![]() |
|
UNUTULMAZ ANILAR
Dururmuyum hemen ertesi gün Süleyman’ın yanına damladım, Resmi gördüm. Süleyman 7-8 sazanın arasına yatmış keyifle poz vermişti. Damarlarıma daha o anda bol miktarda adrenalin dolmuştu. Evde bana mani olabilecek kimsede yoktu. O an planımı yaptım en az iki şoför lazımdı derhal bekar asistanlarımdan Zekai Yaman kardeşimi ayarttım , Bizim ikimizi çok kararlı gören Süleyman zaten epeydir Kayınvalidesinden kalan miras hesaplaşması için Divriği’ne gitmeyi düşünüyordu ama şaraba ve rakıya para yetiremediğinden yo parası bulup gidememişti hemen oda bensiz oralarda başınıza iş gelir diyerek kendini gruba dahil ettik geriye masrafı paylaşacak 2 kişi daha kalıyordu. Bu olay Fakültemizin küçük av camiasında çabuk duyulmuş ve iki arkadaş aradığımızı duyan avcılar Zekai’nin kışkırtmasıyla birbirlerine sen kılıbıksın gidemezsin diye takılmaya başlamışlardı . Çok geçmeden giderdin gidemezdin iddiası sonucu fakültemiz teknisyenlerinden Ahmet ve Ziya Ekürisi tuzağımıza düşerek gelmeyi kabul ettiler. Ankara av malzemecilerine anormal boyutlu iğneler özel misinalar sipariş edildi ve Sivas Divriği’nden balık çıkmaya başladı haberiyle mayız ayının başında 15 saatlik bir yolculuğa çıkıldı. Yanımıza yakaladığımız balıkları koymak için 6 tane en büyük boy buz kutusu almıştık Yolculuğumuz Sivas'a kadar hayaller ile geçti şakalaştık. Sivas’a gelip Hafik yönünden terör açısından güvenli olan yoldan gideceğimize Kangal, Timisi yolundan (harita üzerinde daha kısa görünüyordu ve Süleyman sızmıştı)Divriği’ne doğru yola çıktık. Biz balıktan başka bir şey görmediğimizden olayın Terör boyutunu hiç düşünmemiştik. 2 saat boyunca karanlıkta bir uçağın rahatça inebileceği genişlikte pırıl pırıl asfalt bir yolda ne karşı yönden gelen ne de bizim istikamette hiç bir araca rastlamadık. Arabayı ben kullanıyordum arabadakiler artık uyumuştu açıkçası çok korkmuştum ancak herhangi bir engelle karşılaşmadan Divriği'ne geldik. Divriği’nin girişinde Pusuya yatmış Jandarmaya terörist olmadığımızı ispat edene kadar anamız ağladı. Ancak fakülte sekreterimiz Songül hanımın abisi olan astsubayın nöbet devralıp kimliklerimizi kontrol ederken bizim kardeşinin amiri olduğumuzu öğrenmesiyle kurtulduk. Olayın ciddiyetini o zaman kavradım ama gelmiştik bir kere. Sabah saat 3 gibi Süleyman’ın kayınvalidesine en azından arabayı oraya bırakırız diye gittik. Kadın ile Süleyman içeride epey tartıştılar beklenen misafir olmadığımızı derhal anlayıp oradan kalktık Arabayı bırakıp Çaltı ırmağının Fırat nehrine karıştığı noktaya tek ulaşım olan tren istasyonuna gittik. Tren sabah saat 4 gibi geldi. Tıpkı kızılderili - kovboy filmlerindeki gibi ilk ve son vagon tren güvenliği için asker doluydu. benim bu durumdan tedirgin olduğumu gören bir köylü bana korkma beyim bu her iki taraf içinde tek ulaşım yolu diyerek beni teselli etti. yarım saat sonra Çaltı istasyonunda indik.
Çaltı bir zamanlar büyük bir kasaba imiş ama terör yüzünden boşalmış. Istasyondakiler
bize yarım saatte bir tren geldiğini demir yolu raylarını takiben gideceğimizi
yolda 3 tane 100 metre civarında
Fıratın kenarına indiğimizde gün doğmuştu hemen oltaları yemledik attık
daha 3 dk geçmeden 6 -7 kiloluk bir hint sazanı yakalamıştık derken 10
kg lık bir tane daha . Belgesel işe yaramış verilen taktikler tutmuş görünüyordu.
Herkes çıtını çıkarmadan büyük bir sessizlikle oltalarını tartıyordu. Ama
nafile bütün gün boyu başka balık vurmadı. Bu arada bizi gören 2 köylü
ben merhaba der demez kaçıp derhal kayboldular içimden bir anlam verememiştim
. Balıklardan ufağını közde pişirip yedik heyecanla gece avını bekliyorduk.
Gece çökünce ateş yaktık oltaları ağaçlara bağlayıp zillerini taktık ama
çıt yok karnımız acıktı öteki balığı da yedik. Hepimizde o bildik sabaha
tutarız umudu vardı. Yol ve günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü yatar yatmaz
uyumuşum derhal arkadaşlar beni uyandırdı . Horultum dağlarda yankılanıyormuş.
Bir süre sonra hepimiz uyandık ama asker dipçiğiyle. Gece asker ateşi görmüş
yada kaçan köylüler bizi terörist sanarak haber vermişti. Bir yem olarak
asker önüne konulduğumuzu sanan komutan askere gece boyu pusu kurdurmuş
sabah tamamımız uyuya kaldığında da bizi basmıştı. Burada kimliğimizi ispat
etmemiz zor oldu. Sürekli Ankara’dan buraya balık tutmaya mı geldiniz ?
hadi oradan anlamında aynı soru soruluyor ve hareket etmemize elimizi oynatmamıza
dahi izin verilmiyordu daha doğrusu mermi ağza sürülü olduğundan biz hareket
edecek cesareti bulamıyorduk. Komutan bizim kimlikleri incelerken ben sekreterimiz
Songül hanımın abisi ile olan konuşmamızı , Divriği karakolunun gelişimizden
haberdar olduğunu söyleyince orayla temas edip bizi
Peşimizden askerin gelip te bizim sağ döndüğümüzü gören Çaltı istasyonu görevlisi bu sefer bizi özel harekattan falan sandı ve o bölgeyi denetleyen balık avcısı kılığına girmiş görevliler olarak algıladı. Amirim amirim diyerek bize köy tereyağı, bal, sarısı ayrı beyazı ayrı tavalarda pişirilmiş yumurta ve taze süt ve köy ekmeğinden oluşmuş muhteşem bir kahvaltı ikram ederek günün tüm sıkıntısını unutturdu. İlk tren biraz sonra geldi ve Divriği’ne döndük. Ankara’ya gelinceye kadar ağzımızı bıçak açmadı. 3 gün sonra Süleyman’ın kayınbiraderi Fakülteye ziyaretimize geldi elinde bizden 1 gün sonra Çaltı ırmağının Divriği ilçesi sınırında kalan bölgede daha küçük bir dere içinde kıstırılıp serpme ile avlanmış 45-50 kg gelen dev bir hint sazanı ile çekilmiş bir resim ve ne dese beğenirsiniz hocam yanlış yerde avlanmışsınız... 5-6 gün kadar sonra bir haber ile irkildim ''Çaltı istasyonu bir grup terörist tarafından basıldı. Istasyon amiri ve 1 görevli şehit 3 kişi yaralı'' Hala her yağda yumurta yiyişimde Çaltıdaki o şehidin kahvaltısı aklıma gelir. Rastgele Hikmet SOLAK (2003)
Sayın Hikmet Solak’ın duygusal anısından sonra, oluşan hüznün dağılması için, hatırladıkça hala güleyim mi, kızayım mı dediğim ve biraz da ders olabilecek bir anımı aktarayım. Tatlı suda yıllarca avladığımız sazan, yayın ve turna dan sonra merak ettiğimiz alabalık avına gitmeye karar verdik. Tabi o zamanlar
şimdiki gibi internet erişimi yok. Bizde sağdan soldan duyduklarımızla
olta takımlarımızı hazırlayıp çok sıcak bir Ağustos ! günü ala avına gittik.
Sabahın o saatinde bile ormanın içi felaket sıcak. Şöyle sağa sola baktık bizden başka kimse yok. Çok iyi deyip; kimimiz bir gün önceden topladığı bitkin, solgun solucanları iğnelere takıp oltaları suya atarken kimimizde her attığı ota,yosuna takılan mepps’i temizleye, temizleye avlanmaya başladı. Aradan 2 - 2,5 saat geçti tık yok. Artık iyice sıkılıp yok ya.. burada balık yokmuş derken uzaktan bekçi gözüktü. Yanımıza yaklaştı, - Galiba balık yok dedik. Bekçi havanın çok sıcak olmasındanmıdır, elimizde tuttuğumuz 3-3.5 mt lik kalın kalın kamışlardan mı (o zamanlar kim ne anlar deniz kamışından, alabalık kamışından) yada naylon poşette sere serpe uzananan solucanları gördüğün den midir nedir? bizi şöööyle tepeden tırnağa güzelce bir süzdü. - Var ama siz yakalayamazsınız . Ortam biranda buz kesti. Yani şimdi oldu mu! biz ne güzel sabahtan beri burada balık yok deyip kendimizi güzelce avuturken. Kamçı gibi yüzümüze vuran sözler “Var ama siz yakalayamazsınız” Biz birbirimize şaşkın, şaşkın bakıp niye yakalayamazmışız bile diye soramadan bekçi bıyık altı gülümsemesiyle yanımızdan uzaklaştı. Bekçi uzaktan kaybolurken hangimiz dedik şimdi hatırlamıyorum. “ Hadi be... biz ne balıklar yakaladık ne yapar ne eder buradan da balık alırız” aslında bu hepimizin ortak düşüncesiydi. Öğlenin sıcağı iyice artmış, ancak bizim içimizdeki balık yakalama arzusu da bir okadar artmıştı. Fakat ne yapsak ne etsek bir türlü oltamıza balık vurmuyordu. Bekçi bizi o kadar hırslandırmıştı ki yemeği bile doğru dürüst yiyemedik. Bildiğimiz balık akşam üstü yada sabah gün ağarırken avlanılırdı. Sabah avını kaçırdığımıza göre umudumuz akşam üstüne kalmıştı. Hava kararmaya başladı fakat ne gezer çantada bir tek balık bile yok. Umutsuzca oltalarımızı toplamaya başladık. Her çektiğimiz olta ucundaki iğneden, otlara yosunlara dolanmış soluk, soluk solucanlardan başka bir şey çıkmadı. Bekçi haklı çıkmıştı; Biz o çok sıcak havada, solgun solucanlarla ve bir türlü yemi uzağa atamadığımız hantal kamışlarla balık tutamamıştık. İlk balığa gittiğim 1975 yılından bu yana 28 yıl geçmiş, balık avlarken çok güzel anılarım oldu ama hala hatırladıkça unutamadığım; “ Var ama siz yakalayamazsınız” sözüdür. Sonraki yıllarda geriye bakıp düşündüğümde bekçiye hak vermiştim. Alabalık avında olduğu gibi hayat tada başarı için; şansın yanında bilgi, beceri ve tecrübe çok önemliydi. Belkide orada balık yoktu diyenlere not; hayatımın en güzel alabalıklarını orada yakaladım. Rastgele. Orhan YILMAZ (2003)
Balık ve olta tutkusu aslında genlerimize kazınmıştı ama imkanlar, ekonomik bağımsızlık vs. konular bizi yıllarca alıkoydu. Nihayet üniversiteyi bitirip de iş hayatına atılınca artık balık günlük hayatımızın bir parçası haline geldi ve hafta sonlarını da iple çeker olduk. İşte tam da bu yılların ilk zamanları... Her hafta sonu Ankara'da Eymir'e gidiyoruz. Turna ile daha tanışmamışız; şeklini bile bilmiyorum. Varsa sazan yoksa kadife bizim için. Hele yaz akşamları bambaşka ; işten çıkar çıkmaz gazlayıp gidiyoruz göl kenarına. Önce şamandıraları sallıyoruz, sonra yandaki restoranda yaptırdığımız köfte ekmeklerimizi yemeye başlıyoruz. Balık da bol o zamanlar Eymir’de, 2-3 saatte iki kişi 8-10 balık alıyoruz. Öyle civciv falan da değil; sağlam kiloluk balıklar çıkıyor. Neyse efendim, bilirsiniz acemi balıkçı onore olmak ister. Biz de çamur kokusundan hayatta yenmeyecek bu balıkları hem kendimiz yiyoruz, hem de sağımızda solumuzda kim varsa ikram ediyoruz. Laf değil adam doyuruyoruz ya artık! Yine bir gün balıktan bahsederken çok yakın bir arkadaşımın annesi takıldı; "bu kadar balığa gidiyorsun, daha bir gün balık yedirmedin bize" diye. Tabi ki hemen atıldım: "Önümüzdeki haftanın hasılatını beraber yiyoruz". Bir haftayı zar zor geçirip yemeklik kadifeleri tutunca hemen bizim arkadaşı arayıp "yarın balık yiyoruz, annen yemek yapmasın" dedim. Tabi balıkları ertesi güne hazırlayıp hemen derin dondurucuya attım. Burada bir soluk alalım; bilenler bilir kadifede öyle bir deri var ki eli yatkın olanlar çıkan deriden terlik yapabilirler. Tabi ki balığı bu deriyle kızartmak hiç kolay değil; önce derisini yüzmeniz gerekiyor. Ama balık yeni tutulmuşken bu işi yapmaya kalkarsanız deriyle birlikte etler de liğme liğme olduğundan estetik sıfıra iniyor. Aslında becerikli adamlar deriyi iki parmağını kullanarak, koyun yüzer gibi çok güzel çıkarıyorlar ama biz daha beceremiyoruz. Tabi biz de Türk usulü pratik zekamızı kullanıp kendi yöntemimizi geliştirdik o zamanlar: Balıkları hiç temizlemeden, keskin bir bıçakla sırt derisini enseden kuyruğa kadar boydan boya ve bir de galsemanın arkasından boyun kısmından çiziyoruz ve bütün bütün derin dondurucuya atıyoruz. Balıklar dondurucuda kaskatı olunca da dışarı çıkarıyoruz; kestiğimiz derinin ucunu ense kısmından penseyle tutup çekiyoruz. Balık elbisesi çıkartılmış gibi pırıl pırıl kalıyor. Ondan sonra ne yaparsanız yapın artık. İşte arkadaşlara götüreceğim balıkları da böyle hazırlayıp atmıştım dondurucuya. Ertesi akşam balıkları dondurucudan çıkarıp torbaya doldurdum ve doğru arkadaşlara gittim. Hemen balıkları lavaboya döküp hafifçe buzun çözmesini bekledikten sonra penseyle tutup derileri bütün bütün çıkardım. Bu arada arkadaşın annesi de şaşkın bakışlarla beni izliyor tabi. Neyse efendim daha sonra balıkların filetoları çıkartıldı, kızartıldı, yendi vs. Çayı da içtikten sonra iyi akşamlar deyip ayrıldım. Aradan epey bir zaman geçti. Biz her zamanki gibi balık maceramıza devam ediyoruz. Neyse yine bir akşam aynı arkadaşın evindeyiz; annesi de bizimle birlikte. Şuydu buydu derken konu yine bizim balıkçılığımıza geldi. Tutuyorduk, tutmuyorduk derken annesi birden atlamasın mı : "Kenan, sen nicedir bize kerpeten balığı getirmez oldun" diye ! Latincesi "Tinca Tinca"; siz "kadife" diye biliyorsunuz ama ben o gün bu gündür "kerpeten balığı" diyorum. Bir gün denkgele 45 kiloluğunu tutar gazete de çıkarsam o zaman hiç şaşırmayın " DEV KERPETEN BALIĞI" manşetine... Rastgele, Kenan ÖZCAN
Anlatacağım anım yalnızlık üzerine. Ustam ve babam Hayrettin ERSAL sağdı. Bana avcılığı hiç anlatmadan, örnek hareketleri ile öğreten gizli ustamdır. O günlerde kalbi rahatsız olduğu için ava gidemiyordu. Vefatına dekte gidemedi. Bir çırak olarak ona güzel balıklar götürmek çok hoşuma giden bir uğraş oluyordu. Avladığım balıkları babamın nezaretinde temizlemem (bu işe çok önem verirdi), onun pişirmesi ve yanında bir duble rakı ile yememiz….. Ustam, benimle paylaştığın her şey için teşekkürler. Ruhun şad olsun.
O yıllar Kurtboğazı Barajı güzel sazan veriyordu. O zamanlar arabam yok.
Rastgelsin. Tarık ERSAL
Küçükken babamın arkadaşlarından Terzi Akın Amcaya giderdim. Şimdiki gibi hazır giyim yaygın olmadığından çocuk elbiselerimizi de Terzi Akın Amca dikerdi. Tabii provası, kumaş vermesi derken epeyce gidilip gelinirdi. Pantolon dizi tamirleri de cabası... Akın Amca avcıydı. En küçük fırsatta bile soluğu avda alırdı. Dükkanında hep avcı amcalar oturur, gürültülü bir şekilde sohbet ederler, güler eğlenirlerdi. Akın Amca’nın dükkanının duvarları kesilmiş ve teğellenmiş elbiselerin yanısıra keklik, av köpekleri ve avcı resimleri ile süslüydü. Akın Amca mezurasıyla ölçülerimizi alırken, provamızı yaparken benim gözlerim o çekici resimlerde, hayallerim ise onların canlandığı meralarda ve dağlarda dolaşırdı. İşim bitene kadar bir yandan av sohbetini ilgiyle dinler, diğer yandan da tüfek resimlerini inceler, resimlerdeki köpeklerin ağzındaki kuşu alan avcılara gıpta ederdim. Daha sonraları biz hazır giyime alıştık. Akın Amca da önce emekli oldu, dükkanını kapattı, sonra da fazla geçmedi vefat etti. Babamın diğer bir arkadaşı olan Yavuz Amca babamla birlikte gardiyan olmuştu. Cezaevinde av ve balık avı sohbetleri yapılırdı. O zamanlar küçük olan cezaevi yalnızca ilçeden ve çevre köylerden gelen mahkumları misafir ediyordu. Onlar da çoğunlukla tanıdık olurlardı. Böylelikle uzun günler kah balık ağı veya serpme örerek, kah sohbet edilerek geçirilirdi. Babam da balık ağı örmesini burada öğrenmişti. Haftasonları sanki kendileri mahkummuş gibi soluğu erkenden dağlarda alırlardı. Yavuz Amca da babam gibi sonraları cezaevindeki görevini bırakarak esnaf dükkanını açtı. Meşhur avcı olan babası Nuri Edremitli’nin mesleğini yeniden canlandırdı ve “ipçi” dükkanı işletmeye başladı. O dükkan da çok geçmeden avcıların bir mekanı haline geldi. Yavuz Amca çok edepli, çok usul erkan bilen bir avcıydı. Daha sonra Yavuz Amca birden vefat ettiğinde geride hatırda kalan hoş anılar ve birisi avcı olan güzel evlatlar bıraktı. Babamın dükkanı ise Aşağı Kahveler mevkiindeydi. Burada bir taraftan bakkal dükkanı işler, diğer taraftan da balıkçılar ve avcılar toplanırdı. Babam ve arkadaşları Büyük Menderes nehrinde ve çevre göllerde balık avcılığı yaparlardı. Topçu Ali Amca, Havacı Ali Dede, Postacı Aslan Amca yakaladıkları yayın balıklarını anlatırken yüzlerindeki heyecan ile hala gözümün önündeler. Babam serpmesini örerken bir yandan da şimdi hepsi rahmetli olan bu balıkçıların, balıkları çalındığı zaman duydukları öfkeyi paylaştığı anları, nehirde belirlenmiş mevkileri birbirlerine tariflerini dünmüş gibi hatırlıyorum. Her olay onların aklına geçmişte yaşadıkları bir hatırayı getirirdi. Kiraladıkları göllerden çıkardıkları ve ancak çuval içinde getirebildikleri büyük sarı sazan balıkları onların motorsikletlerinin arkasında hala iri ağızlarını açıp kapatırken, etraftan dolmaya başlayan kalabalık içinde avcılara karşı hayranlık duyguları uyanırdı. Onlarla balığa fazla gidemedim, çünkü sabahın çok erken saatlerinde tuzak kurmaya, ağlara bakmaya gidilirdi. Çocuk bünyem hiç bir zaman o saatte kalkıp onlara yetişemezdi. Ancak barikat kuracakları zaman, pinterleri kontrol edecekleri zaman ben de onlara katılır, Aslan Amcanın yüzüşüne hayran kalır, Topçu Ali’nin şişirilmiş iç lastikle manevralarına şaşırırdım. Pinterlerden çıkan yılan balıklarını karada tutmaya, elimden kayan yılan balıklarını parmağımı solungaçlarına takarak tekrar suya gitmelerini önlemeye çalışırdım. Yayın balıklarının dükkanımızın önünde tavandan yere kadar uzandığı o gurur anlarını hiç bir zaman unutamam. O akşam muhakkak eski avcılar arasında bunun sohbeti olurdu. Merhum Yörük Ali Efe çok iyi bir avcıydı. Eski avcılardan İpçi Nuri vefat etti, o da Yenipazar’ın namlı avcısıydı. Paşa Dede de on yıl kadar önce ebediyete göçtü. Ava gidemediği son zamanlarında bile cebinde iki üç dolu fişek taşırdı. Metin Edremitli avcılık yaparken yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak yakın zamanlarda vefat etti. Sezon açılırken benim aklıma bu eski avcılar geldi. Onlar da yıllar boyu bu zamanlar kuru ekin tarlalarının kokusunu kokladılar, tüylerin havada uçuşunu izlediler. Köpeklerinin ardında heyecanlara kapıldılar. Gözlerini korkuyla açan balıkları ellerine aldılar. Bu soylu tutkuyu bizlere aşılayarak başka alemlere göçtüler. Onlardan sadece bilgi değil, aynı zamanda ahlakı da miras aldık. Avcılığın töresini bizlere öğrettiler. Ruhları şad olsun. Bu yazımı eski avcılara adıyorum. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin. Yeni sezonda hepimize rastgele ! Mehmet Ekizoğlu (2003 AĞUSTOS)
Ana
sayfa Deniz
Balıkçılığı Tatlısu
Balıkçılığı Tehlikeli
Balıklar Balıkçı
Çantası
İLETİŞİM
Sayfa tasarım: Orhan Yılmaz
|