|
KİON VE COYOTTE - V Dr. Hakkı Açıkalın
Hayatın olduğu yerde Boğaz, onun olduğu yerde kadın ve tabiî ki yanında erkek ve peri masalları vardır. Hayâl âlemindeyiz ve kadının mektubu ile içiçe gelişen bir mücâdele sözkonusu. Karmaşıktan basite değil, daha karmaşığa ve daha labirentheux olana… Gerçek anlamıyla anayasaya bağlı olan bazı tribünler (mahkeme demem) tesis etme konusunda meclislerinde Britanya’nınkine karşı bir muhâlefet geliştirme temelinde istekli davranabilirler; meselâ, anayasanın güvence altına aldığı haqların bihaqqın teslim edilmesi ve uygulanması. Uygulamaları yoksa bunlar birer hiçtir. Burada kuvvetlerin ayrılığı prensibi de yine bir ‘hiç’ mesâbesindedir. Birer etikettir ve yüzen kaburgalara benzetilebilirler. Costaea Fluctuantes… Bilinen şeyleri tekraren belirtmeye gerek var mı, emin değilim. Basiti aşamayan sözde muhalifler ve hepsinin derdi devlete daha iyi hizmetçilik yapabilmek. Kendilerine cumhuriyetin aşıkları diyen şimdikiler ve onlardan öncekiler, halefler ve selefler düşüncelerini bir imâna dönüştürmüşlük havasına girdiklerinde aslında en zaif yerde durduklarının farqına varamıyorlar. Ve, en çok tedaviye ihtiyâcı olanlar da onlar. Bay B.C. bunlar arasında en tanınmış olanlardan biri. Bana, yapmam gereken bir konuşmayla ilgili tavsiyelerde bulundu. Bu konuşmamda, tiranlığın şafağından bahsetmemi istiyordu. Ona, bu konuda iqnâ temelinde bazı şeyler söyledim. Mamafih, çok iyi bilindiği üzere B.C benim en sağlam arkadaşlarımdan birisiydi. Sonuçta başıma nelerin gelebileceğini bilmiyordum. Bu benim toplumla ilişkilerimi test edecek bir deney gibiydi. Montaigne, ‘ben Parisli bir Fransız’ım’ der. Buradan, asâletini mi yoksa tecridini mi anlamak gerekir? Bence her ikisi de. Bunu 3 asır evvel söylediyse, bugün bir şehirde biraraya gelmiş sıradışı kafaların daha da çoğalmış olabileceğini kestirmeliydik. Bu kafaların sohbetlerine katılmalı ve keyf almalıydık. Sıkıntı isimli şeytân, siz kafa karışıklığı da diyebilirsiniz, benim peşimi hiç bırakmadı. Benim üzerimde kurduğu baskı, tiranlığın önünde diz çökmeme yol açıyordu. Damarlarımda babamın asîl kanı dolaşıyor olmasına rağmen bu zaafiyete direnmemi sağlayamadı. B…….. benim bu zaafımı çok iyi biliyordu. Kısa süre içinde benim bu zaafımın üzerine gitmeye başladı. Halqı da bu konuda uyarıyordu. İki taraftan vurulduğumu hissediyordum. Hiçbir hazine onu bu kadar mutlu edemezdi. Bu bir vahşetti aslında. Mültecîlerin çoğu sefâlet içindelerdi ve sistemi sallıyorlardı. Bir yandan çocuklar kadar coşkulu ve dinamik öte yandan birikimsiz ve yetmezdiler. Toydular… B.C. konuşacağı gün ben bir partideydim ve B…….’ın eşi de partiye katılıyordu. General, büyükelçi, diplomat eşleri de partiye katılıyorlardı. B’ın eşi haric bu insanların hepsi hükûmetin baskılarından yorulmuştu. Yeni bir hükûmet arıyorlardı… Aslında yeni ve umud dolu hükûmetin oligarşiden çok daha büyük bir kâbus olacağını önceden kestirmek mümkün değildi, oldu… Kâbus… Kâbus bir ruyâ biçimi midir yoksa farqlı bir kategori midir? Nereden bakıldığına bağlı olarak değişiyor; uykuda yaşadıklarımız başlığı altında ele alındığında bir ruyâ veya korkulu ruyâdır. Ancak dillere göre farqlı anlamlar da yüklenebiliyor. Meselâ Arabî olan Kâbus’a Türkçe’de ‘karabasan’ diyoruz. ‘Kara ve basmak kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Almanlar alptraum veya alpdruck, ingilizler ‘Nightmare’, yunanlar ise ‘Efialtîs’ adını veriyorlar. Efialtis kelimesi, Termopiles savaşı sırasında yunan ordusuna ihânet edip Persler’e yardım eden bir askerin ismi ve cüce olduğunu not ediyoruz. Şimdi biraz Fransızca kâbusun ne olduğuna bakalım : Kelimemiz ‘Cauchemar’ ve ‘Koşmar’ diye okuyoruz. Kelime, ‘cauquemaire’den geliyor, 15. asırda kullanılmaya başlanmış bir sözcük. caucher ve mare’dan oluşuyor. · Caucher (Koşe) kelimesinin kökeni cauchier (Koşier) ve bunun anlamı ‘baskılamak, baskı yapmak. Eski fransızca chauchier (baskılamak, baskı yapmak) fiili 12. yüzılda latince calcare (topuk vurmak, mahmuzlamak, yaqından izlemek, ezmek, çiğnemek, üzerinde yürümek, baskı yapmak, eziyet etmek) ve, mizâhî mânâda cauquer[]. (Koqe) fiili olarak kullanılıyor ve aynı anlamda yanısıra ‘imânı gevremek’ mânâsı da var.· · Mare kelimesi ise ‘mizâhî’ mânâda mare (mare) kelimesinden geliyor ve ortaçağ Hollanda lisânında ‘Hayâlet’ anlamına geliyor. Almanca’da ve ingilizce’de de aynı anlamda. Mare ve Mara bir tür dişi hayâlet olarak kabûl ediliyor. İskandinav mitholojisinde kötü niyetli bir dişi hayâlet.Cauchemar kelimesi dönemlere ve yerlere göre değişik bir otografi (yazım) sergiliyor : cochemare 1694, cochemar 1718, cauchemare, cauquemare (Picardie bölgesi), cauquevieille (Lyon), chauchi-vieilli (Isère), chauche-vieille (Rhône), chaouche-vielio (Languedoc), cauquemare, quauquemaire (sorcière), cochemar[]. Karakteristik tanımı itibârıyla uyku esnâsında göğüs veya karın üzerinde bir baskı, bir ağırlık hissedilmesi. Ağır ve korkutucu bir ruyâ neticesi yaşanan gerilim olarak da ifâde ediliyor. Incubus Latince’de, kâbus kelimesine denk gelen bir kelime mevcud değil. Buna muqâbil, ‘incubus’ terimi var ve ‘üzerine yatmış’ anlamında. Daha güzel bir ifâdeyle ‘Kuluçka’ diyoruz. Incube (Enküb) kelimesi 1372’de Fransızca’ya giriyor. (Bloch et Wartburg Dictionnaire étymologique de la langue française - Paris 1932). Incube terimi kilise âleminde özel bir mânâda kullanılıyor. Erkek bir cin’e işâret ediyor ve bu cin uyumakta olan kadınlarla cinsî münâsebete giriyor. Bu kavram direkt olarak Eski Ahid’in ‘Genesis’ (Oluş, Teqwin) bölümüyle alâkalı. Genesis 6 ; 1-14’e ilişkin St. Augustin’in bir tefsiri var. Bunu Allah’ın Devleti / Şehri (La Cité de Dieu) isimli eserinde anlatmaktadır. Bu, cinlerden veya meleklerden çocuk sahibi olma mes’elesi ‘Enoş Kitabı, 7. Başlık’ta ve 1694’de Balthazar Bekker’in eserinde de da gündeme gelmektedir. Incubus çok güçlü bir cinsî imâ sayılmaktadır. Fakat bu birleşmenin ürünü de en az o kadar mühîmdir. Theolojik kabûl ve değerlendirmelerden sonra ‘incube’ teriminin tıbb sahasına geçtiğini görüyoruz : CAUCHEMAR. Eril isim. Halq tarafından bir tür mide hastalığına veya mide ağırlığına verilen isim. Bu baskının veya ağırlığın tarifi olarak da birinin veya bir şeyin kendi üstüne abandığı veya çıktığı hissi sözkonusu : Bilgisiz insanlar bu durumu ‘Kötü Ruh’un (Le Malin Esprit) kendilerine baskı yapması biçiminde değerlendirirler.. Latince Incubus, yunanca Ephialtis. (Dictionnaire Furetière édition 1690). Martin Antonio Delrio 15. asırda ‘incubus, succubus ve cinler’den bahisle şunları söylemektedir: Ağırlık ve qısmen boğuntu her hâl-û kâr’da cinler’den mütevellid değildir. En az onlar kadar sıklıkta Flamanlar tarafından ‘Mare’ olarak adlandırılan melankolik bir hastalık olarak ortaya çıkar. Fransızlar buna Coquemare ve yunanlar Efialtîs derler. Hasta kişi göğsünün üzerinde ağır bir yük olduğu veya bir cin tarafından edebe mugayyir bir saldırıya uğradığı hissine kapılır. Aynı şekilde Ambroise Paré’nin de böyle belirlemeleri vardır. 1815’de Dubosquet Louis tıbb tezinde ‘ıncubus’ teriminin yerine ‘cauchemar’ terimini kullanır. Devamla, Tıbb lugâtleri de ‘cauchemar’ı kullanmaya başlamışlardır.. Hippokratis, kâbusu tanımlamak için Efialtîs terimini kullanıyordu. Yunanca ; bir şeyin üzerine atlamak anlamındadır. Tıbb tarihinde ‘kâbus’ terimini ilk tanımlayan Hippokratis’tir. Daha sonra 4. asırda Dr. Oribase, Dr. Macrobe, Caelius Aurélianus ve bilâhare 5. asırda Dr. Aétius ve Paul d'Égine tarafından ele alınmıştır. Fransa’da hekim ve botanist Dr. François Boissier de Sauvages de Lacroix ‘Éphialtès’ terimini kâbus mânâsında Tıbb diline sokmuştur (12 Mayıs 1706). Bu terim, Alman edebiyatında 19. asrın sonuna kadar kalmıştır.
Éphialtès kelimesinin ‘üzerine atlamak’ mânâsına geldiğini söylemiştik fakat bu kelimenin latinî ‘incubus’tan farqı içerdiği şiddet düzeyindedir. Efialtîs, daha şiddetli ve daha saldırgandır. Bu, yunan mitholojisine dayanır. Yunan mithologyasında Efialtîs isminde iki tane ‘dev’ vardır : · 1. nesil dev : Gaia’nın (Gea, Gi, Yi : Toprak ilâhe) oğlu. Devlerin sonunu getirmek için ‘Efialthion’ isimli bir bitki vardır. Mithograflar bu bitkiden bahsetmemektedirler. Bu bitki kâbuslara yol açan özel bir nebattır. Porfirion ve Pallas’ın ölümüne ilişkin efsânede iki ayrı birinci kuşak devden daha sözedilir. Nihaî darbeyi vuran ise Herkül’dür (İraklis, Herakles). Bu nedenlei günün herhangi bir saatinde beklenmedik bir biçimde gelen erotik içerikli kâbusların sebebi olarak Herkül gösterilir. · İkinci kuşak (geç) devlere ilişkin olarak ; Poseidon’un (Posidonas) oğlu Efialtîs, Otos’un ikiz erkek kardeşidir. İkiz kardeşler, ‘buğday dövme’ görevini üstlenmişlerdir. Bu görevin tenâsül uzuvlarına dönük güçlendirici etkisi olduğundan sözedilmektedir. Bunlar, kadınların üzerinde erotik incubuslara ve kâbuslara yol açmakta ve uyku esnâsında bir boğuntu yaşatmaktadır. ‘Mara’ İskandinav mithologyasında ‘maddesizleşme kapasitesi’ olarak ifÂde edilir. Gizlice bir kilidi veya bir kapıyı açma, içeriye süzülme anlamları da vardır. Mara’nın ağırlığı nefes alma zorluklarını ve boğuntuları da provoke edebilmektedir. Yine mara’nın, ‘üstüne binmek’ kâbiliyeti vardır. Ter içinde bırakmak ise bir diğer özelliğidir. Bâzen hayvanın (at) yelelerini veya insanın saçlarını çekmekte saç dökülmelerine ve kaşıntılara yolaçmaktadır. Ağaçlar bile mara’dan şikâyet ederler zira dallarını ve yapraklarını koparmaktadır. Bunun dışında İsveç’te bulunan ‘kıyı köknarı’na ‘Martallar’ adı verilir. Mara Köknarı anlamındadır. Snorri Sturluson [‘]un Ynglinga saga isimli eserinde mara şöyle anlatılmaktadır:Bir uyuşukluğa uğradı ve uykuya daldı fakat uykuya dalalı çok zaman olmamıştı ki, ulumaya başladı ve Mara’nın, kendisinin üzerinde tepindiğini söyledi. Adamları ona yardım etmek için üzerine atladılar ; ancak onun kafasını yakaladıklarında ayaklarını vurmaya devam ediyordu öyle ki, ayakları kırılacak gibi oldu. Ayaklarıdan tuttuklarında ise başını sıkıştırıyordu. O kadar ki, bu nedenle öldü. Ve, 16. asırda İsveççe bir kitabda şunlar yazmaktadır : Sırtüstü uyuyan kişi bâzen havada bulunan ruhlar tarafından boğulup bunaltılıyordu. Her türden saldırı ve baskı yöntemiyle onu bitkin düşürüyorla ve çok kaba biçimde onu yerden yere vuruyorlardı. Kanını çekiyorlardı ve adam tükeniyordu. Bir daha ayağa kalkamayacağını düşünüyor ve bunu Mara’nın bir eylemi olduğuna inanıyodu.
Buddhizm’de Mara ‘kötülüğün, talihsizliğin, günâhın, tahribatın ve ölümün efendisi olarak kabûl edilir. Mara ölümünü ve arzunun idârecisidir. Bu iki kötülük insanı kuşatmış, gözlerini kör etmiş, onu kaba arzulara yönlendirmiştir; Bir kere insan onun tuzağına düşmeye görsün Mara onu imhâ etmek için hâzırdır. Buddhist gelenek Buddha’nın birkaç vesileyle Mara’yla karşılaşıp çarpıştığını söyler. Buddha, Hinduizm’in sofuca geleneklerini terqettiğinde Mara ona yaklaşır ve sâflığa giden yoldan onu alıkoymak ister. Mara daha sonra, Brahmin olarak görünür ve Buddha’yı yoga tekniklerini ihmâl ettiği için eleştirir. Bir başka defâ, Mara, bir kasabanın ev sahiblerini Buddha’ya zekât vermemeleri konusunda kandırır. Mara, aynı zamanda Buddha’yı çok uyumakla ve köylülerle ilgilenmemekle suçlar. Hristiyanlıkta da rastladığımız meşhur mes’ele Mara’da da karşımıza çıkar. Mara, Buddha’yı evrensel kral olmaya ve içinde insanların barış hâlinde yaşayacakları büyük bir imparatorluk kurmaya zorlar. Hristiyanlık’taki ‘Göklerin Krallığı’ mevzuu. Aslında bu suça teşviktir. Buddha’ya, her tarafı altundan olan Himalayalar’a dönebileceğini ve eğer isterse bütün insanların zengin olabileceğini hatırlatır. Buddha cevâben, bir tek insanın isteğinin çok açgözlüce olduğunu ve böylece altundan dağların kendisini mutlu etmeyeceğini ifâde eder. Mara, Buddha’yı iqnâ etmekte başarısız olur ancak Buddha’nın tâkibcileri üzerinde başarılıdır. Buddha’nın kardeşi Ananda’ya da yaklaşır. Kötülüğün kaynağı olarak Mara, öğretmenleri ile gözde öğrencileri arasında yanlış anlamaları örgütler. Buddha’nın öğretilerini yanlış anlayan veya bilerek çarpıtan keşişler ve bilgeler spekülasyonlardan kurtulamazlar. Daha da beteri, Mara keşiş kılığına girerek onların aralarına sızar. Bâzen Brahmin olur ve Buddha’dan yanlış haberler getirir ve talebeleri arasından yeni bir Buddha’nın çıkacağını söyler. Eğer talebe bu suça yatkınsa günâhlarla dolu bir sürece girer. Mara, Gautama Buddha formunda bile görünebilir ve Buddhisler’in kafalarını karıştırır. Mara Salvatrucha (MS-13) El Salvador’da faaliyet gösteren ve ABD’nin ‘organize suç örgütleri listesi’nde başlarda bulunan örgütlerden biri. Fakat onu ABD nezdinde tehlikeli kılan şey, Al-Qaeda ile olduğu iddiâ edilen ilişkileri. Mâ-ar: Ar ve hayâya sebeb olacak şeyler. Maarî: İnsanın daima çıplak kalan organ veya âzâsı. Maarik: Savaş meydanları, muharebe alanları, harb sahaları. Maarif: Tahsil ile elde edilen bilgi, ilim, malûmat. Maarîz: Kapalı mânâlar. Edb: Birden fazla mânâsı olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler. Mar : Yılan Ma’ra : Vücûdun çoğu zaman çıplak olan yeri. Maraz : Hastalık, dert, illet, belâ. Ma’raz : Bir şeyin arzolunduğu yer. Sergi, mehşer. Mârr : Geçen, geçmiş, yürüyen. Mârre: Fıqıh’ta; Herkesin gittiği umumî yoldan yürüyen.Mare: Latince; Deniz. Marée: Fransızca; kabarma-inme, gelgit; taze deniz balığı Mer: Fr; deniz Mère: Fr; anne. Marais (Mare): Fr; bataklık, sebze bahçesi, bostan. Kâbus’tan Mara’ya, Mara’dan Maraz’a… Hep M ve R harflerinden korktum. Hâlâ korkarım…
Hayatın başladığı ve devam ettiği yerde kâbus ve kâbusun olduğu yerde kadın vardır. Tabiî ki yanında bir figür olarak erkek... Meselâ Yunan mithologyasında 3 tane Kleopatra var ; 1- Tros’un kızı, Troya (Truva) prensesi Kleopatra, 2- İdas’ın kızı, Meleagros’un eşi Kleopatra, 3- Voreas’ın (Bore) kızı ve Fine’nin eşi Kleopatra. Tarihî şahsiyet olarak Kleopatralar ; Makedonya kralı 2. Filip’in 7 eşinden biri olan Kleopatra. Makedonya kralı 2. Filip ile kraliçe Olympias’ın kızı ve Büyük İskender’in kızı Kleopatra. Silifke kralı Büyük Antiokhos’un (3. Antiokhos) ve kraliçe 3. Laodiki’nin kızı ve 5. Ptolemeos Epifanos’un eşi Kleopatra Syra (1. Kleopatra): -215 - -176. Mısır kraliçesi. Silifke – Mısır geçici barışını sağlıyor. 6. Ptolemeos, 7. Ptolemeos ve 2. Kleopatra’nın annesi. 2. Kleopatra (Filomêtor Sotira ; M.Ö. 181 - 116): Fir’avn 5. Ptolemeos ve 1. Kleopatra’nın kızı, aynı zamanda erkek kardeşi olan 6. Ptolomeos’un (Filomêtor) eşi. Daha sonra diğer erkek kardeşi 7. Ptolemeos (Evergete 2. Tryphonos) ile evleniyor. 6. Ptolemeos’tan 4 çocuğu var ; Kıbrıs kralı Ptolemeos Evpatôr, 7. Ptolemeos (Nêos Filopâtor), Kleopatra 3 Evergete ve Kleopatra Thêa (İlâhe). Kocasının M.Ö. 145’de savaşta ölmesinden sonra diğer erkek kardeşi 7. Ptolemeos’la evleniyor. Ondan bir oğlu oluyor : Ptolemeos Memfitis (Memfisli). 3. Kleopatra, Evergete (M.Ö. 161-101). Mısır kraliçesi. 6. Ptolemeos’un ve 2. Kleopatra’nın kızı. 7. Ptolemeos ve Kleopatra Thêa’nın kızkardeşi. Amcası 8. Ptolemeos, Evergete 2 ile evleniyor. Annesinin ikinci eşi (hem de kardeşi). 5 çocuğu oluyor ; iki oğlan, Ptolemeos 9, Ptolemeos 10 ve üç kız, Kleopatra Trifaena, Kleopatra 4 ve Kleopatra Selena. Annesi, eşi (amcası ve üvey babası da oluyor) ve kendisi bir troika (üçlü yönetim) olarak Mısır’ı M.Ö. 116’ya kadar birlikte yönetiyorlar. Böylece 7. Kleopatra’ya kadar ulaşıyoruz. 8. Ptolemeos’un kızı ve 13. ve 14. Ptolemeos’un eşi. Bunlar aynı zamanda onun erkek kardeşleri. Önce Jules César’ın (Julius Caesar) bilâhare Marcus Antonius’un metresi. Pascal onun için, ‘hele bir de burnu biraz daha kısa olsaydı…’ der. ‘Ne helvalar yiyecekti’ biçiminde tamamlamak şık olmasa da yapmış bulunuyorum. Marcus Antonius ile olan berâberliğinden kızı Kleopatra Selena II doğuyor ve Moritanya kralı Juba II ile evlenip Moritanya kraliçesi oluyor. Maîtresse kelimesi fransızca ‘Maître’ (Metr) kelimesinin ‘dişil’ versiyonu. Aslında mâsum bir kavram ve hâlâ frankofon ülkelerde ‘bayan öğretmen’ anlamında kullanılıyor. Biz de, Kleopatra 7’nin ‘metresliğini’ Julius Caesar’a ve Marcus Antonius’a dönük olarak bir eğitmenlik-öğretmenlik eylemi olarak anlama eğilimindeyiz. Caesar, Kleopatra’ya âşıktır ama bu aşkın Kleopatra açısından bir karşılığı olmadığı sıkça vurgulanan bir gerçek. Caesar aklını başına topluyor ve Mısır’dan ayrılmayı tercih ediyor. Prestiji sarsılıyor mu ? Dahası var... Caesar’ı öldüren Brutus değil Kleopatra’dır. Caesar, Mısır’dan gemiye binerken hattâ Kleopatra’nın yatağından çıkarken ölmüştür. Kleopatra seri kâtil olmaktadır. O hâlde Kleopatra 7, son fir’avn, Filopator veya Yeni İlâhe (Nea Thea) üzerinde biraz daha yoğunlaşmak gerekiyor. Kleopatra’nın imzâsı (mührü) kısaydı : Genestho. Anlamı ; Öyle yap ! Kraliyet yetkisinin kısa formülü buydu. Tarih her zaman gerçeği yansıtmaz zira yalan insana âid bir doğrudur ve tarih insandan gayrı sayılamaz. Bâzen mubalağa edilir bâzen süslenir, fantezi biçiminde ele alınır veya romantik kılınır. Eğer tarih işbirlikçi değil de olduğu gibi objektif ise (idiyse) yeryüzündeki insanlar onu pek ilginç bulmazlar (bulmayacaklardır). O nedenle tarihçiler veya vak’ânüvisler (tarih yazıcıları, historiograflar) tarihi enteresan kılmak için kimi atraksiyonlara başvururlar. O zaman da – sanki insanları çok da ilgilendiriyor – tarihin ciddiyei ve nesnelliği ortadan kalkıyor. Tarihî gerçekler ! sis bulutlarının ardında kalıyorlar. Hattâ yepyeni ve tabiî ki ideolojik bir tarih ortaya çıkıyor. O zaman ve her zaman ideolojik bir kategori oluyor. Tarih ideolojik bir kategoridir. Tarih, ‘Bilgi’nin Kitabı’ mıdır ? nev’inden suâller meydana çıkıyor. Yaradılış’la bağı kuruluyor. O zaman dünyevî olmaktan çıkıyor ve evrenselleşiyor. Kimi zaman da bir fir’âvn, bir kadın, bir kraliçe ‘tarih’i neredeyse tek başına esir alabiliyor. Kleopatra çok nâdir rastlanan ve tarih’in kefesinde hatırı sayılır bir ağırlık olarak oturanlardan. Kleopatra’nın M.Ö. 69 tarihinde İskenderiye’de doğduğu sanılıyor. O zamanlar Mısır’ın başşehri ve dahası meşhur İskenderiyye Kütübhânesi orada. Kimi verilere göre Kleopatra M.Ö. 62’de 6 Kasım’da akşam saat 20 :15’de dünyâya geliyor. M.Ö. 67 tarihini verenler de gördüm. Doğum esnâsında şiddetli bir yağmur yağdığı notlarda var ve bu yağmurun haftalarca aralıksız biçimde sürdüğü belirtiliyor. O kadar ki, bu yağmur büyük bir sele ve neredeyse tufana dönüşüyor. Ekinleri yok ediyor ve açlık – kıtlık başgösteriyor. Çok yüzeyel bakarsak onun doğumunu bir lânet olarak kabûl edebiliriz. Kleopatra lânetlidir. Kleopatra lânet teşhircisidir. Kleopatra, meleksiz Mısır’ın şeytânıdır. Fizikî olarak Kleopatra’nın çekici olduğunu yazan hiçbir kaynak mevcud değil. Yunan kökenli, 5 feet uzunluğunda, doğal kilonun biraz üzerinde, vücûdunun üst qısmı alt qısmından daha iri ve sakil biri. Et ve şaraba düşkün ama illâki üzüm seviyor. Üzüm, mayalanmış üzüm suyu ve gazab üzümleri... Erkeksi bir yüzü var, maskülen, yüzünde bir yara izi de mevcud ve gaga burunlu. Yüzündeki izin genetik mi, sonradan olma mı olduğu bilinmiyor. Ama cinselliği ve müdhîş bir karizması (harizma) olduğu konusunda da otörler hemfiqir. Karizma büyük bir matrix olmalı, erkekleri yatırdığı bir beşik, bir koza. Caesar o kozanın içinde yatıyor. Fir’âvn 12. Ptolemeos’un kızı. Bu fir’âvn 3 eşten 13 çocuk sâhibi oluyor. Tabiî ki, gayrımeşru çocukları da var, sayısız metreslerinden. Bunlar safkan sayılmadıkları için kraliyetten nasibleri de yok. Kleopatra babasından hiç hoşlanmıyor ve çok vahşî buluyor. Saray entrikalarla dolu ve herkes Ptolemeos 12’yi devirmek için uğraşıyor fakat birbirlerini de tüketiyorlar. 16-19 yaşları arasında bir yerlerde babasına karşı bir su-i kasd denemesi var. Kleopatra isimi kraliçelere veriliyor. Birinci anlamı, ‘Klio-Patra’ yani ‘Patra nâmıyla bilinen, Patralı, Patra’da nâm salmış olan’. Bilindiği üzere Patra(s), Yunanistan’ın 3. büyük şehri ve Mora yarımadasının kuzeyinde yer alıyor. İkinci mânâsı, ‘yüksek iqtidâr makamında oturan ve yöneten’ anlamında. 17 veya 18 yaşında tahta çıktığı sanılıyor. Ancak başka kaynaklar 22 yaşında tahta oturduğunu söylüyor. Babasının ölümünden sonra tahta oturuyor. Bu cümle çok mânâsız görülebilir fakat bir iddiâya göre Kleopatra daha babası tahtta iken tahtta geçiyor. Hattâ babasıyla ‘ensest’ ilişkisi olduğu biçiminde değerlendirmeler de var. Peki, su-i kasd niye ? Babasını tahttan indirmek için mi ? Olabilir ancak, işin içinde iki veya daha fazla kadının fir’âvnı paylaşma kavgası ve bu arada fir’âvnın Kleopatra’ya (kızına) olan aşkına ihânet ederek yarım kan kızlarından birine ilgi duyması da var. Tabiî klasik bilgiye göre, yaşayan çocukların en yaşlısı olduğunu da unutmamak gerekir. Bir Mısır geleneği olarak Kleopatra erkek kardeşi Ptolemeos ile evleniyor ve o da Mısır’ı Kleopatra ile berâber yönetiyor. Evlendiklerinde eşi (yani erkek kardeşi) 12 yaşındadır ve akıl baliğ olup olmadığını bilmiyoruz. Bir başka veriye göre oğlan 14 veya 15 yaşındadır. Bu evlilik bir kural evliliğidir. Kleopatra ona şunu söyler : Eğer Mısır’ı idâre etmeye kalkarsan kafanı kestiririm. Kocası, ağabeyi ve Mısır tahtının eş sahibi fir’âvn Ptolomeos’un içinde bulunduğu durum bu. Ptolemeos omuzlarındaki apoletlere rağmen Kleopatra karşısında çok zaif ve siliktir. Ama, birkaç yıl sonra Kleopatra’ya karşı bir su-i kasd girişiminde bulunur. Başarısız bir girişimdir ve Kleopatra, Julius Caesar’dan destek alır. Çok korkunç bir diktatristir. Tasfiye üzerine tasfiye yürütür. Zekâsı konusunda farqlı bilgiler var : Çok zekî olmadığı söylenmekle berâber zekî ve dahi bilinçli olduğunu söyleyenler de var. Ancak, içgüdülerinin çok fazla gelişkin olduğu konusunda yazarlar ittifâq ediyorlar. Uzun bir egemenlik dönemi yaşaması ve çok acımasız olması bu içgüdüsel gücüne bağlanıyor. Kleopatra bir hayvan gücünde, bir arslan, bir timsah veya yılan... Hızmetkârlarının sayısını kendisi de bilmiyor. Etrafında çok sayıda genç erkek ve genç kadın var. Köylülerden seçiyor. Onlardan hiçbirini, iqtidârını tehdit etmedikleri sürece öldürtmüyor. Bir asker ona karşı gelirse bunu vatana ihânet olarak algılıyor ve hemen infâz ettiriyor. Eğer kadın hizmetçilerden birisi erkeklerin çok dikkatini çekerse Kleopatra ona tecâvüz ettirip dövdürüyor ve yüzünü ‘defigüre’ ettiriyordu. Artık çekiciliği yoktur ! Onun iqtidârında Mısır çok negatif, çok korku verici ve çok khaotik bir ülke olarak anılır. Öyle midir, bilinmez. Caesar, Kleopatra’ya çok yardım eder, tahtı kardeşi Ptolemeos’un elinden alıp ona geri verir. Bir diğer yaklaşıma göre, Caesar onu Roma’ya dâvet eder ve onunla bir andlaşma imzâlar. Kleopatra da onu Mısır’a çağırır. Caesar kabûl eder. Nil’de birkaç gün seyâhat ederler. Bu süreçte hem bir andlaşma imzâlarlar hem de bir çocuk Kleopatra’nın rahmine düşer. Adını Caesarion koyarlar. Erkek kardeşi Caesar’ın yaptığı andlaşmayı tanımaz ve savaş açar. Ptolemeos ölür ve Kleopatra tahtını tahqîm eder. Bir iddiâya göre Ptolemeos Nil’de boğdurulur ve köpeklere yedirilir. Bir diğer iddiâ ise, önce köpeklere parçalattırıldığı sonra da Nil’e atıldığı biçimindedir. Ek olarak, Ptolemeos’un hizmetkâr kızlardan biriyle hemhâl olduğunu öğreniyoruz. Eşini, yani ablasını, yani kraliçe ve fir’âvnı aldatan, Caesar’ı kızdıran egemen Ptolemeos’un sonu hazin (mi)dir ?.. Oğlunun doğumundan bir süre sonra Roma’ya gider ve orada 18 ay boyunca Caesar’ın koruması altında yaşar. Oğlu Caesarion’u Roma’da babasının yanına bırakır Mısır’a döner. Caesar’ın ölümünden sonra oğlu Caesarion hem Mısır hem de Roma imparatoru olmak istediğini belirtir. Bunun üzerine Kleopatra 11 yaşındaki oğlunu öldürtür. Caesar’a ise, oğlunu konseyin öldürttüğünü söyler. Caesar öldürüldükten sonra Roma imparatorluğu 3 adam arasında bölüşülür : Caesar’ın büyük yeğeni Octavianus – daha sonra imparator Augustus olarak devletin başına geçecektir -, Marcus Lepidus ve Marcus Antonius. Belki de, büyük Kleopatra efsânesinin arkasında Marcus Antonius’la yaşadığı aşkın rolü vardır. Bu aşk büyük romanslardan biri olarak tarihe geçmiştir. Gerçekte ise Kleopatra, Marcus Antonius’u kullanmıştır. Onu asla sevmediği bilinmektedir. Onu, kaba, sıradan ve incelikten uzak buluyordu. Bilinen dünyânın hâkimi olmak istiyordu ve bunun yolu Roma’yı fethetmekten geçiyordu. En yüksek egemen olabilmek için Marcus Antonius’un güçlü ordusuna ihtiyâc duyuyordu. Antonius’un gözü de Kleopatra’nın ordusundaydı. İkisi de birbirini kullanmakta bir beis görmüyorlardı zira çok ihtirâslıydılar. Ancak, asla aşk yoktu. Kleopatra, Antonius’un yüzünde Roma tiranisini, Antonius da Kleopatra’nın yüzünde Mısır’ın ve tüm Şark’ın gizemli gücünü görüyorlardı, aşktan eser olmadığını tekrâren yazıyorum. Tarihçiler Kleopatra’nın Antonius’tan bir çocuğu olduğundan bahsederler fakat bu yanlıştır. Marcus Antonius ‘empotans’tan muzdaribdi ve üretimsizdi. Antonius bir süre sonra Roma’ya döndü ve orada Caesar’ın büyük yeğeni Octavianus’un (imparator Augustus) üvey kızkardeşi Octavia ile evlendi. Ama, Kleopatra ile ilişkisi devâm etti. Parth’ta bir askerî seferden sonra Kleopatra’ya geri döndü. Karısı Octavia onu İskenderiyye’de ziyâret etmek istedi. Athina’ya vardığında Antonius’tan bir mektub aldı. Mektub’da Roma’ya geri dönmesi zira Mısır’ın güvenli bir yer olmadığı yazılıydı. Bu mektubu Kleopatra’nın, Antonius’u karısından uzak tutmak için yazdığı iddiâ edilir ki, doğru değildir. Kleopatra, Antonius’a karısı ile ilgili olarak açıkça, ‘Eğer Octavia, İskenderiyye’ye girerse ânında orada öldürülecektir’ demek suretiyle tavrını belirlemiştir. Octavia buna kızar ve üvey kardeşi Octavianus’tan, Marcus Antonius’u Roma’ya çağırmasını eğer gelmezse müdâhale etmesini ister. Roma ordusunun müdâhale hazırlıkları içinde olduğunu haber alan Antonius, Octavia’yi öldürtür. Ve, Mısır’ın düşüş süreci böylece başlar. Antonius’un eylemi midir ? bilinmez. Sığ düşünmemek gerektiğini kabûl etmek gerekiyor. Işin içinde bir iqtidâr mücâdelesi olduğunu bilmemek cehâlete teqâbül ediyor. Ama bir gerçeğin altını çizelim : Kleopatra bir adım öne geçmiştir. Kleopatra’nın Antonius’u kendi yanında tutmayı başardığı ve Antonius’un müstaqbel Roma imparatorluğunu kaybettiği kesindir. Aşk nerede ? Yoktur... Kleopatra kendi ordusu ile Antonius’unkini birleştirmeye çalışmaktadır ve bunu hesablarken sâdece Antonius üzerinden hareket etmez, bazı komutanlarla da ilişkisi vardır. Hedef Roma... İmparator Octavianus’u (Augustus) devirmek ve dünyâ hâkimesi olmak. Roma, Antonius’a öfkelidir. Kleopatra ise, Antonius’u, eğer Roma’ya yürürse yeni Caesar’ın kendisi olacağı konusunda iqnâ etme sürecindedir. Octavianus Mısır’a savaş ilân eder ve Marcus Antonius Yunan sâhillerinde bir deniz savaşında Romalılar’ı yenilgiye uğratır. Kleopatra’nın filoları da ona yaqın bir yerlerdedir. Bir sonraki savaşı kaybeden Antonius ordusunu terq eder ve Kleopatra’nın filosuna sığınır. Kendi birlikleri ise Roma ordusuna katılır. Antonius artık Roma’nın azılı bir düşmanıdır ve Kleopatra onun tek müttefiqidir. Antonius’tan habersiz Kleopatra, Octavianus’a bir mektub yazar ve eğer Roma Mısır’a saldırmazsa Antonius’u teslim edebileceğini söyler. Fakat, Roma bu teklifi kabûl etmez ve Mısır’ı işgâl eder. Kleopatra, hem dünyevî (Mısır kraliçeliği) hem de uhrevî statüsünü kaybeder. Ağır bir yenilgidir. Octavianus, Kleopatra’yı kendi hizmetkârı yapar. İskenderiyye sokaklarında yürütür ve halqa teşhir eder oradan da saraya götürüp gözlem altına aldırılır. Dönemin ahlâqı bu. Kleopatra, Roma’nın kendisini köle olarak kullanmasından evvel hayatına son vermesi gerektiğine karar verir. Antonius, Octavianus’un Roma’yı işgâl ettiğini öğrendiğinde Kleopatra’nın kendisine ihânet ettiğini düşünür ve onu saraya habsetmeyi planlar. Tarih bir kere daha bu olayı romantik hâle dönüştürmüştür. Zâhiren bilinen şekil, Kleopatra’nın bir hizmetkârı vasıtasıyla Antonius’u (Kleopatra’nın öldüğü biçiminde) bilgilendirdiği ve bunu haber alan Antonius’un initihâr ettiğidir. Antonius’un intihâra teşebbüs ettiği doğrudur fakat bunun sebebi Kleopatra’nın ölüm haberiyle sarsılmasından değil ve fakat, Roma’ya ihânet suçundan dolayı maruz kalacağı işkence, aşağılanma ve nihâyet ölüm korkusudur. Marcus Antonius kendisi karnından hançerler fakat hemen ölmez. Saraya Kleopatra’nın cenâzesini görmeye gider. Onu, yatak odasında yere serilmiş ve ölmüş olarak bulur. Onu kucaklayıp kaldırmaya güç getiremez. Hizmetkârları çağırır ve Kleopatra’yı yatağa yatırmalarını ve yüzünü peçe ile örtmelerini söyler. Klasik tarihe göre, Kleopatra Antonius’u yatağa yatırır ve onu kendi efendisi, eşi ve imparator olarak ilân eder ve Antonius onun kollarında can verir. Bilâhare, hizmetkârlarından birinin getirdiği hançerle kendini öldürür. Hepsi yalan... 44 yaşındaki Kleopatra, kendisini sokan bir engereğin zehriyle ölmüştür. Fakat, tarihini belirttiği bir intihâr yöntemiyle değil. Zira, Kleopatra zehirler konusunda uzmandı. Saray doktorundan her çeşit zehiri kendisine getirmesini istiyor ve o zehrin etkisini sevmediği hizmetkârlarını üzerinde deniyordu. Onları yemeğe dâvet ediyor ve zehirli yiyeceği sunuyordu. Bu hizmetkârın ne kadar zamanda ve nasıl öldüğünü öğreniyordu. Antonius, onun cesedini bulduğunda bir hizmetçi kızın cesedi de onun yanında bulunuyordu. Kleopatra, zehiri hizmetçi bir kızın üzerinde denemiş ve süreyi hesab etmişti. Romalılar’ın kendisini Roma’ya götürmemesi için intihâr etti. Roma askerleri Kleopatra’yı almak üzere geldiklerinde onun cesediyle karşılaştılar. Marcus Antonius onlara saldırdı ve öldürüldü (öldü). Roma Mısır’ı yendi ve kendi topraklarına kattı. Kleopatra ve Antonius Kleopatra’nın inşâ ettirdiği mavsoleum’a gömüldüler. Octavianus son noktayı koydu : Bu ândan itibâren hiç kimse Kleopatra’dan Mısır Kraliçesi olarak söz etmeyecek... Kleopatra hedef olarak erkek-egemen bir amaca yönelmişti. Kaybettiği yer burasıdır. Kadın-egemenliğini hiç düşünmedi. Asslında, bir erkektir Kleopatra, yazık… Kadınlardan devâm edebiliriz. Ortaçağ’dan hep ‘karanlık’ çağ diye sözedilir. Nereden bakıldığına bağlıdır. Peki Ortaçağ’da entelektüel kadınlar yok muydu? Kuşkusuz vardı. Bir örneğini verelim: Christine de Pizan. 1364-1430 arasında yaşadı. Yazar, rhetorikçi (hatib) ve eleştirmen. Erkek-egemen düzene meydan okuyan az sayıda insandan biri. Bilinen 41 iktabı var. Bunları 30 yıl içinde kaleme alıyor (1399-1429). Avrupa’nın ilk profesyonel yazarı olarak kabûl edilir. Bir dizi yeni yazım tekniği geliştirdi. En eski feministlerden biri olarak da tanınmaktadır. Yazılarında kadının hayatın her alanında çok önemli roller oynayabileceğini açıkça yazmış ve kadınların öncülüğünü savunmuştur. Pizan, Venedik’te doğdu. Tommaso di Benvenuto da Pizzano’nun (Thomas de Pizan) kızıydı. Thomas de Pizan tıbb doktoru, astroloji profesörü ve Venedik Cumhuriyeti’nin danışmanıydı. Kızının doğumundan sonra Fransa kralı Charles 5’in maiyetine atandı. Görevi kralın astrologu, simyâcısı ve doktoruydu. Bu atmosferde Christine entellektüel meraklarını giderme fırsatı buldu. Başarılı bir eğitim aldı; Latince, fransızca ve yunanca biliyordu. Klasikleri, hümanizmi ve rönesansın başlangıç sürecini inceleme fırsatı buldu. Charles 5’in arşivlerinde çok sayıda el yazması kitabı okudu. 24 yaşında dul kalana kadar yazarlıkla bir ilgisi olmadı. Christine, Etienne du Castel ile 15 yaşında iken evlendi. Etienne kraliyet sekreteri idi. 3 çocuğu oldu, bir kız (1397’de kralın kızı Marie ile berâber Poissy’deki Dominiken Manastırı’na gitti), oğlu Jean ve 2. oğlu ki, çocuk yaşta öldü. Kocası bir salgında öldü. Ekonomik sorunlar yaşamaya başladı. Kocasının yüksek mıqdârda borçları çıktı. 1393 yılı itibârıyla saraya klasik edebiyat eserlerini tercüme etmeye başladı. 1401-02 yıllarında edebî kavgalara katılmaya başladı ve bu kavgalardan başarıyla çıkabilen ilk kadın oldu. Bu kavgalardan biri ‘Gülün Romanı’nın polemiği’dir”. Burada, Pizan Jean de Meun’ün ‘Gülün Romansı’ adlı eserindeki edebî haqedişini sorguladı. Bu eser, saray aşklarını hicvetmektedir. De Pizan bu eserde kullanılan bayağı terimlere itirâz etti. Buna göre, bu terimler özgün ve tabiî cinsî fonksiyonu ortadan kaldırıyor ve dejenere ediyordu. Bu terimler daha ziyâde kadın karakterlere dönük olarak kullanılıyordu. Meselâ, Lady Reason (Madame Raison). Pizan’a nazaran, asîl kadın bu tip bir dili asla kullanmazdı. Jean Meun kadınları aşağolamaktan başka bir şey yapmıyordu. Kavga büyüdü ve derinleşti. Sonuç itibârıyla Jean Meun’ün edebî qalitesinin olmadığı ortaya çıktı. Bu bir yönüyle erkek egemen bir karakterin yenilgisi bir kadının ise galibiyeti idi. Zaman Ortaçağ olunca bunun önemi herhâlde daha fazla olmalıdır. Bu polemik süreci Christine’e kadının entellektüel yetkinliğini gündeme getirme şansı verdi. Erkek-egemen edebiyata böylece güçlü bir giriş yapmış oldu. Kadına yönelik aşağılamalara karşı şiddetli bir edebî mücâdele verdi. 1405’te en ünlü eserini tamamladı: Hanımlar şehrinin kitabı ve Hanımlar şehrinin hazinesi. Bu kitab, ‘3 faziletin Kitabı’ adıyla da anılır. Bu kitablarda, kadının geçmişte topluma ve insanlığa yaptığı katkıların önemi anlatılmaktadır. İkinci bölümde ise kadının tâlim ve tahsiline ilişkin değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu kitablarda ‘yarım akıllı kadın’ veya ‘yarım insan olarak kadın’ esprisi mahkûm edilmektedir. Pizan’ın son eseri ağıt biçiminde bir şiirdir: Jeanne d’Arc. İngiliz egemenliğine karşı Fransız askerî direnişinin örgütlenmesinde büyük bir rol oynayan fransız köylü kızı figürü. Bu eser 1429’da yazılmıştır. ‘Jeanne d’Arc’ın hikâyesi’. Pizan bu eserinde asker-kadın’ı kutsamaktadır. 65 yaşında edebî kariyerine son verdi. Tam ölüm tarihi bilinmemektedir. Hanımlar Şehrinin Kitabı’nda Pizan sembolik bir şehir kurgular ve orada kadınlar güvende yaşamaktadırlar. Üç öncü anadan (karakter) bahseder : Raison (Akıl, Mantıq, Gerekçe, Neden, Haq), Justice (Adâlet) ve Rectitude (Doğruluk). Bunları kadınsal bir perspektiften konuşturur. Dönemin kadın hor görmelerini ve umudsuzluklarını bu karakterler vasıtasıyla yerle bir eder. Büyük bir forum oluşturur ve burada bütün kadınların katılımını sağlar. Sâdece kadın sesleri, fiqirleri ve misâlleri mevcuddur. Kadın stereotipleri ancak ve ancak erkek-egemen güçle çatışmaya girdiği takdirde netice alabilecektir. Haqiqâtleri yine olumsuz kadın karakterleri etkisizleştirmek suretiyle ortaya koyar. ‘Hanımlar Şehrinin Hazinesi’ isimli eserinde kadın konuşmasının ve eyleminin iqnâ edici etkisini anlatır. Kadının sulh gücü iyice vurgulanır. Bu sulh gücü dünyâyı egemenliği altına alabilecek düzeydedir. Yerici konuşmaların kadınlar arasında onur kırıcı ve barışı baltalayıcı bir rol oynadığını ve bunun terqedilmesi gerektiğini belirtir. Kadının sesinin vicdânı, erdemi ve dizginlemeyi anlattığını söyler. Kadının bunu kullanması gerektiğini vurgular. Patriarkal egemenliğin ancak böyle çözüleceğini düşünmektedir. Pizan, edebiyata kadın diskurunu ve hitâbet san’âtını sokmakla meşhurdur. Pizan, Kleopatra’dan daha meşhûr, daha güçlü ve daha üstündür. Tartışmıyoruz.
DİĞER YAZILARI -Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- I - Ma Alladzi Hadatha Fi Hadath 11/9 (11/09 'da Ne Oldu?) - Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- II - Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- III - Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- IV - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - V - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VI - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VII - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VIII - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - IX - JEW - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - X - Başyücelik Devleti'nde Sağlık - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - XI - Media - Berzah - War Ew Ware Lê Bihar Ne Ew Bihare - PKK Açısından Sürecin Değerlendirilmesi ve Perspektifler
|