 |
|
DİKLİK VE PARALELLİK GERİSİ YALAN !!! | |
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
..:: Anasayfaya
Dönüş ::..
Yaşanılacak
günlerin ve de yılların iplerinin ellerimizde
olduğunu sanırız. Onları istediğimiz an çekip
alacağımızı düşünürüz. Oysa zamanın elinde oyuncak
olan bizleriz. Sahip olamadığımız zaman dilimleri
sessizce ellerimizin altından kayıp gider. Yaşam
da hiçbir şey kendimize ait değildir sanki.
Yaşanılmamış yada yarım bırakılmış o kadar çok şey
var ki geride. Yalnızca duyarak yaşadığımız anlar
kendimize ait. Umutlarımızla, düşlediğimiz
günlerimizle, o denli iç içeyizdir ki, farkında
olmadan onların akıp gittiğini görürüz. Tıpkı
ellerimizin arasından kayıp giden küçük balıklar
gibi. Yalnızca bize ait olanlarsa, bedenlerimizle
en uç noktasına kadar duyumsayarak
yaşadıklarımızdır. Kendimize ait diyebileceğimiz
şeyler işte bu anlık mutluluklardan başka bir şey
değildir. Biz bu kısa mutlulukları o denli
süsleriz ki yarattığımız bu kağıttan fenerleri
yaşadığımız günlere değil yaşamayı düşlediğimiz
dünyalara kadar uzatırız. Sonra da o fenerlerin
loş ışığında yok oluruz bir bir.
Özgürlük deriz. Sonrada tanımını her akına geleni
yapmak olarak veririz. Mutluluk deriz, tanım
olarak devamlı gülmek, eğlenmek, geyik
muhabbetleri söyleriz. Hep görünürdeki, sıradan,
tekdüze, anlamsız ve aslında ortada olan şeyleri
bulmaya ve çıkarmaya çalışırız. Bunu yapınca da
sanki gerçekten gerçek olanı zor olanı bulduğumuzu
zanneder ve bununla tatmin ederiz kendimizi.
Anlayamadığımız onca şey olmasına rağmen, hala
ufacık bir gerçek mutluluğun peşinden koşmayacak
kadar aciz olamayız öle değil mi?
Güvensizlik
duygularıyla bağlıyız insanlara. Nefretimizse her
geçen gün büyüyor. Duyumsadıklarımız anlamsızlığın
ötesinde yeniden boy veren başka duygular sanki.
Ne kötü! İnsanların böylesine acizce, böylesine
onursuzca, tüm ahlak duygularını yitirmiş, anlık
zevkler uğruna, kendilerini yırtarcasına, deliler
gibi amaçsız oradan oraya giderek her
istediklerini yaparak düşüncesizce yaşamaları. Ve
bizimde bu insanlar içinde onlarla yaşayıp korkuyu
ve mutsuzluğu tanımamız. Yaşam nereye kadar
dayanır buna bilinmez. Yada biz… her zaman olduğu
gibi o hiç tükenmeyen umutla beklenilir, ya
sevmesini bilebildiğin mutlu bir yaşama ulaşılır
yada anlaşılamamanın umutsuzluğu içinde, arkanızda
hiçbir iz bırakmadan bu zavallı dünyadan ayrılınır.
Bizi sürekli boğan şey kararsızlığın hep bizimle
var oluşudur. Beklide hayata bağlaya nedenler bu
dünyadan ayrılmamızı sağlayan nedenlerden daha
güçlüdür bilinmez. Yoksa bizler mi zayıfız
çaresiziz? Şu yalnız ve çaresiz dünyanın
sevgisizliğinden gizli gizli haz duyan hasta
ruhlar mıyız?
Dünyadan
ve içinde varolan ruhsuz, aptal, çıkarcı
insanlardan, yaşamımızı çalan ancak bir türlü
cezalandıramadığımız bir hırsız gibi nefret
ediyorum. Onların gözleri tıpkı erkek bedeninden
bıkmış bir fahişenin gözleri gibi.
Yaşam insanı katılaştırır derler, bilgi ise
olgunlaştırır. Oysaki çekilen acılar, yaşamın
gerekliliğini ortaya koyar. Bilgi yoğunlaştıkça
insanlara güven yok olur. Olgunluk beklide yaşama
duyulan gizli bir nefretin göstergesidir. Çünkü
bilgi ile yoğunlaşmış insanın kendini diğer
insanlardan üstün görme tavrı, giderek kendisine
tanrısal bir konum kazandırdığı yapay kaçışın
yolunu hazırlar Söze sığınarak yaşanlarsa, yaşam
tarafından elinin tersiyle bir kenara itilirler.
İnsan için gerçek yaşam böylesine bir yaşama
karşın yaşama cesareti göstermektir. Bu cesareti
yitirenlerse kendi hayatını çalan hırsızlardır.
Korkaklar ışığa değil geceye sığınırlar. Çünkü
tutku kendi kaynağını tüketir durmaksızın. Kötü
bitirilmiş bir yaşam ona kötü başlama istencinden
başka bir şey değildir. Çünkü bizler içimizde
uyuyan yılanın dişlerinin gün gelip zehirle
dolmasını bekliyoruz. Yaşamı sinsice ve ikiyüzlüce
yaşamak, doğanın insana sunduğu ama zehri fark
edilemeyen büyülü şarabıdır. Tutku tüm bedenleri
yutmaya hazır bir oburdur. Sahte bir dünya daha ne
kadar böyle bir tutkuyla beslenecek? Yüzümüze
vurulmuş her damga ardına gizlenilmiş ikiyüzlü
yaşamın izidir. Deşifre edilmemiş kader, tanrı yı
yüceltir yüreği alçaltır. Yaşamı yüreğimize eğreti
duran bir elbise gibi giymemeliyiz.
Söylenecek
yazılacak yada konuşulacak çok şey var. Çünkü
çevremizdekiler arasında kendimize yer açmakla o
kadar meşgulüz ki, asıl erdem sayılacak yüce
karakterleri görmezden geliyoruz. Hatta daha da
ileri gidiyor pek çok beyni, pek çok kişiliği,
ruhu mahvedip yok ediyoruz.
Hayır, gerçek
yaşam bu değil. Gerçek mutlulukta bu anlık
geyikler değil. Basite ve şekilsizliğe indirgenmiş
bir yaşam, sevgiye susamış çocuksu yürekleri boğar
ve yok eder. Artık görünenin ardındakileri arama
zamanı geldi. Gerçek mutluluğu, gerçek sevgiyi,
gerçek onuru, şerefi, sadakati, sorumluluğu,
gerçek bilinci. Buna ulaşmalıyız. İşte o zaman her
şey çok daha muhteşem olacak. Yönelin, bir şekilde
doğruya, gerçek olana, saf, katıksız olana..
Yalnız söyleneni duyuyorsak, yalnız açığa çıkanı
görüyorsak, ne görebiliyor ne de duyabiliyoruz
demektir…
|
|
|
|
|