|
Yüreğinin
Götürdüğü yere Git..
"Ne
insanlar var ki yürür hayat patikalarından geçer izsiz
Ne insanlarda vardır ki dokunsa su birikintisine
bırakır bir deniz...
Yürü, bildiğin ,yüreğinin götürdüğü yolda yürü
Yol ki bu en güzel olanıdır."
Bu,
bana Susanna Tamaro'nun "Yüreğinin götürdüğü yere
git" adli kitabini hatırlattı.
Bilmem o kitabi okuma fırsatınız oldu mu?
Büyükannenin torununa yazdığı, eline ulaşacağından
bile emin olmadığı, mektuplardan oluşuyor kitap..
Mektuplardan
birinde söyle diyor büyükanne:
""...Kendine dikkat et. Büyürken, yanlışların
yerine doğruları koymak istediğinde sunu anımsa:
Yapılacak ilk devrim, insanin kendi içinde yapacağıdır,
evet ilk ve en önemli devrim budur.İnsan kendi hakkında bir
düşünceye sahip değilken, bir düşünce uğruna savaşmak,
yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.
Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları
düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yaprağı
gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda
devrilir.
Oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu bin güçlükle
dolaşır. Kökler ve yapraklar ayni ölçüde gelişmelidir,
olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge
ve sığınak sunabilir, ancak doğru mevsimde çiçekler ve
meyvelerle donanabilirsin.
Ve
sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini
bilmediğin zaman,
herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin
gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle
soluk al.
Hiç bir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme,
bekle ve gene bekle.
Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle.
Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü
yere git...""
Her
zaman nerde yanlış yapıyoruz biliyormuşsunuz?
Yasamın değişmez olduğunu zannediyoruz.
Hayatimizin, isteklerimiz doğrultusunda "trenin ray değiştirmeden
yol alması gibi" süreceğini zannediyoruz.
Oysa kader denilen şey, hayal ettiğimizin ötesinde çok
daha farklı şekillerde karsımıza çıkabiliyor.
Bazen çok sevdiğimiz birinin kaybı, bazen islerimizin ters
gitmesi, bazen hiç beklemediğimiz anda yakalandığımız
bir hastalık, bizi umutsuzluğa sürükleyebilir.
Tüm
umutlarımızı yitirdiğimiz bir anda, uzanan bir yardim eli,
çakan bir simsek kadar etkili olabiliyor yaşamımızda.
Yada hayatimizin ray değiştirdiğini hissettiğimiz bir
anda, tek basımıza mücadele etmek zorunda kalabiliyoruz
yasamla...
Kararsız kalırız, ne yapacağımızı bilemeyiz.
Yalnızlığın soğukluğunu, çaresizliği hissederiz.
İnsanin yaşamında karsılaştığı ender durumlardan
biridir bu.
Böylesi umutsuzluk içindeyken yapabileceğimiz tek şey,
Tamaro'nun söylediği gibi beklemek..Yüreğimizin bizimle konuşmasını
beklemek..
Daha sonra da, yüreğimizin söylediği yere gitmek..
|
|
Kırlangıç
ve Mavi
Derlerki,
Dünyanin çukurlar ve tepelerden olustugu zamanlarda,
Küçük bir kirlangicin yolu düsmüs bizim gezegenimize...
Kirlangiç ürküntüyle bakmis, bu kara parçalarindan olusan
gezegene..
Yanlizca taslar ve korkunç çukurlar olan dünyamizi
yasanilir kilmak istemis.
O sirada rengarenk bir gökkusagi belirivermis.
Iste o zaman kirlangicin aklina çilginca bir fikir gelmis,
Uçmus....
Gökyüzünün sonsuzluguna dogru...
Gökkusagindan renkleri tasimaya baslamis yeryüzüne..
Beyazlari
getirip, yeryüzüne biraktiginda;
Papatyalar açmis.
Kirmizilardan gelincikler..
Sonra yesil..
Hertaraf çayir çimen olmus...
Maviyi tasirken yorgun kanatlari daha fazla çekememis bu yükü,
Ve kocaman bir yariktan içeri düsüvermis Mavi...
Kirlangiç çok
üzülmüs.
En fazla o rengi severmis.
Öyle aglamis ki,
Gözyaslarindan çukurlar suyla dolmus.
Derler ki,
Deniz ondan mavidir, gözyasi tuzludur..
Çogumuz bu mitolojik hikayeyi büyüklerimizden dinlemisizdir.
Güzellikleri
görebilmenin bir meziyet olduguna inanmisimdir hep..
Bunlarin varligi bile bizi mutlu etmeye yetmeli.
Güzellikler ki, sadece görsel degildirler.
Güzellikler ki, yasamimizi çekilir kilarlar.
Çogu zaman
karsimizdaki güzelligin bizim için ne kadar degerli oldugunu
fark etmeden yasariz.
Ta ki onu kaybedinceye kadar...
O zamanda ayni
kirlangicin yaptigi gibi oturup aglariz.
Ama gözyaslarimizdan çukurlar dolmaz, denizler olusmaz..
Sedece kaybettigimiz güzelligin acisini çeker,
bir kez daha böylesi bir güzellkle karsilasabilme umuduyla
yolumuza devam ederiz
|
|
Kızın siyah gözlerini, gülümseme ile susma arasında
karar veremeyen dudaklarını görünce, dünyanın konuştuğu
ve yeryüzünün bütün yaratıklarının yürekleriyle anladıkları
dilin, en temel ve en yüce
bölümünü anladı delikanlı.Ve Aşk’ tı bunun adı,
İnsanlardan da çölden de daha eskiydi. Tıpkı kuyunun yanında
bu iki bakışın buluşması benzeri, iki bakışın buluştuğu
her yerde, her zaman aynı güçle ortaya çıkardı. Dudaklar
sonunda gülümsemeyle
karar verdiler, ve bir işaretti bu; bütün ömrü boyunca
bilmeden beklediği , kitaplarda koyunların yanında ,
kristallerde ve çölün sessizliğinde aramış olduğu işaretti.
Ve bu iki insan karşılaşınca ve gözleri buluşunca,
bütün geçmiş ve bütün gelecek
artık bütün önemini yitirir, yalnızca o an ve gök
kubbe altındaki
her şeyin aynı el tarafından yazıldığı gerçekliliği
vardır. Aşkı yaratan ve çalışan, dinlenen ve güneş
ışığı altında hazineler arayan her kimse için sevilecek
birini yaratmış olan El. Çünkü, böyle olmasaydı, insan
soyunun hayallerinin bir anlamı olmazdı.(Simyacı'dan)
|