|
KİON VE COYOTTE - III Dr. Hakkı Açıkalın
Renouveau Stéphane Mallarmé Le printemps maladif a chassé tristement L’hiver, saison de l’art serein, l’hiver lucide, Et, dans mon être à qui le sang morne préside L’impuissance s’étire en un long bâillement.
Des crépuscules blancs tiédissent sous mon crâne Qu’un cercle de fer serre ainsi qu’un vieux tombeau Et triste, j’erre après un rêve vague et beau, Par les champs où la sève immense se pavane
Puis je tombe énervé de parfums d’arbres, las, Et creusant de ma face une fosse à mon rêve, Mordant la terre chaude où poussent les lilas,
J’attends, en m’abîmant que mon ennui s’élève… —Cependant l’Azur rit sur la haie et l’éveil De tant d’oiseaux en fleur gazouillant au soleil. Mallarmé, şiirinin adını ‘Baharın Girişi, yenilenme, canlanma’ olarak koymuş. Tabi’âtın uyanışını anlatıyor. Ekim’deyiz ve sonbahar galiba. Neden ‘Renouveau’ o hâlde? İhtiyâçlar hep belirleyici oluyor, Ekim’de bahar, Mart’ta yaz, Ocak’ta sonbahar vs. ‘Maladif’ bir sıfat ve ‘kolay hastalanır, cılız, nânemolla, sinâmeki’ gibi anlamlara geliyor. Mallarmé işte, ‘Printemps Maladif’ diyor yani ‘Nânemolla İlkbahar’. Bu bahar üzüntü verici bir biçimde avlamış. Açık, duru, temiz, sâkin, dingin, huzur içinde gibi anlamları var ‘serein’ (sören) sıfatının. ‘Dingin san’ât mevsimi kış, uyanık, açık görüşlü, aydın kış’ diyor, kış’ı övüyor Mallarmé. Nânemolla baharın karşısında dingin san’âtın mevsimi olarak kışı görüyor. Âkîl, ağırbaşlı, entellektüel, münevver kış ve zaif bahar. Böyle midir sahi? Maladif midir bahar ve sâkin ve dingin midir kış? Devamla, ‘varlığımı tasalı / kasvetli kan yönetir’ demeye getiriyor. Kanında üzüntü, tasa, gam ve kasâvet bulunan bir adamım ben, Mallarmé, tam da öyle işte. ‘Le Sang Morne qui préside’... Kudretsizlik (iktidârsızlık, güçsüzlük) geriniyor, uzun bir esnemede. Geriniyoruz – kimileri gerneşiyoruz biçiminde de söylüyorlar – yataklarımızda ve lila kokmayan, yasemen kokmayan, binefş kokmayan çarşaflarımızda ve koşutunda esneyerek ve asla bir kedi ya da bir arslan gibi başarılı olmaksızın. Dönüp duruyoruz inodor yorganların altında, gamsızca, kaygusuzca, bir karatavuktan çok geri, gagasız bir dünyâ varlığı olarak didkleyeceğimiz bir çuval şey varken ortada. Tukan kadar bir gagamız olsaydı – romfos – iki lâf edecek yüzümüz olabilirdi belki. Belki annemizi kandırmaz, baharları beklemeye ihtiyâc olmadan her tarafı her dem gülistân eder, lâlezârı kıskandırabilirdik. Dişimizi geçirecek, acıtmadan masallarımızı anlatabilecek bir kestâne ağacı bulabilirdik. Belki dallarında âkîl ve şirin meyveler olmazdı bahçemizdeki ağacın amma cinnetimizi anlayan bir deli incir mutlaka olurdu, illâki olurdu. Efendi olmadık, akıllı durmadık diye hayıflanan adlî mahkûmların serzenişlerinden geçilmeyen bir otoban kenarı emniyet şeridinde volta atan senthetik elyâf gibi kaldık ciğeri beş para etmez ideolojilerin parlak kârhâne ışıklarının ve orospudinli dinamiklerinin diktatoryası altında. Mallarmé ne kadar bahar dese de işte arkasından ona biçtiği sıfat geliyor ve alıp götürüyor bütün bahara âid hissiyâtını varlığım diyen adamın. Cılız bahar, sinâmeki bahar ve biz artık ve epeydir uzun, âkîl ve aydın kışların kapıkuluyuz ve hattâ belki de kalebendi. Heyhât, bahara galebe çalan bir kış, oğlunu fersah fersah aşan bir baba misâli. Yenile, uslûbum değişiyor gibi, daha doğrusu uslûbumdan ziyâde mevsimlerim değişiyor sanki. Divânelikten memnun değil miyim acaba? Yahut, divâne kim, sen kim durumu mudur süregiden? Kendimi kandırma haqqımı bu kadar uzun kullanabilir miyim? Ben baharları hiç sevmedim, hep cılız buldum, aynı Mallarmé gibi, ötesi beterin beteri sayılabilir. Nefret bile ederim, Demeter ve onun Hades’in yanına düşen onun eşi olan kızından, Persefoni’den. Sevemedim gitti o ana-kızı, mevsimlerini, çiçeklerini, renglerini, kokularını, duygularını velhâsıl varlıklarını sevemedim. Ben, soğukkanlı kışları sevdim ve bağçeleri beyaz tanıdım. O nedenle sâdece siyâhı seviyorum, leylâk ve kırmızıdan tiksinirim. Onları hatırlatan kokuları da sevmem, gül, karanfil, menevşe, leylâk. Geceyi gündüze tercih etmem bundandır, zifirî karanlıkların kış sofralarından nem’âlanmayı hoş buluyorum, keyf alıyorum. Gölgelerle savaşıp, düşüncelerle seviştiğim ânlardır kış geceleri. Masalları hep burada dinledim ve hep oralarda yazdım, oralarda anlattım. Aynı şimdi olduğu gibi. Sıcağı hiç sevmedim, kuzinelerdeki odunun kokusu hâric, soğuk içtim mevsimlerdeki canlılığı. Bu nedenle olabilir, hiç ciddîye almadım gülmeleri veya ağlamaları. Yabanî ve karanlık ne varsa sevdim. Mallarmé’den kopmamak gerek... Beyâz (Beyzâ) alacakaranlıklar kafatasımın altında ılınıyorlar. Demirden bir çember ve eski bir mezâr. Çember ve sarmak, kafatasını mı? Ne farqeder, sarılmışlık var işte, şiddetle sarılmış, demek ki, sıkılıyor. Sarıldıkça sıkılma ve korku duygusu artıyor. Kuşatılmışlık, ihâta denebilir. Kuşatma devleti mi, vebâ mı diye tartışılıyordu ya, Albert Camus’nün ‘L’Etat de Siège’ isimli eseri; Kuşatma Devleti mi, Koltuk Devleti mi veya ‘Vebâ’ mı? Niye vebâ ki? Bir de, bu eserin, ikinci ismi var(mış) adı da ‘La Peste’ yani ‘Vebâ’. Vebâ kuşatması diye bir başlık nasıl olurdu? Surrounded by Plague veya Plague Assault. Sarmak, sarılmak, sıkmak, sıkıştırmak, kuşatmak, çevirmek, pusu gibi kavramlar şiire girdiğinde bilin ki, orada şâirin başı belâdadır. Benim yaşadığım ülkede kuşatma dâimdir. Hayâl ülkesinde yaşıyorum, zındândır. Zındân içre zındân, belâ sırtımda kule kurmuş ne kulesi karakol kurmuş, sorgulardayım. Veremli kız figürü gibi öksürmelerim de yok zira kış sessizlik san’âtıdır ve kadife ruhludur. Tüberkülozlu olan giremez, 18 yaşından küçüklerin giremediği gibi. Mallarmé konuşuyoruz. ‘Derin ve güzel bir ruyâdan sonra aylak aylak (avare) dolaşıyorum, ve üzgün’. Bilâhare, şâirin, ‘uçsuz bucaksız usârenin kasıla kasıla yürüdüğü tarlalarda’n geçtiğini görüyoruz. Derin ruyâlarda görülür başı önünde felâket tellalları ve tavus kuşları, envai çeşit reng. Kâbusla ruyâ deng, deng zâten ses olmakta, denge azâdi ise özgürlüğün sesi, azâdlığın sesi. Eskiler, bir kuşu salarken ‘azâd, buzâd, cennette beni gözet’ derlerdi. Hep hesâb-kitab, seni salıyorum o hâlde beni cennete götüren yolda şakı. İyi de, onu hapseden de sensin, salıveren de. Bu nasıl bir oyun, ne mene bir theatro ve hattâ tragedya ki, mutlak egemen sensin. Mutlak ile egemen yanyana gelebilir mi? Tartışılabilir, ben yaptım oldu, de facto. İtirâzınız mı var, o hâlde cumhuriyet savcılığına başvurabilirsiniz. Hukuk yolu açık ve düz gider. Mevsim sonbahar ve abes bir kelime. Niye? Çünkü meselâ ingilizler, ‘The Last Spring’ veya fransızlar ‘Le dernier printemps’ demiyorlar. Autumn, Automne veya Fall kelimeleri var. Tarlalarda deli gibi avare, başıboş, serseri yürüyüşler ne hoştur ağalar. Tarlakuşları bir iner bir kalkar, kerkenezler, aladoğanlar, çalağanlar görülür, kamuflajları mükemmel. Mainz kırsalının sarı bahçeleri ve güneşsiz gökleri ne keleştir. Ben, ülkesinden haz etmeyen nâdir adamlardan biri olsam gerek. Çünkü benim ükemde, ‘Once upon a time’ diye başlayan masallar ve hikâyeler yoktur. Herkes güler, herkesin gülmesidir beni çileden çıkarmış olan. Neye ve ne için gülerler yurttaşlarımız, bilemiyorum. O sebebledir ki, mahremiyetleri, gizemleri, enigmaları, karanlık odaları, pikeleri ve birbirlerine anlatacak çakallı, tilkili, baykuşlu, kuzgunlu, prensesli, krallı, rengâreng hayâlleri ve ruhları yoktur. Zombidir yurdum insanları; yürür, koşuşturur, terler, ıkınıp sıkınır, uyur ve işe gider. Teneke trampettir çerçevemiz. Hiçbir kuş türünün mutlu olmadığı, kül rengli insanların ülkesidir benim ülkem, ben Ethiopia’lıyım yani Ethiopas’ım. Etho; yanma, kül olma – Topos: Yer. Yanık yüzlü, kül rengli insanların ülkesi anlamında yunanî bir kelime Ethiopia. Komşusu Erithrea da yunanî ve ‘kızıl, kırmızı ülke’ anlamında. Kül rengli ülke ile kızıl ülke hep savaşırlar. Banane yani, ben Ethiopialı değilim ki. Rengimi belli mi ettim, ne gâm, tayfa binip kaybolurum binlerce reng arasında, yarın Melanezya’lıyım (Melan; siyâh ve Nisi: Ada) yani ‘Kara adalıyım’ diğer gün ‘Belarus’ yani ‘Beyaz Rus’. Diğer gün Mauritanialı’yım yani ‘Siyah ülkeli’yim. Sarmallar içinde bir parabolüm ve Mallarmé’ye bakalım.
Bilâhare, ‘Ağaçların kokularından sinirli, bitkin düşüyorum’ diyen Mallarmé ‘ruyâsında yüzünün oyulduğunu, bir çukur açıldığını’ da görüyor ve devamla, ‘leylâkların yetiştiği sıcak toprakları ısırarak’ diyor. İster oyulan yüzde leylâklar bitsin, ister yüzüyle, sıcak toprağı ısırsın ve oyuk yüzünde leylâk çıksın ve isterse de, toprak onun yüzünü ısırsın ve yine orada leylâklar olsun. Değişmeyen şey LEYLÂKLAR işte. ‘Sıkıntım yükselsin diye kendimi berbâd ederek (veya kendimi kaptırarak) bekliyorum’. Sonrası felâket; gökyüzü, gülüş, uyandırma, çitler, kuşlar, ötüşmeler, güneş vs. Kötü bir son Mallarmé’nin ki. İyi bir başlangıç, kasvet var ama haydi buyurun herşey bir ruyâ idi, ee peki neye uyandık oradan? Kuşlar, güneş, gülen gökyüzüne. Olamaz böyle bir şey, yakışıksızsın sen Mallarmé, Allah cezânı versin. Cehennemin dibine git. Böyle mi biter bu şiir? Bitir işte leylâklarla berâber, daha ne demeye uzatıyorsun. Demokrat mısın nesin? Herşeyden mutluluk çıkaran Polyanna mısın? Kahrolası Mallarmé. Ben, Mallarmé’yi hiç sevmedim, tam sevecektim ki, repertuarıma kabûl ettim ki, geldi sıçtı halıya. Neyse... Mallarmé, büyük filozof, şâir, entellektüel, salon sahibi. Büyük ustaları salonunda topluyor ve onlara ‘Mardiste’ adı veriliyor. Sebebi Salı günleri salonda toplanıyorlar ve Salı’cılar diye anılıyorlar.
PERİ MASALLARI Masallar mı deriz, hikâyeler mi, kıssalar mı, paramitiler mi... Ne dersek diyelim büyülü yanları vardır ve geniş bir özgürlük sahasaıdırlar. Aralarında kahramalnar, hayvanlar, metafizik – fizik bütün unsurlar ve arzın somutunda rastlamaya pek de alışık olmadığımız esrârlı mekânlar ve coğrafyalar, kimi zaman ‘zaman’ kavramını altüst ederek kimi zaman ise zamanın mekânlaştığı hatlarda haddini bilmez ve dahi bilir olaylar huzurumuzu arttırırken kaçırırlar. Ve, bu masallar ‘bir varmış bir yokmuş, pireler berber iken, develer tellâl iken...’ prologuyla başlar, genelde. Aşağıda bir örnek verebiliriz; Bir zamanlar bir kral vardı ve adı Benin’di. Herkes onu severdi zira çok iyi bir kraldı. Halqına yardım eder, onları baskı altında tutmaz ve derdlerine dermân olmaya çalışırdı. Kötü adamlar ondan korkarlardı çünkü o çok âdîldi. Eşi kraliçe Doucette de çok iyi bir kraliçeydi, hattâ kraldan bile iyiydi, yufka yürekliydi. Bir kızları vardı prenses Blondine, öyle çağırıyorlardı zira saçları muhteşem ve kumraldı. Hem iyi hem de çok sevimli bir kızdı. Maalesef, kraliçe Blondine’in ölümünden hemen sonra öldü, kral onun ardından uzun süre ağladı. Blondine henüz çok küçüktü ve annesinin ölümünü anlamlandıramamıştı ve bu nedenle ağlamak yerine gülmeyi tercih etmişti. Keyfi yerindeydi, oynuyordu, yoruluyor ve uyuyakalıyordu. Kral, Blondine’i çok seviyordu ve Blondine de kralı, dünyâda hiç kimsenin sevemeyeceği kadar seviyordu. Blondine çok mutluydu... Buraya kadar heyecân verici bir şey yok herhâlde masalımızda. En azından benim için bir gizem sözkonusu değil. Nedir bu? Böyle masal mı olur, masalın marjı geniş olmaz mı, insanı sarıp sarmalamaz, alıp götürmez mi, esritmez, korkutmaz, delirtmez mi? Bu masalda bunun işâretleri var mıdır? Biraz daha ilerleyelim öyleyse. Bir gün, Benin kralına, bütün tebâının onun evlenmesini istedikleri söylendi. Bunun temel nedeni bir erkek çocuğu sahibi olması gerektiğiydi. Oğlan, kraldan sonra onun tahtına oturacaktı. Kral evvelâ reddetti. Nihâyet baskılara boyun eğmek zorunda kaldı ve naibi Léger’e şunları söyledi; «Sevgili dostum, benim yeniden evlenmem isteniyor ; hâlâ çok üzüntülüyüm. Matemdeyim de diyebilirim. Bir başkasını arayacak hâlim yok. Sizi bana yeni bir prenses bulmakla görevlendiriyorum. Zavallı kızımı mutlu edecek bir prenses. Başka bir arzum yoktur. Haydi sevgili Léger, mükemmel bir kadın bulduğunuzda ona tarafımdan evlilik teklif ediniz ve alıp buraya getiriniz”. Peki, burada bir ilginç nokta var mı ? Pek sayılmaz, sâdece ‘mükemmel bir kadın’ talebini okuyoruz, kralın. Eee, kraldır ya, haqlı olabilir bu isteğinde. Léger yola revân olur, bütün kralların kapısını aşındırır, çok sayıda prenses görür ; kimi çirkindir, kimi şişman, kimi şımarık, kimi hafif meşreb, kimi fenâdır, kimi kısa, kimi çok uzun, kimi de akılsız. Sonunda kral Turbulent’ın huzuruna çıkar. Kralın güzel, zekî, mânâdan haberdâr, sevimli ve iyi kalbli görünen bir kızı vardır. Léger onu çok münâsib bulur ve kralı Benin için kızı ister. Ama kızın iyi olup olmadığı konusunda bir araştırma yapmaz. Turbulent bu tekliften mutlu olur zira fenâ, kibirli ve kıskanç karakterli kızından bir ân evvel kurtulmak istemektedir. Dahası, kralı, sık sık seyâhate çıkması, avlanmaları ve sürekli yarışmalara gitmesiyle çok rahatsız ediyordu. Kızını derhâl Léger’e teslim etti ve götürmesi için izin verdi. Masalımız frankofon (fransızca konuşulan) bir âlemde geçtiği için karakterlerin isimleri de hâliyle fransız isimleri olmaktadır. Anlamlarını vermemiz gerekiyor : Bénin ; Munis, yumuşak başlı, iyi huylu. Kanserleri tanımlarken de kullanıyoruz ; Tumeur Bénin dediğimiz zaman o tümörün ‘iyi huylu’ veya halq tâbiriyle ‘erkek’ olduğunu vurgulamış oluyoruz. Belki de ‘erkek’ sıfatlandırarak ‘delikanlı’ bir tümör olduğunu ve sağa sola atlamadığını anlatmaya çalışıyoruz zira bilinçaltımızda erkeklerin ‘iyi’ ve dişilerin de hep ‘kötü’ olduğu inancı yerleşiktir, kıramıyoruz. Bu, konumuzun dışında görünüyor. Geçiyoruz. Kralımızın adı Bénin ve demek ki, yumuşak başlı ve iyi huylu, munis bir kral. Ölen kraliçenin ismi Doucette ve fransızca ‘douce’ sıfatı, ‘hoş, tatlı, yumuşak, ılımlı’ mânâlarında. Doucette ismi buradan mülhem. Kraliçenin yumuşaklığını, tatlılığını, hoşluğunu anlatıyor. İtalyanların meşhur ‘Dolce Vita’ deyimi gibi ‘Tatlı Hayat’. Turbulent kelimemiz – diğer kralın ismidir – ‘çalkantılı, karmakarışık, serkeş’ anlamlarında ve uçağa binenler ‘Türbülans’ın pratiğini biliyorlar. Sarsılıyorlar, farqediyorlar hayatın gerçekliğini. Kralımız Turbulent da, kafası karışık bir kral, serkeş de denebilir. Kızdan kurtulmak istiyor. Naib Léger’in simi ise ‘Hafif’ anlamına geliyor. Bir de, masalda ‘İyi’ kavramı üzerinde durulmaya başlandığına şâhîd oluyoruz. Güzel, zekî, akıllı, çekici bir kız var ortada ama ‘iyi’ mi bilmiyoruz. ‘Kıskanç, mağrur ve fenâ’ olduğu söyleniyor. Acaba, kıskanç ve mağrur olduğu için mi ‘fenâ’ sayılıyor ? Yoksa, ayrıca ‘fenâlığı da’ mı var ? Masalda hem anlatıcıya, hem yazara hem de kendimize birlikte inanmamız gerekiyor. Şart mı ve aynı sonuçlara varabilir miyiz ? Zannetmiyorum. Yazarın düşüncelerini ve çıkış noktalarını okurunki ile – kaarî diyelim – aynı saymıyorum ve sahiblenme noktasında da sorun çıkıyor. Masal kimindir ? Yazarın mı, okuyucunun mu ? Ve, ortada bir yazar adı var mı ? Meselâ, Beydebâ, Aisopos, La Fontaine vs. Anonim ise, bu ‘isimsiz’ anlamındaki ‘Anonim’ mi, yoksa herkesin hemfiqir olduğu anlamında mı ele alacağız ? Peki, böyle, ‘iyi-kötü’, ‘çirkin-güzel’ vs. Ikileminde bırakan masallar ‘iyi’ veya ‘kötü’ olarak mı kabûl edilmeli ? Daha masal bitmedi ve başlık olarak ‘Peri’yi kullanmamıza rağmen ortada periler yok. Sabır… Léger yola çıkar ve prenses Fourbette’i 40 katır yüküyle kralına götürür. Kral Bénin’in huzuruna varırlar. Bénin, geleceklerini daha önceden haber almıştır. Kral onu güzel bulur fakat Doucette’in yumuşaklığını ve tatlılığını onda göremez. Fourbette, Blondine’i gördüğünde ona kötü gözlerle bakar. Blondine daha 3 yaşındadır ama çok korkar ve ağlamaya başlar. Kral, ‘Neyi var?’ diye sorar. Neden, Blondine’im fenâ bir çocuk gibi ağlıyor ? Baba, sevgili baba diye bağırır Blondine ve kollarına atılır. Beni bu prensese vermeyiniz, korkuyorum, çok kötü bir havası var. Kral şaşırır ve prenses Fourbette’e bakar. Prenses, küçük kızı korkutan bakışını değiştirerek krala döner. Kral, onu prensesten uzak tutmaya ve bakıcılarına teslîm etmeye karar verir. Çok nâdir karşılaşmaktadırlar.
Prensesin ismi Fourbette. ‘Fourbe’ kelimesinden geliyor ve ‘yanıltıcı’ anlamındadır. Demek ki, yeni prenses ‘yanıltmak’la meşhur, yanıltıyor. Küçük kız ise onun bakışlarında ‘méchant’ bir hava seziyor, ‘fenâ, kötü’ bir havadan konuşuyoruz. Küçük çocuklar (6 yaş altını kasdediyorum) 6. hisleri daha kuvvetli oldukları için mi karşılarındakilerin karakterlerini daha kolay ve hızlı analiz ederler ? Ya da böyle birşey yok mudur ? Sezgi ne ola ki ? Neden ‘fenâ’dır bazı prensesler, prenses oldukları için mi ? Yoksa, ‘fenâlık’ insanın zâten tabi’âtında olan birşey mi ? Naturamızda bir ‘fenâ’ kişiliği barındırmıyor muyuz ? Bunun dereceleri olmalı herhâlde. Kim ne kadar fenâdır’ın bir ölçüsü, bir kriteri, bir gradosu, bir skalası, bir ECHELON’u var mıdır ? Var olmalıdır, olmalıdır, kesin, güçlü bir ihtimâl, sanmam, mümkün, imkânsız, olamaz. Bir seri çelişik ifâde ve çelişkilerle dolu bir hayat insanları ‘sceptique’ (kuşkucu diye terceme ediliyor ve tam yerine oturmadığını söylüyorum. Yunanî ‘Skeptikos’ sıfatından mülhem ve ‘derin-çok düşünceli olarak zar zor karşılayabiliyorum) eyliyor. Diğer ‘Séptique’ (Septik) ile ilişkimiz yok, ‘Sepsis’ (yani bütün vücûdu besleyen kanın zehirlenmesidir ve onun sıfatı séptique oluyor. Fosse Séptique ise ki, yurdumda foseptik çukuru denir, yanlıştır düzeltelim, ‘Enfekte materyelden zengin, kirli’ bir çukuru seslendiriyor. İşkencehânelerde ve özellikle Diyarbakır zindânlarında bu tür çukurların açıldığını, insanın insanı bu çukurlara gömdüğünü tarih yazıyor. Bu tür tarihî verilere masallarda rastlamak kolay değildir. Ancak gerçek hayatta bu kadar acı vardır, somuttur ve tiksindiricidir. İnsanın insanın kurdu değil insanın insanın lâneti olduğu yerde ve mekânda olduğumuz hissini uyandırmaya çalışıyorum. Eğer bu mekân bir karadeliğe idhâl olsaydı, belki bu mekânda yaşanılanlar bir zaman eksenine ve içinde bulunduğumuz talihsiz-talihli zaman da bir tünel mekânına dönüşecek bizler sonsuz bir iplik, doğrusu sicim olmalı, olarak evrenler arasında bir Zulkarneyn tünelinde asılı kalacaktık. Al sana kurgu. Fakat, heyhât, zamanımız burası ve mekân zamandan ayrı değil. Zamanın suratımıza tükürdüğü ve toprağın bize içine bile kabûl etmediği felâket şehrinin bir buçuk piyes stüdyolarındayız. Fourbette kötü bir prenses mi ? Hiç bilmem ve hiç önemli değil, bizim buralarda çok iyi yürekli bir prenses olacağını biliyorum çünkü daha beterinin olmadığı bir uçurumdadır bizim krallığımız. Masala devam edebilirim, kuşkusuz 100 senelik bir masal olmayacaktır. Kısayız ve öyle kalmamak temennisiyle… Bir yıl sonra prensesin bir kızı olur ve adı Brunette konur. Saçları kömür karasıdır ve bu nedenle ‘Esmercik’ tesmiye olunmuştur. Brunette güzel kızdır ama Blondine ondan daha güzeldir. Üstelik annesi gibi ‘méchante’tır’. Blondine’e hayatı zehir etmektedir. Onu ısırmakta, çimdiklemekte, saçlarını yolmakta, oyuncaklarını kırmakta, yeni elbiselerini lekelemektedir. Blondine bu küçük kıza hiç kızmamaktadır. Onu hep affedecek bir sebeb bulmaktadır. Babasına da onu sevdiğini söylemektedir. Ne iyi bir kız bu Blondine ve ne fenâ kızdır o yeni doğan. Anası gibi fenâdır ve esmerdir. Önermemdir ; bütün esmerler özellikle de esmer kadınlar fenâdır, ısırırlar, yolarlar, kırıp dökerler, yırtarlar, sökerler, paralarlar. Anaları da – eğer esmerse – çok kötüdür, berbâddır. Ne mene bir masaldır bu, hâlâ bir heyecân bulamıyoruz, başka masala mı geçmeli ? Kumrallar ne kadar iyidir, hiç zararları yoktur. Ek protokollere ihityâc duymazlar, munîsdirler. Bir zamanlar Türkiye’nin Gümülcine (Komotini) konsolosluğunu yapan zâtın adı ‘Munîs Dirik’ idi ve bir gariblik yok fakat komiklik var ; Yunanî ‘Muni’ kadın jenital organının halq arasındaki adıdır. Birinin yerine diğerini koyabilirsiniz. Bu nedenle artık munîs kelimesini biraz daha dikkatli kullanmak istiyorum. Kral Blondine’i gitgide daha çok seviyor, Brunette’i ise daha az seviyordu, aslında sevmiyordu. Munîs kral çocukları arasında pozitif ayrımcılık yapıyordu. Burada Munîs’i yunanî mânâsıyla kullandığımı ayrıca belirtmem gerekiyor. Hep böyle olur, bazı çocuklar erkektir, erkekse munîstir, kumraldır, sevilmeli ve tercih edilmelidir. Diğerleri ise, kızdır, habîstir, hapsedilmelidir, esmerdir ve fenâdır bunlar. Türkler iyidir, Kürdler kötüdür, yanısıra Ermenîler, Yunanlar, Ruslar, Bulgarlar, Arablar, Farslar da fenâdır. Japonlar ve yahudîler iyidir. Masala müdâhale iyi midir ? İyidir çünkü ben de katılıyorum, karakterlere yönelebiliyorum, krala küfrediyorum ve kraldan çok kralcıyım. Yeni prenses fenâ biri olduğu için seviyorum, yaşasın kötüler diyebiliyorum ve ölen kraliçenin arkasından ‘cercueil’ (tabut) taşıyıcılığı yapmıyorum, ne kadar Doucette varsa cehennemin dibine gitsin, ne kadar yanıltıcı Fourbette varsa helâl olsun diyorum. Hitler’in yahudî askerlerine de helâl olsun. Başka bir sürü şey de geçiriyorum içimden, hepsini söyleyemiyorum. Halbuki masaldayız ve herşey serbest olmalı. Hayır, masalın da kuralları var hattâ daha katı olduğu bile söylenebilir, bir edebi, bir ethiği, bir raconu, bir namusu var. Namusu olmayan tek yer işte bu falez, uçurum, hattâ dibi. Plankton mezârlığı, Gayyâ kuyusu. Gehenna. Kuralları varsa niye masal okuyalım ki, zâten o kurallar bizim boyutumuzda da var. Hayır, yok, masalda var ama bizde yok, kuralsız bir gürûhuz. Kendi koyduğumuz bir kural varsa bilinmelidir ki, o uyulmamak ve ihlâl edilmek için konulmuştur. Konulmasaydı uyacaktık işte, ne demeye koyuyorsun. Büyük ihtimâlle kadındır, esmerdir, Kürd’dür ve fenâdır. Kuralı Türk, japon veya yahudî, kumral bir erkek koysa idi çok iyi olacaktı. Beyaz adam koyarsa mükemmel olur hele bir de WASP ise yani beyaz, protestan ve Anglo-saxon ise kuralcı, tadından yenmez. Afrikalı’nın kuralı ise en kötü ve en esmerdir. Prenses Fourbette de olup bitenden haberdardır, gözünün önünde cereyân etmektedir. Ama her geçen gün küçük Blondine’den daha çok nefret etmektedir. Eğer kral Bénin’in öfkesinden korkmasa, Blondine’i dünyânın en mutsuz çocuğu kılacaktır. Kral kızı Blondine’i asla prensesle yalnız bırakmamaktadır. İtaatsizliği en ağır biçimde cezâlandırır kral. Kraliçe bile itaatsizliğe cesâret edemez. Tabiî ki, kral itaat edilen adamdır, aksi durumda cezâlandırır, ataerkildir, patriarchal’dir. Kral iyiyse ne diye cezâlandırıyor ? Krallığın gereği ve şânındandır. Döver de sever de, arslandır o, arslan kral, arslan-kral. Eee, peki, hani kumrallar iyiydi ? Doğru, iyidir ancak, birincisi kralın kumral olduğunu ne biliyoruz ve ikincisi, her kumral iyi değildir (mi), genelde iyidir diyelim. Bence kumral değil. Ama o durumda kötüdür yani esmer hattâ neredeyse kız gibi kral olur, dişidir ve bu sefer de çok fenâ bir kraldır. O zaman, yanıltıcı kraliçe Fourbette’in iyi olduğuna ve erkek-kadın olduğuna karar vereceğiz. Athena gibi, erkek-kadın. Belki de babası Zeus’tur, kim bilir. Turbulent’ın kızı diyoruz, nereden bilelim, o kızın Turbulent’dan olduğunu, belki bir boşlukta Zeus sızma yaptı, yapmadığı iş midir, hep yapıyor, hiç rahat durmayan, ilâhlar ilâhı Dias, Hera’ya hep ihânet ediyor. Belki de Fourbette’in babası Zeus’tur. Masal adâbına uyar mı ? Olmayan bir karakter ihdâs etmek yakışır mı müdâhil adama ? Rahatlatacaksa olabilir, oynanabilir, masalın rengi değişse de erkek, kumral ve iyi kalabilir. Veya, dişi, iğfâl edilmiş ve esmerleşmiştir. Karamela’ya döner, ağulu olayları buna batırıp yemek mümkün olur. Ama durun hikâye pardon masal çok garîb bir hâl alacak. Trajedilere yelken açıyoruz, masalda ızdırab var… www.aylikdergi.com'dan alınmıştır.
DİĞER YAZILARI -Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- I - Ma Alladzi Hadatha Fi Hadath 11/9 (11/09 'da Ne Oldu?) - Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- II - Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- III - Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- IV - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - V - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VI - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VII - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VIII - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - IX - JEW - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - X - Başyücelik Devleti'nde Sağlık - Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - XI - Media - Berzah
|