ogo.edebiyat ve yaşam
Haftanın Öyküsü
Umut ve Belleğin bir kız çocuğu vardır ve onun adı Sanat'tır
ve insanların giyitlerini savaş sancağı olarak çatallı dallara
astığı umutsuz düzlüklerden uzakta kurmuştur yurtluğunu.
Ey sevgili kızı Umut ve Belleğin, biraz benimle kal.

- William Butler Yeats
RONİ MARGULİES

Gam

KADRİ çekingendi. En çok, misafirlikteyken ve ev sahibinin eşi küçük oymalı bir tepsiyle çay sunduğu sırada tepsiye doğru çayını almak üzere uzanırken beklenmedik bir çığlık atarak ölmekten korkardı. Salonda bir ceset! Usul usul, kibarca sohbet eden, çaylarını yudumlayan altı kişinin arasında ansızın bir ceset! Tepsiye uzanırken kalp krizi geçirip düştüğü halının üzerinde cansız yatarken yüzünün kızardığını bile düşünmek mümkündü Kadri'nin.
Eskiden bu çekingenliğini cazgırlığıyla aşardı. Bir gün, lise yıllarımızda, Babıâli yokuşundan sağa sapmış, Nuruosmaniye Caddesi'nde yürüyorduk ki, ara sokakların birinden çıkan bir arabanın ikimizi birden ezmesine ramak kaldı. Kadri öfkeyle, "Aaaağa," diye bağırdı. Arabanın dört kapısı birden açıldı, dört çam yarması çıktı içinden. "Ezilmedik ama, dayak yiyeceğiz şimdi!" diye düşünüp hiç renk vermeden hiçbir şey olmamış gibi sessiz sakin yürümeye devam ettim. Heriflerin gelişinden dayağı benim değil Kadri'nin yiyeceği anlaşılıyordu. Kadri birkaç adım daha attıktan sonra, yanından geçen orta yaşlı, memur kılıklı bir adama doğru seğirtip kollarını bir yana, bacaklarını bir yana savurarak, "Aaaağa," diye bağırdı. Ben gülmemeyi becererek acelesiz adımlarla karşıya geçtim, kırmızıların hâkim olduğu bir halıcı dükkânının vitrinine bakmaya başladım. Kadri arabadan çıkan heriflerin tereddütlü bakışları arasında yürümeye devam etti, iki elinde dopdolu birer file, kısa boylu, ak saçlı bir kadına doğru iki kolunu ansızın havaya kaldırarak, "Aaaağa," diye bağırdı. Herifler arabalarına döndüler. Ya tehlikenin geçtiğinin farkında olmadığı için ya da belki, "Aaaağa," narasının etkisinden hoşlandığı için, Kapalıçarşı'nın girişine kadar Kadri birkaç kişiye daha, "Aaaağa," diye bağırdı. Korkudan kalp krizi geçiren olmuş mudur, bilemiyorum, ama biz o gün dayak yemedik.
Sonra, doğaldır, zamanla cazgırlığını kaybetti Kadri. Çekingenliği kaldı sadece. Kalmak bir yana, cazgırlığın boşalttığı yeri de dolduracak şekilde büyüdü, dal budak saldı. Eski cazgırlığının ipuçlarını gözlemlemek mümkündü gerçi zaman zaman. İstanbul sokaklarında yaptığımız uzun gezintilerin birinde ben vitrinde gördüğüm bir çift ayakkabıyı almak isteyince Osmanbey'in arka sokaklarında bir dükkâna girdik, ben ayakkabıları denerken kasanın yakınlarından "Guguk!" diye beklenmedik, yersiz, gelmemesi gereken bir ses geldi. Herkes - ben, satıcılar, dükkândaki müşteriler - şaşkınlıkla kasaya doğru baktık. Sadece Kadri vardı kasanın yakınlarında. Bej pardösüsü, siyah şemsiyesi, ağırbaşlı, çekingen edasıyla süet ayakkabı koruma spreylerini inceliyordu. Herkes ne düşündü bilmem, ama kimse o sesi Kadri'nin çıkardığını düşünmedi. Ben bile kısa bir an kuşkuya düşer gibi oldum. Ayakkabıları beğenmedim, kalktım, dükkândan çıkarken "Guguk!" sesi yankılandı her yanda. Ağırbaşlı bej pardösünün ardından bakakaldı herkes.
İngiliz şairi Philip Larkin, lise yıllarımızda çok yakın olduğumuz, daha sonraları giderek soğuyup nihayet iyice koptuğumuz iki arkadaşımızın Türkçesiyle, "Hayat önce sıkıntıdır, sonra korku," der bir şiirinde. Kadri sıkıntı dönemini hem çekingen, hem de adeta sıkıntısını dağıtmak istercesine cazgır yaşadı. Sonra yaşımız ilerledi, korku dönemine girdik. Sırayla ve adeta düzenli aralıklarla, Kadri'nin çok sevdiği dedesi, babası, Balıkesir'de yaşadığı için benim tanımadığım yakın bir arkadaşı, eniştesi, babasının pek de sevmediği ikinci karısı, kalp krizinden motosiklet kazasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan nedenlerle öldüler. Kadri'nin sol bademciğinde ölümcül olmayan, çok rahatsız edici bile olmayan, ama ölümlü olduğunu Kadri'ye olur olmaz anlarda anımsatan nadir bir hastalık baş gösterdi.
Bir cuma akşamı Küçük Bebek'te okul yıllarımızdan beri anlamsız bir inatla hiç terk etmediğimiz Yeni Güneş'te otururken Kadri cebinden o gün tamamladığı üç sayfalık şiiri çıkardı. "İşte," dedi, "la minör."

Bizler sırayla şiiri okurken, kim olduğunu anımsamıyorum ama, aramızdan biri "Yahu, solfej ne demek tam olarak?" dedi. Uzun süren bir tartışmadan sonra, Kadri'nin solfej kelimesinin anlamını yanlış bildiği anlaşıldı : "Müziğin alfabesi gibi bir şey; do'dan başlayıp tüm notaların sırayla dizilmesi" dedi. Birkaç ay önce yine hepimizi şaşırtarak gitar dersleri almaya başlamış olan Fehmi, "O dediğin gam," diye ısrar etti, "solfej bestecinin yazdığı notalara bakıp onları seslendirmek, müziğe dönüştürmektir" dedi. Bunun üzerine tartışma, kitabın adının Solfej mi, Gam mı olması gerektiği üzerine yoğunlaştı uzun süre. Ve sonuçsuz kaldı. "Hele kitap bitsin de, düşünürüz" dedi Kadri kalkarken.
Kısa zamanda Gautier sendromu üzerine uzman oldu Kadri, her fırsatta anlattı durdu : Batı Almanya'da bu hastalıktan sadece her on bin kişiden sekizi mustaripti; hastalığı keşfeden Dr. Gautier Paris Tıp Fakültesi'nden mezun olduğu yaz, Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce, üç arkadaşıyla uzun bir Osmanlı İmparatorluğu gezisine çıkıp İstanbul ve Kudüs'ü ziyaret etmiş ve Paris'e dönüşünde iki ciltlik bir seyahatname yazmıştı; söz konusu doktor kendi adını verdiği sendromu uzun ve pek de parlak olmayan meslek yaşamının son yıllarında garip bir tesadüfler zinciri sonucunda keşfederek ölümsüzleşmişti. Ve daha bir dizi ayrıntı. Önceleri, korku dönemini yaşayan kişilerin tüm hastalıklara duyduğu ilgiyle dinlerken, kulak asmaz olmuştuk daha sonra bu ayrıntılara.
Gautier sendromu teşhisinden kısa bir süre sonra, ilk şiirini yazdı Kadri. Hiçbirimiz beklemiyorduk. Edebiyatla ilgilenirdi elbet, hepimiz gibi. Bazı geceler Koço'da rakı içerken, hafta arasıysa, yanımızdaki masalar çok kalabalık değilse, çevreden duyulmayacağına emin olabileceği kadar kısık bir sesle Behçet Necatigil şiirleri okurdu : "Çoktan silinmiş adımız kartoteksten / Bizse olmayan bir yolu epeyce yürüdük sanırız." Bir gece Kadri yine birkaç dize mırıldanırken yanımızdan geçen uzun boylu, kel bir adam masamıza eğilip, "Koca koca atlar tarihe gömülür / O kadar" demiş, kolunda sarışın bir kadınla yürüyüp gitmişti. Gözümüz ısırıyordu, ama çıkaramamıştık kim olduğunu. Aklıma geldikçe hâlâ merak ederim.
Hepimiz şiirle şu veya bu ölçüde haşır neşirdik, ama Kadri'nin şiire özellikle düşkün olduğunu düşünmemiştik hiç. Oysa, kırklı yaşlarında yeni şiir yazmaya başlamış gibi değil, altıncı kitabını yazarcasına ne yaptığını bilir bir şekilde yazıyordu Kadri. Çiziktirmiyordu, Solfej adlı bir şiir kitabı yazıyordu. Her şiir bir notadan yola çıkıyor, yaşamla sanat arasında, doğadaki seslerle insanın yarattığı sesler arasında paralellikler çiziyor, çelişkiler yakalıyor ve bir sonraki notaya gelip noktalanıyordu. Her yeni şiirin ses tonu bir öncekinden biraz daha tiz, biraz daha aceleciydi, özellikle Kadri şiirleri kendisi okuduğu zaman. Yavaş yavaş, farkında bile olmadan, son şiiri beklemeye başladık giderek artan bir sabırsızlıkla hepimiz.
Aynı hafta ben üç günlüğüne İstanbul dışına çıktım. Dönüşümde Fehmi'yle telefonda konuşurken Kadri'nin iki gündür çok şiddetli baş ağrıları çektiğini ve o sabah bazı testler yaptırmak için hastaneye yattığını öğrendim. Yarın bir uğrarım, diye düşündüm. İşim çıktı, uğrayamadım. Önem de vermedim; resmiyetin, protokolün gerektirdiği davranışların ötesinde bir dostluktu bizimki. Ertesi gün Kadri uykusunda öldü. Doktorlar öleceğini biliyormuş, ama ona söylememişler.
Birkaç gün sonra cenaze merasiminden çıkıp Yeni Güneş'te toplandık yine. Aramızda para toplayıp tamamlanmamış şiir kitabını tamamlanmamış haliyle yayımlattırmaya karar verdik. Fazla kaçırdık hepimiz rakıyı. İlkinden daha da uzun bir tartışma oldu bu kez. Gam adında karar kıldık.
Hosted by www.Geocities.ws

1