ABD’NİN AFGANİSTAN’DA ESİR ALDIĞI MÜSLÜMANLARA TAVRI VE

"CENEVRE SÖZLEŞMESİ” IŞIĞINDA "HARB" VE "HARB HUKÛKU"

-Milletlerarası Hukûk Doktrini’nin Tenkidi ve Reddi-

Sinami Orhan

 

V. BÖLÜM: ABD’NİN HUKÛK VE İNSANLIĞA SALDIRISI; GUANTANAMO’DA YAŞANANLAR

 

İNSANI DEHŞETE DÜŞÜRÜCÜ MANZARA

Afganistan’a karşı 7 Ekim 2001’de başlayan İngiliz ve ABD uçaklarının bombardımanı ve ”Kuzey İttifağı”nın saldırıları sonrasında geri çekilen Taliban hükümeti ve bağlılarından ele geçirilenlerinin başlarına gelenler dünyanın tüylerini ürpertecek çaptadır. Kala-yı Ceng’de esirlere karşı gerçekleştirilen katliâm hâlâ taze... Taliban ve "el-Kâide" muhariblerinin Afganistan’da tutuklu kaldıkları yerler ve orada kendilerine yapılan işkenceler bir yana; o işkencelerden sonra üzerlerinde yoğunlaşılan ve ABD askerî güçlerince ”önemli şahıs” olarak nitelenenlerin, Afganistan dışına, Küba’daki Guantanamo Askerî Üssü’nde kendileri için inşaâ edilen ”esir kampı”na nakledilme görüntüleri ile orada muhâtab oldukları, televizyonlara yansıyan hâlleri büyük tepki topladı. Öyle ki, ABD’nin müttefiği İngiltere bile ”bu kadar olmaz!” tavrını sergilerken, “Avrupa Birliği” tepkisini açıkça ortaya koydu.

Esirlerin; başlarında çuval, el ve ayakları zincirli ve üstelik de uyuşturulmuş vaziyette kampa nakledilmelerinin ürpertisi sürerken, bu sefer de, saç ve sakalları traşlı, elve ayakları zincirli, başları kapatılmış ve iki asker nezâretinde sürüklenerek yürütülmeleri ve o hallerinde -yani başlarının kapatılmış olmasında ötürü çevreyi göremediklerinden- hepsi ayrı bir tarafa dönük olarak ”namaz kılmaya çalışmaları”nın dehşet verici görüntüleri televizyonlara yansıdı.

ABD hükümeti yaptığı açıklamada ”esir kampının”, ”insanî ölçülerde” olduğunu açıkladı. Peki, bu insanî ölçüler nelermiş, bakalım;

«-Esirlerin tulduğu 1.8’e, 2.4 metrelik hücreler, kafesi andırıyor. Tel örgülü olmaları sebebiyle olumsuz havaya karşı açık durumdalar. İletişim kuramasınlar diye kulaklarına ve ağızlarına maske takılıyor. El ve ayaklarına takılan zincirler hareket etmelerine olanak vermiyor. Koyu rekli gözlükler takılan esirlerin birbirleriyle temasa girmesi engelleniyor. Mahkumların yatakları 2. cm. kalınlığında...» (64)

Vahşetin ve zulmün böylesi az görülür bir nesnedir ki, "Milletlerarası Kızılhaç Komitesi-IRCR”nin "esirlerin" bulunduğu kampa ziyarette bulunma isteği ABD yönetimine bildirildi. Fakat ABD hükümeti, ICRC’’nın teftiş heyeti göndermesine izin vermesine rağmen, ”hapis koşullarıyla ilgili raporun gizli kalması şartını” ileri sürmeleri, bir nev’i yaptıklarının, hiç de “insanî” olmadığının itirâfıdır. ABD, birşeyler gizliyor. Bunun yanında, ICRCR’nın oraya bu şartlar altında gitmesinin ABD’nin ”teftiş heyetini izin verdik!” gibi bir ”müdaafa” tutumuna girmesine, yani ABD’nin ”meşru” olarak gösterilmesine sebeb olacağı da aşikârdır. Eğer ”Milletlerarası Kızılhaç Komitesi”, oraya gidip de hazırladıkları ”raporu” açıklamazlarsa, bu, ”suçun işlenmesini teşvik” mânâsına bir “suç” işlemiş olacakdır.

 

• GUANTANAMO’DAKİLERİN HUKÛKÎ STATÜSÜ

Guantanama’da yapılanlara karşı söz söyleyebilmek için -elbette hukûkî zeminde- bazı hususların aydınlatılması ve anlaşılması gerekmektedir. Bunun yanında; ne olursa olsun, yani ister ABD’nin direttiği statü, ister karşısında olanların direttiği statü ”hukûkî” olsun, ortada olan bir gerçek var ki, hiçbir insana orada davranıldığı gibi davranılmaz ve orada tâbî tutulduğu şartlarda yaşamasına zorlanamaz. Yapılanlar barbarlıktır, vahşîliktir, insanlık dışı-hayvanî davranıştır; bu biline evvelen...

Guantanamo’da tutulan müslümanların hangi hukûkî statüye sahip olduklarını öğrenebilmek için, ABD ve koalisyon güçlerinin Afganistan’a karşı giriştikleri saldırının hangi ”hukûkî temele” oturduğuna bakmak lazımdır; bunun yanında, şunu da ifâde etmeliyiz ki, bu ”temel” ne olursa olsun, askerî kampta bulunan müslümanların statüsü “pek” değişmez.

ABD onları bir cezaevine kapatmayıp, ”askeri esir kampı”na koyma ve ”Kızılhaç”ın teftişini -şartlı da olsa- kabul etmekle, zaten bu müslümanların, kendi iddia ettiklerinin tersine ”harb esiri” olarak görülmeleri gerektiğini -zımnen- itirâf etmiştir.

Şurası kesinlikle bilinmeli, bunun üzerinde durulmalı ve buna göre davranılması için mücadele edilmelidir ki, Guantanamo’daki müslümanlar ”HARB ESİRİ”dirler! Tümevarım veya tümdengelim; eğer bu insanlar ”harb esiri” iseler, Afganistan’daki hadise de, ”HARB” idi.

 

• AFGANİSTAN “OPERASYONU” MU ”HARBİ” Mİ?

Fakat, biliniyor ki, ABD; Afganistan’da giriştiği saldırıyı ”Harb” olarak değil, ”terörizme karşı operasyon” olarak lanse etmektedir İşte ABD, tezinde de bundan hareket etmekte ve Guantanamo’daki müslümanları ”harb esiri” olarak değil ”teröristler” olarak açıklamaktadır. Tabiî ”terörist” statüsü geçerli olunca da, ABD birçok yükümlülükten -kolaylıkla- kurtulabilmektedir; bunu şöyle düşünelim, şu anda cezaevlerinde devam etmekte olan açlık grevi eylemlerinde bulunanlar kendilerini ”halk savaşçısı” olarak lanse etseler de, TC’nin gözünde onların statüsü ”terörist”dir; onlara yapılan muamale de ”kendi hukûkî” kaideleriyle gerçekleştirme hürriyetine sahiptir ve nasıl AB veya ABD‘den ”demokrasi ve insan haklarına saygılı” olmaları hususunda tepki geldiğinde kızıyorsa, işte ABD de, aynı TC gibi Guantanamo’daki müslümanları bu gözle görmektedir. ABD’nin “tezi”(65) böyle!..

ABD, 11 Eylül 2001 saldırısından sonra, fâiller olarak "el-Kâide" örgütü ile bu örgütün lideri Usame bin Ladin’i ilan etti. Üzerinden dört aylık bir zaman geçmiş olmasına rağmen, ABD’nin elinde bu saldırıyı "el-Kâide"nin yaptığını gösteren "kesin bir delil" bulunmamaktadır. Usame bin Ladin’in yıllardır Afganistan’da yaşadığı da biliniyordu. ABD, Pakistan deveti aracılığıyla Usame bin Ladin’in kendilerine teslimini Afganistan’ın mevcut hükümetinden (Taliban) istedi. Taliban, ülkenin yüzde doksanına yakın bir sahada ”otorite” tesis etmiş, kendi idarî birimlerini meydana getirmiş ve üç devlet tarafından da ”tanınmış” bir hükümettir. Keza; bunun yanında, kendilerini ”tanımasalar da”, çevre devletlerle ikili ilişkiler kurmuşlardır.

Taliban hükümeti, ABD’nin böyle bir istekte bulunmasının ”kanunî” olmadığını ve ”bir müslümanı kâfire teslim etmek, müslüman itikadına uymaz” kavlince, bu isteği tabiatıyla reddetti. Yaptıkları açıklamalarda; eğer kendilerine bu ”saldırıyı” yapanların “el-Kâide” olduğuna olduğuna dair ”kesin deliller” sunulduğu takdirde, Usame bin Ladin’i ”üçüncü bir İslâm Devleti’ne teslim” edebileceklerini açıkladılar. Ardından Usama bin Ladin’in yine aynı minvalda açıklamaları geldi ve ”eğer bir delilleri varsa, açıklasınlar ve beni müslüman bir devlette yargılasınlar”, dedi. Bunun üzerine ABD’in yapması gereken, elinde varolduğunu iddia ettiği ”kesin delilleri” açıklamak olacakken, ”hedefine” ve ”saldırı faiilleri” arasına Taliban hükümetini de kattı!.. "Taliban’ın faâilleri sakladığı ve saldırıda ortaklığına dair delilleri” olduğunu açıkladı. Fakat kimse böyle bir delil görmedi; kimseye böyle bir delilde gösteril(e)medi.

Ve tarih 7 Ekim 2001’i gösterirken ABD-İngiltere ikilisi liderliğinde "koalisyon bombardımanı” başladı. İki milyon insan mülteci konumuna getirildi; yüz bini civarında insan katledildi; bir o kadar insan yaralandı; Afganistan’ın, Rus işgalinden kurtulmayı başarmış binaları da tahrib oldu.

 

• "MİLLETLERARASI HUKÛK”A GÖRE DURUM

SORU ŞUDUR: ABD’NİN SALDIRISI MEŞRÛ MUDUR?.. BAĞIMSIZ BİR DEVLETİ TEMSİL EDEN BİR İKTİDARA ”DAYATMADA” BULUNABİLİR VE BUNU DA ”FİÎLEN” TATBİK EDEBİLİR Mİ?.. AFGANİSTAN DEVLETİNİN TUTUMU, YANİ ”ZANLILARI” VERMEMESİ HAKLI MIDIR?..

Bizce, Guantanamo’daki üssde yaşanan vahşetten önce halledilmesi gereken mesele (sual) budur ve bunun cevabı pek çok meseleyi halledecektir.

Milletlerarası hukûk kuralları açısından bakılınca, değil midir ki, ”Devlet’in kurucu unsurlarından biri ”ülke”dir; ülke, ”bir devletin egemenliğini, Milletlerarası Hukûka uygun yetkilerini, dilediği gibi icra ettiği bir yeryüzü parçasıdır”, ve "devletin yetkileri" denildiği zaman anlaşılması gereken, "ülkesinde bulunan veya ülkesine giren herşey ve herkes üzerinde yasama, yürütme ve yargı tasarruflarında bulunabilmesi”dir; o halde KURAL GEREĞİ Taliban iktidarı ABD’nin isteklerini REDDETMEKTE HAKLIDIR; yaptığı hukûka “uygun”, meşrudur...

Fakat ortada bir "hâdise" mevcut ve "infial var!" denilirse, bunun halli hiç te, -milletlerarası hukûk kâideleri ve teâmüllerine göre- ”kana kan” olmamalıdır; çünkü bu şekilde bir davranış, mukabil hareketleri doğurabilir ve -o çok bahsedilen- ”dünya barışı ve emniyetini” tehlikeye düşürücü gelişmelere sebeb olabilir.

Keza; bilindiği üzere, bugün ”Avrupa demokrasilerinde” artık ”ölüm cezası” kaldırılmış ve hatta ”savaş da bile” yasaklanması yönünde kararlar alınmaya başlanmıştır. Bunun içindir ki; TC tarafından ”kanlı cinayet sanığı” oldukları iddiasıyla -ve hatta bu yönde mahkeme kararları mevcuttur bazılarında-, Avrupa’ya sığınmış olan ”Türk vatandaşları”nın, sığındıkları ülkeden kendilerine iadesi talep edilmesine rağmen, ”kanunlarınızda İDAM CEZASI var” denilerek, iâde talepleri reddedilmektedir.

Taliban hükümetinin almış olduğu kararı bu noktadan değerlendirdiğimizde, ABD’de hâlâ (ve de övünülerek yapılan) ”İDAM CEZASI” varken ve kanunlarından bunu kaldıracağına dair müsbet bir gelişme mevcut değilken; haklarında kesinleşmiş bir mahkeme kararı bile olmayan yani ”suçlu” veya ”sanık” değil sadece ”zanlı” olan kişilerin ABD’YE -sorgulanıp, mahkeme edilip ve cezalandırılmak üzere- TESLİM EDİLMEMESİ DE HUKUKA UYGUNDUR.

Buna rağmen Taliban, ABD ile arasında oluşan ”ihtilâfı”, "dostane yoldan halletmek" için gerekli hertürlü adımı atacağını bildirmiş ve bunu da, ”KESİN DELİLLERİNİZİ GÖSTERİN, TARAFSIZ VE MÜSLÜMAN BİR ÜÇÜNCÜ ÜLKEYE ZANLILARI TESLİM EDELİM” demiştir. ABD ise ısrarla ve inatla, ”kayıtsız şartsız teslim”de diretmiştir.

Burada ortaya çıkan bir mesele de, ABD’nin (ve koalisyon güçlerinin), başka bir devletin içişlerine müdahalesi; yani bağımsızlık ve egemenliğine müdahalesi”dir.

Afganistan’ın bir ”devlet” olarak tanınmasında bir zorluk yoktur; mesele(66), Rus işgali neticesinde başlayan direniş hareketinin başarıyla neticelenmesinden sonra meydana gelen ”iç karışıklık” ve sonrasında mevcut iktidarın (Rabbanî iktidarı) uzaklaştırılıp, iktidarın Taliban güçlerince ele geçirilmesindedir. Yukarıda ”devletlerin tanınması” bahsinde bu meseleyi -tatbikatları- ile kaydettik. Bu noktayı -önemine binaen- tekrarlayalım:

«- Devlet olarak tanınmış bir siyasî birimin yeni hükümetinin, diğer devletler tarafından tanınması zorunluluğu yoktur; hükümetlerin değişmesi kural olarak milletlerarası hukûku ilgilendiren bir mesele değildir. Hükümet değişikliği, ancak, ülkede rakip hükümetlerin ortaya çıktığı durumlarda milletlerarası hukûku ilgilendiren bir mevzu olabilir.

Bu durum ise, ülkede meydana gelen bir isyan ve ayaklanma ile ortaya çıkar. Bu halde, milletlerarası hukûk, eğer mevcut devletin tanınmış hükümeti isyanı bastırma ve durumu lehine dönüştürme ihtimalini kaybetmediği sürece, eski hükümet (veya devleti) tanımayı devam etmeyi, âsîlerin kurduğu ”yeni hükümet” (veya devleti) tanımamayı diğer devletlere bir vazife olarak yükler. Mevcut hükümeti, kontrolu sağlayacak kudreti yitirmediği halde terkedip, isyancıların "yeni hükümetini de jure/hukûkî hükümet olarak tanımak”, içişlerine müdahale demekdir ve haksız fiîldir.

Bunun yanında ”tanıma”daki bir ”sorun” da, ”de facto hükümet olarak” veya ”de jure hükümet olarak” tanıma meselesidir. Bir hükümetin ”de facto-fiilî” veya ”de jure-hukûkî” hükümet olup olmadığı hangi esasa göre saptanacaktır? Bu, o devletin ”esas yasa=anayasa”sına göre mi, yoksa, milletlerarası hukûk kriterlerine göre mi değerlendirilecektir?.. “De facto” ile “de jure” arasındaki farklılıklar veya ”de facto”nun, ”devlet olmak için gerekli dört usuru” tâbîatıyla bağrında barındırdığı gerçeğine rağmen ”de jure” kavramının ortaya çıkması meselesi, milletlerarası hukûk doktrininde hala tartışmalı meselelerden biridir.»

Taliban hükümeti, dört senedir iktidardadır ve ülkenin yüzde doksanını ele geçirmiştir; ABD saldırısı başlayana kadar, şimdi "Kuzey İttifağı” olarak tesmiye edilen "örgütlerin liderleri" dahi Afganistan dışında (mesela, Raşid Dostum, MİT tarafından tahsis edilen Ankara’daki binasında) yaşamaktaydılar. Ahmet Şah Mesut, kendi başlarına Taliban’la mücadele edemeyeceklerini anladığı için, Avrupa’ya gitmiş, ülke ülke dolaşarak silah ve siyasî yardım talebi çalışmalarında bulunuyordu. Yani, "KUZEY İTTİFAĞI” DAHİ, TALİBAN’IN ÜLKEDEKİ HAKİMİYETİNİ KABUL ETMİŞLERDİ. Üstelik Taliban hükümetinin Afganistan devletini temsil ettiği, en başta komşusu olan Pakistan ve iki ayrı devlet tarafından tanınmıştı.

Taliban hükümeti, Afganistan’da hem "de facto" hem de "de jure" iktidar hakkına sahibti. Fakat ”de jure-hukûki hükümet” olarak Rabbani iktidarının kabul edilmesiyle, ”de facto hükümete” savaş açıldı. Burada hemen şunu hatırlatalım, Taliban hükümeti iktidarda uzaklaştırıldıktan sonra hükümet, tekrar ”Cumhurbaşkanı Rabbani”ye verilmedi, üstelik birçok hakları da elinden alındı. Bunları yazmamızın sebebi, “Taliban’ın “tanınmadığı”, bu açıdan da hukûkî statüye sahip olmadığı” iddalarının, boş ve mânâsız olduğunu “hukûken” ispatlamak içindir.

 

• AFGANİSTAN’IN EGEMENLİĞİNE MÜDAHALE

Taliban’dan sonra "zoraki" kurulan yeni hükümetin ömrünün ne kadar olacağı da şüphelidir; üstelik, Karzai’nin kurduğu bu hükümet döneminde, ırkî çatışmalar artmış, birçok bölgede silahlı çatışmalar meydana gelmiş, ülkedeki otorite boşluğu sebebiyle yağma, ırza geçme ve hırsızlık fiîllerinin de had safhaya erişmiş olduğu basında çıkan haber ve röportajlardan anlaşılıyor. Karzai hükümeti, Taliban’ın sağladığı “emniyet ve otoriteyi” şu ana kadar sağlayamadığı gibi ileride sağlayabileceği de şüphelidir.

Bunları da, şunun için yazıyoruz:

Eğer bu saldırının maksadı “teröristleri yoketmek ve Afganistan’da huzuru sağlamak” ise, bilinmelidir ki, şu andaki durum Taliban öncesi dönemden de beterdir. Halkın hiçbir güvenliği kalmamıştır; açlık ve sefalete mahkum edilmiş, mülteci mevkiine düşürülmüşlerdir. ABD saldırısı, herşeyi daha da kötüduruma sokmuştur; tabii ADB’nin, "küçük etnik devletlerden müteşekkil Afganistan” programı mevcut değilse...

Herhalükarda, ABD’nin saldırısı ve sonrasında “dikte ettiği” hükümet, Afganistan’ın bağımsızlığına ve egemenliğine müdahaledir. Hiçbir devletin başka bir devlete “iktidar dikte etmesi”, mevcut milletlerarası hukûk kaidelerine uygun değildir; tam aksine, bir "suçtur!"

 

• ABD’NİN İŞLEDİĞİ SUÇLAR

ABD’nin, "Taliban hükümeti" ile bir "sorunu" olabilir; mümkündür. Fakat bunu ilk önce "dostane çözümle" halletmesi gerekir; bugün yaptığı gibi, karşı tarafın her iyi niyet çabasına “silahla” karşılık verilmesi, “Birleşmiş Milletler Andlaşması”nın “Giriş”inden başlayarak birçok maddeye aykırıdır. ABD, bu suçu işlemiştir.

Taliban hükümetinin iktidardan uzaklaştırıması için, ki bu iktidarın “gitmesi” yönünde çaba ve faaliyette bulunmak başlı başına bir suçtur bir kerre, diplomasi yollarını kullanabilirdi; kullanmadı. Direkt olarak saldırdı; Afganistan’ın hemen heryerini vurdu. Birçok sivilin katline sebeb oldu. “1907 Lahey Yönetmeliği’nin 25. maddesi, savunulmayan (açık) şehirlere, kasabalara ve ikamete mahsus yapılara taarruz veya bombandımanı yasaklamıştır. 26. maddeye göre, taarruz eden askerî birliklerin komutanı, bombardımanı başlamadan önce yerel yetkililere bildirmekle görevlidir.” ABD, haber vermek bir yana, müslümanlar için “mübarek gün ve geceler” de dahi Afganistan’ın kentlerini bombalamıştır. “Kızılhaç” binaları ile konvoyları saldırıya uğradı.“Kuşatma ve bombardımanlarda; ibadete, güzel sanatlara ilim ve hayır işlerine ayrılmış binalara, tarihî eserlere ve hastahanelerle, yaralıların toplu halde tutuldukları bina ve araçlara saldırı yasaktır.” ABD, bu saldırısıyla, “Harb hukûku kâide ve teâmüllerini” gözgöre çiğnedi.

ABD’nin Guantanamo Askerî Üssünde bulunan müslüman "harb esirleri"ni, milletlerarası teşkilatların teftişine açması, haklarında ne gibi muamelelerde bulunduklarına dair raporlar vermesi ve öncelikle “insanî muamelede” bulunması, imza koyduğu antlaşmalar gereği zorunludur. “1949 Cenevre Sözleşmesi, işgal edilmiş bir ülkedeki örgütlü direniş kuvvetleriyle, tanınmamış bir hükümetin silahlı kuvvetlerini de muharibler arasına kabul eder." Bizim,ABD’nin tezi geçerli olsa dahi, (yani, harb değil, operasyon olduğu), yukarıdaki madde gereği, “ele geçirdiklerine” harb hukûku kaideleri gereği “harb esiri” olarak muamele etmesi gerekmektedir. Lahey ve Cenevre Sözleşmesi, “harb esirlerinin isimleri, rütbeleri ve sicil numaraları dışında hiçbir şey söylememe hakkı olduğunu, sorgulanamayacağını” kesin olarak belirtir. Oysa, ABD, müslüman harb esirlerini “rahatça sorgulayabilmek” maksadıyla Guantanamo’ya naklettiğini açıklamıştır. “Sorgulama ve teknikleri” husûsunda oldukça deneyimli(!) ve yetenekli(!) olan ABD’li istihbâratçıların, harb esirlerinin televizyonlara yansıyan hâllerine bakıldığında, bu kaidelere karşı nasıl bir tutum izleyecekleri kuşkudan berîdir.

GUANTANAMO’DA İŞKENCE YAPILIYOR DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE; VE ABD, SUÇ İŞLİYOR.

 

VI. BÖLÜM

MİLLETLERARASI HUKÛKA SALDIRI ENGELLENMELİ

 

• ABD’NE DÜŞEN GÖREV HUKÛKA RİÂYETTİR

Batı çok önemli bir sınavdan geçmektedir. Bu sınav, Krallara, Derebeylerine, Feodaliteye karşı yüzyılları alan mücadelelerinin, zaferle, demokrasiyle bittiğine ve artık o eski düzenin bir daha geri gelmemecesine tarihe gömüldüğüne inanıldığının; bundan sonra “insanî ve demokratik; herkesin eşit olacağı .bir düzenin” geri dönüşümünün olmadığının zihinlere yerleştiği bir devirde; “HERŞEY BİR HAYAL VE ALDATMACADAN İBARETMİŞ!” denilebilecek bir devire; tabiri caizse "DEREBEYLİK-ÜSTÜ” bir sürece geçişin tezahürleri beliriyor.

Eskiden-Ortaçağda nasıl “soyluların” hertürlü hakkı bâkî ve suçtan münezzeh hâlleri var ve kimse onları “suç işliyorsun!” diye itham edemiyorsa; sade insan, hiçbir hakkı olmayan ve “efendisinin emrine ve iradesine amade” bir kukla ise, şimdiki devirde öyle... Afganistan’a saldırı ve “harb esirleri”ne yapılan muamele bunu gösteriyor.

ABD, bugüne gelene kadar attığı adımların hiçbirinde “dostane” davranmamış, elli yıldır varolan, uğruna tirilyon dolarlar harcadığı düzeninin, yarım saat içinde, hem de kendi âletleriyle çökmesinin; adeta, mahallenin kabadayısının, mahallenin ufaklığı tarafından sille tokat dövülmesinin şaşkınlık ve endişesini yaşayarak, kimilerine göre “haksız da olsa, işte bu sebeblerden haklı!” denilebilecek davranışlara girmiştir.

"Soğuk savaş” devrinde “Nikaragua davası” ile devletlerin içişlerine “dostane olmayan şekilde” karıştığı tescillenen, dünyaya Kennedy ve Reagan ile "Düşük Yoğunluklu Savaş” metodunu hediye(!) eden, böylece dünyanın her yerine “çıkarlarıma ve güvenliğime tehdit var!” diyerek "orantılı karşı-önlemler/proportio nate counter-measures” hakkını(!) hem de “Birleşmiş Milletler Andlaşması” ve “Milletlerarası Adalet Divanı” kararlarıyla techizli olarak kullanan ve “kuvvet kullanma yasağını” çiğnemeden(!)(67) devletlerin bağımsızlık ve egemenliğine müdahale eden; 1990’dan itibaren de “tek süper güç” olma iddiâsıyla, “dünya jandarmalığına” soyunan ABD, eğer gerçekten dediği ve iddia ettiği gibiyse, asıl o zaman, kendi çıkarına ters düşse de, “hukûka uygun” davranmak zorunluluğundadır.

Eğer bunu tercih etmez ve (önce, hâlâ Irak’ta direttiği siyaset gibi) Afganistan tipi siyasetlerini yaygınlaştırırsa, bu Batı toplumunun yüzyılları toplayan “insanî” mücadelesinin “bir hayal ve aldatmacadan” ibaret kalmasına sebeb olacağı gibi, hem özellikle Batılı devletlerin “iç sorunlar” yaşamasına hem de Batılı ve Doğulu devlet-toplumların “nihaî hesaplaşma” sürecine girmesine vesile olacaktır.

İlmî bir kaidedir: "HER İLMİN BUTLANI, MÜNTEHASINDA BELLİ OLUR. Batılı stratejlerin “tarihinin sonunu” kaleme almaları, “liberalizmin-demokrasinin galibiyetini” ilân etmeleriyle beraber, “medeniyetlerarası çatışma”yı da öngörmeleri, bahsettiğimiz ilmî kaide gereği mevzuya yanaşıldığında, daha bir anlaşılmaktadır. Esasta, daha derinlemesine inildiğinde görülecek olan, bütün bu ilânların, son tahlilde "DEMOKRASİNİN OLAMAZLIĞI” tezini destekler bir görünüm almasıdır. “Herşey bir hayalmiş!”

Afganistan’a yapılan müdahale, “Birleşmiş Milletler devri” ve “Milletlerarası Adalet Divanı” gibi hâdise ve teşkilâtlanmalar, esasında, “demokrasi”, “milletlerin kendi encamını tayin hakkı” ifâdelerinin bir “hayal” ve hatta daha da ötesi “maske” olduğunun; bütün bunların "ÇAĞDAŞ DEREBEYLİK DEVRİNİN” saklanmasına yönelik "büyüklere masallar" olduğunun bir belirtisidir.

İşte eğer ABD, bugüne kadar yaptıklarını yapmakta ısrarlı olursa, olacakların teorik neticesi bundan başka türlü anlaşılamayacaktır. Bunun pratik hâli ise, tarihin bugüne kadar görmediği şiddet ve biçimde bir DÜNYA HARBİDİR. "Medeniyetlerin çatışması” isimlendirmesinin yanında “Armagedon” veya “Melhema-i Kübra” da diyebiliriz buna...

 

• ABD, BARIŞ’A VE İNSANLIĞA KARŞI

İŞLEDİĞİ SUÇLARDAN YARGILANMALIDIR

ABD, baştan beri genişlemesine ve derinlemesine anlattığımız hâdiseler ile hukûk kural ve kâidelerinden anlaşılacağı gibi, "barışa, harp esirlerine ve insanlığa karşı suç” işlemiştir.

"Barışa karşı suç” işlemiştir, çünkü; Afganistan’ın fiilî ve hukûkî temsilcisi Taliban hükümetinin hertürlü “dostane tekliflerini”, hiç düşünmeden ve basit sebeblerle reddetmiş, hukûk teamül ve kâidelerini çiğneyerek kendi isteğinde diretmiş; neticede zarzor bir barışın tesis edildiği devlet ve bölgeyi, bütün dünyayı tesirine alacak şekilde tekrar harbe sürüklemiştir.

"Harb esirlerine karşı suç’ işlemiştir, çünkü; müslüman harp esirlerini, “hiçbir hakkı olmayan suçlular” diye, dünya hukûk literatürrüne hediye(!) ettiği bir statükoda nitelemiş, kendi topraklarında binlerce kilometre uzaktaki bir kampa nakletmiş, işkenceli sorgulamalardan geçirmiş, kampları denetime açmamış ve “harb hukûku” kâidelerini ihlâl etmiştir.

"İnsanlığa karşı suç” işlenmiştir, çünkü; milyonlarca insanı -hem de kış şartlarında- mülteci mevkiîne sokmuş, yüzbinden fazlasını katletmiş ve yaralamıştır. İnsanları, sadece dinî ve siyasî düşünceleri kendilerinden farklı diye, “hiçbir hakkı olmayan” diye tasnif etmiş, bunları hertürlü “ilke ve kuraldan” uzak vaziyette sorgulamaya alma hakkını kendinde görmüş ve böylece -kendi çapında da olsa- bir gruba karşı "Jenosid-Soykırımı”nı gerçekleştirmeye başlamıştır.

"Birleşmiş Mlletler Teşkilatı Andlaşması”na ve “Nürnberg, Tokyo ve Yugoslavya Ceza Mahkemeleri” statülerine göre:

1) Devletler teâmül veya andlaşmalardan doğan harb hukûku kurallarına aykırı davranışlar için tedbir almak zorundadırlar.

2) Milletlerarası hukûka göre, jenosid veya harb suçu teşkil eden fiil işleyen kimse, konumuna bakılmaksızın sorumludur ve cezalandırılmaya mâruzdur.

3) Milletlerarası hukûka göre, suç işleyeni “millî mahkemeler” yargılayabileceği gibi, “Milletlerarası Ceza Mahkemesi” de yargılayabilir; “Milletlerarası Ceza Mahkemesi”nin yargılama önceliği vardır.(68)

 

• BATININ PROBLEMATİĞİ:

ÇIKARLAR MI, İLKELER Mİ

Bugün artık gözle görülür bir şekilde “Avrupa demokrasisi” ve “Amerikan demokrasisi” ayırımı yapılmakta ve keyfiyetleri, üstünlükleri, eksiklikleri tartışılmaktadır. ABD, Avrupa’nın geçirdiği “sancılı evrelerden” geçmemiş, aksine, onun “kazanımları” üzerine hiçbir “çile çekmeden” oturmuş, bunu da “hayırsız mirasyedi” mizacıyla gerçekleştirmiştir.

BÜYÜK MÜTEFEKKİR NECİP FAZILın dediği gibi, "Amerika, bir sabun köpüğüdür, orada hiçbir keyfiyete ve derinliğe yer yoktur!”

"Amerikalı mizacı”, bu keyfiyetsizliği ve derinliksizliği, tek bir noktada “derinliğine”(!) yaşamış ve onu da tarihe hediye etmişir: Pragmatizm!.. Elektriği bulan “insan kafasının cehdi” ile değil, “elektrik işime yarıyor; o halde iyidir!” ile yoğrulmuş, yoğrulmuş, yoğrulmuş ve işte şimdi -Irak ve- Afganistan saldırısı ve sonrası gelişmeleriyle, içinden çıktığı (”çıktığı” tabirini “kustuğu” veya “defettiği diye almanız, ilk “Amerikalıları” ve yaptıklarını düşündüğümüzde daha doğru bir değerlendirme olacaktır) Batı toplumunu, birkaç asırlık “kazanımlarının”, çektikleri onca “engisizyon işkencelerinin” semeresinin neticesi böyle mi olması gerektiği sorusunun çetinliyle karşı karşıya getirmiştir.

Eğer, Batı toplumu; Rönesansı, Reformu bu “müntehadaki butlan” için yaptıysa; büyük felsefeciler ve hukûkçuları bunun için yetiştirdiyse, yani bunun cevabını böylesine “basit ve hissizce” verecekse, bizim için bir mesele değildir. Bunun tercümesi, “hak, hukûk, adalet, demokrasi, insan hakları vesaire; hepsi bir noktaya kadardır: çıkarlarımla çatıştığı noktada çıkarlarım önde gelir!” demekdir. Böyle dedikleri anda ise, “içişleri-halk rahatsızlığı”na duçar olmaları ise işten bile değildir; “küreselleşme karşıtları”, Mars’tan gelmedi, Batı’nın içinden, Batı’nın ürettiği fikirlerden doğdu ve gittikçe de “tehlikeli bir tehdit” noktasına gelmektedir. İktisadî sıkıntılarla birlikte, “çıkarların dayatacağı anti demokratik tatbikatların” getireceği “siyasî sıkıntılar”, bunun yanına “harb esirlerine yapılan muamelelerin” halkı müslüman Doğu devletlerinde meydana getirebileceği “sıcak gelişmelerin” eklenmesiyle, Batı’yı üç belki de dört asır geriye götürebilecek, üstelik; bugün müslüman ülkelere tatbik etmeye çalıştığı "KÜÇÜK ETNİK DEVLETÇİKLER” projesinin kendisine dönmesine de sebeb olabilecektir.

Bunlar, kehânet veya hayal veyahut haddini aşıcı ifâdeler değildir; “işaretlerin” birtürlü “okunmasıdır.” Burada hemen şunu söyleyelim, “medeniyetler çatışması” veya bunun tam tersi “medeniyetlerarası diyalog” veyahut “liberalizmin galibiyeti” ifâdeleri de bizim “öngörümüzün” tersinden çıkarsamalarıdır.

Batı artık o noktaya gelmiştir ki, gideceği bir yer kalmamıştır; ne yapması gerektiğini bilemeyen bir ruh haline girmiştir. İşte son atakları da, dünyanın tamamen batılı değerlerin hâkimiyetine girmesi içindir. (“Medeniyetlerarası diyalog”da, bu, “kansız”; “medeniyetlerarası çatışma” da ise “kanlı” şekilde plânlanmaktadır; iki yolda da gâye, Batılı değerlerin hâkimiyetidir.)

Mesele de buradadır: Batı değerleri (Irak’ta, Çeçenistan’da ve) Afganistan’da tatbikatını gördüklerimiz ise, üç dört asırlık zorlu ve çetin bir mücadele neticesi elde edilmiş, teorisi yapılmış ve allanıp pullanmış “insanî kazanımlar”, “bu meselede şöyle fakat şu meselede böyle”, yani “kaypak tatbiklerle” kelimenin tam mânâsıyla “harcanacaksa”, bu değerleri dillerine pelesenk eden adı müslümanlardan önce; bırakın bu “kazanımları”, bunlar uğrunda ölen milyolarca insanın -eğer kalmışlarsa- “anısına saygılı” Batılılar, “Batı Medeniyetine” karşı çıkacaklardır. Konuşacaklardır; “Nürnberg Mahkemesini, Yugoslavya Mahkemesini niye kurduk?; orada yargılanan insanları hangi kaide ve kuralları ilga ettiklerinden dolayı yargıladık? Onları yargıladıysak, aynı suçu kim işlerse işlesin aynı muameleye tabi tutulmalıdır!”

Batı toplumunun kendi içinde “tutarlı” olmasının tek yolu, “İnsan Hakları Beyannâmesinde” kayıtlı bulunan “YARGI ÖNÜNDE HERKES EŞİTTİR!” ilkesi gereği, ABD’ne yargı yolunu açıcı davranışın içine girmesindedir; ABD ile ilişkilerini “hukûka saygılı oluncaya kadar” asgarî seviye indirmesindedir.

 

İSLÂM ÜLKELERİ TAVIR KOYMALIDIR

Yaşanan hâdiseler, aslında bütün İslâm devletlerinin er veya geç başına gelecek olanlardan bir demettir. Dün Irak’tı, bugün Afganistan; memleketlerinden kovulan, öldürülen Filistinleri ve Çeçenleri saymaya bile gerek yok. Doğu’nun ve onun asıl temsilcisi olan İslâm devletlerinin ve toplumunun üzerine çok büyük vazifeler düşüyor.

Bütün eğitimlerini Batıda almış, Batınan standartlarıyla eğitilmiş, Batı değerlerinden başkasını tanımayan, onun diyalektiği dışında düşünemeyen (İslâm ülkelerinin) “iktidar temsilcileri”, ABD’nin yaptığı hâdiselerin Avrupa ülkelerinde yapabileceği dalgalanmalardan çok daha şiddetlisini kendi “tebalarından” göreceklerdir kuşkusuz. Mesele artık “çifte standart” demogojisiyle kapatılamayacak kadar büyüktür. “Kanunlar örümcek ağları gibidir; güçlüler deler geçer, güçsüzler takılır!” Yaşanılanlar bunun tasdikçisi olmuştur. Bugün bir İslâm devleti kalksın ve Afganistan’daki yaptıklarından ötürü -en azından-“ABD’nin kınanmasını” talep eden bir önerge versin; bunu Genel Kurul’da bile kabul ettirmesi zorken, “5’li çete”nin hakimiyetindeki “Güvenlik Konseyi”, kabul edilse dahi bunu “veto” edecektir. Meselenin “çifte standart” demogojisiyle kapatılamayacak kadar büyük olduğunu, “oyunun” nasıl oynandığını Pentagon stratejistlerinden James Burnham’dan -tekrar- iktibas ederek gösterelim:

«- AMERİKAN HÜKÜMETİNİN KANAATİME GÖRE AYNI ANDA İKİ POLİTİKA GÜTMESİ ZORUNLUDUR. BİRİSİ AÇIK VE RESMÎ; İKİNCİSİ DE RESMÎ OLMAYAN VE GİZLİ POLİTİKA... Birincisine göre, Amerika, (...) bunu imzalamış oluğu çeşitli anlaşmalar temelinde yapmaktadır. Birleşmiş Milletlerin rolüne inanmaktadır ve ona saygılıdır. İkinci politika ise gizlidir, saldırgandır ve ‘kurtarma politikası’nın bütün niteliklerine, amaçlarına sahiptir. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’E, AMERİKAN POLİTİKASINI YÜRÜTME İŞİNDE BİR ARAÇ OLARAK BAKMAKTADIR VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLERE ANCAK AMERİKAN ÇIKARLARINA UYĞUN HAREKET ETTİĞİ SÜRECE SAYGILIDIR!»

ABD’nin ve Batı’nın hakiki yüzü görülmeli ve ona göre mevzilenmelidir. Mevzii ise her sahadadır; her sahada teşhir ve saldırı... Kendi ürünleri olan "milletlerarası hukûk kaideleri”nden yararlanarak yaptığımız bu çalışma, böylesi bir “teşhir”dir; gâyesi budur.

Çalışmamızı, İBDA MİMARI SALİH MİRZABEYOĞLU’nun sözleriyle; "her sahada teşhir ve saldırı”nın “nasılı”nı gösterici bu sözlerle tamamlıyoruz; gerisi, tatbikata kalmıştır:

«-İSLÂM DÜNYASININ BUGÜN DERECE DERECE BENİMSEMESİ, BENİMSETMESİ VE KAVGASINI YAPMASI GEREKEN HUSUS, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TEŞKİLATINI REDDETMEK; BİZİM İÇİN BUNA EK OLARAK AVRUPA ORTAK PAZARI’NA GİRİLMESİNE ŞİDDETLE KARŞI ÇIKMAKTIR... BUNUN, BAŞKASININ ”OL!” DEDİĞİ ŞEYE SADECE “OLMAM!” DEMEKTEN ÂCİZ BİR TAVIR BELİRTMEMESİ İÇİN TEK TEZİ DE, BİZİM ”BAŞYÜCELİK DEVLETİ” MODELİMİZDİR; YANİ, BÜYÜK DOĞU-İBDA ANLAYIŞININ OTORİTESİNİ BENİMSEMEK VE HÂKİM KILMAK!...» (69)

 

VI. BÖLÜM DİPNOTLARI

65) «- Şartın 2/4 üncü fıkrasında üye devletlere yasaklanmış olan davranış, “kuvvet kullanmak” veya “kuvvet kullanmak tehdidinde” bulunmaktır. Böylece sadece “savaş” değil, klasik milletlerarası hukukun savaşa varmayan zor kullanmak eylemleri olarak tanımladığı misillemeler (reprisal) ve müdahaleler “(intercvention) de, kuvvet kullanmayı gerektirdiği ölçüde üye devletlere yasaklanmıştır. Şart’ın 2/4 üncü fıkrasının yorumu ile ilgili olarak ortaya çıkan bir diğer sorun da, şudur: Bu fıkrada, “herhangi bir devletin ülke bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı veya Birlemiş Milletlerin Amaçları ile bağdaşmayan herhangi bir biçimde” kuvvet kullanmak veya tehdidinde bulunmak yasaklanmıştır. Bir ülke parçası üzerinde etkin kontrol ve yetkiyi elinde bulundurmak anlamına gelen “ülke bütünlüğü” kavramı ile bir ülkeyi yönetmek konusunda irade muhtariyetini haiz olmak anlamına gelen siyasi bağımsızlık kavramı maddeye, San Fransisko Konferansında, küçük devletlerin ısrarıyla konmuştur. Fakat umulduğunun aksine, ülke bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığın garanti altına alınması amacına hizmet edecek yerde, kuvvet kullanmak yasağının çevresini daraltan bazı yorumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bir görüşe göre, Şart, genel olarak kuvvet kullanmayı değil, bir devletin “ülke bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı” veya “Birleşmiş Milletlerin amaçları ile bağdaşmayan bir biçimde” kuvvet kullanmayı yasaklar. Hakların elde edilebilmesi için kuvvet kullanmak, bunların elde edilmesi için bir başka olanak yok ise, Şart’ın 2/4 ve 2/3üncü fıkraları hükümlerine aykırı olmaz.» (Sevin Toluner. a.g.e. Syf:148) ABD’nin fetvasının dayanağı işte bu şeytanî yorum!

66) Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf:212-213

67) Salih Mirzabeyoğlu. “Başyücelik Devleti”. Syf: 223.

 

İÇİNDEKİLER

I. BÖLÜM: KAVRAMLAR

II. BÖLÜM: MİLLETLERARASI İHTİLÂFLARIN ÇÖZÜM YOLLARI

III.BÖLÜM: HARB:HUKÛKU:ESİRLERİ

IV. BÖLÜM: HARB ESİRLİĞİ VE MESELELER

V. BÖLÜM: ABD’NİN HUKÛK VE İNSANLIĞA SALDIRISI; GUANTANAMO’DA YAŞANANLAR

VI. BÖLÜM: MİLLETLERARASI HUKÛKA SALDIRI ENGELLENMELİ

 

www.sinamiorhan.up.to

 

1
Hosted by www.Geocities.ws

1