Not:Bu hikaye Gazeteci Yazar Dr.Şükrü Nişancı Bey tarafından Şenolbayburt Web Sitesi için hazırlanmıştır. Daha önce sizlere müjdesini verdiğimiz bu enfes hikayeyi bir solukta okuyacağınıza inanıyoruz. Dr. Şükrü Bey Siyaset Bilimi üzerine doktora sahibi veTürk İktisad Tarihi üzerine  ikinci bir doktora çalışması yapıyor.Şimdiye kadar iki kitap yazdı. Bunlardan biri  Sivil İtaatsizlik üzerine Diğer kitap ise"Osmanlı İktisad Zihniyeti" adında. Yazarımız her satırı yaşanmış olan bu hikayeyi siz değerli ziyaretçilerimizle sitemiz aracılığıyla paylaşıyor. Sizleri çocukluğunuza götürecek bu hikayeyle başbaşa bırakıyoruz.

Site Yöneticisi

 

KEHRİBAR SAÇLI ÇOCUK

 

Aklımda en çok kehribar sarısına çalan saçları kalmış. Bir de maviş gözleri. Kızgın güneşin altında yanmamış olsa o minnacık yüze renkli gözler daha çok yakışabilirdi, ama böylesi bir tuhaf duruyordu. Onda, Güneş yanığının artırdığı benekli bir yüz hatırlıyor gibiyim. Düz ve kalın saçlarının ön kısmında “şeytan yalağı” dediğimiz tabii şekil, şimdilik idare ediyordu. Belli bir yaştan sonra bu şeytan yalağının saça tabii bir akım vererek kimi insanlara çok yakıştığını hepimiz iyi bilirdik, ona da çok yakışacaktı, kim bilir? 

Nadir gülmelerini bile herkesten kaçıracak, her gülmesinde iki elini birden ağzına götürecek kadar mahcuptu. Yaşına göre çelimsizdi, ama sıska görünüşünün altında diri mi diri bir ruh taşırdı. kalemizi koruyan o değilse, maazallah bir düzine gol yerdik. Sıra kaymaya geldi mi, “şahlan”ıyla kayaktan inerken ona yetişmek için bir mucize beklerdik. Bazen yelden hızlı kızağı “şahlan”la beş-on takla atar, “bizimki un ufak oldu eyvah” derdik ama o, sapasağlam doğrulur; kardan adam olmuş halinden şöyle bir silkinir, tecrübeli bir pilotun uçağını pistte yüzdürdüğü gibi kızağına yeniden hız verirdi. 

Kehribar saçlı çocuk bu. İyi sapan kullanmasıyla civar köylerde bile adını duyurmuştu. Üç taştan fazla “boş”u olmazdı. Dördüncüsünde muhakkak, bir sığırcık bir serçe sıra kavaklardan “pat” diye aşağı düşerdi. Dahası var, cemre suya düşer miydi düşmez miydi zamanlarda. boz bulanık suların en derin yerlerine, tehlikeli fırıldakların içine dalar çıkardı. 

Daha nice maharetler. Mesala, incecik bir söğüt dalından, beş dakikada tiz sesli bir düdük çıkarmayı hepimiz ondan öğrenmiştik. Hem, o vakitler içinden naylon düdükler çıkan akide şekerlemeler üretilmiyordu, ya da taşra yerlere, bizim ellere böyle şeyler gelmiyordu. Ne bileyim, belki yol, belki para yoktu yeterince.. daha doğrusu şöyle diyelim devletin yolu bizimse paramız yoktu. Hüzünlerimiz gibi sevinçlerimizde şimdinin çok bilmiş çocuklarından ayrıydı, hüznümüzün kaynağı dış dünya olsa da sevinç kaynağımız umumiyetle kendimizdendi: kendi içimizden, kendi elimizden. 

Bir de siz düşünün. Öyle zamanlarda öyle bir çocuk arkadaşınız olmuş, Allah’tan daha ne istersiniz. Öyle biriydi işte, tastamam öyle, ilahi ne çocuktu. Yüzünde çocukça bir neşenin izlerini her vakit yakalamak zor olsa da neşeli işler yapardı, bir-iki yaş küçüğümüzdü ama boyundan büyük işlerin adamıydı. Yalnız kurnazlık bilmezdi kehribar saçlı çocuk. Doğrusu şu ya, ya biz çok akıllı veya korkaktık, ya da o çok saf veya  yürekli. Şimdi düşünüyorum da galiba ikincisi. Biz akıllı değil korkaktık; o her ikisi, hem saf hem yürekli. Aklı ermezdi bizim şeytanlıklarımıza; kendisini nice tehlikelerin ortasına attığımıza. Ne vardı o kadar hainlik edecek, ne vardı ona o kadar akıl öğretecek. 

Esasında kendisine çok yakışan saflığını kullanmasak olmaz mıydı, üstüne o kadar varmasak. Biz ki, kara kalpliler  en tehlikeli işleri ilkin, hep kehribar saçlı çocuğa tecrübe ettirirdik. Artık, akla ne gelirse;  yüksek bir kavağa mı tırmanılacak? Kızakla yüksek bir yardan mı atlanılacak? Küpeli yılanın kuyruğuna mı basılacak? İki de bir köy harmanına çadır kuran, işleri yok ya,  harman yerini er meydanı zannedip hodri meydan diyen çingene çocuklarıyla güreşe mi tutuşulacak, daha akla ne kadar tehlikeli ve heyecan verici iş  varsa işin adresi belliydi. Adından çok lakabını unutamadığım Kemo, zavallı kehribar çocuk. 

 Ben ilkokul dörtte o ise bir alt sınıfta olduğuna göre 3. sınıfta olmalıydı. İyice birbirimize ısınmıştık. İkimizi birbirimize yaklaştıran şeyin ne olduğunu halen çözebilmiş değilim. İkimizin babası aynı yıl Almanya’ya gitmişti. Söylendiğine göre aynı vakitler izne geleceklerdi. Bu sıcak atmosferi, aynı burukluğu herkesten farklı taşımanın ve gelecekte aynı sevinci birlikte paylaşmanın getirdiği duygusallığa yormak mümkün.  

Belki daha anlaşılabilir bir neden vardı; Galatasaraylılık. O zamanlar Galatasaray’ın adı var kendisi yoktu Yediden yetmişe herkesin  fenerli olduğu bir dünyada maliyeti oldukça yüksek bir taraftarlıktı bizimkisi, yani ikimizin de zayıf yanı vardı, o yılların zayıf tarafını tutuyorduk. Birbirimize arka çıkmayıp da ne yapacaktık sanki. Bir öylen paydosu arasında iki şeye sıkı sıkıya yemin ettiğimiz sonbahar gününü hiç unutamam. Galatasaray’dan vazgeçmeyecektik, bu bir; okul kitaplarından birinde bir hikayeden etkilenerek kan-kardeşi olacaktık, bu da iki. Çisenin yağmura döndüğü, adam akıllı ıslandığımızı neden sonra anladığımız o gün işi iyice sağlama bile almıştık, yemininden dönen veya sözünü unutan “ölsündü, İnşallah”. 

Kehribar çocukla yani artık benim en samimi arkadaşımla ve bir gün mutlaka kan kardeşimle iki şey dışında şu yalan dünyada akla hayale ne gelirse her şeyi paylaşırdık. Galatarasaray ve Almanya ikimizindi. Gerisini bölüşmeye  razıydık.  Bir atlas geçirdik mi elimize, önce kıtaları bölüşür, sonra ülkelere hatta nehirlere, dağlara geçerdik. Ülkelerden Amerika benimse Japonya onundu, nehirlerden Nil benim, Missisipi onun; Dağlardan Everest benimse, Himalayalar onun.

Ülkeler biter, sıra cennet vatanımıza gelirdi. İstanbul benim, Ankara onun, Konya benim Bayburt onun. Bütün bir dünyayı babamızın mirası tutardık; kardeş payı edemezdik velhasıl. Paylaştıklarımızı üste  yan yana koyar, kimin daha karlı çıktığı iddiasına tutuşurduk. Tabii ki bu rekabetin kazançlısı olamazdı. Hele yıldızları bölüşürdük ki, akla ziyan; hayır tam bir çocuk safiyeti. Gecenin zifiri karanlığında o yıldız senin, yanındaki benim davası; kim ne derse desin çocukken yapılan, söylenilen ne varsa anlamlı; sanki büyüyünce insanlar çok daha anlamlı şeylerin kavgasını veriyorlar da. Şunun şurası farazi bir bölüşümdü bizimkisi, uğruna ne göz yaşı dökülen, ne de kan akıtılan. Her kavga içimizde bir nakıştı vesselam. 

Birkaç gezegeni parlak yıldızlar sanırdık onları bölüşmek kolaydı, yine ismini bilmediğimiz meşhur takım yıldızlarını nispeten anlaşılır bir şekilde pay edebiliyorduk. Adlarını bilmesek de oluyordu. Üzüm salkımı benim ( süreyya takım yıldızı), kepçe (büyük ayı takım yıldızı)  onundu. İyi günümüzde olduk mu, üzüm salkımını ve kepçeyi aramızda adilane bölüştüğümüz de olurdu. Kepçenin sap kısmı benim, kaşık kısmı Kemo’nundu mesela.

Gündüzleri “gök” davamız biter miydi sanki. Gündüz göğünü bile bölüşecek ilginç vesileler bulurduk. Altından geçilirse, ne murad tutulursa yerine geldiğine inanılan “ebem kuşağı”nın renkleri bile aramızdaki taksimattan yakasını kurtaramazdı. Her defasında baştan anlaşırdık, isteyen istediği rengi alabilir diye, yeter ki yan yana gelen renkler sahiplenilmesin di. Yoksa bir daha ebem kuşağı doğmazdı. Şimdi, bu yaptıklarımıza  batıl inançmış diyesim gelir de, biraz daha düşünür, vaz geçerim.. 

Çocuklukta renk cümbüşü bir battaniyesi olmayanlar anlayamazlar. Ala bir geyikin, kır perçemli doru atın yalnız bir desen olmadığını. Bizim neslin çocukları birinin ardına takılıp diğerinin sırtına binip ne vadiler aşmış ne ülkeler görmüştür. Öyle bir şenlikti ki, ya uykularımızdaki küheylanlar, ceylanlar bizi yalnız bırakmamak için battaniyelerimizin üzerine gelip kımıldamadan duruyorlar ya da battaniyelimizden dışarıya şaha kalkması an meselesi olan bu hapsedilmiş soylu atlar, bu tutsak geyikler rüyalarımızda hürriyetlerine kavuşuyorlardı.  

Hem ne zararı var? Biraz daha büyümüşüz, gök büyük bir battaniye olmuş; gökkuşağı da battaniyeyi çevreleyen renk cümbüşü. Sadece benim olsun dendiğinde, herkesin o güzelim battaniyeye sarılmaktan o renk tayfını temaşadan mahrum kalacağını ima eden bu batıl(!) kavrayış,  aslında ne ince bir hikmetmiş, ne derin bir  tasavvur. 

Canlı-cansız ayrımını bize büyüdükçe öğrettiler, böylece ayrımcılığın temelleri içimize kök saldı. Gün geldi, insanın faydasını azamileştiren varlık olduğunu öğrettiler, her kes diğerinin kurdu oldu.    Büyüsü yitmiş bir dünyada yaşamak fazlasıyla sıkıcı, fazlasıyla iç karartıcı değil mi. Ah, ne kadar temiz bir dünyada soluklanmışız, pek uzak olmayan.  

Kim veya kimler çaldı bütün dünyamızın renklerini, kim? nerde onlar?  Petrol yeşili, kükürt sarısı, asfalt karası bütün tonlarıyla onların olsun, bütün dünyayı kan rengine bulayanların. Su yeşilimizi, ayva sarımızı, kuzguni karamızı, gök mavimizi bize geri versinler yeter. Ay dedeye yeniden şiirler okunur belki; kehribar saçlı çocuklar yeniden dünyaya doğarlar belki.

Sürekli erteleneni bir çırpıda söylemek, yazmak o kadar kolay mı?

Duyulmasını istenilmeyeni duyurmak.  

“Anam öldü” sözün de kaç bıçak yarasına  denk bir yangından haber verilmektedir.   

Aynen öyle işte: “gün geldi kehribar çocuk gitti”.

Daha, biz gidiyor muşuz deyişinde tüm bedenim buz kesmişti. Yapma kemo, nereye, niçin? Ardından, sanki koynuma fünyesi çekip çıkarılan bir el bombası konmuş gibi hissettim. 

Yüreğim öyle yandı.

 Rüyalarımın beyaz atları bir daha geri dönmedi. Uçurumlardan düşüp düşüp uyanmalar birbirini takip edip gitti.  Kayaklar ıssız, takımyıldızlar sahipsiz kaldı zannettim. Her şey bir hayal bir zandı, Benim kemo’suz kaldığım ise derinden derine getirip kaderin yüzüme üfürdüğü sert ve yalazlı bir gerçek.

Orta okul ikinci sınıfta, Türkçe dersinde iadeli taahhütlü mektup örneği yazmamız istenmişti. herkes bir şeyler karalayıp, uyduruk bir isme, uyduruk bir adresle Formalite iadeli taahhütlü bir mektup göndermiş oldu.  

Ben de öyle bir heyecan ki adres belli isim belli, ne yazacağım belli değil.  “sen niye yazmıyorsun, dalıp gittin, burası kahvehanemi ulan” diyen hışımlı sesin muhatabı, kahkaha tufanları arasında anladım ki benmişim.  Biraz başım ağrıyor yalanına sığınmasam öğretmenin dersi boşladığım kanaatine varması, hak edilmiş bir ceza olarak bir-iki tokat aşk etmesi işten bile değil. “Dersi dinlemezsen işte olacağı bu, aval aval bakarsın” mealinde görünüşte haklı bir nedene dayanan azarlayıcı sözler, bir kulağımdan girip diğerinden çıkmıştı.  sanki umurumdaydı. Öğretmen, nasıl yazmak gerekire takmış,  ben ise ne yazacağım merakına dalmışım. Hepsi bu. Bu olayın etkisiyle midir, nedir, gözümde Türkçe öğretmeni gereğinden fazla katı şekilci ve huzursuz bir  tip olarak kalmış. Öğretmen de belki  “aymaz” ve  “dikkatsiz” bir öğrencisini hatırlıyordur. 

 Geçer not almak benim için, ne uzak ne yakın hesapta yok, önümde ilk fırsatta Kemo’ya göndermek üzere yazmam gereken iadeli taahhütlü var. Daha bir ay öncesinde  bir mektup göndermiş, cevap alamamıştım. Sakın başka bir yere taşınmış;  sakın yazdıklarım Kehribar saçlıyı gücendirmiş olmasındı. Böylece İadeli-taahhütlü ilk mektubu yazmam bir kat daha zor hale gelmişti. Ona ilginç gelecek bir ayrıntıyı kaydetmeyi ihmal etmedim. İkimizi ilgilendiren yeni bir bilgiye ulaştığımın haberiydi bu. Bir ansiklopediden öğrendiğime göre, benim sabit yıldızımın ismi “polaris” (meşhur Kutup yıldızı), onun ki ise “alfa center” imiş. Onun yıldızını birlikte baktığımız o bayır yamacından bir iki aydır göremediğimi  de istemeye istemeye olsa yazdım. O acaba benim yıldızımı görebiliyor muydu. Görüyorsa neler düşünüyordu. Daha merakımı çimdikleyen bir sürü sualim vardı. Hepsini bir iadeli taahhütlüye sığdırmak mümkün olmamıştı.    

 

Beklediğim cevap bir türlü gelmedi.

Beklemediğim cevabı başkaları verdi: Kemo yüz binde bir rastlanacak zaturre benzeri bir hastalıktan iki ay önce...

İki ay, iki sene ve şimdi yirmi senedir kehribar saçlı yok. Polaris yalnız.

 

 

 

 

 

Ziyaretçi Defteri
Haberler
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Link Ekle
Linkler
e-mail

Bayburt Hakkında

Bayburtun Köyleri
Ermeni Mezalimi
Ermeni Mezalimi-2
Coğrafi Konum
Ekonomi
Yemeklerimiz
Yeraltı Şehri
Nöbetçi Eczaneler

Belediyeler

Bayburt Bel.
Arpalı Bel.
AydıntepeBel.
Demirözü Bel.
Konursu Bel.
Gökçedere Bel.

Önemli Linkler

Telefon Rehberi
SSK Hiz. Dökümü
O.S.Y.M
M.E.B.
Vergi Numarası
Kimlik Numarası
Ziyaretçi Defteri
Sizden Gelenler
Bayburt Şiirleri
Linkler

e-mail

Telefon Rehberi
 www.senolbayburt.cjb.net

 

Hosted by www.Geocities.ws

1