argos.edebiyat ve eleştiri
Yaşadıklarımız
Arif olan anlar...

Yenini bağlayıp kolunu kır ki kimse
görmesin… Evde tokatlayıp sürekli
cezalandırdığın çocuğunu komşunun önünde kucağına
çekip okşama kültürünün sonuçları bunlar…

Bizim en belirgin özelliğimiz kara bıyıklı oluşumuz filan değil. Eleştiriyi bilmemek, eleştirilmeye karşı da hoşgörüsüz olmak asıl sorunumuz. İnsanoğlunun erdemi önce kendini eleştirmesinde, özeleştiri yapabilmesinde mi aranır, o bizim eve uğramamıştır.
Karşımızdakini eleştirmek yerine jurnallemek eski geleneklerimizden. Sanki töre diye bunu bellemişiz. Söylediklerini ya da davranışlarını beğenmediğimizi ilgili mercilere gönderiveririz. Bizi eleştirip canevimizden vurmaya kalkışan oldu mu, ilkin onu çevresindekilere şikayet etmek gelir aklımıza. Bir yerde, bir yerlere bağlı olduğunu biliyorsak, açarız telefonu, "O, niçin öyle yaptı…" gibi saçmalamayı marifet sayarız.
Böylece hasmımızı sıraya mı soktuğumuzu sanıyoruz, ben bunu hiç anlayamadım. Onu, öyle yapmasın, gibilerinden bir uyarı da sallamış oluyoruz bu arada, işe yararsa diye…
Kaldı ki, karşımızdakinin kendi bireyliği içinde gösterdiği eleştirel tepkiyi anlayabilmekten de uzağız. Her eleştiriyi bir yerlere bağlama eğilimindeyiz. Onun da bunu kendi başına düşünüp, herkesten, her şeyden, bütün önyargılardan bağımsız biçimde yaptığını düşünmek işimize gelmez…
Eleştirilmeye karşı böyleyiz işte. Şaşkınlık mı denir buna, densizlik mi, herkes kendi payına bir ceket biçsin…
Yakın çevremdekiler bilirler, ben toplumun tepeden tırnağa saydamlaştığı bir ütopya düşü kurarım. Ama öyle böyle değil...
Evde karısını döven adamlar, kentin alanlarına konan ekranlarda izlensinler, izlensinler ki, ertesi gün işine gittiği zaman çevresindekilerin yüzüne bakamasınlar… Koca dayağı yiyen kadın da çocuğunu tokatladığında aynı ekrana çıksın. Okulda öğrenciyi döven öğretmen, askerde eratı sıradan geçiren çavuş, şirkette çalışanları fırçalayan müdür, müdüre hakaret eden patron… Herkes herkesin önünde gerçek kimliğini saklamadan görünsün bakalım… İkiyüzlülük yok olsun…
Kapalı kapılar ardında yenen herzeler saklanamasın. Elbette adam gibi davrananlar da örnek olarak gösterilecektir o toplumda.
Herkesin, özellikle de kendini toplumsal kültürün üstünde tutanların eleştiri söz konusu olduğunda ne denli dayanıksız, tutarsız olduğu sanırım bilinir. Bir de oba, aile, çevre, örgüt, şirket çıkarını koruyup kollamak var. Bu bana iyice çirkin geliyor. Hele bu çıkarlar adına kendinden daha aşağıdaki basamaklarda bulunanları küçümsemeye, hor görmeye çalışmak… Bunların ne çok yaşandığını biliyoruz. Ama gizlenmeye çalışılıyor. Çünkü bunlar bizim iç işimiz, gibi gülünç açıklamalar var bu toplumda.
Yenini bağlayıp kolunu kır ki kimse görmesin… Evde tokatlayıp sürekli cezalandırdığın çocuğunu komşunun önünde kucağına çekip okşama kültürünün sonuçları bunlar…
Bizim toplumumuzda ücretli çalışma denen bir kurum var. Başka toplumlarda bu kurumun nasıl işlediği beni hiç ilgilendirmiyor. Ama bizim toplumumuzda çirkin yüzleriyle var bu ücretli çalışma.
Ücretli çalışma : toplumsal ahlaksızlık.
Bu dört sözcük içinde benim kafamda koca bir kitabın sayfaları çevriliyor. O sayfaları herkes kendine göre okusun.
Sonunda, eleştirilmekten nasıl olsa kimse kaçamaz. Dürüst, tutarlı, ahlaklı davranmadığı sürece… Evde karşısına sürekli çıkan aynadan nasıl kaçabilir insan…

Semih Gümüş, 9 Ocak 2001

Yazar Mahir Öztaş
otomotiv devi Mercedes'e karşı!

"Öküz"ün müstehcenliği

Attila İlhan'a göre "Pia" şiirinin bu yorumunu ancak bir öküz yapabilir…

"Öküz" dergisinin çıkışı gerçekten ilgi çekiciydi. "Gırgır" dergisinin toplumsal kültürün popüler kültürle kesiştiği noktada patlayan mizah sarsıcıydı ve derin izler bıraktı. "Gırgır"ın açtığı izlerden de onun içinden çıkan genç mizahçılar yürüdü. "Öküz" bu geleneğin günümüzde aldığı biçimlerden oldu.
Gelin görün ki, kendini aynı zamanda bir edebiyat dergisi gibi de görmeye başlayınca, "Öküz" yoldan çıkmaya başladı. Yeni kuşağın ünlü pek çok yazarı "Öküz" sayfalarından geçti, sanırım geçmeyi de sürdürüyor. Artık eskisi gibi okunmuyor da. Ya da, okur profili epeyce değişti. Okunuyor belki, ama kimler tarafından okunuyor, belli değil.
"Öküz"ün tek seçicisi gibi davranmaya başlayan Metin Üstündağ sonunda derginin çevresindeki pek çok yazarı, şairi de küstürmüş, öyle diyorlar. Kaçan kaçmış. Şimdikilerin durumu da iç açıcı değilmiş.
Geçenlerde Metin Üstündağ, Attila İlhan'ın ünlü "Pia" şiiri için bir yazı yazmış "Öküz"de. Ne mi demiş?
"Şair Attila İlhan bu şiire, Mecidiyeköy'deki evinde başlamış, otobüste devam etmiş ve Taksim'e geldiğinde bitirmiş. (…) Herkes merak etmiş sonra, bu Pia isimli kız kim? Şair Attila İlhan, Pia ismini otobüsle Mecidiyeköy'den Taksim'e giderken Elmadağ'da gördüğü bir tabeladan almış. Pia'nın açılımı şu : 'Pakistan International Airlines.' Düşünsenize, bir dönem ismi sandallara, dolmuşlara, kamyonlara yazılan herkesin platonik aşkı, gizemli dilber Pia, meğer Pakistan Havayolları'ymış."
Ne güzel mizah, ne komik değil mi…
Attila İlhan'a Metin Üstündağ'ın bu "Pia yorumunu" sormuşlar. Üstat da, "O şiiri ancak bir öküz böyle anlayabilir…" diye yanıtlamış...
Metin Üstündağ tuhaf makaralar yazarak birdenbire şair de sayılmadı mı? Meğer onun şiir anlayışı buymuş…
"Öküz" ne yazık ki uzun süredir bir küfür dergahı olarak işlev görüyor. Öldürmek istediğiniz hasmınız mı var, "Öküz"ü tutarsınız, olur biter. Onlar üstesinden gelirler. Yazık ki yazık…
Bu kendilerinden menkul edebiyatçı takımı, düpedüz müstehcen neşriyat yapıyor, hiç değilse kendi dünyasındakiler görebilse…

Şerif Mardin Türk edebiyatını bilmiyor...


Şerif Mardin Türk edebiyatı üstüne sözler etmiş. Edebiyatımızın dünyada hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığını öne sürmüş... Bizim romancılarımız Nobel filan alacak nitelikte değilmiş...
Siyasal yaşamı idealizm ve bayağılık arasında anlatabilirsiniz belki, ama edebiyatı değil. Edebiyat, siyasal ve toplumsal dizgelerin düzeyiyle açıklanamaz. Yaratıcılığından aldığı güçle, kendisini siyasal ve toplumsal alandan soyutlar. Şerif Mardin bu noktayı kaçırdığı için, Türkiye'nin modernleşme sürecinin edebiyatımızı açıklayamayacağını anlayamıyor.
Batı'daki gibi "lanetlenmiş", ancak saygınlığına söz düşürülmemiş yazarlar mı arıyor Şerif Mardin. Ece Ayhan'ı tanıyor mu acaba? Türk şiirinin modernleşme atağına Ece Ayhan'ın koyduğu imi biliyor mu?.. "Uçmak"tan söz ediyor Şerif Mardin. Nâzım Hikmet'i kafasındaki dogmaya göre anladığından kuşkum yok; dolayısıyla Nâzım'ın nasıl "uçtuğunu" bilmiyor... Vüs'at O. Bener'i, Bilge Karasu'yu, Leylâ Erbil'i okumadığı da belli... Kahramanlarında "iyi-kötü" ikileminin hep "iyi"den yana büküldüğünü öne sürdüğü romancılarımızın da Nobel Ödülü'nü alamayacaklarını açıklıyor. Sanırım sözü Yaşar Kemal'e de getirmiş oluyor. Yaşar Kemal'i okumadığı anlaşılıyor. Yaşar Kemal'in romanlarında insanın iç ve dış dünyasıyla giriştiği soylu savaşın serüveni anlatılır. Onda "iyi ile kötü"nün iç içe yaşanmadığı ne bir durum, ne bir yazınsal kişilik vardır.
Şerif Mardin belli ki Türk edebiyatını tanımıyor, doğru dürüst okumamış. Söylediklerinin edebiyatımızın gerçekliğiyle ilişkisi yoktur...

Hosted by www.Geocities.ws

1