|
ABD’NİN AFGANİSTAN’DA ESİR ALDIĞI MÜSLÜMANLARA TAVRI VE "CENEVRE SÖZLEŞMESİ” IŞIĞINDA "HARB" VE "HARB HUKÛKU" -Milletlerarası Hukûk Doktrini’nin Tenkidi ve Reddi- Sinami Orhan
I. BÖLÜM: KAVRAMLAR • "MİLLETLERARASI HUKÛK” a) İsimlendirme: Milletlerarası hukûk’u tanımlamada bir kavram meselesi mevcuttur.(5) Avrupalı devletlerce temellendirilen ve geliştirilen bu hukûk şubesinin isimlendirilmesinin ”sorunu” da, orada ilk olarak meydana çıkmıştır. Avrupalı hukûkçular, Romalıların kullandıkları ”just civile-yurttaşlar hukûku”-”jus gentium-kavimler hukûku” ayırımından yararlanarak, bu hukûk düzenine önceleri ”jus intergentes/droit des gens” adını verdikleri görülmektedir. 19. yüzyılda, J. Bentham’ın ”municipal law-iç hukûk”-”international law-milletlerarası hukûk” ayırımından bu yana Avrupalı yazarların ekseriyatı, ”İnternational law-droit internatıonal-kavimler hukûku” ismini kullanmışlardır. Almanca olarak ise, Kant’ın ”Staatenrecht-devletler hukûku” ismini tavsiyesine rağmen hukûkçular, “völkerrecht-milletlerarası hukûk” ismini kullanmayı tercih etmişlerdir. Netice olarak, üç Batı lisanında bu hukûk düzeni için, keyfiyetleri aynı olmasına rağmen, aşağıdaki isimlendirmeler kullanılmaktadır: İnternational law-law of nations; droit international-droit des gens; Völkerrecht... Türkçede bu hukûk düzeninin belirtilmesi ise, devrin "dil anlayışına” bağlı olarak çeşitli isimler almıştır. 1847’de Viyana’da neşredilen Baron Schlechta Ottokar’ın ”Völkerrecht” isimli eseri, ”milletler hukûku” anlamına gelen ”Hukûk-u Milel” ismiyle neşredilmiştir. Yine aynı dönem içinde birçok hukûkçu ”Hukûk-u Düvel-Devletler Hukûku” veya ”Hukûk-u Beyneddüvel-milletlerarası hukûk” ismini kullanmışlardır. 1930’larda başlayan ”öztürkçecilik” uydurmacılığı sırasında, ”Güçlerarası Hukûk... Arsı Ulusal Hukûk... Uluslararası Hukûk” tâbîrleri kullanılmıştır. Bunun yanında ”Enternasyonel Hukûk... Beynelmilel Hukûk... Milletlerarası Hukûk” tâbîrleri de kullanılmıştır. Şu anda bu hukûk düzeni ”Devletler -Umumi-Hukûku”, ”Milletlerarası Hukûk” ve ”Uluslararası Hukûk” olarak isimlendirilmektedir (Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı. ”Uluslararası Hukûk Dersleri. Turhan Kitabevi. 1994 Syf:3-4) Bu hukûk düzeninin isimlendirilmesindeki farklılıklar elbette, hukûkçunun ”siyasî anlayışına” ve oradan doğan ”dil anlayışına” bağlı olarak gelişmektedir; bunun başka bir sebebinin bulunduğunu zannetmiyoruz çünkü, isimlendirme farklı olsa da, bahsedilen mevzuu aynıdır. Bunun yanında isimlendirmede hangisinin daha ”uygun” olacağının da tartışılması ve bir ”düzene” sokulması gerekmektedir. Bu noktada Türkçe dersi vererek ”ulus”, ”millet”, ve ”devlet” arasındaki farklılıkları anlatmak gerekirse de, mevzuumuzdan sapabileceğimizden burada sadece bu hukûk düzenine bizim "MİLLETLERARASI HUKÛK” isimlendirmesini kullanacağımızı ve bunun ”uygun” bir tâbîr olduğunu söyleyerek kısa keselim.
b) Mânâsı Milletlerarası Hukûk’un değişik mânâları varsa da bunu üç grupta toplamak mümkündür.(6) 1) Milletlerarası Hukûk’nun süjelerinin-kişilerinin yalnız ”milletler-devletler” olduğu görüşünden hareket edilerek yapılan mânâlandırmalar; buna göre, milletlerarası hayatta sadece devletlerin önemli iş gördüğüne inanırlar ve bu hukûk düzenini, ”Devletlerin karşılıklı ilişkilerini, haklarını ve görevlerini belirten kaideler bütünü” olarak tanımlarlar. L. Oppenheim; "birbirleriyle olan münasebetlerinden devletler tarafından hukûken bağlayıcı addedilen örf, âdet ve anlaşma kurallarının tümüne verilen isimdir” diye bir tanımlama yapmıştır. 2) Milletlerarası Hukûk’un süjelerinin ”insanlar” olduğu görüşünden hareket edilerek yapılan mânâlandırmalar; buna göre, ”bu hukûk düzeni, devletlere bağlı gerçek kişilerin aralarındaki ilişkiyi düzenleyen kuralların bütünüdür.” 3) Milletlerarası Hukûk’nun “çeşitli” süjeleri olduğu görüşünden hareket edilerek yapılan mânâlandırmalar; buna göre, süjeler yalnızca bağımsız devletler değildir, bunların yanısıra milletlerarası kuruluşlar ile bazı durumlarda fertler de bu hukûk düzeninin süjesidir. Bize göre; bu tanımlamaların hepsinin bir hakikati-reelliği varsa da, aslıyla bunların üstünde varolan husus, ”Hâkim’in hükmü”nün geçerli olduğudur!... Çeşitli devirlerde çeşitli milletler ”dünya hakimiyeti”ni ele geçirmişlerdir. Roma’nın, Bizans’ın akabinde başlayan İslâmî devletlerin, Emevî, Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin hâkimiyet dönemi başlamış ve ”kanunlar, iradelerine binaen” hazırlanmıştır. 19. yüzyıldan itibaren İngiltere’nin, sonrasında ise ABD’nin başını çektiği ”Yeni Dünya Düzeni”nde ise, "veto hakkına sahip daimi üyelerin” hakimiyetindeki Birleşmiş Milletler Teşkilatı devri başlamış ve ”daimi üye” ayrıcalığı ile, ”işine gelmeyen kararı veto’layarak” kendi düzenlerinin devamını sağlayan bir ”hukûk!” ortaya çıkmışdır. ABD’nin demokrâsîyi ve "hukûk düzenini", maske olarak nasıl kullandığını, Pentagon stratejistlerinden en mühimlerinden biri olan James Burnham’dan iktibas ederek gösterelim: «- AMERİKAN HÜKÜMETİNİN KANAATİME GÖRE AYNI ANDA İKİ POLİTİKA GÜTMESİ ZORUNLUDUR. BİRİSİ AÇIK VE RESMÎ; İKİNCİSİ DE RESMÎ OLMAYAN VE GİZLİ POLİTİKA... Birincisine göre, Amerika, Sosyalizmin gelişmesini durdurmak, onu tutmak, önlemek gerektiğini ilân etmiştir ve bunu imzalamış oluğu çeşitli anlaşmalar temelinde yapmaktadır. Birleşmiş Milletler’in rolüne inanmaktadır ve ona saygılıdır. İkinci politika ise gizlidir, saldırgandır ve “kurtarma politikası”nın bütün niteliklerine, amaçlarına sahipir. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’E, AMERİKAN POLİTİKASINI YÜRÜTME İŞİNDE BİR ARAÇ OLARAK BAKMAKTADIR VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’E ANCAK AMERİKAN ÇIKARLARINA UYGUN HAREKET ETTİĞİ SÜRECE SAYGILIDIR!»(7) Bu ifâde o kadar açıktır ki, esasta, ”milletlerarası hukûk” diye birşeyin OLMADIĞINI hiç itiraz kabul etmez biçimde ortaya koymaktadır; bunun yanında, milletlerarası hukûk düzeni, bizce, büyüğe karşı küçüğün ”haddini bildirici-sınırlarını çizici” bir disiplindir.
• DEVLET:YETKİLERİ:TANINMASI
a) Devlet’in Tanımı «- Devletin doğumu ve mahiyeti üzerine, ister sosyolojik, ister hukûkî, ister iktisadî, ister siyasî, ister felsefi, ister içtimai bir sistem açısından bakılmış olsun... Bunlar, belirli zamanda kendini empoze eden veya ihtiyaca çözüm getirme çabasının ürünüdür ki, çözüm için kendini teklif eden sebeblerin sentezi halinde ”tarihî bir yeri” vardır.»(8) Öne aldığımız bu tesbitin ışığında; ”Devlet’in doğumu ve mahiyeti=tanımı” üzerinde birçok görüşü birbiri peşisıra aktarabileceğimizi ve neticede bugün hukûk içinde yeralan ”Devlet tanımlamaları”nın da bu ”peşisıralardan” bir demet olduğunu belirtmeliyiz. Buna göre... Eflatun, "Devlet" isimli eserinde, "insanların tek başlarına kendi kendilerine yeterli olmamaları sebebiyle ihtiyaçlarını birlikte karşılamak üzere meydana getirdikleri topluluk” olarak tarif eder ”devlet”i... Aristo, ise "Politika" isimli eserinde, "bütün diğer toplulukları içine alan en üstün topluluk” olarak... Saint Augustin’e göreyse,"devlet", "ilk günah neticesinde cennetten kovulan insanların, yeryüzünde teşkilâtlanmak zarureti ve içlerinde bulunan Tanrı sevgisi sebebiyle” ortaya çıkar. Bunun yanında, “devlet”in çıkışını "kuvvet ve mücadele"de görenler vardır; bunlara göre, ”Devletin kaynağını, güçlülerin baskısında ve kuvvetlilerin iradesinde aramak gerekir; devlet güçlülerin baskısından, onların iradelerinin üstünlüğünden başka birşey değildir.” Veya, ”Yaradılış itibariyle zayıf, silahsız, kendini korumadan aciz olan insanlar bir araya gelmişler, aralarında en güçlü ve en cesur olanın idare ve himayesine girmişlerdir.” Bunun yanında ”devlet”in çıkışını "iktisadî" çerçevede tanımlayanlar vardır; bunlara göre, ”Örf, adet, ahlâk, din, felsefe, sanat, hukûkî müesseseler için olduğu gibi, siyasî müesseseler için de önemli bir gerçek vardır, o da bütün bunların toplumun çeşitli safhalarında kendilerini gösteren maddî çıkarların ifâdesi olmasıdır. Sosyal olaylar da dahil, herşeye hakim olan tek kuvvet, ekonomik kudrettir; devlet, sosyal zümreler arasındaki menfaat zıddıyetinin bir sonucudur. Bir zümrenin diğerini ezmesi için meydana gelen bir kuvvet”... Bunun yanında ”devlet’in çıkışını "sosyal sözleşmede” görenler vardır; bunlara göre, ”İhtiyaç, insanları birleşmeye sürüklemekte ve bu birleşme de, zımnî veya açık bir sözleşme ile gerçekleşmektedir. Sosyal birliklerin çeşitleri ve dereceleri vardır; bunlar, aile, cemaat, komünler, şehirler, eyalet ve devletir.”(9) Devlet’in çıkışına-doğuşuna dair birsürü tanımlamalar mevcuttur. Büün bunların haricinde, ”millelerarası hukûk kaideleri” olarak tesbit edilmiş bir ”Devlet” tanımı vardır. Carî hukûka göre, "Devlet, belirli bir ülkede yaşayan, ve bir üstün iktidara (otoriteye) tâbî teşkilâtlanmış insan topluluğunun meydana getirdiği devamlı, hukûkun kendisine kişilik tanıdığı siyasî bir varlıktır”(10) Bir siyasî topluluğun ”Devlet” olarak kabul edilebilmesi için gerekli birtakım şartlar mevcuttur; bu şartlara "kurucu unsurlar" denir. Devletin kurucu unsurları denildiği zaman milletlerarası topluluk içerisinde devletin, Milletlerarası hukûku sujesi-kişisi olarak kabulü için gerekli temel unsurlar anlaşılır. Bunlar ise, "insan topluluğu, ülke, hükümet ve egemenlik-hakimiyet”tir.
b) Yetkileri: Devlet’in kurucu unsurlarından biri ”ülke”dir. Ülke, ”bir devletin egemenliğini, Milletlerarası Hukûka uygun yetkilerini, dilediği gibi icra ettiği bir yeryüzü parçasıdır” Devletin ülkesi üzerinde sahip olduğu yetkiler denildiği zaman, ”devletin iç egemenliği”, ”ülke egemenliği”, ”ülke üzerinde bağımsızlık” veya ”mülki hakimiyeti” anlaşılır. Devletin egemenliği -kural olarak,- ülkesinin sınırları ile kayıtlıdır ve bu sınırlar içerisinde devlet, yasama, yürütme ve yargi işlemlerinde bulunur. Kısaca, "devletin yetkileri" denildiği zaman anlaşılması gereken, "ülkesinde bulunan veya ülkesine giren herşey ve herkes üzerinde yasama, yürütme ve yargı tasarruflarında bulunabilmesi”(11) anlaşılmaktadır. Bu sebeble devletin, ülkesi sınırları içinde dilediği biçimde bir anayasa düzeni kurması, istediği kanunları çıkarıp adalet mekanizmasını kendi düşündüğü tarzda gerçekleştirmesi, ülkesi üzerindeki yetkileri gereğidir. Ancak bu yetkiler aksine izin veren andlaşma veya örf kuralı olmadıkça ülke hududları ile sınırlı olarak kullanılacaktır.(12)
c) Tanınma Bahsettiğimiz dört unsurun (insan topluluğu, ülke, hükümet ve egemenlik) varlığı halinde devlet, Milletlerarası Hukûk sujesi olarak ortaya çıkar. Devletin "suje" hakkını kazanabilmesi için başka devletler tarafından tanınması şart DEĞİLDİR. Öyleyse "tanıma” nedir?.. Milletlerarası Hukûk teâmülüne göre, ”bir siyasî topluluğun milletlerarası hukûk anlamında bir devlet olduğu ve milletlerarası hukûkun devletler için öngördüğü hukûkî statüyü tâbî olduğu hususunun diğer devletlerce kabul edilmesine”, tanıma denir (13) Fakat, bu "tanıma” işlemini yapacak bir ”teşkilât” (noter misali!) mevcut olmadığından, ”tanıma” işlemi devletlerin kendi tasarrufundadır Bir siyasî topluluğun ”devlet olarak tanınması”, tanıyan devletle tanınan devlet arasındaki münasebetlerde devletin tâbî olduğu hukûkî statüye tam olarak uyulmasını lüzumlu kılar. Fakat bundan, tanınmayan bir devletle hiçbir hukûkî münasebetin bulunmayacağı mânâsı çıkmaz. «- Tanıma esas itibariyle bir niyet sorunudur. Açık veya örtülü yapılabilir. Yapılmasındaki biçimin bir husûsî önemi yoktur; önemli olan tanımayı gerektirecek işlemin ya (1) yeni devlete yeni bir devlet olarak davranmak veya (2) yeni hükümeti, idare ettiği devleti temsil etmek yetkisini haiz bir hükümet olarak kabul etmek ve onunla diplomatik ilişkilerini devam ettirmek, veyahut (3) âsîlerin durumunda, bunların muhariplik hakkını kullanmak yetkisini haiz olduklarını tanımak, niyetini açıkça ortaya koyan bir işlem olmasıdır. Yabancı bir devlet veya hükümetle resmî diplomatik ilişkilerin kurulması dışında, normal olarak tanıma sonucunu doğurabilecek herhangi bir işlem, bunu yapan hükümetin, bu işlemin tanıma niyetiyle yapılmadığını açıkça belirtmesiyle bu sonuçlardan mahrum edilebilir.»(14) Bir siyasî birimin devlet olarak tanınması, umumiyetle, bu devletin hükümetini de tanınması mânâsına gelir; çünkü, devlet ancak hükümetiyle milletlerarası münasebetler kurabilir. Bir hükümetin tanınması da, bu siyasî topluluğun devlet olarak tanındığı mânâsına gelir. Bunun dışında, hükümeti tanımaksızın devleti veya devleti tanımaksızın hükümeti tanımanın da misalleri mevcuttur.(15) Devlet olarak tanınmış bir siyasî birimin yeni hükümetinin, diğer devletler tarafından tanınması zorunluluğu yoktur; hükümetlerin değişmesi kural olarak milletlerarası hukûku ilgilendiren bir mesele değildir. Hükümet değişikliği, ancak, ülkede rakip hükümetlerin ortaya çıktığı durumlarda milletlerarası hukûku ilgilendiren bir mevzu olabilir. (16) Bu durum ise, devletin ülkesinin bir yabancı devlet tarafından işgali veya ilhakı veyahut ülkede meydana gelen bir isyan ve ayaklanma ile ortaya çıkar. Bu halde, milletlerarası hukûk, eğer mevcut devletin tanınmış hükümeti isyanı bastırma ve durumu lehine dönüştürme ihtimalini kaybetmediği sürece, eski hükümet (veya devleti) tanımayı devam etmeyi, âsîlerin kurduğu ”yeni hükümet” (veya devleti) tanımamayı diğer devletlere bir vazife olarak yükler. Mevcut hükümeti, kontrolu sağlayacak kudreti yitirmediği halde terkedip, isyancıların ”yeni hükümetini de jure/hukûkî hükümet olarak tanımak”, içişlerine müdahale demekdir ve haksız fiîldir.(17) Bunun yanında ”tanıma”daki bir ”sorun” da, ”de facto hükümet olarak” veya ”de jure hükümet olarak” tanıma meselesidir. Bir hükümetin ”de facto-fiilî” veya ”de jure-hukûkî” hükümet olup olmadığı hangi esasa göre saptanacaktır? Bu, o devletin ”esas yasa=anayasa”sına göre mi, yoksa, milletlerarası hukûk kriterlerine göre mi değerlendirilecektir?.. “De facto” ile “de jure” arasındaki farklılıklar veya ”de facto”nun, ”devlet olmak için gerekli dört usuru” tâbîatıyla bağrında barındırdığı gerçeğine rağmen ”de jure” kavramının ortaya çıkması meselesi, milletlerarası hukûk doktrininde hala tartışmalı meselelerden biridir.(18)
d)Devletin Genişlemesi-Kaybedilmesi Devlet ülkesinin kazanılması iki şekilde olabilir.(19) 1)Aslî iktisab: Devlet ülkesinin aslen iktisabı-kazanılması, herhangi bir devletin egemen olmadığı bir yeryüzü parçasının, mevcut bir devletin ülkesine katılması demektir. Aslî iktisab, "katılma” (accessio) ve "işgal” (occupatio) yollarıyla olabilir. "Katılma”, tâbiî hâdiseler neticesinde bir ülkeye önceden mevcut olmayan toprak parçalarının eklenmesidir. Nehirlerin taşıdığı topraklarla, denizaltında meydana gelen depremlerle veya denizlerin doldurulmasıyla yani denizden toprak kazanılması hallerinde devlet ülkesi genişleyebilir. "İşgâl”, herhangi bir devlet ülkesine dahil bulunmayan bir arazi parçasının bir devlet tarafından, kendi ülkesine katılması hâlidir. Sahipsiz bir arazi parçasının işgâlini, bir devlet ülkesinin harpte diğer bir devletin silahlı kuvvetleri tarafından işgâl edilmesi ile karıştırmamak gerekir. ”İşgâl”; devlet tarafından yetkilendirilen kişilerin bu devlet namına sahipsiz araziyi fiilen işgâl etmeleriyle gerçekleşir. İşgâlin diğer devletlere bildirilme mecburiyeti yoktur. ”İşgâl”, yeni kıtaların keşfinden sonra, özellikle 19. yüzyılda Afrika kıtasının iç kısımları Avrupalıların ilgisini çekmeye başladıktan sonra milletlerarası hukûkta önem kazarmıştır. 2) Fer’î İktisab: Bir devletin egemen olduğu bir ülkenin veya ülkesinin bir parçasının diğer bir devlet tarafından kazanılması haline ”Fer’î iktisab” denilir. Bunun değişik usûlleri vardır ki, bunlar "Veraset", "Satış”, ”Parasız terk”, ”Kazandırıcı zamânâşımı”, ”Andlaşma” ve "Fetih"dir. "Fetih", klâsîk hukûk doktrinine göre, bir devletin diğer bir devlet ülkesini veya bu ülkenin bir parçasını fiilen ve askerî kuvvetlerle harb neticesinde kendi devlet ülkesine katması ve hâkimiyet ilân etmesidir. Mevcut hukûka göre, bu şekil bir iktisab kabul edilmemekte ve Birleşmiş Milletler Andlaşması’na göre de bu durum yasaklanmıştır. Devletin ülkesinin kaybedilmesi de çeşitli şekillerde olabilir.(20) Bir devlet ülkesinin tamamının veya bir kısmının o devletin elinden çıkmasına ülke kaybı denir. Devlet ülkesi nasıl kazanılıyorsa, aynı yollarla da kaybedilebilir. Bu kaybedilen toprak ya .bir devlet ülkesine katılır veya o toprak parçası üzerinde ayrı bir devlet ortaya çıkabilir. Bütün bu kaybediş ve kazanış şekillerinde, tâbiî hâdiselerle olanlar (denizlerin doldurulması, erozyon vesaire) dışındaki usûller,(yani veraset, zamânâşımı, veraset vesaire), aslında devletin ülkesinin kaanılmasının tek bir yolu olduğunu ortaya koymaktadır:FETİH!.. Clausewitz şöyle diyor: «- Biz, harbın; politikanın diğer araçlarının karışmasıyla, devamından başka birşey olmadığını iddia ediyoruz. Başka araçlar diyoruz, çünkü, aynı zamanda şunu da iddia ediyoruz ki, bu politik ilişkiler harb nedeniyle kendiliğinden sona ermez, tamamen değişmez, aksine kullanılan araçlar ne olursa olsun ilişkiler özde aynı kalırlar. Savaş olaylarının izlediği ve bağlı olduğu anahatlar, barışa kadar devam eden politikanın anahatlarından başka bir şey değildir.»(21) Harb, toprak kazanmanın bir yoludur; toprak kazanmak, bir devletin tâbiî isteğidir; eğer kendi hukûkunu ”dayatabilecek” kudrete ve teşkilâtlanmaya sahip olduysanız, elbette ”de facto harb” yerine ”de jure harb”ı tercih eder ve “de facto-fiilî harbı” yasaklarsınız.(22) İşte mevcut yeni dünya düzeni...
• HARB=SAVAŞ Harbin bütün devletlerce kabul edilmiş bir tanımı mevcut değildir. TC Genelkurmay Başkanlığı’nın tarifine göre, “bir toplumun, bir milletin veya milletler topluluğunun isteklerini diğer bir millete veya milletler topluluğuna zorla kabul ettirmek üzere giriştiği silahlı mücadeleye” harp(23) denilir. Başka bir tarife göre ise, “Harp, Devletler Hukûku kurallarına uygun olarak Devletler arasında silahlı bir çatışma, bir çekişmedir. Harp, bu çatışmayı katılan devletlerin Harp Hukûku kurallarına uymaları, çatışmaya katılmamış Devletlerin de, tarafsızlık kurallarına uymaları ve tarafsızlık hukûku kuralları içinde ilişkide bulunmaları gerektirir.”(24) Büyük harp mütefekkiri Clausewitz’e göre ise: «- Savaş, çok genişletilmiş bir düellodan başka birşey değildir. Bunlardan herbiri kendi fiziksel gücüyle kendi iradesini diğerine kabul ettirmeye çalışır. Onun ilk amacı, düşmanı mağlup etmek ve böylece daha sonra herhangi bir mukavemette bulunamayacağı bir duruma sokmaktır. O halde harb, düşmanı irademizi kabule zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemidir.»(25)
I. BÖLÜMÜN DİPNOTLARI 5) Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı. ”Uluslararası Hukûk Dersleri”. 1994 “Başlangıç”.bölümü 6) Genelkurmay Başkanlığı Yayını. “Devletler Hukuku”. 2000. Syf: 2-3 7) James Burnham. "Containment or Liberation". Syf: 68. (Aktaran: M. Fahri. "Amerikan Harp Doktrinleri". Yön Yyn. 1966. Syf: 113.) "Milletlerarası Hukûk” ve “Teşkilatlanmalar”ın Emperyalizm ve Siyonizm ile alakası için bkz: Sinami Orhan. “Başyücelik Devleti ve Anadolu Jeopolitiği”. “doststrateji” internet adresinde (yakında faaliyete geçecektir). 8) Salih Mirzabeyoğlu. “Bütün Fikrin Gerekliliği”. İbda Yyn. 2. Basım. 1990. Syf: 85 9) Salih Mirzabeyoğlu. a.g.e. Syf: 85-109 10) Ömer İlhan Akipek. Devletler Hukûku 1. Kitap. (Başlangıç) Ankara. Syf:12. 11) Seha L. Meray. "Devletler Hukukuna Giriş. I. Cilt.” 1968. Syf: 324-325 12) Gnl. Krm. Bşk. a.g.e. Syf:43 13) Ömer İlhan Akipek. a.g.e. Syf: 94 14) Sevin Toluner. "Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk”. “Devletler Umumi Hukuku” isimli tarihsiz ve yayıncısız üniversite ders kitabındaki makale. Syf: 134 (Orijinalinde: 372) 15) Sevin Toluner. a.g.e. Syf:134 (372) 16) Sevin Toluner. a.g.e. Syf:135 (373) 17) Lauterpacht. "Contemporary Practiceof teh U.K.in the Field ofInternational Law-Survey and Comment III". 1957 ICLQ. Vol: 6. Syf: 94-97. (Aktaran: Sevin Toluner. a.g.e. Syf:135 (373) 18) Sevin Toluner’in bahsi geçen kitabında bu mesele hakkında geniş ve “adamına göre muamele”yi gösterici bol malumat mevcuttur. 19) Genelkurmay Başkanlığı. a.g.e. Syf: 64-66 20) Genelkurmay Başkanlığı. a.g.e. Syf: 66 21) Carl Von Clausewitz. "Savaş Üzerine”. Özne Yyn. 1999. “Arka kapak” yazısı. 22) Bu meselede bilgi sahibi olmak için, bkz: Salih Mirzabeyoğlu. “Üç Işık” isimli eseri içindeki, 1988 tarihli “Filistin ve İşkence” başlıklı konferans ile, aynı yazarın “Başyücelik Devleti -yeni dünya düzeni-” 1995. İbda Yyn. isimli eseri. 23) Genelkurmay Yyn. a.g.e. Syf: 141 24) Seha L. Meray. age. Syf:469 25) Clausewitz. age. Syf:20
II. BÖLÜM: MİLLETLERARASI İHTİLÂFLARIN ÇÖZÜM YOLLARI
• İHTİLÂF NEDİR Clausewitz’in belirttiği gibi ”iki düellocu” karşı karşıya geldiyse, ortada bir ”ihtilâf-uyuşmazlık-anlaşmazlık” mevcuttur. “Milletlerarası hukûk” temülünün, milletlerarası ihtilâfın "Milletlerarası Daimî Adalet Divanı”nın verdiği ”Mavrommitos-1924” kararına göre -bir ve umûmiyetle kabul edilmiş- tanımı şöyledir: "- Milletlerarası ihtilâf, bir hukûk noktası veya bir olay üzerinde (iki Devlet arasındaki) hukûkî tezlerin veya çıkarların çatışmasıdır.”(26) Bu tarife göre, milletlerarası ihtilâflar “hukûkî” ve “siyasî” olarak ikiye ayrılmaktadır. Doktrinde umumiyetle kabul edilen düşünceye göre, ”hukûkî ihtilâflar”, iki Devlet arasında bir hukûk kuralının tatbiki veya tefsirinden kaynaklanmaktadır.“Siyasî ihtilâflar” ise, ya Milletlerarası Hukûk’un düzenlediği bir sahada çıkan ihtilâflardır veya taraflardan birinin bir ilişkiyi düzenleyen ve yürürlükte bulunan hukûk kuralını reddetmesi, bu kuralın değiştirilmesini istemesi nedeniyle başgösteren ihtilâflardır.(27)
• DİPLOMATİK YOLLAR Milletlerarası Hukûk tatbikatlarında, ”hukûkî ihtilâflar”, hakemlik veya mahkeme yoluyla; “siyasî ihtilâflar” ise, taraflar arasında diplomatik yollarla giderilir. Diplomatik yollarla ihtilâfların giderilmesi ise şu şekillerdedir:(28) 1) Diplomasi görüşmeleri 2) Dostça girişim 3) Arabuluculuk 4) Tahkikat Komisyonları 5) Uzlaştırma 6) İhtilâfların Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nca Çözümü... Bunlar hakkında kısa bilgi vermek gerekirse: 1) Diplomatik Görüşme İhtilâfların halledilmesinde ençok başvurulan yöntemdir. Taraflar, temsil hüviyetine sahip yetkililer vasıtasıyla, ikili, üçlü veya sözlü ve yazılı nitelikde görüşürler. Görüşmeler ya anlaşma ile veya meselenin daha da giriftleşmesiyle veyahut meselenin ”barışçı yollarla” halline karar vererek neticelenir. 2) Dostça Girişim Devlet veya devletlerin aralarındaki ihtilâfı halletmek için görüşmelere gidememeleri halinde, ayrı bir devletin veya devletlerin veya milletlerüstü bir teşkilatın teşebbüsü ile ”ihtilâfın halli için elverişli ortam” hazırlanmasıdır. 3) Arabuluculuk Dostça girişimin daha etkin hâle getirilmesidir. “Arabulucu” devlet veya devletler veya milletlerüstü bir teşkilat (mesela, Birleşmiş Milletler Teşkilatı gibi), tarafları biraraya getirmede önayak olabilir veya ihtilâfın halli için kendi bir teklif getirebilir. Teklifin reddi, arabuluculuk görevinin sona ermesidir. 4) Tahkikat Komisyonları 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleriyle teşkil edilen bir araçtır. Bu komisyonlar, ihtilâfın kökeninde varolan hâdise ve sebeblerin tarafsız olarak tesbit ederler. 5) Uzlaştırma Komisyonları I. Dünya Harbinden sonra ortaya çıkan “barışçı çözüm andlaşmaları”ndan biridir. 29 Ekim 1957’de Strasburg’da imzalanan “İhtilâfların Barışçı Çözümü Sözleşmesi”, uzlaştırmayı “barışçı çözüm yolu” olarak görmektedir,. Komisyonun nasıl kurulacağı ve çalışacağı andlaşmalarla belirlenir. Komisyon, taraflar ve tarafsız devletlerin temsilcilerinden müteşekkildir. Komisyonun teklif edeceği “öneri”, kabul edilip edilmemekte serbestir. 6) İhtilâfların Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nca Çözümü Eğer ihtilâf, ”milletlerarası barış ve huzuru tehdit edecek” bir duruma geldiyse, ”B.M. Güvenlik Konseyi”, tarafları bahse geçen usûllere davet eder. Ayrıca, ihtilâfın ”tehdid” olup olmadığını da araştırabilir. BM Andlaşmasının 1. maddesinin üçüncü paragrafı, ”Teşkilat üyeleri(nin) milletlerarası nitelikte uyuşmazlıklarını, milletlerarası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye koymayacak şekilde barış yoluyla çözümünü” öngörüyor. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, ”milletlerarası barış ve güvenliğinin korunması” vazifesini -24/1 madde gereğince- ”Güvenlik Konseyi’ne vermiştir; eğer bir ihtilâf ”Güvenlik Konseyi”nin önüne getirilmiş ise, ”Genel Kurul” bu ihtilâf üzerinde görüş belirtemez; ”Güvenlik Konseyi” gündemi dışında olan ihtilâflarda ise ”Genel Kurul” ancak ”tavsiye” kararı alabilir.(30) BM Andlaşması’nın 35. maddesi gereği, ”Teşkilat üyelerinden herhangi biri”, ihtilâfın uzamasının milletlerarası barış ve güvenliği tehdit edebilecek bir keyfiyete sahip olduğunu beyan ederek, -ihtilâfa taraf olmasına gerek olmadan-, meseleyi ”Güvenlik Konseyi”ne bildirebilir; keza, aynı madde uyarınca, ”andlaşmaya üye olmayan bir devlet de”, kendisinin taraf olduğu bir ihtilâfı Konsey önüne getirebilme hakkına sahiptir.
• MİLLETLERARASI HAKEMLİK Milletlerarası hakemliğin amacı, devletler arasındaki ihtilâfların, devletlerin kendi seçecekleri kişilerce ve hukûka uygun olarak çözülmesidir.(31) "Hakemlik" tarafların isteğine bağlı bir ”barışçı çözüm” yoludur. Bunun zıddına, ”zorunlu hakemlik” de -bazen- görülebilmektedir. Bu ise, iki devletin aralarındaki ihtilâfları yaptıkları andlaşmalarda, ”ileride çıkabilecek ihtilâfların çözümü için hakemlik yoluna” gitmeyi önceden kabullenmeleriyle olur. 29 Ekim 1957’de imzalanan “Strasburg Sözleşmesi”ne göre, hakem mahkemesi beş üyeden oluşur; birer üye taraflardan, başkan ve iki üye de tarafsız-üçüncü devletlerden tarafından ve tarafların vatandaşı olmayan kişilerden şeçilir. Hakemlik organının vereceği karar ”kesindir”; taraflar, karara uymak ”zorundadır.” 1957 Avrupa Sözleşmesi’ne göre, bir taraf karara uymazsa, diğer taraf, meseleyi ”Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi”ne götürebilir.(32)
• MİLLETLERARASI YARGI YOLU İki veya daha fazla sayıda devletin ihtilâfının, mütehassıslardan müteşekkil ve sürekli nitelikte bir yargı teşkilatında çözümlenmesine ”milletlerarası yargı yolu” denir. Bunun için, BMAndlaşmasına ilave olarak ”Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü” kabul edilmiş ve “Divan hakimleri” 1946 yılında Lahey’de faaliyete başlamışlardır.
İKİNCİ BÖLÜM DİPNOTLARI 26) Edip Çelik. "Milletlerarası Hukuk”. 1. 1975. Cilt. Syf:317. 27) Edip Çelik.a.g.e. Syf:317. 28) Seha L. Meray. age. Syf:215 29) Seha L. Meray. age. Syf:215-218 30) Seha L. Meray. age. Syf:218 31) Seha L. Meray. age. Syf:223 II. BÖLÜM: MİLLETLERARASI İHTİLÂFLARIN ÇÖZÜM YOLLARI III.BÖLÜM: HARB:HUKÛKU:ESİRLERİ IV. BÖLÜM: HARB ESİRLİĞİ VE MESELELER V. BÖLÜM: ABD’NİN HUKÛK VE İNSANLIĞA SALDIRISI; GUANTANAMO’DA YAŞANANLAR VI. BÖLÜM: MİLLETLERARASI HUKÛKA SALDIRI ENGELLENMELİ
|