WAR EW WARE LÊ BIHAR NE EW BIHARE

 

Bir Kürd Atasözü yazdık ve mânâsı, ‘Yer aynı yer fakat bahar aynı bahar değil’. Bir tane daha yazalım; Nabêjın kê kır; dıbêjın kê got - Kim yaptı demezler kim söyledi derler. Yandaki fotoğrafı hepimiz tanıyoruz. Çok popular bir karakterdir. Evet, yer aynı yer, değişmediğini biliyoruz ancak baharın aynı olmadığı da çok net. Yine, bu bahar değişikliğindeki muhtelif parmak izlerinin (uygulayıcı ve karar alıcıların) isimleri ve makamları çok önemli olmasa dab u değişikliği (kararları) kamuyla birinci derecede paylaşan isimlerin konuşulduğunu da atasözü ortaya koyuyor.

TC tarihinde boyalı (düzen) basın neredeyse herşeyi ve her zaman falsifie etti (çarpıttı), insanları, toplumun bütün kesimlerini dezenforme etti (yanlış bilgiler verdi) ve faşizan bir kuvvet olarak tehdit unsuru oldu. Kuşkusuz bunları (yaptıklarını) devlet politikasından ayrı düşünemeyiz. 4.mü, 3. mü, 2. mi yoksa birinci kuvvet mı olduğu da tartışılabilir çünkü Türkiye’de kuvvetler ayrı falan değil bir bütündür ve ‘Üniter’dir! Hesab ve sapın döneceğine inanmış bir adam olarak, bunun eşiğinde olduğumuzu düşünmekteyim. Yukarıda nitelendirdiğimiz media aynı zamanda kendi sefîl köşe yazarlarını da üretti. Bu yazarların arasında işin farqında olan fakat işine gelmediği veya tırstığı ya da muhalif olduğu için hep çarpıtanlar (gerçeği örtmeleri hasebiyle kâfir sıfatı uygundur) olduğu gibi hiçbir şey bilmeyip fantezi ve hayâl dünyâsında gezenler de hatırı sayılır nisbettedir. Ara renglere girmiyoruz. Öyle ya da böyle cehâlet her gazeteden ve hâlâ fışkırmaya devam ediyor. Bilgi veya güçlü ihtimâllerden ziyâde aklına (kafasına) göre yazan yazana. Şimdi yeni yeni netleşmeye başlayan (ulaşan) tâze bilgilere ve çok güçlü ihtimâllere değinelim.

ABD, Erdoğan’la Kürd sorununu konuştu mu? Hem evet, hem hayır. Evet; çünkü temel gâye oydu fakat temel gâyeler ‘Kürd Sorununa BİR çözüm bulmak’ olsa da bu çözümün nasılı ve hâkimi, oriante edicisi ‘KİM’ olacak noktasında ABD ile TC arasında bir mutabakata varılmadı. İşte bu nedenle ‘Hayır’ cevabı da anlamlıdır zira hiçbir uzlaşmaya varılamamıştır. Bu nedenle Bush ve Erdoğan PKK konuşulmadı demekte haqlıdırlar. PKK, taraflardan birinin diğeri üzerinde hâkimiyet kuramaması nedeniyle, ‘konuşulmamıştır’. Peki, nedir bu iki eksen ya da konsept? Farq nedir? Farq çok büyüktür. ABD, Yeni Ortadoğu Projesi çerçevesinde hızla bir çözüme (Amerikan us^lü çözüm) gideyim derken başaşağı gitme sürecine girmiş ve güney Kürd’üne sarılmıştır. Orada bir Kürdistan kaçınılmazdır ve şimdi federe’dir. Tamam. Fakat, TC-İran-Suriye üçlüsü ABD’nin heykeltraşlığa heves etmesinin önünde bir mani teşkil ettiğinden (en azından ABD böyle gördüğünden) bu troikayı taşlamak için güney Kürdistan coğrafyasını kolay buldu ve Talabanî Iraq devlet başkanı, Barzanî de federe Kürdistan baş(ba)kanı olmakla (edilerek) orası hâl yoluna koyuldu. Talabanî’nin Beyaz Saray sözcülerinden olduğunu bilerek ABD’nin Türkiye üzerindeki

değerlendirmelerini ve siyâsetlerini onun ağzından dinleyebiliyoruz. Talabanî, ‘PKK’nı iqnâ ettim, yaqında ateşkes ilân edecekler’ derken herkes ABD’nin Talabanî’ye, Talabanî’nin de PKK’ye ‘Ateşkes ilân edin’ dediğini düşünüyordu ve yanlış değildir. Fakat, sürecin önemli isimlerinden Selahaddîn Erdem tam da Talabanî’nin bu açıklamayı yaptığı günün arefesinde ‘önemli haberlerin beklendiğini fakat bu haberlerin geciktiğini’ yazdı. Bu örtülü cümleyi açalım: Önemli haberlerden biri Abdullah Öcalan’ın Kongra Gel başkanlık konseyine ‘ateşkes’ teklifinde bulunmasıydı. Fakat bu teklif gecikmişti. Neden? İşte bu sorunun cevabıTürkiye’nin bugün en çok konuşulan konusuna bir açıklık getiriyor. Bu ‘gecikme’nin sebebi şuydu; ateşkes teklifinde bulunması beklenen Abdullah Öcalan’ın gündemi ve trafiği yoğundu. Bilgi; genelkurmay kademesinden bir grup general, aralarında Avnî Özgürel’in de bulunduğu bazı kritik isimler ve (çok kuvvetli ihtimâlle) Mehmed Ağar bu trafiğin aktörlerindendi ve ABD’nin ‘ateşkes’ teklifine alternatif olarak PKK’nin en üstteki temsilcisi ile ağdalı görüşmeler yapılıyordu. Bu görüşmeler, Selahaddîn Erdem’in beklediği ve ‘geciken’ teklifin gecikme nedenini açıklıyordu. Gerekli sözler alındıktan sonra beklenen ‘gecikmeli’ ateşkes teklifi geldi. Başta, ‘ulemâ’ rolleri oynayan Cengiz Çandar olmak üzere birçok köşe eşeğinin yazdığı gibi ‘Demek ki, Talabanî, Öcalan’a söylüyor o da yapıyor’ nev’inden zırvalar Türkiye’de basının qalitesini göstermesi açısından iyi bir misâldir. Abdullah Öcalan da, tâ 1999’dan ve ondan da evvel 20 yıldır söylediği gibi ‘Kürd Sorunu’nun Türkiye’de ve TC ile birlikte çözülebileceğini, doğru çözümün bu olduğunu dile getirdi. Buna ek olarak, taktik methodların değil kalıcı stratejik çözümlerin belirleyici olduğunu ve bu gerçekleşirse Türkiye’nin hem dünyâda hem de bölgede en büyük güçlerden biri olacağını da belirtti.

Demek ki, ortada iki eksen ve bir nihaî gâye (hesab) var; ABD’ninki ve TC’ninki. ABD alelacele ve yalapşap bir ‘çözüm’ istiyor. Bu çözümde güney Kürdistan örgütü (Talabanî – Barzanî çizgisi), Britanya, İzrael ve Türkiye’deki bazı çevreler var. Türkiye’deki çevrelerin arasında Kürd legal partisi (DTP) içinden bazıları (başkan Ahmed Türk gibi), hükûmetten (AKP) kimileri (Cüneyd Zapsu gibi) ve bazı sivil toplum örgütleri (Türkiye İktisadî Kalkınma Vaqfı gibi) sayılabiliriz. Kürd legal partisinde bir kesim, aynı 1997’de olduğu gibi – Abdullah Öcalan’dan habersiz / bağımsız olarak güneye gidip Barzanî ve Talabanî ile görüşmüşler ve Abdullah Öcalan tarafından Angola’daki paramiliter örgüt UNITA’ya benzetilmişlerdi – şimdi de ‘kifâyetsiz’ arkaplanlarına aldırmadan öne çıkarak ABD çözümünün üstüne atlama eğilimi gösteriyor. Leylâ Zana da, Abdullah Öcalan’ın sözünü dinlemediği ve Amerikanvarî – AB tarzı bir sürece dâhil olmaya kalkınca silindi gitti ve bir daha gelir mi, şübhelidir. Kimi Kürd çevreleri ise hangisi olursa olsun, çözüm olsun da… yaqlaşımını sergiliyor. Diyarbakır belediye başkanı Osman Baydemir bunlardan biri. Kürd legal partisinin en güçlü iki ismi olan Tuncer Bakırhan (eski genel başkan) ve Hatib Dicle ise Öcalan çizgisini temsil ediyorlar. ABD’nin PKK koordinatörü (Joseph Raltson) ataması, ardından Türkiye’nin iki arada bir derede koordinatör olarak em. general Edip Başer’i ataması da sorunu tam olarak çözemedi çünkü ‘iki ayrı çözüm’ arayış merkezinin ilişkisi daha ziyâde bir yarışmayı kısacası rekâbeti anlatıyor. Eskiden, farqlı neticeler için çatışan yani sevişmeyen iki çizgi şimdi aynı neticeye (Kürdler açısından) ayrı yöntem, actor ve argümanlarla koşuyorlar. Yani, Kürd Sorunu artık geri dönüşsüz olarak ‘çözüm’ yoluna girmiştir, tartışma kimin çözümü sonuç alacaktır? Bu, iqtidâr mücâdelesi olarak da değerlendirilmelidir. ABD tipi ‘Büyük Kürdistan’lı çözüm’ mü, Türkiye tipi, Türkiye’yi geleceğe daha sağlam bakabilen bir ülke hâline taşıyabilecek bir çözüm mü? Birinci çizgi, TC’ni dışarıda bırakıp ABD’nin tam hâkimiyetini anlatıyor fakat PKK’nı da dışarıda bırakıyor. Hem TC hem PKK, ABD çözümünde aktörler arasında değil ve ikisinin de bir biçimde tasfiyesi planlanıyor. Son dakikalarda da olsa TC bunu farqedebildi, PKK ise baştan biliyordu. İki ‘düşman’ ABD karşısında ‘birlik’e imzâ atma durumuna geldi. İşte, bu noktada TC, İmralı’ya bir kez daha ve bu kez ‘vaqit kazanalım’ temelinde değil, nasıl yapalım’ı konuşmaya gitti. ‘Nasıl olacak’ı dinledi ve değerlendirdi. Bu ‘ziyâretçi güç’ kararını vermiş durumdadır ve çözümde kararlı olduğunu prensip olarak kabûl edebiliriz. Detaylar ayrı. PKK, kendi açısından, Türkiye ile birlikte bu sorunu çözmekten yana ve samimîdir. Çoktandır bunu ortaya koyuyor. ABD’nin çözdiği fotoğrafta PKK olmadığı için, uzun süre PKK’nı tasfiye için uğraştı; Osman Öcalan, Nizameddîn Taş, Hasan Atmaca, Kani Yılmaz, Ebubeqir, Halil Ataç vs. zevât bu çerçevede örgütten uzaklaştırıldı, oynandı. Fakat, istenilen hedefe ulaşılamadı. Osman, bir kadınla köy evine gitti. Abdullah Öcalan’ın Osman’la ilgili bir çocukluk örneği dikkate değerdir; eşeğin üzerine yerleştirirdik, bir tarafına ben bir tarafına kızkardeşim geçerdi ve o hâlde eşeği biz yürütürdük. Evet, Osman Öcalan eşeğe binemiyordu. O gün bugündür de hiçbir eşeğe binme denemesinde başarılı olmadı, şimdi aile babası olarak hizmet veriyor. (Daha çok bilgi istiyorsanız, Beritan filmini izleyebilirsiniz). Kani Yılmaz, Talabanî tarafından öldürüldü. Akın Birdal’ın vurulduğu gün kendisiyle Athina’da beraberdik, onu ilk ve son kez gördüm ve yeterli oldu. Britanya da Almanya da kendisini Öcalan’ın yerine hazırlamak için kıçını yırttı fakat kumaş patiskadan beter olduğu için yırtıklarını dikemediler. Sonunda Talabanî gibi bir siyâsî fahişeyle oynamaya kalkınca uçurdular, gitti. Diğerlerinin de benzeri hâlleri var. TC 1978’den beri PKK ile savaşıyor ve en iyi savaşanlar birbirlerini tanıyorlar. Ne Türk halqının, ne Türkiye burjuvazisinin, ne üniversitelerin, ne de farqlı düşüncelerden insanların olup bitenlerden doğru dürüst haberi vardır.

Bu gelişmelerin hemen aqabinde Ağar sezonu Diyarbakır’da şu cümleyle açtı: ‘Dağda silahla dolaşacaklarına gelsinler ovada siyâset yapsınlar’. Aqabinde Avnî Özgürel, ‘Türkiyenin temel bir sorununun çözümü ABD’ne ihâle edilemez’ yollu konuştu. Bunlar, Türkiye’nin bir grup üniformalısının da desteklediği çözüm çizgisinin girizgâhıdır. Devamı sür’âtle gelecektir. Peki, bu arada RTE ve taifesi ne yapıyor? RTE çok uzun süre iki arada bir derede / ortada kaldı, ne yapacağını bilemedi fakat son ânda o da – istemeyerek de olsa – ABD çözümüne serin durmuştur. Bu serinlik ABD’ni yeni bir muhatab bulmaya itti: 26 Ekim’de ve belki de daha sonra, Ocak olabilir, Yaşar Büyükanıt ABD’ne çağrıldı. Düşünüyor olmalıydık; tam Erdoğan ABD’ne giderken kuvvet komutanları ve onların komutanı ‘son terorist bitirilinceye kadar savaşa devam ve irticâ ve bölücülük tehlikesi devam ediyor’ diyordu. Neden? Acaba, ABD, RTE’nin düşüncelerini mi okumuştu ve buna bağlı olarak Yaşar Büyükanıt’ın konuşmasının önünü mü açmıştı? Böylelikle, RTE’nı genelkurmayla tehdit mi ediyordu? İhtimâldir. Genelkurmay kademesi ve Ahmed Necdet Seres (Sezer) ise çok sıkıntılıdır zira politika (hamâset) üretmekte çok büyük güçlük içindedir.

2006, K’nın perspektifinden okursak 1999 sürecinin ikinci etabı olmaktadır. Kesin ve iri laflar doğru olmamakla birlikte, inşaallah K’ı siyâset yaparken görmek mümkün olacaktır. Herşey çok hızlı gelişiyor. Küçük bir tavsiye; Müslümanlar süreçleri artık ‘aktör’ iddiâsı ve büyük üretimle karşılamak göreviyle karşı karşıyadır ve bu temelde ciddî biçimde yoğunlaşmaları gerekiyor. Yüzlerini Vatikan’a, ABD’ne, AB’ne vs. çevirmek yerine sıcak ve hızlı gündeme çevirmelerini salık veriyorum. K. 2006 yılını işâret etmişti, en uzun ve en hararetli günlere girdik. Günler kısalıyor, günler uzuyor.

www.drhakkiacikalin.up.to

 

DİĞER YAZILARI

-Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- I

- Ma Alladzi Hadatha Fi Hadath 11/9  (11/09 'da Ne Oldu?)

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- II

- Aslında Nükte

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- III

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- IV

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - V

- Sholastik'ten Yola Çıkarak

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VI

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VII

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VIII

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - IX

- JEW

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - X

- Başyücelik Devleti'nde Sağlık

- Şem veya Sam

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - XI

- Media

- Kion ve Coyotte

- Berzah

- Kion ve Coyotte - II

- The Final Countdown

- Kion ve Coyotte - III

 

www.yeniakademya.org

www.akademya.up.to

 

Hosted by www.Geocities.ws

1