|
sessiz ölüm

Hüseyin Karabey'in filmi 'Sessiz Ölüm',
F tipi cezaevlerine örnek oluşturan Avrupa tecrit cezaevlerinin karanlık geçmişini anlatıyor. Ne yazık ki, bu kurumlar sadece dünün değil, bugünün de gerçeği halinde
Sevin OKYAY Filmin afişinin tam ortasında, beyaz üstünde beyaz, bir lavabo var. Hüseyin Karabey'in
'belge-film'inin kurmaca bölümünden bir manzara. Karabey, tanıklarının anlattıklarıyla tecridin gözümüzde canlanamayacağını düşünerek Jülide Kural'ın oynadığı kurmaca bir bölüm de eklemiş.
Bir mahkûm, floresan ışıkla aydınlatılan tertemiz hücresinde. Bir yatak, bir masa, lavabo, tuvalet. Tertemiz, bembeyaz, apaydınlık. Adalet Bakanı'nın deyişiyle, 'beş yıldızlı otel'. Avrupa tecrit cezaevlerinde yılları geçmiş Alman, İtalyan, İrlandalı, Bask eylemcilerin tanıklıklarını dinlerken, arada kurmaca karakterin hücredeki hayatını da izleme imkânı buluyoruz. Hep aynı dört duvar arasında, tek başına, dışarıyla yegâne bağlantısı günde üç kez yemek getiren gardiyanın ayak sesleri.
Hücre dışında hiçbir şey görmüyor, duymuyor, hissetmiyor. Dışarıyla da, içerideki diğer insanlarla da bağlantısı sıfır. Karabey, bize durumu biraz olsun anlatabilmek için bu yöntemden yararlanmış, ama onun da dediği gibi, tecrit anlatılmaz. Gene de, anlatmaya çalışmak bile yürek dağlayıcı bir filmle sonuçlanabiliyor.
Hüseyin Karabey, önceki filmi 'Boran'ın gösterimi için Almanya'ya gittiğinde 'Sessiz Ölüm'ün ilk adımları atılmış. Tecritte Avrupa standardını sorgulamasına yol açan da, F tipleri tartışılırken, daha ölüm oruçları başlamadan önce Adalet Bakanı'nın verdiği, 'Avrupa standartlarını Türkiye cezaevlerine getireceğiz' yolundaki demeç.
Her yerde sabıkalılar
Araştırınca, Avrupa'nın da, tecrit cezaevlerinin de sabıkalı olduklarını görmüş Karabey. Aylarca, yıllarca tecritte kalmış eylemcilerle konuşmuş: Alman Irmgard Möller, Günther Sonnenberg, İtalyan Domenico Maracino, Salvatore Francolacci, Bask Tomax Karrera Juarros, Kuzey İrlandalı Jim Mc Leigh'in de aralarında bulunduğu, eski siyasi tutuklular...
Möller ve Sonnenberg, hapisten çıktıktan sonra kendi ülkelerinde kimseyle söyleşi yapmayı kabul etmemiş. Oysa 'Sessiz Ölüm' için yalnızca Karabey'le konuşmakla kalmadılar, gala için Türkiye'ye de geldiler. Aynı şeyler burada da olmasın, Türkiye, ancak işine geldiği zaman örneklerini izlediği Avrupa'ya bu konuda benzemesin diye.
Tecrit, bir ay bile sürse tutuklu üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Görme, işitme duyularını yitiriyorsun. Mesafeler, orantılar ortadan kalkıyor. Konuşmayı unutuyorsun. Sonnenberg, yıllar sonra hapisten çıktığında, insanlar sorduğu sorulara cevap vermiyor diye kızıyormuş. Derken o soruları sormadığını, sadece düşündüğünü fark etmiş. Tecrit, bembeyaz bir zamansızlık içinde, düşünme ile konuşma arasındaki farkı yok ediyor çünkü. İntihar oranı da yüksek, Fransa'da sadece geçen yıl bu rakam 150'yi bulmuş. İntihar süsü verilmiş infazlar da arada kaynıyor.
Tek kişilik tecridin bir gömlek aşağısı,
üç kişilik tecrit. Almanlar bu yöntemi çok seviyor. Ama bu yöntem, iki kişinin birleşip üçüncüye karşı cephe alacağı, sonuçta birbirlerini yok edecekleri varsayımı üzerine kurulu. İrlandalılar ibe daha iyi durumda, çünkü onlar hücrelerde iki kişi kalıyorlar. Tecrit cezaevlerinde en şanlı kazanımın mimarı da İrlandalılar oluyor.
'O da Bir Ana' (Some Mother's Son), Bobby Sands'in öncülük ettiği, 12 kişinin öldüğü bu açlık grevini, Türkiye'deki durumdan daha iyi kavramamızı sağlamıştı. ABD'deki tecrit yerine prangalı kadın mahkûmları otuz gün çalıştıran, çadırlarda yaşanan, mahkûmların köpekten daha ucuza beslendiği cezaevi ise, gerçekten dudak uçuklatacak cinsten. Karabey'in görüntülerini Uluslararası Af Örgütü'nden aldığı cezaevinin bulunduğu Maricio County'nin şerifi; belgeselci Errol Morris'in katilleri, işkencecileri, cellatlarıyla aynı deftere yazılmayı hak ediyor.
Hüseyin Karabey'in filmi, Akademi İstanbul ve Kadıköy Beksav'da oynuyor. DVD projeksiyon, çünkü imkânlar ancak buna elvermiş. Bu da genç insanların film yapmasını sağlayan yeni bir yöntem diye düşünün. Görsel olarak pek bir kaybınız yok, zaten görsel kaybı kazancı düşünecek haliniz de kalmayacak.
Karabey kendisiyle hesaplaşmak, kendisi anlamak için anlattığını söylese de, aslında bize anlatıyor. Ona kulak verin, çünkü korkunun ecele faydası yok. Bilme korkusu da, en bencil, en geriletici korkuların başında gelir.
KITAP TANITIMI
'Sessiz Ölüm'de Avrupa cezaevlerindeki tutuklularla, onların yakınlarıyla, avukatlarıyla, psikologlarıyla yapılan röportajlar yer alıyor
SESSİZ ÖLÜM
Hüseyin Karabey, Metis Yayınları, 2002, 181 sayfa, 5 milyon 200 bin lira.
20 Aralık 2000 günü devlet, F tipi cezaevi uygulamasından vazgeçilmesi için ölüm orucuna giren tutukluların bulunduğu cezaevlerine ani bir operasyon düzenleyince şaşıranlarımız olmuştu. Operasyonun sonunda onlarca kişi öldü, hayatta kalan tutuklular ise F tipi cezaevlerine sevk edildi. Oysa kısa bir süre önce, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, F tipi cezaevi uygulamasından vazgeçildiğini söyleyip güvence vermişti.
Ama bizden saklananlar ortaya çıktıkça, mahkûmların ölüm orucuna gireceğinin önceden tahmin edildiği, buna karşı yapılacak operasyona yaklaşık bir yıl önce karar verildiği ve en ufak ayrıntısına kadar ta o günlerde planlandığı anlaşılıyordu.
Hüseyin Karabey, şaşırmayanlardan. Çünkü o, daha bu operasyon düzenlenmeden aylar önce, F tipi cezaevi uygulamasının yürürlüğe konacağı "Avrupa standartlarını Türkiye cezaevlerine getireceğiz. Cezaevlerimiz Avrupa'dakiler gibi olacak" sözleriyle açıklanır açıklanmaz harekete geçmişti. Avrupa'daki cezaevlerini görmek, bu standardın ne mene bir şey olduğunu anlatmak için bir belgesel film yapmaya karar verdi. Frankfurt'tan Bilbao'ya, Belfast'tan Bolonya'ya Avrupa'nın çeşitli merkezlerinde, hücreye kapatılarak sosyal ve duyusal tecride maruz bırakılmış siyasi mahkûmlarla konuştu. Sonunda "Sessiz Ölüm" adında, bir buçuk saatlik bir belgesel film yaptı. Şimdi ise bu araştırmasını kitaplaştırdı. Kitapta, uzunlukları nedeniyle filmde kullanılamayan orijinal röportajlar yer alıyor. 'Sessiz Ölüm', Metis Yayınları'nın, 'beyaz' ve 'steril' olanın egemenlik alanında kendi dilini dolaşıma sokamayanlara bir ifade olanağı yaratmak için yayımladığı
'siyahbeyaz' dizisinden çıktı. 'Sessiz Ölüm' kitabında on yedi röportaj var. Karabey'in konuştuğu kişilerin birçoğu, yaşadıkları tecrit hakkında ilk kez röportaj veriyor. Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun ilk ekibinden Irmgard Möller, Bask halkı için direnişin sembolü olan Mitxel Zarazketa, neredeyse bütün yaşamı cezaevinde geçen Jim McVeigh, kendi ülkelerinin en önemli siyasi mahkûmları olarak anılıyor; çok uzun süre -ortalama 15 - 20 yıl tecride maruz kalmışlar.
Hücrede geçirdikleri yıllar hakkında konuşurken kendilerini ifade etmekte zorlanıyorlar; bu öyle bir durum ki, kendini ifade edemeyişin oluşturduğu alt - metin, tecritin asıl amacının ne olduğunu, kimi zaman röportajın kendisinden bile çok daha etkileyici bir biçimde anlatabiliyor.
Hüseyin Karabey, mahkûmlarla onların yakınlarıyla, avukatlarıyla, yardım aldıkları
psikologlarla da konuşmuş. Tecridin izini sürdükçe, uygulamanın kimler tarafından nasıl gerçekleştirildiğine ilişkin ayrıntılara da ulaşan Karabey, bunlara röportaj aralarında çarpıcı görsel malzemeler
eşliğinde yer vermiş. Bu bölümlerde, uygulamanın 'inceliklerinden', çocukluğu toplama kamplarında geçtikten sonra hayatını en etkili tecrit yöntemlerini bulmaya adayan bilim adamlarından bahsediliyor.
Hüseyin Karabey'in bu çalışmasının en önemli yanı, tecridin bir geri kalmışlık meselesi değil, 'uygar' ve 'gelişmiş' Batı devletlerinin de yoğun olarak uyguladığı bir yöntem, yani bir iktidar meselesi olduğunu göstermesi. 'Sessiz Ölüm', bu bağlamda, başka kitaplarla birlikte okunduğunda çok daha zihin açıcı olabilecek bir çalışma; özellikle, Michel Foucault'nun, iktidarın kendini gösteriş ve debdebe içinde dışa vurduğu ve gücünü bu gösterişten aldığı eski siyasal sistemden, iktidarın giderek görünmez
hale geldiği modern siyaset sistemine geçişe koşut olarak 'fiziksel cezalandırma'nın yerini 'bilinci yok etme'nin almasından bahsettiği 'Hapishanenin Doğuşu' adlı yapıtıyla birlikte okunduğunda. Modern iktidarın nasıl bir gelecek hazırladığını bize önceden haber veren Kafka'nın 'Dava'sı ve 'Şato'su da, bu okuma sürecini daha da zenginleştirecek başka iki kitap.
Çok önemli bir toplumsal işlevi cesaretle yerine getiren Hüseyin Karabey'in kitabı; her türlü inkârı, yalanı, demagojiyi, bilgisizleştirmeyi, iktidar oyununu bozmak için orada duruyor. Yarın öbür gün tekrar şaşırmak istemeyenler için.
BIRAKIN MUNZUR OZGUR
AKSIN
Dersim’de bulunan 85 km
uzunlugundaki Munzur Vadisi ve çevresi; sekiz adet baraj
ve hidroelektrik santral projesi nedeniyle yok olmakla
karsi karsiyadir. Bu projelerin hayata geçmesi halinde
Munzur Vadisi ve çevresi, tam bir yikima ugrayacaktir.
Munzur Vadisi dogasinin yikima ugratilmasi, ayni zamanda
ciddi demografik degismelere yol açarak; büyük çaptaki
göçlere de neden olur. Çünkü, Dersim’de yasamin
ekonomik ve kültürel altyapisi dogadir. Barajlarin
yapilmasiyla Dersim insaninin tek yasam kaynagi olan doga
yok edilir ve bu da tüm hayatin yok olmasi anlamina
gelir. Munzur Vadisi’nde yapilacak barajlar ile
hidroelektrik santraller 84 köyün yasam olanaklarini,
dogrudan ve dolayli olarak tehdit etmektedir. Bu da daha
simdiden ciddi bir göçün habercisidir. Barajlarin
Munzur’a ve dolayisiyla Dersimli’ye faturasi bu kadar
agirken, bölgedeki hidroelektrik santrallerinin tümü
ile üretilmesi planlanan yillik elektrik enerjisi,
akarsulardan elde edilen toplam enerjinin sadece
%09.7’si kadardir. Bu Türkiye’nin enerji toplamina
oldukça düsük bir katkidir. Buradan elde edilmesi
planlanan gelir de, daha baska kaynaklardan ve bu kadar büyük
yikimlar yaratmadan elde edilebilecek bir gelir
miktaridir. Diger yandan, Dersim’de turizm ve
hayvancilik potansiyeline yönelik planlamalarin maliyeti,
baraj ve hidroelektrik santrallerin yapim ile isletme
maliyetlerinden daha ucuzdur. Çünkü, turizmin ve
hayvanciligin dogal altyapisi, Dersim cografyasinda zaten
mevcuttur. Yukarida belirttigimiz nedenlerden de
anlasilmaktadir ki; Munzur Vadisi Barajlar Projesi,
sosyal, ekonomik, demografik, ekolojik ve jeolojik sonuçlari
düsünüldügünde uygun olmayan ve ayni zamanda da
verimsiz bir projedir. Orada yasayan/yasayacak olan
insanlarin yasam kaynaklarini ve bölge dogasinin
barindirdigi güzellikleri, nadiren bulunan bitki ile
hayvan türlerini ve ilin turizm potansiyelini yok edecek
bir projedir. Kisacasi bu proje Dersim’i yok etme ve
insansizlastirma projesidir. Tüm bu nedenlerle,
Munzur’daki bu yikima karsi çikmak, insani bir
sorumluluktur.

INSANLIGIMIZ NEREYE
insani insan yapan degerler vardir.Olmazsa olmazlaridir
onlar insan oglunun. Kollektif yasam ve dusunmek bunlarin
en onemlileridir belkide. Insani tarif ederken en cok
kullandigimiz cumleyi hatirlayalim isterseniz "insan
dusunen ve paylasan bir hayvandir."deriz.Simdi ise
gercekligimize donelim ve bu tanimin var olan
gercekligimizle ne kadar ortustugune bir goz atalim
. Dusunen beyin sorgulayan beyindir ayni
zamanda bunu kabul etmeyeneniz yoktur sanirim. Dusunen
beyin hayatini yonlendiren daha guzel bir yasam icin
mucadele eden insani yaratir. Kendini akintiya kaptirmak
ve gelisi guzel yasamak insanin dogasina aykiridir,
yada biz bugune kadar bunun boyle oldugunu
saniyorduk. Donup cevremize baktigimizda ne kadar hayatini
yonlendiren ve onu sorgulayan insanlarla karsilasitgimizi
bir dusunelim. Cevremize baktigimizda diyoruz cunku insan
oglunun kendine bakma noktasinda objektiflikten ne kadar
uzak oldugunu biliyoruz. Eger objektif bakabildigine
inananlardansaniz kendi yasantinizada bakabilirsiniz
elbette. bir dusunelim gercekten kendi hayatini
yonlendirebilen bulundugu yerde kendi insiyatifiyle
olabilen kac kisi var acaba. Yasanmasi istenilen hayatla o
an yasanilanlar ne kadar bir biriyle uyum icerisindeler.
Aslinda kendi hayatimizi yonlendirme noktasinda hicte
istekli olmadigimizin bir gostergesi degilmi bu .
Yonlendirmek istemiyoruz cunku sorgulamiyor ve olaylari
birbirleriyle butunluklu bir sekilde ele almiyoruz. Ve
sonucta donup baktigimizda ben neden buradayim sorusunu
kendimize cok rahat sorabilirken bunun cevabini asla
veremiyoruz. Sorunun cevabi net aslinda orada olmamak icin
hicbirsey yapmadigimiz icin aslinda. cikartilan her
yasayla egitim hakkin elinden alinirken ses cikarmadigin,
yeni her yasayla birazdaha fakirlesirken sadece seyirci
kaldigin icin oradasin aslinda.
Her sistem kendi insan kisiligini beraber yaratir.
Bizim yasadigimiz sistemin yaratmak istedigi kisilik ise
dusunmeyen sorgulamayan boyun egen sadece sistemin
carkinin donmesi icin yasayan insan tipidir. Ise yaradigin
olcude ve ise yaradigin surece degerlisindir onun icin.
Olmen fakirlesmen yada aci cekmen onun icin onemli degildir
. Kendi isine geldigi kadar dusunen insan istiyor
yasadigimiz sistem. Eskisinden daha gelismis bir toplumda
yasadigimizi dusunuruz herzaman gelismisligi sadece
teknoloji kavraminin icine sikistirarak. Belli alanlarda
gelisitigimiz ve uzmanlastigimiz gercegi elbetteki
yadsinamaz.Artik beynimiz burjuvazi araciliginin yeni
teknolojileriyle daha rahat yikanabiliyor bu elbetteki bir
gelisme ama hangi sinifin cikarina bir gelisme orasida
acik. Sistem gelismeden tek tiplestirmeyi anliyor.
Alaninda uzman olan kisiliklere bir bakalim
isterseniz. Ornek olarak alaninda uzman bir fizik
muhendisini ele alalim o belki alaninin en iyisi her turlu
fizik probleminin altindan kolayca kalkabiliyor peki ayni
kisi edebiyattan felsefeden siirden ne kadar haberdar hic
dusundunuzmu. Bunun neresi gelismisliktir dusunsenize bir
onca gelismeye ragmen insanlik hala einsteini anabiliyorsa
var olan sistemin uzman yaklasiminida daha rahat
anlayabiliriz aslinda. Tek tip dusunen beyin tek tip yasamida
yaratiyor beraberinde . Kendi dar dunyasina tikilip kalmis
sosyalligini alabildigine yitirmis, hatta sosyal yasami
haftada bir sinema yada tiyatroya gitmekten ibaret goren
bunu yaptiginda ise ne kadar sosyal bir insanim diye
ovunen insan musvettelerinin arasinda kalmisiz.
Paylasimdan uzak kendini yasayan ve yasatan insan tipi.Bunu yaparkende aslinda gunbe gun kendindini tuketen.
Baskalarinin acilari uzuntuleri onu ilgilendirmez
celiktendir onun yuregi yada binlerce km otede olanlar
icin aglayabilirken ornegin somalideki aclari gorunce agliyan,
yanibasindaki coplukten yiyecek toplayanlara gozlerini
kapayandir o. Taki kendisi aci
cektiginde yani basinda paylasacak birini bulamiyincaya
kadar. O zaman is isten gecmistir aslinda sadece yanliz
basina aci cekenler kervanina bir kisi daha eklenmistir
hepsi bu. Bir dost sohbetinin tadini ne verebilirki
insana. Pc basinda gecirilen saatler yada populer amerikan
filimlerini izlemekmi . sevgiye dostluga
paylasima yabancilasmis insanlar ordusunun bir erisindir
artik. Yani basimizda insanlar olurken halklar
katledilirken kendi dar dunyamiza kendimizi hapsetmek
kafamiza kuma gommek ne kazandirirki bize. yikalim artik
beynimizin hapsedildigi hucreleri ve gercege donelim. ve
insanligimizin gereklerini yerine getirelim dusunelim,
paylasalim , dertlerini dinleyelim dostlarimizin . yuzleri
asik oldugunda neyin var diye sorabilelimki bizim ayni
soruyu duyamaya ihtiyacimiz oldugunda bu soruyu
sorabilecek birileri olsun etrafimizda. Cevremizle
ilgilenelim neden insanlar birer birer oluyor ulke
topraklarmizda yani basimizdaki olumlere seyirci
kalmayalim. Olum oruclarindan bahsediyoruz mevsimleri
bulan olum oruclarindan. Unutmayalimki onlar kendi
konulduklari hucreleri parcalamak icin degil insanligin
konudugu hucreleri parcalamak icin birer birer oluyorlar.
Dusundugumuzde zindanlarda olmalarina ragmen onlarin
bizden daha ozgur olduklarini gormek hicte zor degil
. En azindan onlarin beyinleri ozgur degilmi kendi
dusunmek istediklerini dusunuyorlar sistemin istediklerini
degil, kendi idealleri icin olebiliyorlar olebilme
ozgurluklerini kullanarak..
insanligimiza sahip cikalim ellerimizden kayip gitmelerine
izin vermeyelim. Yureklerimiz avucumuzda savasalim
insanligimiz icin. paylasalim sevelim dusunelim yani insan
oldugumuzu hatirlayalim.
|