferleri.

Genç Nakkaş’a:

“-Yukarıda tavanda, dökülmüş nakışlar var dedi. İşini bitirince yukarı çık.”

Genç, elinde boyaları, sıpatulası yukarı çıktığında, aniden arkasından kapının kapandığını ve kapıya dayanmış kadını gördü .

“Gel”, dedi kadın arsızca üzerindeki örtüyü düşürerek.

Nakkaş, önce çılgın bir kâbus görüp görmediğini düşündü. Böyle bir sahneyi rüyalarında bile görmemişti.

Güzelliğe, san’ata âşina bakîr gözleri bu çirkinliğin içinde bu kadın bedeninde, müthiş bir güzellik, müthiş bir san’at temaşa etti... karıştı...şaşırdı...

Bir an sanki semada imiş gibi ayaklarının yerden kesildiğini, başının döndüğünü hissetti.

Mevlevî bir derviş, bir semâzendi o. Tekkeye âyini izlemeye gelen kadınların, kafes ardından onu hayranlıkla izlediklerini bilir hissederdi, lâkin bir kere olsun başını yukarıya doğru kaldırmamış, o tarafa bakmamıştı.

Zaten âyin başladığında kendinden geçer, her şeyi unutur, kâinâta karışır, Birle birleşir... döner... dönerdi.

Karanfillerle lâlelerle çıtır çıtır minelerle , güllerle güzelleştirdiği, süsleyip zînetlendirdiği, “güzel esmâsını” yazarken, adını anarken aşka geldiği, güzeller güzeli: San’atkârı hatırladı, şaşalamış olmasından mı bir an ki bocalamasından mı utandı, ağlamaklı oldu?..

Bir kadın böyle nasıl davranır? Aklı almadı bir an. Sonra Yusuf’un kıssasını hatırladı.

Sanki kendi Yusuf’tu da -çaresiz güzel köle- kadın da arsız Zeliha.

“Gel” diyordu kendisine, tıpkı onun gibi arsızca.

Cehenneme yol düşüren, sahte bir cennete çağırıyordu . Sesinin en yumuşacık, en şuh tonuyla... fısıltıyla.

“-Haydi”... “gel”...

Annesi, genç annesi , tüllenmiş saklı cennet: Yaşmağının aralığı o saklı cennetten haber verir, o cenneti yabancılar değil, yakınları bilirlerdi.

Bir görüntü belirip kayboluverdi birden, gözbebeklerinden tanıdı, eteklerinin süzülmesinden, sarığının büklümlerinden...

Cesareti sesi yerine geldi . O Zeliha ise, ben de Yusuf diye düşündü.

“-Ne o, yoksa beni beğenmedin mi?” dedi kadın alaylı alaylı.

“-Güzelliğiniz beni ilgilendirmez. Açın kapıyı da ben gideyim.”

“-Bak delikanlı ben reddedilmeye alışkın bir kadın değilim. Şimdi bir çığlık atarsam, bana saldırdı diye, kadıya varmadan linç eder seni mahalleli.

Koskoca falan beyin hanımına mı inanırlar sana mı?”

“-Ya Rabbi! Sana sığındım” dedi genç içten içe.

“Ya ömür boyu bu yaftayla yaşayacak, ya zinaya bulaşacağım. Allahım! Bir başkasının haremine el uzatmak, bu cürümle yaşamak!..

Dar zamanda akıl daralır derler ne kadar doğruydu, aklına hiçbir çare gelmiyordu.

Hırsından yumruklarını sıktı, elindeki sıpatulanın mukavemetinden o zaman sıpatulayı hatırladı rahatladı...

Kadın da gencin rahatlamasından rahatladı...

“Niçin ben?..

“Boyun posun, endamın, ve yanık tenin...

Genç, önce gömleğinin düğmelerini koparırcasına çekip açtı.

Demek yanık tenimi beğendiniz... Bir binanın cephesinde raspa yapmıştım her halde orda yanmışım...

HazIrlandI, iffetli bir kadın gibi sıkı sıkı sarıldı. Her ihtimale karşı elbisesinin yakasını yırttı. Üstüne feracesini aldı, peçesini taktı, doğruca nakkaşın nakış hanesinin yolunu tuttu. Arabayı yakınlarda bir yerde durdurup indi.

Nakışhaneden içeri girdi. Baktı genç içerde ve yalnız. Kapının açılmasıyla dip taraftan işini bırakıp geldi, nakkaş.

"-Buyurun bir emriniz mi var?"

Kadın peçesini kaldırırken:

"-Emir almaya ne zaman alıştın? İntikam almaya geldim. Seni rezil rüsvay edeceğim.

Bu sesi bu yüzü unutabilir miydi.

Genç:

"-Peçe dünyada arlıyı da saklıyor, arsızı da. Hiçbir sırrın saklı kalmadığı, hiçbir suçun hiçbir peçeyle perdelenemediği hesap günü de var. Ben de senden, o gün alırım intikamımı."

Kadın:

"-Her halde ... kokusunu uzaklaştırmak için misk fıçısına dalmışsın" ...

"-Rabbim beni mükâfatlandırdı” dedi genç.

O günden beri misk gibi kokuyor bedenim. Gel Allah'tan kork! Bırak peşimi, kovdurma işimden, etme aşımdan."

Gözünden kalkar gaflet perdesi. Hıçkırıklar içinde döner geriye, evine...

Allah'tan utanan, korkan o çaresiz gencin nasıl mükafatlandırıldığını, kendisinin de nasıl bir cezaya layık olduğunu düşüne düşüne, döner tövbelerle.

Devam etti esrarengiz kadın:

"-Duydum ki, fahişe bir kadın susamış bir köpeğe su vermiş de, affedilmiş. Ben de o gün bu gündür kedileri doyurur, besler, affımı dilerim Yüce Mevla'dan"...

"-Siz miydiniz o kadın?" Dedi Anjel hayretle!..

"-Evet, karşınızda gördüğünüz ben"

"-Peki niçin beyaz? Eviniz, eşyalarınız, giysileriniz, kedileriniz?"

"-Çünkü beyaz hile kaldırmaz, kir götürmez. Ben artık değil yüreğimde, elbisemde, evimde, etrafımda bile karalık istemiyorum."

Anjel o gün; İstanbul'u gezmeğe, tanımaya çıktığı günlerden bir gün, bir başka İstanbul'u, İstanbul'un öteki yüzünü, tanıdı. Yara almış yüzünü.

II

Kandilli'deki Emin Paşa yalısına yanaşan, üç çifteli saltanat kayığından atlayıp rıhtıma çıkan Valide Sultan'ın özel muhafızlarından Süleyman Baran Bey, kapıda bekleyen ağaya, Valide Sultan'ın misafirlerini beklediğini söyledi.

Anjel Osmanlı törelerine göre giyinmiş, yaşmaklı ve feraceli daha bir güzel, alelâde takındığı mavi tül yaşmağıyla daha bir can yakar hale gelmişti. Yaşmağının arasından görünen mavi gözleri, boğazın sularıyla tam bir uyum içindeydi.

Emin Paşa’nın eşi, Ragibe hanım önde Anjel arkada saltanat kayığına geçip büyük bir rahatlıkla oturdular. Muhafız Süleyman Baran Bey:

"-Gidelim" emrini verdi.

Anjel ile Süleyman bey karşılıklı oturmuşlardı. Karşısındaki kadından gözlerini zor alıyordu Süleyman Baran bey. Nedense kendisine gülümser bir havayla futürsuzca bakan Anjel'in karşısında kendini pek tuhaf hissetmişti.

Anjel, Ragibe hanımla Fransız aksanı ile konuşunca kendine kızdı:

"Tabi tavrından anlamalıydım ecnebi olduğunu..."

Anjel de bu karayağız, uzun boylu, geniş omuzlu, omuzlarının üzerinde harika keskin hatlar bulunan, Mikelenjelo'nun elinden çıkmışa benzettiği başa, arı duru bir anlamı olan yüze hayran olmuştu.

"-Sanatçı bir tarafı olmalı. Ellerinin iriliğine rağmen, parmakları uzun ve zarif" diye geçirdi içinden. Anjel’in sancısını fark etti Ragıbe hanım.

"Konuşayım da konuşsun bari” dedi.

Osmanlı erkeği, bir kadın kendisiyle konuşmadan konuşmaz, selam vermeden selâm vermezdi.

Kendini ve Anjel'i tanıttı Ragibe hanım. Süleyman Baran bey de adını ve unvanını söyledi.

Anjel:

"-İstanbul’u görmeden seviyordum. Şimdi bir masalda yaşıyor gibiyim. Burada insanlar sıcak, nazik ve misafirperver" dedi.

Söyleyemediği bir kelimeyi Süleyman Baran bey Fransızca söyleyince sevinçten küçük bir çığlık attı.

Süleyman Baran bey Paris’te tahsil yaptığını, Alman ordusunda eğitim gördüğünü söylediğinde gözlerinden, boğazın parıltıları gibi parıltılar geçti.

O gün Hızır günüydü. Saraya kuzu dolmasıyla helva yemeğe ve yatıya çağrılmışlardı. Tabii akşamdan sonra yine fasıl. Anjel 'e müteaddit kereler saraya gidiş gelişlerine Süleyman Baran bey eşlik etti.

Süleyman Baran Bey, Anjel 'e o yaz, mevsim sona erip, Boğaziçi'nde sarı yaprakların uçuşup sulara düştüğü günlerden birinde, bir demet zerrinle haber gönderdi.

"-Seni seviyorum"...

Anjel, ikiye bölünmüş bir gül goncasıyla cevap verdi.

"-Benim için ölür müsün?..

Ve bir saray dönüşünde Süleyman Baran bey başı kopuk bir sardunya bıraktı Anjel'in kucağına:

"-Boynum kıldan ince" dedi. Çiçeklerin diliyle.

Valide Sultan 'ın kulağına Ragibe hanım mı fısıldadı, kuşlar mı bilinmez, Emin Paşa’yı saraya çağırıp bizzat dünür oldu. Anjel'i, Süleyman Baran beye istedi.

"-Muhsin'e adını veriyorum sana" deyip evlilik için fikrini sordu, Anjel 'e

"-Bana ondan uygun eş olamazdı, isabetli bir seçim yapmışsınız Majesteleri" diye tatlı tatlı gülümsedi Anjel.

Hünkârın da uygun bulması ile gelin güvey oldu, Muhsine ile, Süleyman Baran Bey.

Valide Sultan tarafından, genç çifte Balta Limanı’nda küçük, süslü, dantela gibi oymalarıyla ünlü beyaz bir yalı satın alındı.

Emin Paşa ailesi de çeyizde geri kalmadı doğrusu. Süslü yalının adı Saraylı Hanım Yalısı olmuştu bu kez de.

Muhsine İstanbul'un güzelliği ile mest, atlas döşemeli kupa arabasında, yanında hizmetçileri, bazen de Süleyman bey, İstanbul'u yedi tepeden seyreder. İnsanların garip bakışları arasında bazen bakarsınız bir kenara oturmuş grubu seyreder, bazen bakarsınız elinde fırça, önünde tuval manzarayı resmeder.

Süslü Yalı: Saraylı Hanım Yalısı!

Saraylı hanım olmayı çok sevmişti Muhsine Belkıs. Evde hep hotozlu gezer, bindallı kaftan giyer, eteklerini sürüye sürüye yürürdü.

On yıldır evliydiler Süleyman beyle, ne yazık ki henüz çocukları olmamıştı.

İstanbul'un, sarayın bilgili ebeleri, Beyoğlu'ndaki ecnebi doktorlar, Ermeni hekim Kirkoryan genç evlilere:

"-Fiziki hiç bir neden yok, bekleyin olur İnşallah" diyorlardı.

Muhsine Belkıs üzülüyordu epey ama umutluydu. Bu eksikliğin hayatını zehir etmesine fırsat vermiyordu. Yazları boğazın suları ile oynaşmakla geçiyordu günleri.

Belkıs ismini Süleyman bey vermişti Süleyman peygamberin karısı,Saba Melikesi Belkıs'a atfen.

"Seni bana kuşlar getirdi, hüdhüd getirdi, sen de benim Belkıs'ımsın, sultanımsın diyordu karısına"...

Belkıs'da kendine has nazlı nazlı, edalı edalı gülümsemeyle karşılık verir:

"-Biliyor musun canım, birbirlerine ne kadar yakışıyorlar diye, İstanbul'da bir hayli ünümüz var ?..”

"-Bilmez olur muyum efendim" dedi Süleyman bey; "Sayenizde".

Süslü Yalı’nın süslü sahibesi, Muhsine Belkıs hanım, eteklerini toplayarak merdivenlerden indi, sofayı geçerek bahçeye çıktı. Kameriyelerin aralarında dolaştı. Manolya, hanımeli, gül kokuları birbirine karışmış... Gidip tek tek kokladı çiçekleri, belli belirsiz dudağına götürdü.

Şafakları çok severdi Muhsine Belkıs. İçinden bir ses artık İstanbul şafaklarını, gruplarını, mehtaplarını göremeyeceğini söylüyordu.

Tıpkı Viyana'yı arkada bıraktığı gibi.

Gülleri seyretti bülbüllerin figanlarını dinledi, Türklerin bülbül figanları için söylediklerini hatırladı.

Bülbül bütün gece beklermiş gül dalında gülün açılışını görmek için, kapanırmış bir an gözleri, geçermiş içi, hemen silkinir uyanırmış... Heyhat bülbül yine kaçırmış gülün kendini, güzelliğini güne açmasını ve başlarmış ağıtlara, figanlara.

" Ah İstanbul... En çok nesinden ayrılacağına yansındı, nelerine, hangi birine?..

Erguvanlarına mı, lalelerine mi?.. Galata'ya mı, Tatavla'ya mı?.. Üsküdar'a mı, gün batarken Marmara'ya mı?.. Eyüb'e mi, Zeyrek'e mi, Boğaz içine mi, kiliselerine mi, camilerine mi, Ayasofya’ya mı Süleymaniye'ye mi; zarif minarelerine mi?...

Evet mutlak ki Mimar Sinan'ı ardında bırakacaktı ama Ümmi Sinan'ı yanında götürebilirdi:

"Gül alırlar gül satarlar

Gülden terazi tutarlar

Gülü gül ile tartarlar

Çarşı pazarı güldür gül

Toprağı güldür taşı gül

Kurusu güldür yaşı gül

Has bahçesinin içinde

Serv ü çınarı güldür gül" diyen Ümmi Sinan'ı.

Nedim'i de yanında götürebilir, orada onunla, İstanbul'u yaşayabilirdi:

"Altında mı üstünde mi cennet-i â'la

El-hak bu ne halet bu ne hoş âbu hevadır

İnsaf değildir anı dünyâya değişmek

Gül zârların cennete teşbih hatadır"

İstanbul'un gül bahçelerini cennete değişmeyen Nedim'i.

"Ah İstanbul...” dedi. İç geçirdi, büyülü şehir, beni benden alan şehir. Her köşesi ayrı bir esrar ayrı bir sır. Burada eskiyle yeni, dünle bugün, gelin güvey olur. Gezerken sokaklarında, Fatih'in izini, Muhteşem Süleyman'ın kudretini, Dede Efendinin nefesini hissedersiniz.

Nedim'in mısralarını terennüm eder, Itri'nin bestelerini dinlersiniz. Servilerin sırlı dudakları, surların lâl susuşları, dondurur damarlarınızdaki kanı.

Ya mezar taşları? Uzanır tutmak için sizi, davetkâr bir edayla, ezelden ebede tutkulu bir sevgili gibi"...

Bu şehre esir olarak gelenler, gün gelip hür kaldıklarında, bu emsâlsiz güzelliğin esiri olur, kalırlardı bu şehir de.

Muhsine Belkıs denizi dinliyor, boğazı seyrediyordu.

Evet evet, insan boğazın sularına gömülüp gidebilirdi. Vefasız bir âşığın kollarında ölünebileceği gibi.

Sana âşığım İstanbul Boğaziçi. Ama kocama olan aşkım daha büyük, o nerede ben oradayım" dedi.

Aşk... Ah...minel aşk...

Sultanları kul, köle kılan aşk.

Bir fasıl akşamı usulca sormuştu, Muhsine Belkıs saraydaki ikballerden birine:

"-Sultan'ın huzuruna, yatağına, kadınlarının diz üstü sürünerek çıktığı doğru mu?" Kahkahalarla gülmüştü güzel Çerkez kızı.

"-Sultan türlü hediyelerle, süslü tezkerelerle çağırır kadınlarını. Onları yüceltmek kendinin yüceliğidir.

Durun size I. Abdülhamid'in kadınlarından Ruh-Şah Hanım'a gönderdiği tezkereyi anlatayım, ezberimdedir, bir ara Hakan'ın katibeliğini yaptım. Bir evrak ararken kütüphanede elime gelmişti, dikkatle dinleyin lütfen:

"Abdülhamid'in Ruh-Şah'ına kul, köle, kurban olsun. Bir kusur ile beni unutma. Benim vücudum türab olunca, ben senden geçer isem Allah layıkımı versin. Efendim gideyim diyorum, belki götür buyurursun deyü götürmüyor. Sen benim, ben senin İnşaallahu Teala ömrüm oldukça, cem oluruz canım efendim . Narin ayağına yüzüm sürerek rica ederim".

Aynen böyle idi diye nakletmişti Muhsine Belkıs'a.

Bir kitapta, aşkı sevgiyi şöyle okumuştu.

Sevdiğinin dostlarını,hizmetçisini ve onun sevdiği her şeyi sevmek. Bu sevgilinin, zenâat ve sanatını, kaplarını, yemeğini ve elbisesini bile içerisine alır. şıklardan birisi sevdiğinin giydiği pantolonlara aşıktı, öldüğü zaman eşyaları arasında on iki denk pantolon bulundu.

Bir başkası sevdiğinin havanını seviyordu. Onun da geride bıraktığı eşyaların arasında binlerce havan bulunmuştu.

"İşte şimdi sevgimi gösterme sırası bende" dedi, kendi kendine söz verdi. Hiçbir memnuniyetsizlik göstermeyecek, hiç şikayet etmeyecek.

"-Onunla her yere varım" dedi "ölüme bile..."

Muhsine Belkıs süslü yalının bahçesinde gezinirken bunları düşünüyor tek tek çiçekleri ağaçları elliyor...

Bakışlarını Boğaziçin' de gezdirdi, gözleriyle veda etti, sulara, yalılara, kayıklara... Hatta mezarlıklara ...

Mehtap gezintilerini hatırladı iç geçirdi.

Gezi Kalender’in önünden başlar, Göksu'ya Sadâbâd'a kadar uzanılırdı .

Son mehtap gezintisini Mısır Hidivinin annesi Valide Paşa düzenlemişti.

Muhsine Belkıs da şair Nigar hanımla beraber, Valide Paşa’nın üç çifte kayığındaydı.

Hanımlar mehtap gezintilerinde çarşaf, ferace giymezler yaşmak sarınmazlar, gecenin tülleriyle peçelenir yüzleri.

Sırtlarına ihram ya da maşlah alırlar. Kimi saten tilyondan, kimi Hint dibasından, kimi krepdöşinden, kimi bordo canfesten, kimi muzmarikenden, kimi de sarı, yol yol Bursa ipeğinden.

Kimi ihramı başından örter, kimi omuzuna alır.

İhramların, maşlahların saçaklarının parıltıları, boğazın gümüşlü, altınlı parıltılarına karışırdı.

 

  Devamı için tıklayınız

Ziyaretçi Defteri
Haberler
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Link Ekle
Linkler
e-mail

Bayburt Hakkında

Bayburtun Köyleri
Ermeni Mezalimi
Ermeni Mezalimi-2
Coğrafi Konum
Ekonomi
Yemeklerimiz
Yeraltı Şehri
Nöbetçi Eczaneler

Belediyeler

Bayburt Bel.
Arpalı Bel.
AydıntepeBel.
Demirözü Bel.
Konursu Bel.
Gökçedere Bel.

Önemli Linkler

Telefon Rehberi
SSK Hiz. Dökümü
O.S.Y.M
M.E.B.
Vergi Numarası
Kimlik Numarası
Ziyaretçi Defteri
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Linkler

e-mail

Telefon Rehberi
 www.senolbayburt.cjb.net

 

Hosted by www.Geocities.ws

1