..:: Anasayfaya
Dönüş ::..
“Yıllar önce
Vermont’da bir yaz geçirmiştik. En kuzeyde, yeşil
dağlar ve ağaçlar ülkesindeydik. Evimizin önünden
geçen toprak yol bağımsızlık savaşından buyana hiç
değişmemişti. O kadar az kullanılıyordu ki, ne
zaman bir otomobil görünse, misafir geldiğini
anlıyorduk. Duyulan en yüksek ses, tepenin
arkasındaki inekten arada bir gelen “möö” sesiydi.
Şarabın tükenip mumların sonuna yaklaştığı, ay
ışığının kusursuz olduğu bir gece karıma, “sen
gördüğüm bütün kadınlardan daha güzelsin”
demiştim. Bunları söylerken doğrudan ona
bakıyordum, oda dönüp bana baktı. Şükürler olsun
ki o anda bir matematikçi gibi düşünmemişti. Öyle
yapsaydı, iltifatımın saçma olduğunu, hiç de doğru
olmadığını söylerdi. Çünkü sözlerim doğru olsaydı
şu sonuç çıkacaktı. Gördüğüm bütün kadınların
hepsinden daha güzel olmakla, aynı anda benim
sevgi dolu bakışlarımın hedefi olduğu için,
kendisinden de daha güzel olması gerekirdi ki bu
imkansız olurdu. Benim sözlerimi kesinliğin nesnel
ışığında değerlendirseydi onları anlamsız
bulurdu....”
Bu örneği verdim
çünkü aslında bu örnek bir çok şeyi tek başına
anlatabiliyor. "Matematikçiler aşıkların tersine
kesin olmamaktan nefret ederler. Kesinlik
matematikçinin kalite damgasıdır." Daha ortaokul
ikinci sınıfta gördüğüm Dik üçgenle başladı
matematiğe olan bu korkunç aşkım. Matematikle
ilgilenen bir çoğumuz bir teoreme yada o teoremi
ispatlayana karşı bir hayranlık duyarız.
Duygularının daha yoğun olduğu bazılarımız ise bu
hayranlıkla birlikte içten içe bir kıskançlıkla
anar o kişiyi, bu teoremi bizden daha önce bulduğu
için. İşte tam da bu kıskançlık ve hayranlık
duygularının arasında gidip gelirken hissettiğimiz
merak duygusudur bizi matematiğe çeken. Bilineni
anlama, bilinenin ardındakini bilinmeyene yönelme
onu anlamaya çalışma isteği, çoğu zaman bizi aynı
noktaya ulaştırır. Matematiğe.
Gözlerin ve yüzlerin
ötesinde bir şeyler vardır. Zamanın bile
erişemediği yerlerden doğup, içimizi ısıtan; kimi
zaman bize ıstırapların en büyüğünü yaşatan, kimi
zamansa bizi mutlulukların doruğuna taşıyan
duygulardır o şeyler.Kabusların alt alta gelmemiş
satırlarında başlar serüvenleri. Toplamanın
değişme özelliğini öğrenen çocuk edasıyla sessizce
yaklaşır ve yavaşça –ve belki de gizli bir büyüyle
içten içe sokularak karşımıza çıkar yaşanması
muhtemel anlar.
Hayat, anların
olduğu kadar zevklerin ve aşkların da mekanıdır.
Kim bilir aşkı anlatmak onu yaşamaktan bile daha
zordur. Ya da kendini bir şeye adamak ve bunu
itiraf etmek.
Çözülmemiş
gerçekler, ussal ilgi beklerken, nicedir ortaya
çıkmaya korkan düşün gücü bulur kendisini
açıklığın ve irdelenmişin ortasında. Verilenlerin
alındığı alınanların geri verildiği, elde
kalanların bile elbet kullanılarak bir senteze
varıldığı duyumsamalardır matematik ve bu sonuçta
mutlulukların en büyüğünü yaşamaktır matematiği
sevmek...
Aşk, tutku ve
estetik gerektirir. Zaten estetiğin olduğu her
yerde duygu vardır. Bu yönden bir sanattır belki
de matematik. Sanatçısı kendini aşkına adamış bir
sanat hem de ..
Dertler, günlük
sorunlar, rakamların dilinden çözüme ulaştırılır.
Bir sorunun çözümünü bulmak, hayatını sonuna dek
yetecek kadar para kazanmakla eş değerdedir belki
de. Matematiğe duyduğu aşkı anlatan herkes hemen
hemen aynı şeyi söyler.
Sayılarla oynarlar,
yaşamı sayılarla inşa ederler.
Aslına bakarsanız
matematik aşıkları, kendi aralarında sıkışıp
kalmışlar gibi. Ne başkaları onları anlıyor ne de
onlar başkalarını. Düşündüklerini yazamıyorlar ve
bundan yakınıyorlar... Gerek duymuyorlar yazmaya
belki de... İçlerinde kopan fırtınalar vardır
belki de. Bunu saklamaya çalışıyorlardır da
başkaları göremiyordur, kim bilir? Ama şu bir
gerçek ki matematikçiler deniz kızları gibi yalnız
birbirleri için şarkı söylerler.
Yada gerçekten
hayattan kopmuş değillerdir. Aldatmacadır bu
ilgisizlikleri. Öyle ya bitişlerde başlangıçlar
olduğunu da kanıtlayan onlar değil mi?
Çevremizdeki onca
farklı olmaya, yada öyle görünmeye çalışan ve bu
uğurda görülmemiş kılıklara girerek, şahsen benim
anlam veremediğim ve inanmakta güçlük çektiğim
onca hareketleri yapan o saygı değer insanların
aksine, gerçek matematikçiler, aslında sınırlarda
yaşamanın nedemek olduğunu, çoğu zaman nasıl
hayatı güçleştirdiğini hep çok acı deneyimlerle
bilmişlerdir. Bunu bildikleri için, sözüm ona
farklı kişilerin aksine, onlar hep kendi
farklılıklarını ortadan kaldırma için çoğu zaman
istemedikleri şeyleri yapmak zorunda kalmışlardır.
Sadece çevreden soyutlanmamak v.s gibi duyguların
yada olayların ortasında kalmamak uğruna
içlerinden geçen pek çok şeyi yapamamışlardır.
Tabi böyle bir davranış yolunu seçen bu sınırdaki
matematikçiler, gerçekten kendilerini iyi kamufle
edemediklerinde, "ay ne kadar yapmacık, kendisini
nekadar beğenmiş, ukala" ve daha bir çok sıfatla
anılırlar. Onları analiz edemeyecek bırakın
analizi anlayamayacak konumda olanların bu
sıfatları koyması da herhalde ancak ve ancak
"insana" mahsus bir şeydir... Her ne ise konuyu
fazla dağıtmakta yersiz.
Velhasıl Anlaşılması
zor insanlardır. İstemekle yapmak arasında
kıvranırken sözüm ona "insanlar", onlar yapmaya
uğraşıyorlar. Hep bir adım öndeler diğerlerinden.
Düşünmeye çalışırken insanlar, onlar bu düşünün
semeresini toplamaya başlıyorlar bile. Başkaları
kurgularken onlar buluyor yanıtlarını...
İlerliyorlar ama
"kimse" görmüyor ki...
Belki de böyle
olmasını kendileri istiyorlardır bu da bilinmez.
Ama hızlı ve emin adımlarla, kimseye çaktırmadan,
hiçbir şeye aldırmadan, kendi hallerinde, kendi o
onurlu çizgilerinde, doğruyu yaparak değil doğru
olarak ilerledikleri kesin.