KİON VE COYOTTE - IV

 

Masala biraz ara vererek mezârlıktaki esrârengiz kadına dönüyorum. Leninist olmadığını hattâ aristokrat olduğunu söylemiştik. Acaba bir sınıf intihârıyla mı karşı karşıyaydık. Hiçbir şey net değildi. Elimdeki veriler kadını tanıyabilmeme yetmiyordu. Konuşmamı bitirdikten – daha doğrusu bitiremedikten – sonra, herkesin birbirinden ayrılma vaqti gelmişti. Adamlar geldikleri yönde yürüdüler, kadın ise koluma girdi ve mezârlığın çıkışına kadar ona eşlik etmemi söyledi. Kabûl ettim. Kısa sayılabilecek bir yürüyüş esnâsında fazla detaylı konuşma fırsatımız olmadı. Ancak, çok yorgun olduğunun işâretleri vardı, yüzünde. Belli ki bayağı bâdire atlatmıştı. Fakat, direniyor gibiydi. Ağlamadığını görmek ilgimi çekebildi. Zordu; bir mezârlıktaydık, mâtem havası vardı, yılların yorgunluğunu da buna eklediğimizde bunun liqid bir dışavurumu olmasını beklemek doğal olsa gerektir. Bu anlamda beklentime karşılık vermemişti. Dikkate değer buluyorum. Bana bir zarf uzattı ve içinde bir mektub bulacağımı söyledi. Zarfı aldım ve bir daha görüşmeyi umduğumu ifâde etmekte bir sakınca görmedim. Hiçbir şey söylemedi, sanki bir sürgündü, mültecî de denebilir. Uzaklaştı ve hiç ardına bakmadı.

Zarfı açmak için kapalı bir mekâna ulaşmayı beklemek zor geliyordu. Sabrettiğimi biliyorum. Yalnızdım ve evim meskûn mahâlden uzaktı. Kasvetli havaların ve tabloların hâkim olduğu eski ama dik duruşlu bir evdi. Evin sâhibesi öleli 10 yılı aşkın bir zaman olmuştu ve emlâkçıdan kirâlayabilmek araya hatırlı birkaç dostumu koydum. Bayağı uğraştılar ve muvaffak oldular. Medyûn-u şükrânım. Ev iki katlı ve ahşabdı. 3 kedi ve ben kalıyorduk, arada bir uzak misâfirler deiyebileceğim zevât birkaç günlüğüne ziyârete geliyor, gecelere bile sığamayan dinamik ama yorucu konuşmalar yapıyorduk. Sonra, yine yalnızdım. Pencereler eski ve büyük oldukları için geceleri genleşiyorlar ve mânâ âleminden konuşuyorlardı. Dillerinden aanlamıyordum fakat kulak kabartıp merak ve korkuyla karışık duygular içinde anlamlandırmaya gayret ediyordum. Faustus’un Ruh’la konuşmasını tâkiben kapısını çalan Wagner’a duyduğu tepkili hise benzer bir duyguyla pencerelerin bana baktıklarını ve dangalağın biri olduğumu birbirlerine fısıldadıklarını düşünüyordum. O gece eve vardığımda neyle karşılaşacağımı pek merâk ediyordum. Mektubda neler yazıyordu acaba? Hızla açtım ve başında birinci sayfada şu cümleler yazılıydı:

1966’da doğdum, asâlet sâhibiyim, unvânımı söylemek istemiyorum zira tanınmak gibi bir derdim yok, kaçıyorum, bütün limanlardan geçtim, sonumu bugün gördüm. 2017’ye kadar yaşamak istiyorum. Hayatımın 10 senesi sürgünde geçti, hâlâ sürgündeyim. Sâdece bu mektubu bırakıyorum. Bir mirâs ve belki de bir terceme-I hâl’dir.

 

Hemen ikinci sahifeye geçtim;

11. yıla giren sürgün.

100 yıllık yalnızlıktan beter sayılabilir. Hayatımın bu periyodu B…….. d. O…… - B…… olarak geçmedi. Belki, enteresan bir hayat dönemi adı da verilebilir.

 

 

Sebebini bilmiyorum, bana karşı bir antipathisi vardı. Maddî temel aramanın beyhûde olduğunu düşünüyorum. Kamuoyunun dikkatini çekebilecek bir bakış açısıyla değil de sâdece bir kişiyle paylaşabilecek bir hâlet-i ruhîyye ve niyyet ile yazdığımdan emîn olabilirsiniz. Sonra ingilizce devâm ediyordu.

I have determined to relate the circumstances of my ten years' exile; the miseries which I have endured, however bitterly I may have felt them, are so trifling in

the midst of the public calamities of which we are witnesses, that I should be ashamed to speak of myself if the events which concern me were not in some degree connected with the great cause of threatened humanity. The Emperor, whose character exhibits itself entire in every action of his life, has persecuted me with a minute anxiety, with an ever increasing activity, with an inflexible rudeness; and my connections with him contributed to make him known to me, long before Europe had discovered the key of the enigma.

I shall not here enter into a detail of the events that preceded the appearance of the Emperor upon the political stage of Europe; if I accomplish the design I have of writing the life of my father, I will there relate what I have witnessed of the early part of the revolution, whose influence has changed the fate of the whole

world. My object at present is only to retrace what relates to myself in this vast picture; in casting from that narrow point of view some general surveys over the whole, I flatter myself with being frequently overlooked, in relating my own history.

The greatest grievance which the Emperor has against me, is the respect which I have always entertained for real liberty. These sentiments have been in a manner transmitted to me as an inheritance, and adopted as my own, ever since I have been able to reflect on the lofty ideas from which they are derived, and the

noble actions which they inspire. The cruel scenes which have dishonored the revolution, proceeding only from tyranny under popular forms, could not, it appears to me, do any injury to the cause of liberty: At the most, we could only feel discouraged with respect to the country; but if that country had the misfortune not to know how to possess that noblest of blessings, it ought not on that account to be proscribed from the face of the earth. When the sun disappears from the horizon of the Northern regions, the inhabitants of those countries do not curse his rays, because they are still shining upon others more favored by heaven.

Shortly after the 18th B……., the Emperor had heard that I had been

speaking strongly in my own parties, against that dawning oppression, whose progress I foresaw as clearly as if the future had been revealed to me. J. B., whose understanding and conversation I liked very much, came to see me, and told me, "My

brother complains of you. Why, said he to me yesterday, why does not

she attach herself to my government? what is it she wants? the payment of the deposit of her father? I will give orders for it: a residence in Paris? I will allow it her. In short, what is it she wishes?" "Good God!" replied I, "it is not what I wish, but

what I think, that is in question". I know not if this answer was reported to him, but if it was, I am certain that he attached no meaning to it; for he believes in the sincerity of no one's opinions; he considers every kind of morality as nothing more than a

form, to which no more meaning is attached than to the conclusion of a letter; and as the having assured any one that you are his most humble servant would not entitle him to ask any thing of you, so if any one says that he is a lover of liberty,--that he believes in God,--that he prefers his conscience to his interest, the Emperor considers such professions only as an adherence to custom, or as the regular means of forwarding ambitious views or selfish calculations. The only class of human beings whom he cannot well comprehend, are those who are sincerely attached to an opinion, whatever be the consequences of it: such persons Bonaparte looks

upon as boobies, or as traders who outstand their market, that is to say, who would sell themselves too dear. Thus, as we shall see in the sequel, has he never been deceived in his calculations but by integrity, encountered either in individuals or nations.

Mektub devam ediyor ama masala geri dönelim.

 

BLONDINE KAYBOLUYOR

Blondine 7 yaşına gelmişti ve Brunette de 3 yaşındaydı. Kral, Blondine’e güzel küçük bir araba hediye etmişti ve bu arabayı iki devekuşu çekiyor ve bir içoğlanı tarafından idâre ediliyordu. Bu 10 yaşındaki acemî oğlan Blondine’in dadısının yeğeniydi. Acemî oğlanın adı Gourmandinet idi Blondine’i çok seviyor, doğduğundan beri onunla oynuyordu. Blondine’de binbir güzellik buluyordu. Fakat bu oğlanın korkunç bir defosu vardı ; gırtlağına çok düşkündü ve sürekli yeme ihtiyâcı vardı. Yanında sürekli bir çanta şeker taşıyordu. Blondine onu şu cümlelerle eleştiriyordu :

«Seni çok seviyorum Gourmandinet fakat oburluğunu sevmiyorum. Ricâ ederim, bu köylüce hatanı düzelt zira bu durum herkese ürküntü veriyor ».

Gourmandinet onu elini öpüyor ve kendini toparlıyordu ; fakat mutfaktan pasta, bürodan şeker çalmaya devam ediyor ve oburluğu itaatsizliği nedeniyle sürekli kırbaçlanıyordu.

Kraliçe Fourbette, Gourmandinet’nin oburluk huyunu ve bundan dolayı başına gelenleri hemen öğrendi ve bu küçük oğlanın zaafından faidelenebileceğini düşündü. Böylece, Blondine’den kurtulmuş olacaktı. Proje şuydu ;

Blondine’in küçük arabasına binip gezip dolaştığı bahçe muhteşem ve devâsa bir ormandan parmaklıklarla ayrılmıştı. Bu ormana ‘Leylâklar Ormanı’ adı verilmişti. Bu ismin verilmesinin sebebi her bütün sene boyunca leylâklarla doluydu. Bu ormanın leylâkları hiç solmuyordu. Hiç kimse bu ormana gitmiyordu ; çok harika bir ormandı ve bir kere girilirse bir daha hiç çıkılamayacağına inanılıyordu. Gourmandinet bu ormanın korkunç sırrını biliyordu ve Blondine’in arabasını o yöne kesinlikle sürmemesi konusunda uyarılmıştı. STRICTEMENT INTERDIT ! Blondine de uyarılmıştı.

Masallarda hep sırlar vardır. Muhteşem bir orman, leylâklar hiç solmuyor. Tek başına bu bile ormanın ihtişâmını ve dahi esrârını anlatmak için yeterlidir. Kral, defâlarca parmaklıklar boyunca bir duvar yükseltmek istedi ya da parmaklıkları biraz daha sıklaştırmak istedi ki, kimseler geçemesin. Fakat, daha işçiler taşları sıralar sıralamaz bilinmeyen bir kuvvet onları yok ediyordu. Kraliçe Fourbette, Gourmandinet’nin dostluğunu kazanmaya başlamıştı. Onu bonbonla ve çikolata ile kandırıyordu. Nefes alamayacak dereceye geldiğinde Fourbette onu yanına çağırır ve şunları söyler ;

«Gourmandinet, bonbonlarla ve envai çeşit şekerlemeyle dolu bir sepete sâhib olmak veya onlara bir daha hiç ulaşamamak sana bağlı ».

—Onlardan bir daha asla yiyememek mi ?! Ooh ! Madam, kederden ölürüm. Söyleyin Madam, bu ısdırabdan kurtulmak için ne yapmam gerekiyor ?

prenses Blondine’i Leylâklar Ormanı’na götürmen gerekiyor.

—Madam bunu yapamam, kral yasakladı.

Ah! Demek yapamazsın ? Öyleyse elvedâ ; sana tek bir şekerleme bile vermeyeceğim ve bu konakta sana kimsenin şekerleme vermesine izin vermeyeceğim.

—(gözyaşları içinde) Madam, bu kadar acımasız olmayın lûtfen ! bana yerine getirebileceğim başka bir emir verin.

Tekrâr ediyorum, Blondine’i Leylâklar Ormanı’na götürmeni ve arabadan inmeye iknâ etmeni istiyorum.

—Fakat Madam, eğer prenses bu ormana girerse, oradan bir daha asla çıkamaz ; biliyorsunuz ki, bu büyülü bir ormandır ; prensesi oraya göndermek kesin bir ölüm olacaktır.

- Son bir kez daha soruyorum, Blondine’i ormana götürmek istiyor musun, istemiyor musun ? Seçimini yap : ya her ay yenileyeceğim dev bir şekerleme sepeti ya da asla ne şeker ne pasta.

—Fakat, kralın korkunç cezâsından nasıl kurtulurum ?

Endişelenme, Blondine’i Leylâklar Ormanı’na soktuğunda beni bulacaksın. Şekerlerinle seni emin bir yere göndereceğim ve geleceğini de üstleneceğim.

—Madam, bana acıyın, sevgili prensesimi tehlkeye atmama beni zorlamayın zira benim için en tatlı varlık odur.

—Zavallı küçük sefil yaratık, Blondine’in başına gelecekler senin içimn ne kadar önemli ? Daha sonra seni Brunette’in hizmetine vereceğim ve şekersiz kalmayacaksın.

Gourmandinet bir süre düşündü ve bonbonlar için prensesi gözden çıkarmaya karar verdi. Gece boyunca bu büyük suçun vicdân azabıyla uyuyamadı; fakat, nefsi ona galebe çaldı, kraliçenin emrini yerine getirmeyi reddederse, başın aiş açılacaktı. Ancak, Blondine’i kaybetse bile onu bir gün yeniden bulabilirdi zira tanıdığı güçlü birkaç cin vardı ve onlara başvurarak çözümsüzlükleri aşabileceğini düşünüyordu ve üstelik onlar da kraliçeye itâat ediyorlardı.

 

Nihâyet ‘cin’e rastlamış olduk. Kolay değil, çoktandır adını masala verdiğimiz varlık nihâyet ismen geçti. Bu da birşeydir. Nefsine hâkim olamayan bir oburun çektiği sıkıntılar. Şimdi burada, masalın devâmını oturup kendimiz yazsak, meselâ desek ki, bir tür saray kölesi olan Gourmandinet, yaşından ve çapından beklenmeyen bir biçimde kraliçeye tavır koysa ve, ‘Sen bir alçaksın, emperyalist bir gücü temsil ediyorsun ve üstelik de çok kötü niyetlisin. Bir iqtidâr mücâdelesine beni âlet ediyorsun. Ben sana baş kaldırıyorum ve zincirlerimi kırıyorum, şekerlerin de, pastaların da senin olsun, Allah cezânı versin, cehennemin dibine kadar yolun var’ dese, hattâ daha da ileri giderek, ‘Artık senin hükümdârlığına karşı fiilî mücâdele başlattım, bayrak açtım. Sömürü düzeninize karşı mâsum ve mazlum halqı bilinçlendireceğim ve kirli iqtidârınızı yıkacağım’ biçiminde bir çıkış yapsa, kraliçenin hâli nice olur? Tabiî ki, kestiremeyiz. Kraliçe bunu tutuklatabilir, hiç ciddîye almayabilir veya anlamayabilir, delirdiğini düşünür. Ve, belki de, ânı ânına imâna gelir ve devrimcileşir, öz eleştiri verir ve Gourmandinet’yle berâber saraya karşı savaş ilân eder. Ama, masalı böyle kurgulayacak olursak ‘Leylâk Ormanı’nı nereye koymamız gerekir? Savaş, ormanı da mahvetmeyecek mi? Leylâkların sırrını hiçbir zaman anlayamayacağız. Ne yani, durup dururken bir reformist – revizyonist narratöre mi dönüştüm şimdi? Veya, bireyselleşiyor muyum, örgütlü yaşamdan mı korkuyorum ? Hiçbiri, ben yerimde duruyorum. Hikâyemizin tâ başında kadın ve leylâklı Bosfor ufkunda nelerden sözediyorsam hâlâ oradayım, bir yere kıpırdadığım yok. Sâdece bir iç seyâhat hâlindeyim. Ben de prensesle birlikte leylâklar ormanına gitmek istiyorum, başımın belâya gireceğini bile bile. İçimdeki tarifi imkânsız pashalîa’yı (zâhire çıkarmak istiyorum. Heyhât, büyü bozulmaz mı? Herşey, bütün esrâr anlamsızlaşmaz mı?

Her yanım deforme olup oyun bitmez mi? İnsanı yaşatan o en derin katman kırılıp herşey birbirine karışmaz mı? Ruh zedelenmez mi? Ormana giren bir daha çıkabilir mi ve çıksa da eski hâline dönebilir mi? Onulmaz bir yara almaz mı? Ya da, kendini bir daha bulabilir mi? Bunları ileride Fiil Âlemi’nin dışına yapacağımız müteharriq yolculukta konuşmak daha iyi olacaktır. Masal devâm ediyor ve artık cin de oradadır.

www.drhakkiacikalin.up.to

 

DİĞER YAZILARI

-Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- I

- Ma Alladzi Hadatha Fi Hadath 11/9  (11/09 'da Ne Oldu?)

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- II

- Aslında Nükte

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- III

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- IV

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - V

- Sholastik'ten Yola Çıkarak

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VI

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VII

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - VIII

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - IX

- JEW

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - X

- Başyücelik Devleti'nde Sağlık

- Şem veya Sam

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - XI

- Media

- Kion ve Coyotte

- Berzah

- Kion ve Coyotte - II

- The Final Countdown

- Kion ve Coyotte - III

- War Ew Ware Lê Bihar Ne Ew Bihare

- PKK Açısından Sürecin Değerlendirilmesi ve Perspektifler

 

www.yeniakademya.org

www.akademya.up.to

 

Hosted by www.Geocities.ws

1