ogo.edebiyat ve yaşam
Eleştiri Ruhun Gıdası
Zaten az bir şey olan edebiyatımız
eğer bize canlılık kazandırmaz ve bizi
yaratılan her şey ve her şey için
duyarlı yapmazsa neye yarar ki!

- Goethe
Ragıp Bey futbol yazmaya mecbur mu?

Semih Gümüş

Biz önce okumakla başladık. Okuyabileceğimiz her şeyi okumak için kitaplarla, dergilerle, kendimizle kavga eder gibi geçti ilkgençlik günlerimiz. Okumadan hiçbir işe kalkışmadık. Benim kuşağım böyleydi. Okuduktan sonra eylemi koyduk önümüze. İster siyasal eylem olsun, ister yazma eylemi, hep geçen günlerin birikimiyle beslendi.
Okuma alanımızın öyle belirlenmiş bir sınırı yoktu. Siyaset okuyonsak eğer, bütün arkadaşlarımızla paylaşırdık bunu. Şiir okuyorsak, gizlice okur, bir başımıza yaşardık duyduklarımızı. Neden sonra edebiyatı da yeraltından siyasetin yanına çıkardık. Gizli dünyalarımızı açığa vuruyorduk.
Ben kendimi bildim bileli futbolla haşır neşir oldum. İlkokuldan başlayarak. 19 Mayıs Stadı'ndaki "saatli kale arkası"nın sağ köşesi mekânımızdı. Oranın sahibi "hakiki seyirci"lerdendik. Bilet parasını nasıl bulurduk, anımsamıyorum şimdi. Üç kuruşu evden alırdık herhalde, yoksa, birimizin parası hepimizindi o günlerde. Üstelik kimimiz Beşiktaşlı, kimimiz Fenerli, kimimiz Galatasaraylıydı. Birlikte otururduk. Ragıp Duran bilmez, hakemlere bile, "Gözüne gözlük..." deniliyordu daha... İstanbul'a geldikten sonra da önce açık tribüne uğrayıp sonra kapalıya terfi ettim. İstanbul'da "hakiki seyirci" Ragıp Duran'ın sandığı gibi "açıktribün"de değil, Ali Sami Yen'de de, İnönü'de de, Fenerbahçe'de de, "kapalı"dadır...
O günlerde Ankaralılığımızı da koruma kaygısıyla, ikinci takımlarımız vardı. Hacettepeliydik biz. Arkadaşlarımızdan birinin babası Hacettepe'nin yöneticisiydi, bizi bir maçta yedek kulübesine çıkarmıştı; oradan maç izlemenin bambaşkalığı ve gururu aklımdan hiç çıkmadı. Biz de onun bu sevecenliğine karşılık olsun diye Hacettepe'nin antrenmanlarına gider, "Hacet... Tepe..." diye bağırırdık. Hacettepe'nin Ankara'nın en çamur taraftarına sahip oluşundan tuhaf bir gurur da duyardık. Kimseden dayak yemezdi Hacettepeliler...
Mahalledeki abilerimizin oynadığı Güneşspor da bizim takımlarımızdandı. İlhan Cavcav'ın, Avni Bulduk'un halefi olduğunu bilenler bilir; Bulduk'un "Hergele Meydanı"ndaki oteli şimdiki futbolcu pazarlıklarına taş çıkaracak transferlere tanıklık etmiştir. Ragıp Duran bunları nereden bilsin... Halamın oğlu da amatör futbolcuydu. Demirlibahçe'de oynardı; biz de yağmur çamur demeden 19 Mayıs'ın dış sahalarına gider, siyah-beyaz formalı Demirlibahçeli futbolcuları Beşiktaşlılarla özdeleştirirdik. Ben de PTT'nin yıldız takımında oynamaya başlamıştım. O günlerde yıldız milli takımı da vardı, beni de seçmelere gönderdiler; iyi kötü oynuyordum işte. PTT'yi de severdik kısacası. Bir antrenman maçında aldığım pası boş kaleye atamadığım için hocam kafama topu atınca, kimsenin yüzüne bakmadan çıkıp gitmiştim soyunma odasına, gidiş o gidiş. Kısacası, Gençlerbirliği ve Ankaragücü iki büyüğüydü Ankara'nın; biz küçüklerle ilgileniyorduk... Ragıp Duran bunları nereden bilsin...
Biz gene okurduk. Gizlediklerimizi açığa çıkarmak bizi elbette rahatlatmıştır. Böylece edebiyat okurluğumu yazarlığa dönüştürebildim. Yıllarca roman okuduktan sonra roman sanatı üstüne yazmaya başladım. Kendi doğrularımdan başka doğrum da olmadı bu edebiyat hevesinde. Öte yandan, futbol üstüne ne yazılmışsa, onları da okuyordum. Bir gün bu hevesimi de açığa çıkarma fırsatı bulabilirdim.

Yazıya bir terbiye sorunu olarak yaklaşmak. Yazıya yaklaşırken tedirginlikle, özenle, duyarlıkla sokulmak. Acaba yanlış bir şey yazar mıyım? diye kılı kırk yarmak. Tartıştığımız kişilere karşı sıfatlar kullanmamak. Karşımızdakiyle alay etmemek. Yazıyı kendimize yakıştırmaya çalışmak...

Bütün gazetelerde, sonra da "Fotospor" gibi olağanüstü dergilerde yazılan her şeyi okurdum. Neden sonra yabancı dergilere geldi sıra. Artık futbol üstüne düşünmek yetmemeye başlıyordu. Bizde yazılanlar da yeterli olmuyordu elbette. Fransızca bilmediğim için "L'Equipe"i, "France-Football"u hiç okumadım, ama İngiltere kaynaklı dergiler de yetiyordu. Üstelik "Soccer Week"ten daha güzel başka dergiler de var...
Yıllarca futbolu okuduktan sonra futbol üstüne yazmaya başladım. İlkin takma adla. Birkaç arkadaşım dışında kimse bilmiyordu o adın asıl sahibini... Neden sonra, altı yıl kadar önce "Yeni Yüzyıl"ın spor müdürü Yiğiter Uluğ'un yarattığı fırsatı değerlendirerek, kendi adımla düzenli yazı yazmaya başladım. Bir yıl orada, bir yıl Serhat Öztürk ve Ferruh Yazıcı'nın sayfalarını bize açtığı "Gazete Pazar"da, ara sıra "Cumhuriyet"te, "Radikal İki"de, bir iki dergide, Yiğiter Uluğ'un spor müdürü oluşundan sonra şimdi "Radikal"de... Futbol ve Biz'in ilk nedeni Yiğiter'in bambaşka bir spor adamı ve spor müdürü oluşudur. Ona elbette gönül borcum var. Ragıp Duran, bütün bunları nereden bilsin.
Bizim bir iyi yanımız daha var : Okuduğumuzu anlamak. Sözgelimi, futbolcularla kitap okumak arasında bir ilişki kurmuşsam, bundan neyi amaçlamış olabilirim? Meslekten gazeteci olan birisinin de okuduğunu anlaması gerekir, değil mi?
Bir iyi huyumuz daha var : Kendimizi bilmek. Sözgelimi Ragıp Duran, "Virgül" dergisinin Kasım 2000 sayısındaki yazısını yeniden okuyup da orada bana karşı takındığı "ilkokul öğretmeni edası"nı ya da kestiği "ahkâmları" görünce, yüzü kızarır mı?
Futbol ve Biz Almanca, İspanyolca ya da İngilizce'ye çevrilebilir mi diye soruyor Ragıp Duran. (Bir de çevrilseydi!) Bakın nasıl işliyor parlak zekâlar : "Hakan Şükür pek kitap okumuyordur herhalde, Semih Gümüş'ünkini bile okumamış olabilir, ama Inter'e gidebildi pekâlâ..." İnsan karşısındakinin verdiği akılları görünce bazen ne diyeceğini şaşırıyor...
Bir iyi huyumuzu daha söyleyeyim mi : Yazıya bir terbiye sorunu olarak yaklaşmak. Yazıya yaklaşırken tedirginlikle, özenle, duyarlıkla sokulmak. Acaba yanlış bir şey yazar mıyım? diye kılı kırk yarmak. Tartıştığımız kişilere karşı sıfatlar kullanmamak. Karşımızdakiyle alay etmemek. Yazıyı kendimize yakıştırmaya çalışmak...
Bu yüzden bazı mesleklerden olamadık. Ragıp Duran'a üstelik saygı da duyuyordum. Düşünceleri yüzünden bu ülkede hepimizin (biz işte böyle birileriyiz...) başına gelenler onun da başına gelince ilgiyle izlemiştim serüvenini.
Yazık ki, can çıkar huy çıkmazmış. Ragıp Bey gazeteci değil mi? Son zamanların gözde sporlarından biri de tartıştığı kişiyi söz ve sözcük oyunlarıyla küçük düşürmeye çalışmak, sözde ti'ye almak, satır aralarında cinlikler etmek mi? Eleştirinin başka yolu yok mu?..
Kaldı ki, Ragıp Bey futbol yazmaya mecbur mu?..

Hosted by www.Geocities.ws

1