Muhsine Belkıs’ın Hikayesi II

 

Valİde Paşa'nın kayığı bazen Mediha Sultan’ ın Balta Limanı’ndaki sarayına yanaşır, Mediha Sultan da oradan mehtap gezisine katılırdı .

Muhsine Belkıs sormuştu bir kez Süleyman Baran beye:

"-Mediha Sultan'ın mermerden bir oda büyüklüğünde bir kasası olduğu, ağzına kadar altın, gümüş, mücevher, dolu olduğu doğru mu kuzum?..

Süleyman Bey:

"-Senin baban Padişah, ondan sonra gelen üç Padişah da kardeşin, kocan da Sadrazam olsa ona yakın servetin olurdu" diye takıldı karısına .

"-Bazıları ağzında altın kaşıkla doğar canım.”

"-İnanamıyorum” dedi Muhsine Belkıs, "Bir oda dolusu hazine ha! "

"-Ama Sultan çok ızdırap çekmiş . Belki de sarayı ona zindan , hazinesi çerçöp gibi gelmiştir. Aşık olduğu adamla, yıllarca evlenememiş, sonunda muradına ermiş, ama bu sefer de ecel gelmiş sevdiğini, kocasını almış elinden .

Yani karıcığım bazen taht, taç mutlu etmeye yetmiyor insanı" demişti Süleyman bey .

"-Yaşam inişli çıkışlı. Saray da öyle kulübe de... Seninle kulübe de bile yaşarım. Seninle her yerde, sensiz hiçbir yerde" diyerek and içti kendi kendine Muhsine Belkıs.

Sultan Abdülhamid’in hal'iyle beraber gözden düşen, dağıtılan saray görevlileri arasında Süleyman Baran bey de vardır. Valide Sultan'ın baş muhafızı ve kitapçı başı olan Süleyman bey küçük bir görevle Anadolu’ya, Bayburt kaymakamlığına tayin edilir. Kendisi için üzülmemektedir elbet ortalık durulunca geri çağırırlar, uygun bir hizmet fırsatı tanırlar diye düşünüyordu.

Devlet-i Aliye’ nin parası ile yıllarca tahsil görmüştü dışarıda . Fransa da hukuk okumuş, Almanya'da ordu için eğitime gönderilmişti. Alman İmparatoru Wilhem'in ziyareti sırasında yâverliğini ve tercümanlığını yapmıştı.

Ailesini bir deniz kazasında kaybetmişti, onu Sultan Abdül- Hamit'in kitapçı başı İsmet Bey yetiştirmişti. Babasının can dostu İsmet Bey büyük bir vefa örneği göstermiş,onu kendi oğlundan ayırmamış, Enderuna sokmuştu.

Valide Sultan'ın özel muhafızlığını yapar, evraklarına bakar onun ve hakanın istediği bazı kitapları, romanları Türkçe’ye çevirirdi .

Ve binde bir insana nasip olan aşk evliliği...

Fransa’da, Almanya’da kadınların yüzüne dikkatle bakar, âşık olabileceği kadını arardı. Hep aramıştı beraber dönebileceği kadını, fakat eli boş dönmüştü İstanbul'a.

Dışarıda aradığını içeride bulmuştu. Hani derler ya "gökte aradığını yerde bulmak" diye...

Süleyman Bey:

"-Benim süslü gâvurcuğum, benim güzel gavurcuğum, gökte ararken yerde buldum seni..."

Masallardaki aşkı yaşıyordu karısıyla. Muhsine Belkıs, bazen ona kemanıyla anlatırdı aşkını.

Süleyman Baran bey ney çalar, yanık yanık, yavrusunu kaybetmiş ananın çığlıklarıyla.

Sonra coşar ha coşar, sanki Mevlânâ dönmektedir gözlerinin önünde. Aşkla sema etmektedir, beraberce döndüklerini düşünür; yerlerle göklerle beraber...

Karısı yanında olduktan sonra, Fîzan'a bile gidebilirdi, ne gam. Gerçi karısını götürmek istememişti ama...

"-Sen İstanbul'da, evimizde kal ben giderim, bakalım günler ne gösterir, sıkılırsın alışamazsın’ dediyse de dinletemedi Muhsine Belkıs'a.

"-Benim güzel gâvurcuğum, tuttu yine gâvur inadın, der ve bendegâna hazırlık emrini verir .

İstanbul'da dost ahbapla vedâlaşılır, taşınılabilir eşyalarla yola düşülür.

III

Bayburt...

Çoruh’a bakan bir tepede konak kiralar yerleşirler çarçabuk .

Daha Muhsine Belkıs'ın yol yorgunluğu geçmeden hoş geldin ziyaretleri başlamış memurinden yerli halktan umulmadık bir ilgiyle karşılanmıştır karı koca.

Onlar gelmeden çoktan hikâyeleri gelip duyulmuştur bile. Saraylı oldukları, gazaba uğradıkları Hanımın Avrupalı olduğu, Valide sultana keman çaldığı, Kaymakam beyin neyzen olduğu ve çocuklarının olmadığı.

Her gelen bir hediye ile gelir hoş geldine .

Gül gül oyalı yazmalar, yün kilimler, kanaviçe yastıklar ...

Bir gün bir ebe hanım gelir Muhsine Belkıs'ı ziyarete.

Ebe hanım:

"-Duydum ki alçak gönüllü bir hanımmışsın. Lütfen benim hediyemi de kabul et" der, çeşitli bitkilerden hazırlanmış bir ilaç sunar.

"-İç bunu lütfen Hz. Hızır’ın elması yerine de; elini göğsüne koy, Hz. Fatıma'nın eli yerine de öyle iç kızım..."

Gülerek alır, içer:

"-Senin de gönlün olsun der.

O günlerde bir rüya görür Muhsine Belkıs.

Bayburt'un ünlü evliyalarından Ahi Emir Ahmed'in türbesini ziyarete gitmiş, şeyh efendi tekkenin sokağının ortasına kurulmuş, sedirin üzerinde hanımı ile beraber oturuyor.

Başı hafifçe sol tarafa, kalbinin üzerine doğru eğik, gönlüne gelen sedaları dinlemede .

Oturuşunu; halini hiç bozmuyor şeyh efendi. Fakat hamımı, Belkıs'a doğru dönüp, işte beklediğimiz çocuk diyor.

Birden Muhsine Belkıs kucağında güzeller güzeli bir çocukla görüyor kendini rüyasında.

Sevinçle uyanıyor;

"-Ah o ne güzel bebekti öyle" uyandırır kocasını, anlatır rüyasını.

Süleyman Baran Bey:

"-Allah'tan umut kesilmez hayır olsun, olur inşallah;

Rahmetli annemde bana bir rüyasını anlatmıştı, bak anlatayım sana" der anlatır:

“-Annem:

"Berrak pırıl pırıl bir gece, gökyüzünde ay, dolunay, hani derler ya, ayın on dördü gibi güzel. İşte öyle muhteşem güzellikte, altın bir dolunay. Ay doğurdu. İrili, ufaklı, orta büyüklükte . Doğurdu, çoğaldı, çoğaldı, çoğaldı...

Gözümün alabildiği her yana bütün ufka dağıldı.

Orta büyüklükte bir ay geldi, geldi evime indi. Ben sevinçle balkona koştum, elime aldım. Altından bir ay; içi açıldı, baktım, içinde kat kat yufkalar...

Oğlum; meğer o rüya, seni ve senden sonra bir çok hayrı müjdelemiş bana"demişti.

Gördüğü rüyanın üzerinden, ay geçmeden Belkıs hamile kaldı. Allah'a şükürler etti, Meryem Ana'ya adaklar adadı, İsa için mumlar yaktı. Ahi Emir Ahmed hazretlerinin türbesinde kurbanlar kestirdi. Hazreti Peygamber Muhammed hürmetine sadakalar dağıttı.

"-Demek gönlümün muradı burada imiş. Buradan daha güzel, daha ışıklı bir yer tanımıyorum artık" dedi. Ne kadar arattı ise bulamadı ebe hanımı.

Süleyman Baran bey:

"-Allah'ım büyük Allah'ım bir kapıyı kapayan, bir kapıyı açan Allah'ım. Senin kapının büyüklüğüne, hiçbir sultanın kapısı erişemez. Senin verdiğini, ihsan ettiğini hiçbir sultan ihsan edemez. Sana sonsuz hamd-ü senalar ediyorum, sence mâlum olan sayıların kat katınca" diyerek şükretti Mevlâ'ya .

Simuzer bebek doğdu; şenliklerle kurbanlar kesildi, yenildi içildi.

Bir taraftan günler geçiyor, bir taraftan Simuzer bebek büyüyor, Belkıs'ın mutluluğuna diyecek yok . Akşama dek kızıyla oynuyor, kemanıyla şimdi ninniler çalıyor Simuzer bebeğe.

Derken korkunç savaş başlıyor, seferberlik kararı alınıyor. Süleyman Baran bey de görevini yardımcısına bırakıp savaşa katılıyor. Yurt savunmasındadır Süleyman bey. O da eli silah tutan her Türk erkeği gibi düşmana karşı gitmiştir.

Günler geçer, bu arada harp biter, saltanat kalkar. Süleyman Baran bey de seferberlik gazisidir artık.

İstanbul da akrabaları da yoktur, yakın dostları da. Dünyadaki biricik varlıkları kızları da burada bağışlanmıştır; Bayburt uğurlu gelmiştir onlara.

Bayburt'da kalmaya karar verirler. Bir çiftlik alır, Çoruh kenarında bir köye yerleşirler; küçük kızın köyüne.

Muhsine Belkıs hanımın çiftlik evi!

Huzursuzdu birkaç gündür Muhsine Belkıs. Hayatında düş ve gerçek birbirine karışmıştı.

Gerçek neydi ki? Yaşam bir düş değil miydi, bazen de kâbus?..

Muhsine Belkıs:

"-Hayır hayır düş değildi, kabus da değil, gerçekti. Taş gibi kaya gibi gün gibi gerçekti işte. Odama giren, yüzü camdan kadın gerçekti.

Bütün yüreğimle hissettim, yaşadım. Kadının dışından içi gözüküyordu. Yürüdü geldi, elinde camdan bir tepsi, yatağın etrafını dolandı. Konsolu arıyordu.

Ben nefesimi tutmuş, yan gözle izliyorum. Zahir üstüne koyacak diye düşündüm. Ama konsol kaldırılmıştı oradan ve cam şangırtıları...

Of gerçekti, işte gerçek diyorum sana Süleyman bey gerçek..."

"-Tamam canım inanıyorum, ama ne yapabilirim seni rahatlatmak için. Bir çok garip hikâye dinledim, okudum, bugüne kadar.

Gerçekle düşün arası, uyku ile uyanıklık kadardır. Ne gerçek ne yalan. Açıklayamadığımız o kadar şey var ki, bize sunulandan başka.

Biz, bize biçilmiş rolleri oynayan, aktörlerden farklı değiliz. Önemli olan iyiyi oynamak bence. Ya kötüyü seçen yok mu? Elbet kötüyü seçen de olacak, yorma kendini.

Biz henüz kendi sırrımızı çözememişken, kendimizi bilememişken, insan denen; daha kendisi muamma iken, dışımızdakileri nasıl çözebiliriz?

Bırak kendini, bırak.

Seni Viyana'dan buraya getiren rüzgara bırak. O güzel başını yorma.

Senin gibi bir şeyleri arayan sır perdelerini aralamaya çalışan bir kadının hikâyesini okuyayım da ninni olsun sana, gölgeli kirpiklerin düşsün yanaklarına. Çok tasalanma ve hastalanma.

Gülerek ilave etti:

Ne demiş Türkler: Ayağını sıcak tut, başını serin. Fazla düşünme derin"

Güzel ellerini yumruk yapıp, kocasının göğsüne indirmeye başladı Belkıs:

"-Seni arsız, ben burada çatlarken sen eğlenebiliyorsun. Öldüreceğim seni."

Epeyce yumruk yedikten sonra Belkıs'ın dalgalı saçlı güzel başını göğsüne bastırdı Süleyman bey. Sonra derin derin mavi gözlerine baktı.

"-Endişeleniyorum ve bunu kapatmak istiyorum. Lütfen fazla düşünme artık..."

Başının ucundan bir kitabı alıp, okumaya başladı. "Ebruli" isimli bu kitapta, hazine arayan bir kadının öyküsü anlatılıyordu.

EBRULİ

Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim. (Hadis-i Kutsi)

Hiçbir yere sığmam mü'min kulumun kalbine sığarım. (Hadis-i Kutsi)

 

 

Bir varmış bir yokmuş,

İstanbul’da bir avare yaşarmış.

Kendini bulunduğu yere ait görmezmiş.

Ama nereye ait olduğunu da bilmezmiş.

Arar dururmuş gözleri,

Bir yerleri, bir şeyleri.

Sanki bir şey kaybetti de her an bulacak,

Yahut yolda yolcusu var da o gelecek

Durun! Durun!

Galiba bir hazine arıyormuş.

Onu mutlu kılacak,

Mutluluğa onu ulaştıracak,

Evet evet bir hazine...

Kâh manada, kâh eşyada,

Arar dururmuş gözleri

Bir yerleri bir şeyleri.

Bazen aramaya ara verir,

Avare dolaşırmış.

Gider Şehit Hızır’ın fesleğenlerini okşarmış.

Seyredermiş Makberlerin de dinlenenleri.

Hayal edermiş

Şehitlerin alnında göğsünde açan kızıl gülleri...

Artlarından ağlayan anaları, gelinleri,

Bebeleri, sevgilileri...

Bazen coşar hey...

Açar gider pupa yelkenleri.

Bazen beşik başında,

Bazen cömert elleri ikramda,

Geçerdi böyle günleri...

Bazen kavgada, tasada,

Bazen sıkışır yüreği,

Of! Of bir çatlasa, bir kabuğunu kırsa,

Tam bir ebrulidir o

Kendi de bilmez, akıllı mı, deli mi?..

Boş verin, çoktur Allah'ın böyle divaneleri...

Dolaştı dolaştı

İndi Cebe Ali'ye, sordu sekban başından:

-Hazineyi getirmediniz mi karşı kıyıdan?

-Kadırgalarla indirmediniz mi Kasımpaşa'dan?

Yürüdü geçti Haliç'i, çıktı Pierre Loti'e,

Baktı baktı oradan;

Pierre, sen de gittin galiba hazineyi bulamadan.

Niçin göremiyorum, hani ya Bizans'tan arta kalan,

Konstantiniyye düşerken Haliç'e atılan

Altın geyik, altın şamdan?

Ebruli

Dolaştı, yoruldu, mecalsiz düştü

İndi Eyüb'e oturdu el açtı boyun büktü.

Medet istedi sultandan:

-Bir pay! Bir pay istiyorum oradan.

Bir selam! Bir selam yok mu Habibi Kibriya'dan?

Yardım yok mu yardım sever Ensar'dan?

Ne olur! Ne olur!

Bir parça da bana verin ganimetten

Aldığınız o paydan.

Bir pay da ben istiyorum

Güneşten, yıldızdan aydan.

Ve:

Sultan elini uzattı

-Kıbleye...

Şu tarafa, şu tarafa Kâbe'ye!

Benden de selâm söyle sılaya,

Medine'ye Sevgiliye...

İşte yine yollardaydı...

Önce bulutlarda yarıştılar.

Sonra kumlara karıştılar.

Ve Kâbe'ye ulaştılar!

Kapa gözünü, aç gözünü!

Rüya mı, gerçek mi ne?

Sonra: Mevlânâlaştılar...

Adem'in çocuklarıyla kucaklaştılar.

Medine...

Mustafa ile karşılaştılar.

Ne olur!

Ey Rasul! Emret

Altın ölçeği yüküme koysunlar,

Beni burada alıkoysunlar.

Heyhat

Bazen aramaz bekler...

Gelsin,

Gelsin hazine bulsun beni...

Heyhat...Yine heyhat...

Bazen der...

Bekledim hazineyi

Yusuf getirse Mısır'dan,

Bekledim çıksın üç turunçtan.

Bekledim hazineyi anamdan, yardan...

Bana ne işte bana ne!

Bana da göndersin rüzgarlarla Süleyman

Belkıs 'ın tahtının aynından.

Of! Of yüreğim niçin bulamaz;

Çare Yakub'un inleyişinde mi?

Of! Gözlerim niçin göremez

Çare Yusuf'un gömleğinde mi?..

Ve okyanusları aşmış,

Anaforlara yakalanmış,

Fırtınalardan geçmiş,

Seyrüsefer tamamlamış bir ermiş.

Gelmiş durgun sulara demirlemiş.

Ansızın ebrulinin karşısına çıkıvermiş.

Önce sükût bir sükût ki,

Kelimeler o sükûttan akıyor.

Gözleri gözleri! Ötelere bakıyor.

Boynu bükük, mahviyyet... tevazu...

Kısa boylu, ak sakallı baldan tatlı

Neden sonra

Dedi:

Yaşam bazen masallar, düşler gibi tatlıdır.

Bazen de acı gerçek, kaya gibi katıdır.

Masallara, düşlere, sebeplere takılma.

Köpüğün altındaki denizi gör.

Dal dal denize...

Yürek ummanına gir,

Onun içinde her sır,

Niçin var olduğunu,

Nere gittiğini sor.

Gerçek hazineyi gör...

Kalp aynanı tozlu tutma ki,

Hazinenin aksi parlayabilsin;

Işıltısı yayılabilsin.

Kırlarda dolaşırken

Her çiçekte her canlıda gördüğün

"Zahir, Zahir" diye çağrılan

Rüzgarlarla meltemlerle

"Bâtın, Bâtın" diye fısıldanan hazine

Yüreğin Mevlânâ gibi herkese açık olsun,

Yunus gibi sevgiyle dolsun.

Allah'ın bütün mahlûkatını sev.

Sev ki:

Kâinatın var oluş sebebidir sevgi.

Yürek sarayının kapısını açık ve alçak tut.

Alçak tut ki:

Hazine...

Böyle yerleri yurt tutar kendine

Kızım aç gözünü,

Çare ne Yakub'un inleyişinde, ne

Yusuf'un gömleğinde.

Senin çaren senin kendi yüreğinde!

Beri gel!

Hazineyi ne ararsın

Mevsimlerde baharda yazda kışta;

Arama gülde lâlede,

Sünbülde nakışta,

Arama Süleyman'da,

Yusuf' ta üç turunçta!

Evet haber verirler bunlar hazineden ilk bakışta.

Amma yalnız akisleridir sonuçta.

Hazine gösterdi yerini bul bir dalışta!

Aç sedefleri çıkar incileri...

Haydi kapa gözünü

Yalnız O var, bunu bil.

Bütün âlemleri sil.

Yer erimiş, gök yarılmış,

Yalnız bir O, ve sen kalmış!

Sen dediysem...

Senden içeri de sen...

Yok et!

Silinsin çizgi ve desen

Yüreğinin ardından gitme

İçine içine gir!

Derinlerde ilerle.

Yürek ummânına dal

Sen de Yunus gibi ol.

İşte petek, işte bal.

İşte mercan işte lâl.

İşte yoklukta varlık,

İşte sen işte Hâlık!

İşte emsalsiz inci,

Birden öte birinci.

Haydi aç gözlerini dağıt incilerini...

Hazine arayan kadının hikâyesini dinlerken belli belirsiz yarı uyur yarı uyanık bir uykuya geçti Muhsine Belkıs. Her halde uyumuştu biraz.

Şöyle anlattı:

"-Korkunç bir üşüme, donma hissiyle uyandım. Vücudumun her noktasının, her bir kıl dibinin donduğunu hissettim. Sızıyla karışık bir donmaydı bu, hareket etmek istiyorum nafile, tenimden derinlere inen, dünya üşümelerine donmalarına benzemeyen bir donma, donup kalma.

Şuurum yerinde ancak yalnızca bakışlarım gidip gelebiliyor, yetebiliyor, uyandırmak istedim yanımda yatan kocamı, ben ölüyorum! Elveda elveda"...

Onun için gözünü kırpmadan ardına takılıp gelmişti. Gerçek aşkı bulduğunu düşünmüştü. Böyle haber vermeden olur muydu ayrılmak?..

Hiç ayrılmamışlardı birbirlerinden, düşünebiliyordu henüz dimağı donmamıştı.

"Birden kendisini kocasıyla boğaz içinde mehtaba çıkmış gördü. Mehtap... mehtapta donuluyor muydu böyle.

Kayıkları yüzmüyor adeta kayıyordu; hemde ölçüsüz, sınırsız, yakalanamaz, durdurulamaz müthiş bir hızla.

Evet evet Boğaziçi tarihinde olduğu gibi buz tutmuşu yine. Ve Muhsine Belkıs, ışık hızıyla akıyordu boğazdan.

Boğaziçi, şimdi ezelle ebedin arasındaki geçiş olmuş, sonsuz ummanlara çıkarıyordu onu.

"-Ah bir hareket edebilsem, bir kıpırdayabilsem, bir uyandırabilsem, belki bir veda, belki... bir çare..."

Bu baş döndürücü hızdan dimağı da yorgun düşmeye başlamıştı "teslim ol” dedi içinden bir ses.

“-Artık bırak, bırak artık, teslim ol!"

Gözleri gardroba takıldı. Zigzag şeklinde yanıp sönen yüzlerce ışığı gördü.

Vücudunda da bu yanıyordu ışıklar... ışıklar! İkaz ışıkları! Tehlikeyi gösteren ışıklar! bitiş ışıkları!

"-Hayat ışığım diye düşündü.

"-Artık vakit yok, teslim ol, teslim ol, bitti...bitti... Can mumun sönmeden, teslim ol.”

İçinden bir ses "teslim ol" diye sesleniyordu.

"Ona teslim ol."

"-Allah'ım İsa'nın, Musa'nın, Muhammed'in Rabbi, sana inanıyorum ve teslim oluyorum. Öldükten sonra dirileceğime, ışığımı tekrar bana vereceğine inanıyorum!.."

Yüreğinin sesiyle konuşurken, büyük bir gevşeme rahatlama hissetti. Hayretle başını çevirebildiğini fark etti. Yatağındaydı, kaymıyor, akmıyordu.

Vücudunda yanıp sönen ışıkların kaybolduğunu gördü.

-"Allah'ım! Allah’ım! Işığımı bana geri veren Allah'ım! Sana şükranlarımı sunuyorum. Bana yeni bir şans veren Allah'ım! Sana minnetlerimi sunuyorum!" dedi.

Müthiş yorgun düştüğünü hissetti. Veda etmeye uzanamadığı ele uzanıp, uyandırmadan "merhaba" diyip tuttu.

Ve teslimiyetin verdiği rahatlıkla kendini, bir bebeğin annesinin kollarına bıraktığı gibi, uykunun kollarına bıraktı.

Küçük kızın hatıralarla meşgul, yorgun dimağı da Muhsine Belkıs gibi uykunun efsunlu kucağına düştü.

Otobüs İstanbul’a doğru yol alırken şimdi küçük kız, düşünde, düşlediği İstanbul’u görüyordu...

 

SON

 

 

 

Ziyaretçi Defteri
Haberler
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Link Ekle
Linkler
e-mail

Bayburt Hakkında

Bayburtun Köyleri
Ermeni Mezalimi
Ermeni Mezalimi-2
Coğrafi Konum
Ekonomi
Yemeklerimiz
Yeraltı Şehri
Nöbetçi Eczaneler

Belediyeler

Bayburt Bel.
Arpalı Bel.
AydıntepeBel.
Demirözü Bel.
Konursu Bel.
Gökçedere Bel.

Önemli Linkler

Telefon Rehberi
SSK Hiz. Dökümü
O.S.Y.M
M.E.B.
Vergi Numarası
Kimlik Numarası
Ziyaretçi Defteri
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Linkler

e-mail

Telefon Rehberi
 www.senolbayburt.cjb.net

 

Hosted by www.Geocities.ws

1