Dıgıdık dıgıdık uygarlık*
Avrupalı takımın toplumsal belleğine
'Türk' kavramıyla ilgili ilk olumsuz imge, Atilla'nın çapulcu ordularıyla
karşılaştıkları 450'li yıllarda düşmüştür. Şimdi bu sözler üzerine, bu
satırların yazarına nefretle karışık bir tutku besleyen MM, yani Mürteci
Milliyetçi kesimin internet yoluyla yağdıracağı mesajları görür gibiyim:
"Vay, ulu hakan Atilla'ya sen nasıl çapulcu dersin!" diye naralanacaklar. Oysa
Atilla, günümüz babalarının beslediği çapulcu çetelerinden birkaç kat daha fazla
adam besleyen, büyücek bir mafya babasıydı, o kadar. "Ayinesi iştir kişinin,
lafa bakılmaz", düsturundan hareket edersek, tarihte Atilla'nın ordularıyla
yaptıkları ile Alaattin Çakıcı'nın, Kürşat Yılmaz'ın, Dündar Kılıç ya da
herhangi bir mafya babasının faaliyeti arasında yalnızca çap farkı görürüz.
Nedir Atilla'nın becerileri? Şimdiki
Macaristan'da barbar kral Rugas'ın yerine geçer geçmez, ilk işi rakibi ve kardeşi
Bleda'yı temizlemek olmuştur. Çevresine topladığı çapulcu ordularıyla Balkanlar'a
saldırmış, haraç veren kentlere dokunmayıp, haraç vermeyi kabul etmeyen ülkeleri
yağmalamıştır. Örneğin 2. Theodose'dan iki kez haraç alıp, Bizans'a
ilişmemiştir. Fransa'da Metz kentini yağmalamış, haraç ödeyen Troyes kentini rahat
bırakmıştır. İtalya'da Aquilleo, Milano, Podova bölgelerini talan edip, Papa Birinci
Leon'un verdiği haracı cebe atınca, Macaristan'daki inine dönmüş, döner dönmez
ölmüş, öldükten hemen sonra da kurduğu sözümona imparatorluk darmaduman olmuştur.
Yasalar mı yazdırmıştır Atilla? Saraylar mı yaptırmıştır? Kayıtlı kuyutlu,
gelenekli görenekli devlet falan mı kurmaya çalışmıştır? Yok canım. Vergi bile
toplamamıştır. Çapulcu ordularıyla ayakta tuttuğu ekonomi sistemi, BAŞKASININ
KURDUĞU sistemden haraç, başkasının uygarlığını yağma ve birikimini talana
dayalıdır. Bizdeki mafya babalarının bir 'Milli Cürüm Federasyonu' çatısı
altında birleştiğini düşünün, işte öyle bir şeydir Atilla'nın haraç
imparatorluğu.
Atilla, bir Hun mafyası imparatorudur.
Ancak bizim kitaplar, Atilla'nın Hunların başına geçmiş bir Türk olduğunu yazarlar
övünerek. Batılılar mı çıkarmıştır da biz onlardan mı ithal etmişizdir
Atilla'nın Türklüğünü, yoksa biz mi sahip çıkarak inandırmışızdır Batı'yı,
Atilla'nın Hunları yöneten bir Türk olduğuna, bilmiyorum doğrusu. Bildiğim ve emin
olduğum tek gerçek, her Batılı'nın bilinçaltında, Türk sözünün önce Atilla'yı
çağrıştırdığıdır. Atilla deyince de Avrupa'yı kasıp kavuran, yangın yerine
çeviren bir yağmacı barbarı anımsarlar. Zaten bizim Türkiye'de yaşayan ve Orta
Asya'daki etnik kökenleriyle ilgisi alakası olmayan Türk milletinin, niçin ve
ısrarla, ne kadar çekik gözlü Moğol, Hun vb. varsa hepsini atalarımız diye
bağrına basmasını, yakıp yıkmaktan oluşan tarihlerine sahip çıkmasını,
övünmesini ve onun bunun malını iç etmekten oluşan cengaverlik becerileriyle
böbürlenmesini asla anlayamayacağım. Aslında anlıyorum da, 'insan' olarak
kabullenemiyorum anladıklarımı. Yoksa aynı Türkiye, bugünün çetecilerine,
çapulcularına, mafyacılarına ve katillerine de 'Türkiye seninle gurur duyuyor!' diye
bağırıyor. Değişen bir parametre yok, dünden bugüne. Bu parametrelere ters düşen
ve aykırı kalanlar, aslında böylesine açık seçik bir sürüngenliğe hâlâ hayret
eden bizleriz, yani bir avuç düşüngen insan.
Şimdi bayram değil seyran değil, eh,
Şeker Bayramı da bitti, niye bizim MGK, durup dururken Atilla'yı öptü, diyeceksiniz.
Daha öpmedim. Yarını bekleyin.
Dıgıdık dıgıdık uygarlık
(2)
"Haberleri dinliyor her gün
Bizim buzdolabı
Korkuyorum valla
Klasikleri de okuyordur
Allah bilir...
Böyle giderse bu
Komünist de olabilir
Nereden öğrendi bilmem ama
Çince de konuşuyor bizim buzdolabı
Üstelik o, Amerikan malı."
DENİZ DEĞİRMENCİ
* * *
Tarihçi Rene Grousset'nin, hayatımda özel bir yeri vardır. Bana her şeyden önce
din sosyolojisine duyduğum ilgi ve kazandığım bilginin yollarını açan sevgili hocam
Prof. Cahit Tanyol, mezuniyet tezleri babında benden özel bir talepte bulunmuştu.
Diğerleri gibi tez hazırlamak yerine, Rene Grousset'nin 'Tarihin Bilançosu'
kitabındaki Orta Asya bölümünü olduğu gibi Türkçeye çevirecektim. Çevirdim. Bir
Türk ırkı ve Atatürk hayranı olan Grousset'nin, aziz milletimin en azından
sahiplendiği soya değgin anlattıkları, Prof. Tanyol ve benden sonraki öğrencilerinin
ne kadar işine yaradı bilmiyorum. Ama ben çok yararlandım.
Rene Grousset, dünya tarihinin büyük
macerasında geniş yer ayırdığı Türkleri, zor çevre koşullarının tavında
dövülmüş, her değişime ayak uyduran zeki ve pratik bir ırk olarak tanımlar. Ancak
Türkler, yerleşik ve yazılı olmayan, dolayısıyla güçlü rüzgârların erozyonuna
açık bir göçebe kültürün insanlarıdır. Öylesine zayıftır ki özgün
kültürleri, Çin'i işgal ettikten bir süre sonra Çinli, Hindistan'da Hintli olup
çıkarlar. Çin ve Hindistan yerine Arap Yarımadası'nı istila eden Türklerin,
Şamanizm'i bırakıp Müslüman olmaları ise İslamiyet ve Halifelik bayrağını
Haçlı Orduları'na karşı Araplardan daha etkin biçimde savunmalarıyla
sonuçlanmıştır. Yani Türkler, bir tür kalıp macunu gibidirler. Girdikleri yerleşik
toplumların biçimini alırlar, ancak bu yeni biçimlerini 'leadership' olarak kullanacak
kapasiteye sahiptirler. Ama, özgün kişiliklerini yitirmek pahasına...
Osmanlılar, bu bukalemun yeteneğinin en
parlak örneği sayılır. Arabistan çöllerinde, Fars ve Arap kültürüne sahip
çıktıktan sonra Türklüğü bir yana koyup, hatta yeni zenginin yoksulluk günlerini
yadsıması gibi Türk adını bile duymaktan utanç duyarak, bir yamalı bohça
kültürü yaratmışlardır. Yamalı bohça oluşu, yarattıkları kültürün değerini
elbette düşürmez. Ama gün gelmiş ve yamalı bohça, spiral bir döngüde tekrarlanan
tarihin koşulları gereği bin parçaya ayrılmıştır. Atatürk ve Atatürk'ün temsil ettiği
ulusalcılık, bu bin parçanın içinde 'aslolana' dönerek tu kaka edilen Türk
kavramından yeni bir güç, anlam ve ülke yaratmak bahsi üzerine imar edilmiştir.
Ancak, denize düşenin yılana sarılması gibi, sanal bir 'challenge'dır bu. Çünkü,
canlandırılmak ve sırtına yeni bir toplumsal kimlik yüklenmek istenen kültür,
günün kompleks yapısına yanıt verebilmekten uzak, yoksul bir göçebe kültürüdür.
Yine de işe yarar. En azından, altı kaval üstü şeşhane bir dilin, Osmanlıcanın
'temizlenerek', az çok duru bir toplum dilinin yaratılmasını sağlar, Türkçeyi
doğurur söz konusu çaba. Bu girişim aynı zamanda, tarihte ilk kez Türk dilinde
YAZILI, yani yerleşik bir kültürün başlangıcıdır.
Şimdi diyeceksiniz ki, dünün devamı
nerede, hani Atilla'yı öpecekti bizim MGK? Valla nasıl öpeceğim ben de bilmiyorum
ama, sabah ola hayır ola, yarın bir punduna getiririm.
Dıgıdık dıgıdık uygarlık
(3)
Bizim tarih kitaplarının 'ordu', Fransız
kitaplarının 'sürü' ya da 'takım' anlamına gelen 'Hordes' sözcüğüyle andığı
Atilla'nın yağmacı kuvvetleri Paris kapılarına dayandığında takvimler 451
yılını gösteriyordu. Başkent yarı yarıya boşalmış, ahali tüm menkul
değerlerini yüklenip kaçmıştı. Sonradan azize ve Paris'in koruyucusu ilan edilen
Genevieve, henüz 29 yaşında olmasına karşın varsıllığı ve dindarlığıyla
tanınan bakire bir hanımdı. Resmi mucize tarihi, Bakire Genevieve'in iki gün iki gece
duaya durup, Tanrı'ya yakarışlarıyla Atilla'nın Paris'i istilasını engellediğini
anlatır. Gayriresmiliğine karşın çok daha yaygın dedikodu tarihi ise, Genevieve'in
söz konusu iki gün iki geceyi dua ederek değil, düpedüz Atilla'nın çadırında
geçirdiğini söyler. Sizin anlayacağınız, yüzyıllar sonra bizim Baltacı Paşa'nın
Çariçe Katerina'yı çadırına ALDIKTAN sonra VERDİĞİ karar, aslında muktedir
erkeklere musallat olan bir Atilla Sendromu'nun nüksünden ibarettir.
Ne kadar hayret vericidir ki, Türklüğü
yadsıyan Osmanlılar dahil, Anadolu halklarıyla karışan ve gerek morfolojik, gerekse
genetik anlamda Orta Asyalı insan tipiyle hiçbir ilgisi kalmayan Türkler, 'Bozkır
Belleği' diyebileceğimiz göçebe kültürün doğal kural ve içgüdülerini, her ahval
ve şeraitte korumuşlardır. Bu kurallardan birincisi, güçlünün haklı olduğu ve hak
kavramının güç tarafından belirlendiği prensibidir. Hiçbir Türk devlet ve toplum
yapısında, gözeneksiz sınıflaşmalar olmamıştır. Evet sınıflar vardır, ancak
birleşik kap sistemi içinde alışveriştedirler. Selçuklu'dan Osmanlı'ya, en düşük
sınıflardan yola çıkıp en üst rütbelere erişilebilir, en üst rütbelerden en
aşağılara düşülebilir, bir günde paşalık alınır, bir günde verilir, iki saatte
servet sahibi olunur, iki saatte yitirilir, bu arada ve özellikle Osmanlı'da kelle de
gidebilir. Gücün güce yettiği, hakkın güç tarafından belirlendiği bu sistem,
Türkiye Cumhuriyeti'nde değişmiş midir? Hayır. Hiç yoktan var olanlarla, çok varken
hiç olanların halef selefliğine çok alışık ve idmanlı bir ülkedir Türkiye.
Bozkır belleğinde taşıdığımız ve
kuşaktan kuşağa aktardığımız ikinci kural ise, 'güçlü haklıdır' prensibinin
kabulüne sıkı sıkıya bağlı içgüdüsel bir yaklaşımdır: Gücü yeten zorbanın
zorbalığı, saygındır. Dün Atilla'nın marifetleriyle nasıl övünüyorsak; istila
yoluyla yağma, talan ve haraç ekonomisi üzerine kurulu imparatorluğumuzun kaba güce
dayanan üstünlüğüyle nasıl gurur duyuyorsak, bugün büyük çaplı hırsızlara,
kalantor çapulculuğa, mafya babalığına aynı saygıyı gösteriyor, kiralık
katilleri 'milli değer' ilan etmekte beis görmüyoruz. Dün Osmanlı, korsanlar
arasında en başarılı korsan Barbaros'u nasıl kaptan-ı derya'lığa terfi ettirdiyse,
bugün devletin kiralık katili Abdullah Çatlı da milli kahraman payesine yükseltiliyor
ve büyük hırsızlar, devletin en yüksek kademesindeki 'aile fotoğrafına'
girebiliyorlar tabii. Ve tabii ki bu ortamda, bir idam mahkûmu, Abdullah Öcalan, car car
öttüğü mahpushane hücresinden, günün birinde başbakan olabilirim, diye
konuşabiliyor!
Göçebeliğin yoksul kültüründen
koruduğumuz en şaşırtıcı özellik ise, bukalemun yeteneğimiz. Bu yetenek, hem her
tür yenilik ve değişime ayak uydurmamızı sağlıyor, hem de geçmişten geleceğe
sürüklediğimiz bir kimliksizliği sergiliyor. Kimisi Araplıkta arıyor kimliğini,
kimi Amerikalılıkta buluyor, kimi de Türklüğü ve İslamiyet'i Ergenekon'da
buluşturmak peşinde. Gözeneksiz sınıflaşma, asıl şimdilerde oluşuyor Türk
toplumunda. Eğreti kimlik katmanları kendi aralarında örgütleniyor ve ortak değer
yok. Cumhuriyet'in yaratmaya çalıştığı millet kavramı, İslami ümmetçilik
önünde gerilemeye başladığından bu yana, ortak değer kalmadı.
Her şeyin hiçbir şey anlamına geldiği
bir dönemeçte, bakalım kimin gücü kime yetecek ve Türk'ün yeni kılığını hangi
yabancı terziler biçecek?
(*) Mine G. Kırıkkanat, Radikal, 14-15-16 Ocak 2000
