Mezopotamya'nın kadınları Hasankeyf
uğruna yandı!*
Ressam ve heykeltıraş Sait Keleş, Hasankeyf'i
yok edecek Ilısu Barajı'nın yapımını protesto için Ankara ve Diyarbakır'da
sergilediği 33 adet tablosunu Hasankeyf'te yaktı. Gözaltına alındı, bir gece
hücrede kaldı. 'Pişman değilim' diyor Keleş, 'Yine yapar, yine yakarım'
Kendini bir anda Batman'daki jandarma karakolunda bulmuştu. Hücreye atarlarken
kemerini almışlardı. En çok "Hangi örgüttensin" diye soruyorlardı.
Hücreye koymadan önce hastaneye götürüp 'sağlam' raporu almışlardı.
Acıkmıştı. Yemek istedi. Bisküvi getirdiler. Sabah savcılığa çıkacaktı.
Suçu 'kendi resimlerini yakmak'tı.
Aslında kesin kararını aylar öncesinden vermişti. Hiçbir güç yolundan
döndüremedi. 1995'ten bu yana yaptığı tüm resimleri yakacaktı.
Ama öyle 'uyduruk' resimler olmadığını görmeliydi insanlar önce. Bir insanın antik
bir kent uğruna yaktığı resimlerin neler olduğu iyi bilinmeliydi.
Bu yüzden beş yıllık çalışmalarını önce Ankara'daki galeri Zerdüşt'te
sergiledi. Bu dördüncü kişisel sergisiydi; 'İnsandan İsyana, İsyandan Renklere'.
Sonunda da bir ressamın isyanına aracı olacaktı bu resimler.
Sivas'ın İmranlı'sında doğmuştu. Ailesi 'Dersim sürgünü'ydü. 1970 doğumlu.
okuduğu Endüstri Meslek Lisesi'nden atılınca, liseyi dışarıdan bitirmiş. Mimar
Sinan Üniversitesi'ne girmiş daha sonra. Oradan da atılmış. "Gazi
Üniversitesi'ne üçüncü olarak girdim" diyor "Resmi biliyordum. Bu yüzden
heykel bölümünü seçtim."
Hep kadınlar vardı resimlerinde. Dedesi Fendo ile babaannesi Melek'in 1940'lı yıllarda
siyah bir örtünün önünde çekilmiş fotoğrafına ya da annesi Elmas'ın
cüzdanından çıkardığı portresine bakanlar çok daha iyi anlardı Sait Keleş'in
başlarındaki fes üzerine örtülmüş fescitli; asi bir gurur ve onuru yansıtan,
gözleri 'bir mühür gibi kapalı' kadınlarını.
"Hangi bölgede olursa olsun Koçgiri aşiretinin kadınları böyle giyinir. İşin
ilginci, bu örtünmenin dinle ilgili olmamasıdır. Çünkü Laleç'teki Yezidi kadınlar
da aynı biçimde giyinir."
Kadınların hüznü, isyanı, kederi
Doğduğu yörenin bilinçaltında bıraktığı izleri resmediyordu. Kadınların
hüznü, kederi, isyanı vardı az renkli portrelerinde:
"Az renklerle resim yapıyorum. Resimlerim birer dışavurumdur. Çünkü ben
onların içinden geliyorum. Yaşadım renksizliği. Doğduğum, yetiştiğim
coğrafyanın kadınları renklerimin sebepleri ve ne renklerinden ne yüzlerinden taviz
vermeden, benim resmime onur ve güç katıyorlar."
Ankara'dan sonra Diyarbakır'a taşıdı 'İnsandan İsyana. İsyandan Renklere'
sergisini. "Renkler ve fırçalarla resmime temel konu aldığım Anadolu ve
Mezopotamya kadınlarının binlerce yıllık yüzlerindeki acıyı Diyarbakır'ın
acılı yüzüyle buluşturdum. Resimlerimi Diyarbakır'da halkla yüzleştirdim."
Daha sonra resimlerini Hasankeyf'e taşıdı. Serginin sonunda tüm resimlerini yakma
kararındaydı. Hemen herkes "Yapma" diyordu ama bir türlü ikna edemiyordu
Sait'i. Dostlarının yardımıyla resimlerini antik Hasankeyf kentinin tepesine
taşımaya başladı. Ama bu arada polis de önlem almıştı. Birkaç tablodan sonra
kalenin kapısını tuttu polisler. Geri kalanların çıkarılmasına izin vermiyordu.
Yukarıya taşıdığı resimleri de ters çevirdiler, "Bunları kapat" diyerek.
Kaymakama gitmek gerekiyordu.
'Sen Sivaslısın, burada işin ne?'
Kaymakam Sait'i ikna etmeye çalışıyordu: "Buraya baraj yapılacak. Kültür
Bakanlığı kazı yapıyor. Devlet her şeye sahip. Sen Sivaslısın. Burada ne işin
var? İstersen kapalı mekân vereyim, hatta açılışını da ben yapayım."
Elbette tüm bunların tek koşulu vardı; "Resimlerini burada yakma!"
Kapalı mekâna razı oldu Sait. Resimlerini bir mağarada sergileyecekti. Ama bir
şartla: "Resimlerimi sergileyeceğim, resimlerimi yakmayacağım, herhangi bir
basın açıklaması yapmayacağım" gibisinden bir yazıyı imzalaması gerekiyordu.
Yazıp attı imzayı. Ama kaymakam ikna olmamıştı. "Sen resimlerini
yakacaksın" dedi, Sait'ten, "Hayır" karşılığını aldı.
"Bu konuşma tam kapıdan çıkarken olmuştu. 'Hayır' dedim ama ben tablolarımı
yakmaya kararlıydım. Durumu gururuma yediremedim. Geri dönüp "Ben resimlerimi
yakacağım" dedim.
"Buna izin vermeyeceğim. Başına iş açılacak' karşılığını verdi
kaymakam."
Resimlerini bir mağaraya taşıyıp akşama kadar sergiledi Sait. Akşam toplayıp
hepsini antik Hasankeyf'te yakacak ama polis tepesinde dikiliyor. Yalnızca Hasankeyf'in
polisi değil tepesindeki. Batman'dan peşine takılan ekip de işbaşında. Hasankeyf'in
komiseri ikna etmeye çalışıyor Sait'i:
"Sen ortalığı karıştırıyorsun. Resimlerini yakma, bak ben de satın
alırım."
Zaten o sırada resimlerini yakmak için benzin bulamıyor. Bir çocuğu tiner almaya
gönderiyor. Kimse satmıyor çocuğa tineri. Kolonyayla yakmayı düşünüyor ama
resimlerin alev alıp almayacağı şüpheli.
Bu arada 'resmi' bir tüyo fısıldanıyor kulağına:
"Hasankeyf çıkışında bir benzinci var. Orayı geçtinmi jandarma bölgesine
girersin. Biz de o bölgeye karışamayız. Hem orada benzin de var."
Toplayıp resimlerini yola çıktı Sait. Benzinciden bir şişe benzin aldı. Dicle
Nehri'nin kıyısındaki tarlanın kenarında üst üste yığdı resimlerini. Polis
karışmıyor, uzaktan bakıyor. Kararını açıkladı: "Ben Sait Keleş. Evrensel
duyarlılıkta bir sanatçı olarak dünyanın neresinde olursa olsun, hangi sistem ve
anlayış altında olursa olsun bazı çarpık, düşüncesiz kararların yaşadığımız
evrenin ve doğanın dengesini bozması ne şimdi ne de daha sonra hiç kimseye, hiçbir
görüşe yarar getirmeyecektir. Bu anlamda Hasankeyf'le ilgili yürütülen proje,
alınan kararı sadece Türkiye değil, bütün dünya devletlerinin de bir
sorumluluğudur. Hasankeyf'in insanlık tarihinin merkezi
olan coğrafyasında, ömrü sadece 20 ile 30 yıl sürecek bir projeye imza atmak bir
vahşettir. Sudan ve ateşten hayat bulan insanlık, uygarlık yolunda tarihlerini
yarattılar. Kayalara uygarlıklarının ruhunu ve inançlarını kazıdılar. Yoktan var
etmenin adıdır insanlık. Bugünkü insanlık ise anasına çocuğunu boğdurtma
kararını almıştır. Suların doğurduğu ve insanlığın ruhuyla biçimlenen
Hasankeyf'i boğacaklar. Bir ressam ve heykeltıraş olarak, çağlar öncesi ilk duvar ve
taş sanatçılarına saygılı olmak, sanatımızı tarihsiz bırakmamak için, ben Sait
Keleş, hiçbir kurum, dernek, siyasi topluluk bağlantısı ve uzantısı olmaksızın
sanatın evrensel ölümsüzlüğüne olan inancımla kişisel duyarlılığım adına
1995-2000 tarihleri arasındaki çalışmalarımı Ankara, Diyarbakır ve Hasankeyf'te
sergiledikten sonra resimlerimin içeriğiyle bağlantılı olarak tarihimizin,
Hasankeyf'in, çocuklarımızın yok edilmemesi için yağlıboya tablolarımı yakarak
prostesto ediyor ve kınıyorum."
Çaktı kibriti. Beş senelik emeğin ürünü olan 33 tuval bir anda alev aldı.
Özellikle bir cümle dikkat çekiciydi açıklamasında: "Bir ressam ve
heykeltıraş olarak çağlar öncesi ilk duvar ve taş sanatçılarına saygılı
olmak..."
Taş ustası babanın acı sonu
Sait'in babası Dursun da taş ustasıydı. Mezar taşları üzerine kabartmalar yapıyor,
büyük bir ustalık gerektiren evlerin köşe taşlarını yapıyordu. Daha Sait beş
yaşındayken çalışmak için gittiği Adana'da siyasi bir cinayete kurban gitmişti.
Kafasında bir kurşun vardı. Öldürdükten sonra dozerle cesedinin üzerinden
geçmişler, sonra da bir inşaatın temel çukuruna atmışlardı. Öldürüldükten bir
ay sonra bulunmuştu cesedi.
Uzaktan göründü jandarmanın panzeri. Tutuşan resimlere doğru hızla geliyordu.
Çevreyi sardı jandarmalar. Sanki örgüt operasyonu var. Jandarma geldiğinde
resimlerinin son parçaları da kül olmuştu. "Yürü karakola" dediler.
Resimlerin yakıldığı yer Suçeken Jandarma Karakolu bölgesindeydi.
Komutan aldı Sait'i karşısına "Anlat bakalım" dedi, "Seni kim
destekliyor. Hem sen Sivaslısın, oradan niye geldin buraya."
Ancak bir sorgu değil de sohbet tarzında yürüyor konuşma.
Sonra Batman İl Jandarma Komutanlığı'na gönderiliyor Sait. Aslında o gün
savcılığa çıkması gerek ama, nöbetçi savcının işi çıkmış. Bu yüzden
jandarmaya ifade verip geceyi hücrede geçiriyor. Sabah yeniden sağlık ocağına
götürüyorlar Sait'i rapor almak için. Oradan savcılığa...
İçeri girer girmez savcı da aynı soruyu yöneltiyor:
"Hangi örgüttensin?"
"Hiçbirinden!"
"Neden gelip burayı karıştırıyorsun?"
Anlat anlatabilirsen!
İşte bunu anlatmak zordu. Belli ki yörede görev yapanlar antik Hasankeyf kentinin bir
'dünya mirası', evrensel uygarlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu
anlayamamışlardı. Değil başka bir ülkeden, aynı ülke sınırları içerisinde
birinin örneğin Sivaslı olup da Hasankeyf'i sular altında bırakacak Ilısu Barajı
projesini protesto etmesini bir türlü kavrayamıyorlardı. Aslında bir başka açıdan
bakınca resmi görevlilerin bu anlayışını pek yadırgamamak verekiyor. Bu yıl yeni
Türkiye ambleminin belirlenmesinden sonra Turizm Bakanlığı, Türkiye'nin tarihi ve
turistlik değerlerini gösteren bir harita bastırdı. Van kedisinden Ankara keçisine,
Diyarbakır Kalesi'nden Deyrüzzaferan Manastırı'na kadar herşey vardı haritanın
üzerinde. Hasankeyf'in yerinde koskocaman bir Ilısu Barajı duruyordu. Oysa barajın
temeli bugün atılsa, en erken yedi yıl sonra bitecek. Ama Turizm Bakanlığı'nın daha
inşaatı başlamamış bir barajı yerleştirip, Hasankeyf'i haritadan sildiği göz
önüne alınırsa, bölgedeki resmi görevlilerin bu tavrını hiç yadırgamamak
gerekiyor.
İfadesini alıp Sait'i serbest bıraktı savcı. Hakkında muhtemelen Toplantı ve
Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na muhalefetten, ama aslında 'kendi resimlerini yakmak'
suçundan dava açılacak.
"Asla pişman değilim" diyor Sait, "Yine resim yaparım, yine
yakarım." Çünkü o 'insandan isyana, isyandan da renklere' varan sanatçı.
Çünkü onun resimlerinde Anadolu'nun, Mezopotamya'nın hüzünlü, kederli, isyankâr,
'gözleri bir mühür gibi kapalı' kadınlar var. Onlar da sırf Hasankeyf kurtulsun diye
kül olmaya razılar.
* Celal Başlangıç, Radikal, 15-07-2000
|