ABD’NİN AFGANİSTAN’DA ESİR ALDIĞI MÜSLÜMANLARA TAVRI VE

"CENEVRE SÖZLEŞMESİ” IŞIĞINDA "HARB" VE "HARB HUKÛKU"

-Milletlerarası Hukûk Doktrini’nin Tenkidi ve Reddi-

 

III.BÖLÜM: HARB:HUKÛKU:ESİRLERİ

 

HARB NEDİR

Bu bölümün "mukaddimesi"ni Edip Çelik’in kitabından verelim:

«- Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın ”Önsöz”ünde, bu örgütün kurulması nedenleri sıralanırken, ”ortak çıkarların gereği” dışında, ”silah gücünün kullanılmamasını sağlayan ilkeleri benimsemek ve usulleri tesis etmek” sözkonusu ediliyordu. Nitekim, bu hususun candamarı olan hüküm, Andlaşmanın, Birleşmiş Milletlerin ilkelerini belirten 2. maddesinin 4. paragrafında yeralmış bulunmaktadır. Şöyle ki:

"Teşkilatın üyeleri, milletlerarası ilişkilerinde gerek herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasî bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletlerin amaçlarıyla bağdaşmayacak herhangi bir suretle tehdide ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

Daha önce de başka bir konuya ilikin olarak söylemiş olduğumuz gibi Andlaşmanın 2. maddesinin 6. paragrafı ile bu “yasak”, Birleşmiş Milletler üyesi olmayan Devletlere de uzatılmış bulunmaktadır. Bu paragraf hükümlerine göre, ”Teşkilat, Birleşmiş Milletler üyesi olmayan Devletlerin, milletlerarası barış ve güvenliğin korunmasının gerektirdiği ölçüde, bu esaslara (2. maddedede belirtilen ilkelere) uygun hareket etmesini sağlar.”

Böylece Birleşmiş Milletler düzeninde HARB YASAĞI önce ”KUVVETE BAŞVURMA YASAĞI”, giderek “KUVVETE BAŞVURMA TEHDİDİ YASAĞI” BİÇİMİNDE genişletilmiştir. Böylece, aslında, kuvvete başvurma yasağının, -biraz önce de belirttiğimiz gibi- günümüzde “jas cogens” (Milletlerarası Hukûkun buyruk kuralı) olduğu -tekidle- belirtilmiştir.

Fakat...

Birleşmiş Milletler Andlaşmasında ”harb yasağı” kavramı yerine ”tehdide ve kuvvet kullanılmasına başvurma yasağı” kavramının kullanılmış olması, bu yasağın kapsamı konusunda doktrin tartışmalarına yolaçmış ve “silahlı kuvvete başvurma yasağı” yanında, örneğin “ekonomik kuvvete” başvurmanın da yasaklanmış olup olmadığına ilişkin görüşler öne sürülmüştür.

Birleşmiş Milletler Andlaşması, uyuşmazlıkların barış yoluyla çözümlenmesi yükümü yanında tehdide ve kuvvete başvurmayı yasaklarken, milletlerarası toplum adına, kuvvet kullanma yetkisini Birleşmiş Milletler’de toplamaya yönelmiştir. Andlaşmayı hazırlayanların amaçları, kuşkusuz her bir kuvvet kullanılmasını Devletlerin yetkisi olmaktan çıkarmak ve bunu Teşkilatın tekeline almaktı.

Ancak, bu yasağın Birleşmiş Milletler’de istisnası vardı: KANUNÎ-YASAL SAVUNMA!.. Gerçekten de, Andlaşmanın 51. maddesi ”doğal olan bireysel ve ortak yasal savunma hakkına” ilişkindir.»(33)

 

• HARB HUKÛKU

Mevcut dünya düzeninde harbin de birtakım ”kuralları” ve ”hukûku” vardır. Bundaki gaye, muharibler (savaşçılar) ile gayr-ı muhariblerin (savaşmayanlar) karıştırılmasını engellemek ve ikinci sınıfa girenlerin ”hak ve hukûkları ile emniyetlerini” sağlamaktır.

Carî "Harb hukûku"nun ilk ve en önemli kaidesi, "Harbin başlama sebebinin hukûki olmasıdır.”(34) Bunun haricinde, evvelde söylediğimiz ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı Andlaşması’nda kayıtlı bulunan ”ihtilâfların barışçı yollardan halledilmesine” dair kaidenin de tüketilmesi veya en azından bir kısmıyla, uğranılan haksızlığın harbe varmadan giderilmesi yolunda çaba sarfedildiğini ortaya koyucu bir hareket tarzı içine girilmesi gerekmektedir. İşte Harb, ancak bu faaliyetler müsbet bir netice vermediği takdirde ”haklı ve hukûki zemine” sahib olacaktır.

Esasta "Harb Hukûku" bu noktadan sonra başlar. Harbi başlatıcı ve ilân edici ilk ateşe kadar geçen vetire, ”harb başlangıcı” olarak isimlendirilebilir; ilk ateşden sonra ise, ”harbin yürütülmesi-sevki” sözkonusudur ki, ”harb hukûku” burada devreye girer.

"Harb Hukûku"nun gayeleri olarak şunları yazmak mümkündür:(35)

1) Muhariblerle gayr-ı muharibleri ayırabilmek ve her iki sınıfın da lüzumsuz yere acı çekmelerini engellemek;

2) Başta harb esirleri-tutsakları olmak üzere, ”düşman eline geçen” yaralıların, hastaların ve sivillerin insanî haklarını korumak;

3) Bazı eski ve ”kültür mirası” olarak isimlendirilebilecek olan eserlerin tahribini engellemek...

Elbette bütün bunlar; iki tarafın istek ve iradesine kalmıştır... Ki buna biraz aşağıda ”harb suçları” bahsinde değineceğiz. Fakat öncelikle niye, ”iki tarafın istek ve iradesine kalmıştır”, dedik, ondan bahsedelim.

Bilindiği gibi, harb aradaki bir ihtilâftan veya devlet stratejisinin ”ihtilâf” olarak tezahür ettirilmesinden ortaya çıkar. Harb, insanın (insanlığın!) kaderidir; binlerce senelik insanlık tarihinde acaba çeyrek yüzyıl ”barış” olmuş mudur?.. Özellikle Batı’nın 17. yüzyılda başlayan ’atağı’ sonrasında başlayan ”keşifler”, devletlerin ”genişleme ve hâkimiyet” iradelerinin artmasına vesile olmuştur. F. Ratzel’in (jeopolitik) disiplinini inşaâ etmesiyle başlayan ”yeni düzen”, elli sene içine iki büyük dünya harbi ve onlarca lokâl harbi sığdırmıştır. 1950’lerden sonra başlayan “iki kutublu dünya düzeni” ise, kendine has bir harb tarzını, "Düşük Yoğunluklu Harb Stratejisi”ni yetiştirmiş, ve bu ”hususî harb” tekniği sebebiyle total-dünya savaşları çıkmasından kurtulunmuş, fakat lokal veya iç harblar tezahür etmiştir. Ve, harb, tabiatı gereği, -Clausewitz’in ifadesiyle- “karşımızdakine irademizi dikte ettirmenin kuvvet kullanılarak gösterilmesi” olduğundan ve “kuvvet, kuvvete karşı koymak için bilim ve sanatın buluşlarıyla” teçhizatlandığından, harbin ”özü” ”korku ve imha”dır.(36) İşte, bu noktadan baktığımızda, ”Harp Hukûku”nda geçen bahis ve ilkeler ”tarafların iradelerine” kalmıştır diyoruz.

Clausewitz’in bu hususdaki görüşü şöyledir:

«- Şimdi insancıl kimseler fazla kan dökmeden düşmanı silahında arındırmanın veya yenmenin sanatkarâne bir yolu olabileceğini ve harp sanatının gerçek eğiliminin bu olduğunu kolayca hayal edebilirler. Ne kadar iyi izlenim bırakırsa bıraksın, bu yanılgının ortadan kaldırılması zorunludur; çünkü harp gibi çok tehlikeli şeylerde iyi niyetlilikten doğan yanılgılar, yanılgının en kötüsüdür. Fiziksel kuvvetin bütün kapsamıyla kullanılması, hiçbir zaman aklında beraber kullanılmasına engel olmadığından, bu fiziksel kuvveti acımadan, kan dökmekten çekinmeden kullanan taraf, - düşman da aynı şeyi yapmazsa-, üstünlük sağlar. Böylece diğer tarafa da kuralı öğretmiş olur ve artık taraflar, içinde bulundukları dengeden başka bir sınır tanımaksızın aşırılığa kadar tırmanırlar.

Medenî milletlerin yaptığı harblar, barbarlarınkinden daha az zalim ve yıkıcı oluyorsa, bu, devletlerin hem kendi içlerindeki hem de birbirleri arasındaki toplumsal durumdan ileri gelmektedir. Harb, bu durumdan ve bu durumun yarattığı koşullardan doğar, bu durumun zorunlu neticesi olur, bu durumla sınırlanır, hafifler; fakat bunlar bizzat savaşa ait şeyler olmayıp zaten mevcut olan şeylerdir ve saçmalamadan savaş felsefesine yumuşatıcı bir ilke asla dahil edilemez.

Konuya bu açıdan bakmak zorunludur ve bu kaba unsura duyulan nefretten dolayı bu unsurun doğasını dikkate almamak yararsız,hatta zararlı bir çabadır.

İnsanlar arasındaki kavga esas itibariyle iki unsurdan oluşur: Düşmanlık duygusu ve düşmanca niyetler. Tanımlamamızın simgesi, karakteristiği olarak bu iki unsurdan ikinciyi seçtik, çünkü bu daha geneldir. Düşmanca niyeti olmayan çok kaba içgüdüsel bir kin ve garez tutkusu düşünülemezse de, düşmanlık duygusunun eşlik etmediği ya da hiç değilse egemen rol oynamadığı pek çok düşmanca niyet vardır. Barbar milletlerde duygunun, medeni milletlerde aklın emrettiği niyetler egemendir. Aradaki bu fark barbarlık ve medenîlikten ileri gelmez; milletlerin bu niteliklerine eşlik eden koşulların, kurumların vb.’lerin bunda rolü vardır. Bu farkın her durumda bulunması gerekmez, ama çoğu durumda bulunur; kısaca en medenî milletler bile birbirlerine karşı en aşırı hareketlerde bulunabilirler.

Medenî milletler esirleri öldürmüyor, kentleri ve köyleri yakıp yıkmıyorsa, bu oların savaş sevk ve idarelerinde aklın daha büyük bir rol oynamasından ve onlara içgüdünün bu derece kaba tezahüründen daha etkili kuvvet kullanma yöntemlerini öğretmiş olmasından ileri gelmektedir.

Barutun bulunması ve ateşli silahların gittikçe gelişmesi harp kavramında mevcut düşmanı imha eğiliminin artan medenî seviyeyle hiçbir şekilde ortadan kaldırılamadığını göstermeye yeter.

O halde sözümüzü tekrarlıyoruz: Harb, bir kuvvet kullanma eylemidir ve kuvetin kullanılmasında hiçbir sınır yoktur; o halde taraflar birbirlerini daha fazla kuvvet kullanmaya iterler; böylece mantıkî olarak aşırılığa kaçması zorunlu bir karşılıklı etki doğar.»(37)

Clausewitz’in bu bahsettiğini -yaşadığımız- ”çağdaş harbler”de de görebiliriz. Salih Mirzabeyoğlu’nun "Marifetname" isimli eserinde belirtilen, "Savaşların ad listesi, ilimlerin sınıflanmalarındaki ilerleyişleri izler: Kimya savaşı, bakteriyolojik savaş, atom savaşı deyimleri, yokeden ve korkutucu silahlar olarak askerî terimler arasında olduğu kadar, halk yığınlarının muhayyilesinde de yer almış bulunuyorlar. Psikolojik savaş hakkında da aynı şey değil mi?”(38) tesbiti, "çağdaş-medenî harbların” hepsine şamildir.

Bir "napalm"ın, bir ”misket”in veya çevresindeki oksijeni yokederek ciğerleri patlatan ”vakum” bombalarının ismi bile karşı tarafı, insanları dehşete ve ”teslime” düşürmüyor mu?.. Veya ”barışçı çözüm” olarak literatüre kayıtlı bulunan ”ambargo” sebebiyle insanların açlıktan ve hastalıktan katledilmeleri -mesela, bu ambargo sebebiyle Irak’ta ölen milyonlarca çocuk!-, çok mu ”medenîlik” işaretidir?..

Dahası, ”harp hukûku” kuralları koymak bunların ölümlerine engel midir?.. ”Çağdaş harb biçimi” olan ”hususî harp”ın "FM 31-16 / ST 31-16 genelgesi"nin(39) ve içinde bahsedilenlerin, "bir devletin diğer devlet insanlarını kaçırması, işkenceye tabi tutması ve öldürmesini ”makbul” görmesi”; bunu bıraktık, bir devletin diğer devlete değil KENDİ İNSANINA KARŞI, "... halkı mukavemetçilerden ayırmak için sanki ayaklanma kuvvetlerince yapılıyormuş gibi, müdahale kuvvetlerince (yani Devlet güçlerince!), ZULÜME KADAR VARAN HAKSIZ MUAMELE ÖRNEKLERİ İLE sahte operasyonlara başvurulması tavsiye olunur.” demek ve bunun da fiiliyatını gerçekleştirmek, ”harp hukûku”nun ve “gayesinin” neresine sığar?

 

• HARB HUKÛKUNUN KAYNAKLARI

Harb hukûku; milletlerarası “teâmül” ve “çok taraflı andlaşmalar”a dayanır.(40)

a) Çok Taraflı Milletlerarası Andlaşmalar:

Mer’i Harb Hukûkunun en önemli kaynaklarından biri ”Çok Taraflı Milletlerarası Andlaşmaları”dır. Bunların hükümleri imzalayanları bağladığı gibi, imzalamayanlar için de ”teâmül” olarak geçerli kabul edilmektedir. Bunlar, ”harb hukûku”nun temel kaidelerini de meydana getirirler. ”Çok Taraflı Milletlerarası Andlaşmaları”, tarih sırasına göre şöyledir:(41)

1) 16 Nisan 1856 Paris Deniz Hukûku Bildirisi. (Deniz Harbiyle alakalıdır.)

2) 22 Ağustos 1864 Cenevre Sözleşmesi. (Harbteki hasta ve yaralılarla alakalı)

3) 11 Aralık 1868 Petersburg Beyannamesi. (Harbte bazı patlayıcı maddelerin kullanılmasının yasaklanmasıyla alakalı.)

4) 29 Temmuz 1899 Lahey Sözleşmesi. (Boğucu ve zehirli gazlarla, dom-dom mermilerinin yasaklanmasıyla alakalı.)

5) 6 Temmuz 1906 Cenevre Sözleşmesi. (Deniz harbindeki hasta ve yaralılar hakkında.)

7) 18 Ekim 1907 Lahey Sözleşmesi. (Kara harbinin kurallarıyla alakalı.)

8) 18 Ekim 1907 tarihli VII, VIII, IX, XI Sayılı Lahey Sözleşmesi. (Düşman ticarî gemileriyle alakalı.)

9) 17 Haziran 1925 Cenevre Protokolü. (Kimya ve biyolojik harb ile alakalı.)

10) 27 Temmuz 1926 Cenevre Sözleşmesi. (Kimya ve biyolojik harble alakalı.)

11) 27 Haziran 1929 Cenevre Sözleşmesi. (Harb esirleri hakkında.)

12) 6 Kasım 1936 Londra Protokolu (Ticarî gemilere karşı denizaltıların kullanılmasıyla alakalı.)

13) 12 Ağustos 1949 tarihli (dört ayrı) Cenevre Protokolü. (Harb esirlerine yapılacak muameleler, kara ve deniz harbinda yaralıların durumunu iyileştirme, harbde sivil halkın korunması.)

14) 14 Mayıs 1954 Lahey Söleşmesi. (Harbte eski medeniyetlere ait tarihî-arkeolojik eserlerin korunmasıyla alakalı.)

15) 9 Aralık 1948 Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi.

b)Milletlerarası Teâmül Kuralları:

Harbe ait bazı temel kurallar, bazı şartlara bağlı olarak devletlerin tatbikatlarından doğar. Bu teâmül kuralları, mevcut andlaşmalarda belirtilmeyen durumlarda, 1) Örf ve âdetlerden; 2) Umûmî hukûk ilkelerinden; ve 3) Kamu vicdanı gereğinden doğan ve harbeden taraflarca uyulması gereken prensib ve kurallardan ibarettir. Bunların belli bir devamlılık arzetmesi gerekmektedir ki, ”uyulması gerekli prensibler” haline gelsinler. Harb hukûkunda ”Harb Hukununun Temel Prensibleri” olarak isimlendirilen başlıca üç kural-kaide vardır:

1) Askerî Gereklilik:

Askerî gereklilik kuralı, ”Milletlerarası hukûkun yasaklayıcı hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla, düşmanın en kısa sürede teslim olmasını sağlamak için gerekli tedbirlerin alınması” olarak tarif edilebilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bunu ”makul bir değerlendirme ile kuvvet kullanmanın mutlak surette gerekliliği” diye tarif etmişir.(43) ABD Askerî Mahkemesi ise, "harbeden taraflarca, harp hukûkuna uygun olmak kaydıyla mümkün olan en kısa zamanda düşmanın bütünüyle teslim olmasını sağlayabilecek kuvvet kullanılmasını” askerî gereklilik olarnak kabul etmiştir.

2) İnsanî Davranış Kurallarına Uyma (gereksiz acının önlenmesi):

Bu ilke, "IV Numaralı Lahey Sözleşmesine Ek Yönetmelik”te -(LY 23/e maddesinde)- tanımlanır. Buna göre; harbte gereksiz acı veren silah ve mermi ile malzemenin kullanılması yasaktır. Harbin amacı düşmânâ gereksiz acı ve ızdırab vermek değildir. Harbi kazanabilmek için gerektiği kadar öldürmek ve yaralamak yasaklanmamıştır; yasaklanan husus, başka türlü tesirsiz hale getirmek mümkünken gereğinden fazla acı çektirmek, ızdırab verdirmek, yaralamak, öldürmek, sebebsiz yere yakmak, yıkmak, teslim olanları öldürmektir. Mesela; süngünün ucuna zehir enjekte ederek düşmanın yarasının iltihaplanmasına sebeb olucu hareketler yasaklanmştır.

3) Kuvvet Kullanmada Orantı:

Yukarıda bahsi geçen iki ilkenin muazenesini sağlayan bir kaidedir. Bu ilkenin müşahhas olarak tatbiki ve açıklaması güçtür. Çünkü hem ”askerî gereklilik” hem de ”gereksiz acı ve ızdırab vermeme” kaideleri, harbin sıcaklığı içerisinde nasıl ”kamil” mânâda tatbik edilebilir?.. O açıdan bu ilke ancak ”bilinmesi gerekli askerî bilgi”(44) hükmündedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14/2 maddesi, ”ferdin yaşama hakkının işkenceye, gayr-ı insanî muamele ve haysiyet kırıcı cezaya tabi tutulamayacağı, köle ve kul edilemeyeceği kuralları harbta dahi ortadan kaldırılamaz” (45)der.

 

• HARB HUKÛKU KURALLARININ BAĞLAYICILIĞI

Milletlerarası hukûk kaidelerinin bağlayıcılığı ne kadarsa, harp hukûkunun kuralları da -pratikte- o kadar (ve belki de daha az!) oran da bağlayıcıdır. Umûmiyetle tarafların genelgeçer kaidelere uydukları tesbit edilmiştir; II Dünya Harbi’nden sonra kurulan ve Nazileri yargılayan ”Nürnberg Davası” ile, Bosna’da meydana gelen soykırım sebebiyle açılan ”Yugoslavya davası” haricinde kamuya intikal eden ve kamuyu dehşete düşüren bir tatbikat duyulmamıştır. (Bizim burada kastettiğimiz, resmen ilân edilmiş harb/ler/e dâirdir; yoksa, bahsettiğimiz “Düşük Yoğunluklu Savaş” stratejisi içerisinde meydana gelen “hususî harbleri” kastetmiyoruz.)

Harb hukûku ile ilgili yukarıda bahsi geçen ”Sözleşmelerin” bir kısmında yeralan ”çekinceler-ihtirazî kayıtlar” bu sözleşmelerin bağlayıcılığını da büyük ölçüde azaltmıştır. Bazı “Sözleşmelere” konulan ”karşı taraf bu sözleşme kaidelerine uymadığı takdirde biz de uymayız” çekinceleri, ki buna ”dayanışma koşulu” denir, bu “Sözleşmelerin” tesirini veya kabul edilebilirliğini azaltmaktadır. Ancak, 1949 tarihli -dört ayrı- Cenevre Sözleşmesi’nde bu ”dayanışma koşulu” mevcut değildir. Karşı taraf bu sözleşmelere uymasa dahi diğer taraf bunlara uyacağını deklare etmiştir.(46)

 

• HARBİN BAŞLAMA VE SONA ERMESİ

Harbin başlaması ya tarafların ”harb duyurusu” ile başlar veya ”muhasamatın-silahlı çatışmanın fiîlen başlamasıyla” olur. Tatbikatda iki türüne de rastlanmaktadır. ”Harb ilânı”, ”bir devletçe bir başka devlete aralarında barış ilişkilerinin sona erdiğini, harb durumunun başlamış olduğunu resmen bildirmesi” dir.(47) 1907 Lahey Sözleşmesi’ne göre “harb ilânı” kararının ”gerekçeli” olması gerekmektedir. Harbin başlamasıyla iki taraf devlet(ler) arasında ”harb hukûku”; harbe katılmayan devletler için de ”tarafsızlık hukûku” işlemeye başlar.

Harbi sonlandıran en temel şekil, ”barış andlaşmaları”dır. Böylece, harb ve tarafsızlık hukûku hükümleri geçersiz kalır. Harpte geçerli olan kurallar, artık geçersizdir; harb hareketlerine geçilme, gemilere elkonulma, zoralım (zapt ve müsadere) tatbikatları, ,ülke işgali, savaş yüklenmelerine başvurma kanunî olmaktan çıkar. Diplomatik ilişkiler tekrar başlar.(48)

Bunun dışında ”musamahatın-sıcak çatışmanın” sona ermesi de harbi sonlandırır. Bu ise şu şekillerde gerçekleşir:(49)

1) Harbi Durdurmak: Tarafların, aralarında bir mütareke-silah bırakışması veya barış andlaşması olmaksızın muhasaratı durdurmasıyla harb durumu sona erer.

2)Harbeden Devletlerin Kişiliğinin Sona Ermesi: Taraflardan biri düşman devlet ülkesini tamamen işgal ettiğinde, ülke devleti tamamen ortadan kalkıyorsa, harp durumu sona erer.

3) Kayıtsız Şartsz Teslim: Taraflardan birinin, mütareke imzalayarak değil de, kayıtsız şartsız teslim olduğunu açıklamasıyla harb sona erer. II. Dünya Harbinde, Almanya ve Japonya, bir mütarake değil, kayıtsız şartsız teslim belgesi imzalayarak teslim olmuşlardır. “Mütareke”, tarafların kendi şart ve koşullarını öne sürerek silah bırakmalarıdır; halbuki kayıtsız şartsız teslimde yenilgiyi kabul eden taraf için böyle bir imkan mevcut değildir.

 

• HARB BÖLGESİ VE ASKERÎ HAREKAT SAHASI

Harb bölgesi ile askerî harekat sahası arasında farklar vardır. Harbeden devletlerin birbirlerine karşı düşmanca eylemlerin hazırlığını yapıp tatbik edecekleri bölgeye ”harb bölgesi”(50)denir; bu bölge, kural olarak, tarafların kara, deniz ve hava ülkeleriyle, açık deniz ve onun üzerindeki hava sahasıdır.

Harb bölgesi içinde harbedenlerin düşmanca eylemlerini fiilen tatbik ettikleri kara, deniz ve hava parçalarına ise ”askerî harekat sahası”(51) denir. Askerî harekat sahası, harb bölgesinin içinde olmakla birlikte, bu bölgenin tümünün askerî harekat sahası olarak kullanılması gerekmez. Taraflar arasındaki andlaşma ile bu bölge sınırlandırılabilir. 1911-1912 Osmanlı-İtalyan Harbinde, Girit ve Kıbrıs, harb bölgesi içinde olmasına rağmen, ”askerî harekat sahası” dışında tutulmuşlardı. Aynı şekilde, 1881 tarihli İstanbul Andlaşmasıyla ”Süveyş Kanalı”, 1901 tarihli Buenos Aires Andlaşmasıyla da ”Panama Kanalı” tarafsızlaştırılarak ”askerî harekat sahası” dışında tutulmuşlardır.(52)

 

• MUHARİBLER (-SAVAŞAN KUVVETLER-)

Harb, tabiatıyla, iki tarafın silahlı kuvvetleri arasında yapılır. Silahlı kuvvetler içinde de iki kısım personel bulunur.(53)

1) Harbedenler-muharibler ve geri hizmet çalışanları. (hastabakıcılar, doktorlar, askerî din adamları, haberciler vesaire...)

2) Harbetmeyenler-gayr-ı muharibler. 1907 tarihli “IV sayılı Lahey Sözleşmesi”ne göre bunlar düşman eline geçtiklerinde de ”harb esiri” muamelesi görme hakkına sahiptirler.

IV Lahey Sözleşmesine ”ek” hazırlanan ”kara harbinin kural ve yöntemleri hususundaki yönetmeliğe” göre, yukarıdakilerden başka muharibler gibi işlem görecek olanlar şunlardır:

a) Silahlarını görünür biçimde taşımaları, başlarında sorumlu bir liderin bulunması, sabit ve uzaktan seçilebilir ayırt edici bir işaret taşımaları ve hareketleriyle harp kurallarına uymaları koşuluyla gönüllü ve milis birlikleri.

b) Düşmanın yaklaşması üzerine işgal edilme tehlikesi bulunan ülke halkının kitle halinde ayaklanarak silaha davranmaları halinde, bunlar da silahlarını açıkça taşımaları ve harp kurallarına uymaları koşuluyla muharib gibi işlem görürler.

Ayrıca; 1949 Cenevre Sözleşmesi, yukarıda yazılanlardan başka, İŞGAL EDİLMİŞ BİR ÜLKEDEKİ ÖRGÜTLÜ DİRENİŞ KUVVETLERİYLE, TANINMAMIŞ BİR HÜKÜMETİN SİLAHLI KUVVETLERİNİ DE MUHARİBLER ARASINA kabul eder.(54)

 

• HARBE AİT BAZI KAVRAMLAR

1) Harb Hileleri:Harb hileleri oldukça yaygın bir yöntemdir. 1907 tarihli Lahey Sözleşmesi’ne göre, (ek:24. madde) düşman ve arazi hakkında bilgi alabilmek maksadıyla yapılan harb hileleri kanunî sayılırlar. Fakat hileler; hainlik veya kahpelik (perfidy) sayılabilecek hallerde yasaklanmıştır. 23. madde’ye göre; "görüşmeci bayrağını (beyaz bayrak), millî bayrağı, askerî rütbe ve işaretlerini, düşman üniformasını, Kızılhaç/ay/aslan işaretlerini kullanmak yasadışı kabul edilmiştir.

2) Teslim Olma Hakkı: Muhariblerin öldürülmesi veya yaralanması. dövüşme isteği gösterdikleri müddetçe serbesttir. Çarpışmayı bırakıp teslim olmak isteyenlere ise bu hak verilmelidir. Teslim olan ne öldürülür ne de yaralanır.

3) Bombardıman ve Taarruz: 1907 Lahey Yönetmeliği’nin 25. maddesi, savunulmayan (açık) şehirlere, kasabalara(55) ve ikamete mahsus yapılara taarruz veya bombandımanı yasaklamıştır. 26. maddeye göre, taarruz eden askerî birliklerin komutanı, bombardımanı başlamadan önce yerel yetkililere bildirmekle görevlidir. Kuşatma ve bombardımanlarda; ibadete, güzel sanatlara ilim ve hayır işlerine ayrılmış binalara, tarihî eserlere ve hastahanelerle, yaralıların toplu halde tutuldukları bina ve araçlara saldırı yasaktır. Kuşatılan taraf da bu yerleri işaretlemek ve bildirmek ile mükellefdir.

Lahey Sözleşmesine göre, (22-25. maddeler) sivil halkı dehşete düşürmek, savaşmayanları yaralamak veya öldürmek maksadıyla yapılan hava bombardımanları yasaktır. Sözleşmenin 19. maddesine göre, hava harbinde de kahpece yöntemlere başvurmak ve uçaklar üzerine sahte işaretler koymak yasaktır.

4) Jenosid=Soykırım

Millî, ırkî, dinî vesair sebeblerle bir araya gelen insan grublarının harb ve barış şartlarında ; öldürülmeleri, akıl ve beden hastalıklarına yakalanmalarını sağlayıcı şartlara tâbî tutulmaları; nesillerini devam ettirmelerini engelleyici tedbirlere başvurulması veya bir grubtan başka bir gruba topluca çocuk nakli gibi hareketlere tâbî tutulma hâdisesine ”Jenosid-Soykırım” denir.

Bu belirtilen hareketlerin yapılması veya bunu tahrik ve teşvik etmek veyahut andlaşmalar yapmak ta aynı mânâdadır. 9 Aralık 1948 tarihli ”Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesi” ile bu tatbikat yasaklanmıştır; bu hüküm, andlaşmaya taraf olsun olmasın bütün devletlere şamildir.

 

III. BÖLÜMÜN DİPNOTLARI

32) Edip Çelik. a.g.e. Syf: 401

33) Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf: 141

34) Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf: 141

35) Clausewitz. Sy: 19

36) Clausewitz. Sy: 20

37) Salih Mirzabeyoğlu. “Marifetname -şekil ve süzgeç-”. İbda Yyn. Syf: 270

38) Bu meselede bkz: "Sinami Orhan. Başyücelik Devleti ve Anadolu Jeopolitiği” isimli “doststrateji” internet adresindeki makale (site yakında yayına başlayacaktır).

39) Genelkurmay Başkanlığı Yyn.Syf: 142

40) Genelkurmay Başkanlığı Yyn. Syf: 145-146

41) A. Feyyaz Gölcüklü - A. Şeref Gözübüyük. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması”. 1998. Syf: 191

42) Genelkurmay Başkanlığı yyn.Syf: 144

43) A. Feyyaz Gölcüklü - A. Şeref Gözübüyük.a.g.e. Syf: 190

44) Seha L. Meray. a.g.e. syf: 472

45) Seha. LM. Meray. a.g.e. Syf:474

46) Seha. LM. Meray. a.g.e. Syf:622

47) Seha. LM. Meray. a.g.e. Syf:623

48) Genelkurmay Başkanlığı yyn.Syf: 149

49) Genelkurmay Başkanlığı Yyn.a.g.e. Syf: 150

50) Seha. L. Meray. a.g.e. Syf:486-487

51) Genelkurmay Başkanlığı Yyn.a.g.e. Syf: 150

52) Genelkurmay Başkanlığı yyn.Syf: 151

53) Yukarıda bahsettiğimiz, ”harp hukuku kaideleri, ancak tarafların uymalarıyla geçerli olabilir” sözümüzün tasdiki mahiyetinde bir iktibas: «- 1907 Lahey Yönetmeliğinin bombardıman ile ilgili hükümleri, çağın gelişen savaş teknolojisi karşısında yetersiz hale gelmiştir. Havacılığın gelişmesi ve uzun menzilli füzelerin varlığı, düşman devlet ülkesinde bulunan her kenti “savunulan kent” yapmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Harplerinde, birkaç istisna dışında, bütün savaşan devletler, bütün düşman kentlerini ”savunulan kent” sayarak bu kentlere karşı şekilde davranmışlardır.» (Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf: 158) Irak’ın, Çeçenistan’ın, Afganistan’ın bütün şehirlerinin bombalanmasına ve böylece halka korku ve gözdağı verilerek, mevcut iktidarlarına karşı ümitsizlik, güvensizlik ve isyan hallerinden birine geçmelerine sebeb olucu bombardımanları ve akabindeki, “şehrin içindeki askerî tesisi hedef aldık; ölenler için afedersiniz!” açıklamalarını hatırlayın.

IV. BÖLÜM

HARB ESİRLİĞİ VE MESELELER

 

• HARB ESİRİ KİMLERDİR

Harb esirleriyle ilgili kurallar, teamül (örf ve adet) olarak ortaya çıkmış ve bu meseledeki (Batı’daki) ilk çok taraflı milletlerarası andlaşma 1907’de Lahey’de imzalanmıştır. 1929’da Cenevre’de yeni bir andlaşma imzalanarak geliştirilmiş, 1949’da ise, II. Dünya Harbi’nin tecrübelerinden yararlanılarak Cenevre’de imzalanan ”dört belge”den birinin (“Harb Esirlerine Uygulanacak İşlemlere Ait Olan Sözleşme”) bu hususa ayrılmasıyla bugünkü tatbikat seviyesine ulaşılmıştır.

Batı’da, bu hususdaki teâmül, Ortaçağ’a kadar harb esirlerinin öldürülmesiydi; sonradan bunların ”köle” edilmeleri benimsenmişti(56); bu açıdan şu anda kabul edilen ”harb esirliği statüsü”, Batı için çok büyük bir gelişmedir.(57)

Cenevre Sözleşmesi’nin “III Sayılı Bildirisi”nin ”dördüncü maddesi”, kimlerin “harb esiri” olarak alınabileceğini kayıt altına almaktadır.

Harbeden devletler, devletin bütün vatandaşlarını ”harp esiri” olarak alamazlar. Umûmî olarak; siviller, askerî harekata direkt veya dolaylı olarak katılmayanlar, işgal altındaki insanlar, serbesttirler; esir alınamazlar.

Bahsi geçen maddeye göre "harb esirleri" şu kategoriye girenlerden alınabilir:(58)

1) Silahlı kuvvetlerin üyeleri,

2) Silahlı kuvvetler içindeki milis veya gönüllü birliklerin üyeleri,

3) Harbeden devletlerden birine bağlı olup da, işgal edilmiş bile olsa, kendi toprakları veya dışında hareket eden diğer milis veya gönüllü teşikilat ve birliklerin üyeleri ile teşkilatlanmış direniş hareketinin üyeleri, (Ancak, başlarında astlarından bir kişinin bulunması, sabit ve uzaktan görünür bir şekilde ayırdedici işaret bulundurmaları, silahlarını görünür içimde taşımaları, harp hukûku kurallarına uymaları şartıyla),

4) Elinde tutan devletçe tanınmayan hükümete veya makama bağlı olduklarını ileri süren düzenli silahlı kuvvetlerin üyeleri,

5) Askerî uçakların sivil personelleri, harp muhabirleri, ordu emrindeki müteahhitler, askerin dinlenmesini ve eğlenmesini sağlamakla görevli birliklerin personeli,

6) Ticarî filoların personeli, sivil uçakların mürettebatı (milletlerarası hukûka göre daha elverişli işlemlerden yararlanamıyorlarsa.),

7) Silahlarını gözle görünür biçimde taşımaları ve harp kurallarına uymaları şartıyla, topyekün ayaklanan ve düşman kuvvetle çarpışan işgal edilmiş ülke vatandaşları.

 

• HARB ESİRLERİNİN HAKLARI

VE ESİR KAMPLARI

Esir, cani veya suçlu değildir; savaşı sürdürmesi engellenmiş bir muharip düşmandır. Cezalandırma değil, harbe tekrar girmesini engelleyici bir statükodadır. Harbin bitiminde "esirliği” de biter ve serbest kalır. Harb esiri, kendisini esir edenin değil, bunların bağlı olduğu Devletin sorumluğu altındadır ve ona yapılacak hertürlü muameleden Devlet sorumludur.(59)

Cenevre Sözleşmesi’nin ”onüçüncü maddesi”ne göre; harb esirlerine insanca muamele gösterilmesi zorunludur. Esirleri elde tutan devletin, bunların ölümüyle veya ağır sıhhat rahatsızlıklarıyla karşılaşacakları hareketlerden uzak durması gerekmektedir Bu neticeleri veren uygulamalar, Sözleşmeye aykırı davranış konumuna girmektedir. Hiçbir harb esiri; tıbbî deneylere veya iyileşmesi için gerekli olmayan vücud rahatsızlıklarına sebeb olacak tedaviye tâbî tutulamayacaklardır. Harb esirleri, hertürlü şiddet ve sindirme eylemlerine, halkın onur kırıcı ve merakını giderici davranışlarına da(teşhir edilme) tâbî tutulmayacaklardır.

Sözleşmenin ”ondördüncü maddesi”ne göre; esirlerin, tutsak edildikleri ândaki medenî hakları korunacaktır. Devlet, bunların tedavi ve bakımlarıyla olduğu kadar, ırkî, dinî ve siyasî düşüncelerine saygı gösterici davranışlarda bulunacaktır.

Harb esirleri, sorguları esnasında, ancak ve ancak isimleri, doğum tarihleri ve sicil numaralarını bildirmekle yükümlüdürür; bilgi almak maksadıyla işkence ve eziyete tâbî tutulmaları yasaktır.Esirlerin, miğferleri, kişisel eşyaları ve (varsa) gaz maskeleri yanlarında bırakılacak ve diğer eşyaları zabıt tutularak kendisinden teslim alınacaktır. Harbin bitiminde de, esirlik bittiğinden ötürü, eksiksiz olarak kendisine iâde edilecektir. Paraları ise ancak bir subayın gözetiminde ve teslim alanın rütbe ve bağlı olduğu birlik ismi açık olarak yazılmış bir makbuz düzenlenip kendisine teslim edildiktken sonra alınabilir.

Esirler hemen en kısa zamanda askerî harekat sahasından can güvenlikleri için kendileri için oluşturulacak bir kampa nakladileceklerdir.

Esirler, sağlık durumları haricinde, ceza evlerinde, tutulamazlar; ancak kendilerine tahsis edilen kamplarda tutulabilirler. Esirler, örf ve adetleri ile lisanları gözetilerek kamplara dağıtılabilirler. Bu kampların yerleri de diğer savaşan devletlere bildirilmelidir. Kamplar, havadan görülebilecek şekilde ”harb esiri” mânâsına gelen ”PW” veya ”PG” harfleriyle işaretlenecektir. Kamplarda hava saldırılarına karşı sığınak bulunmaldır. Kamptaki yönetim, esir eden devletin silahlı kuvvetlerine mensub bir subayın doğrudan sorumluluğuna verilecektir. Kamplarda Cenevre Sözleşmesi metni esirlerin anlayacakları lisanda ve görebilecaekleri bir yere asılacaktır. Coğrafî şartlara uygun olarak elbise ve yiyecek temini yapılacaktır. Salgın hastalıkların çıkmaması için su ve temizlik maddeleri verilecek, teşekküllü bir revir bulunacaktır. Ağır hastalar, revirde tedavi göremeyecek durumdaiseler, en yakın tam teşekküllü askerî veya sivil sağlık kurumlarına nakledilecektir. Esirlerin dinî ibadetlerini yapabilmeleri için gerekli yerler ayrılacak ve bunların RAHATÇA yerine getirmelerine imkan verilecektir. Subay esirler kampta ayrı bir yerde tutulacak ve hizmetleri için aynı silahlı kuvvetlerinden yeterli miktarda esir görevlendirilecekdir. Erkek ve kadın esirler aynı kampa yerleştirilmiş olsalar dahi, ayrı yatakhânelere sahip olacaklardır.(60)

 

• HARB ESİRLERİNİN ÇALIŞTIRILMALARI

Subaylar hariç, harp esirleri, akıl , ruh ve fizik sağlıkları elverişli olduğu takdirde, rütbe ve bedenî kabiliyetleri dikkate alınarak ve fizikî ve ruhî sıhhatlerini kaybetmemeleri için çalıştırılabilirler.

Esirler, kampların düzeni ve bakımı ile ilgili işler dışında; a) Ziraat işlerinde, b) Askerî veya sivil maden makina ve kimya sanayinde, c) Askerî veya sivil nakliye ve donatım işlerinde, d) Ticaret ve endüstri işlerinde, e) Ev hizmetlerinde, f) Askerî nitelikte olmayan kamu işlerinde çalıştırılabilirler.

Çalıştırılan esirler, bir tam iş günü için 1/4 İşviçre Frangından aşağı olmamak kaydıyla ücretlendirilecektirler. Ayrıca; sağlığa aykırı, onur ve haysiyet kırıcı işlerde çalıştırılmayacakları gibi, aynı bölgedeki aynı nitelikte iş yapan siviller kadar mesaiye tabi tutulacak (fazla çalıştırılamazlar) ve haftada bir gün, çalışma süresi bir yılı geçenlere ise sekiz günlük ”çalışma izni” verilecektir.(61)

 

• ESİRLERE TATBİK EDİLEBİLECEK

CEZA VE DİSİPLİN YAPTIRIMLARI

Harb esirleri, esir eden Devletin silahlı kuvvetlerinde uygulanan kanun, tüzük ve yönetmeliklerle, genel emirlere bağlıdırlar.(62)

Esir eden Devlet, bunlara aykırı davranan esirlere ceza tatbik edebilir; ancak, fiil, kendi silahlı kuvvetlerinde tatbik edildiğinde ceza gerektirmiyorsa, esire ancak disiplin yaptırımı uygulanabilir.

Harp esiri, aynı işlem veya suçtan ötürü ancak bir defa cezalandırılabilir. Esirler için bağımsız ve tarafsız mahkeme ile savunm hakkı gibi adalet ilkeleri tatbik edilmek zorundadır. Harb esirleri, esir eden Devletin silahlı kuvvetlerinin askerî mahkemeleri ve makamları tarafından, bu devletin silahlı kuvvetleri üyeleri için öngörülen cezalardan başkasına-fazlasına çarptırılamayacaklardır.

Esirlerin ferdi suçlarından ötürü topluca cezalandırma, her çeşit bedenî cezalar, günışığından uzak yerde hapis, işkence ve eziyet yasaktır. Esirler, rütbelerinden uzaklaştırılamaz ve bu rütbelerini taşımaları engellenemez.

Bir esir, kaçarak, kendi devleti veya müttefik devletlerin silahları kuvvetlerine katılınca; esir eden devletin veya onun müttefiği olan bir devletin ülkesini terkedince; kendi devletinin veya tarafsız bir devletin bayrağını taşıyan gemiye sığınırsa tutsaklığı biter. Kaçmayı .başaran esir, daha sonra tekrar esir edildiğinde, evvelki firarından ötürü cezaya tâbî tutulamaz.

 

• ESİRLİĞİN SONA ERİŞİ

Harb esirleri hakkındaki Cenevre Sözleşmesi’nin 109. maddesine göre, harbeden devletler, ağır yaralıları ve ağır hastaları, taşınabilecek duruma geldikleri anda ülkelerine geri vermekle mükellefdirler. Ağır hasta ve yaralıların bir yıl içine iyileşmeleri mümkün görünenlerle, TUTSAK KALMALARI ZİHNİ VE BEDENÎ RAHATSIZLIĞA SEBEB OLABİLECEKLER ”TARAFSIZ DEVLET HASTAHANESİ” YATIRILACAKLARDIR. İyileşenlerin ülkelerine verilip verilmemesi devletlerin aralarında yapacakları anlaşmaya bağlıdır; ancak muhasamat-silahlı çatışma bittiği ân hepsi ülkelerine iâde edilirler.(63)

IV. BÖLÜM DİPNOTLARI

54) Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf: 166-164

55) "Harb esirlerine" yapılan muamele hakkında aşağıda okuyacağınız iktibası; Clausewitz’in, -bahsedilen- “medeni insanlar harbi-barbar insanlar harbi” ayırımında uyguladığı “kritere” göre değerlendirirseniz, “gelişmişliğin” esasta hangi mânâda anlaşılması gerektiğini anlarsınız:

«- Çok defa Bizanslılar harpte esir düşenlere gaddarca hareketlerin en ince, en sert ve en ziyade acı ve ıztırab verici olanlarını zihinlerinde araştırır, bulur ve tatbik ederlerdi. Makedonyalı Basile’in, Müslüman tutsakların derilerini yüzdürdüğünü, yahut başlarından topuklarına kadar derilerini ince ve uzun kayış şeklinde kestirdiğini veyahut makaralarla havaya kaldırdıktan sonra içi zift dolu kazanlara attırdığını ve dine henüz girmemiş olanların böylece vaftize müstehak olduğunu söylediğini, torunu Konstantin rivayet eder... Haçlıların teşkil ettikleri bir mecliste, (birinci katliamdan kurtulan, bırakılan) Kudüs ahalisinin hepsinin; yani Müslümanlarla birlikte Yahudilerin ve Katolik kilisesinden ayrılmış, başka bir İsevî mezhebe sulûk etmiş olmakla birlikte Roma nazarında mülhid sayılan hıristiyanların dahi katlolunmalarına karar verildi. Bunların miktarı on bine baliğdi. “Dindar” şövalyelerin sarfettikleri gayrete rağmen(!), kıtal, sekiz gün sürdü. Kadın, çocuk, ihtiyar, hiçkimse kurtulamadı. » (Prof. Dr. Ahmed Reşid Turnagil a.g.e. Syf: 68.)

56) Ünal Somuncu. "Uluslararası İnsancıl Hukuk Konferans Notları”. Kara Harp Okulu. Ankara. Syf: 64. (Aktaran: Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e.Syf: 164-165) Burada şunu hatırlatalım, “insancıl hukuk” diye bahsedilen, “harb hukûku”dur; tetkikimizin ilk başında kaydettiğimiz gibi, “milletlerarası hukûk”un “Arsı Ulusal Hukuk... Güçlerarası Hukuk” gibi orijinal ve nevzuhur isimlendirmeleri gibidir.

57) Ünal Somuncu. a.g.e. Syf: 64 (Aktarılan yer aynı; Syf: 165)

58) Bu hususlarla alakalı bilgiler için bkz: “Seha L. Meray. a.g.e Syf: 516” ve Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf: 167,168.

59) Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf: 167

60) Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf: 169

61) Genelkurmay Başkanlığı Yyn. a.g.e. Syf: 170

 

V. BÖLÜM DİPNOTLARI

62) Akşam gazetesi. 22 Ocak 2002. Bu ve diğer gazete ve televizyonlarda yayınlanan görüntüler.

63) Televizyon ve gazetelerde Afganistan’daki gelişmeler verilirken devamlı olarak ”operasyon” ifadesinin kullanılması; müslüman halkın, müslüman Afganistan halkına karşı ABD ve koalisyon güçlerinin harb ilan ettiği gerçeğinden uzak tutmak maksadı bir yana; “operasyon” kelimesinin, sanki Afganistan’da bir binaya, bir mağaraya saldırıldığı; yani, ülkenin tümünün bombalanmadığı yalanını tutturabilmek maksadını da hedeflemektedir.

64) "Mesele"den kastımız; “Taliban hükümetini biz tanımıyoruz ve Rabbani hükümetini tanımaya devam ediyoruz; operasyon açma yetkisini de onların davetiyle aldık” gibi bir itiraz/savunma üzerinedir. Bunun ne derece tutarsız bir itiraz olduğu görülecektir.

 

İÇİNDEKİLER

I. BÖLÜM: KAVRAMLAR

II. BÖLÜM: MİLLETLERARASI İHTİLÂFLARIN ÇÖZÜM YOLLARI

III.BÖLÜM: HARB:HUKÛKU:ESİRLERİ

IV. BÖLÜM: HARB ESİRLİĞİ VE MESELELER

V. BÖLÜM: ABD’NİN HUKÛK VE İNSANLIĞA SALDIRISI; GUANTANAMO’DA YAŞANANLAR

VI. BÖLÜM: MİLLETLERARASI HUKÛKA SALDIRI ENGELLENMELİ

 

www.sinamiorhan.up.to

 

1
Hosted by www.Geocities.ws

1