-->

ANA SAYFA
GÜNCEL İNDEKS'e geri dön


Hipnoz askeri bir silah olarak kullanılıyor mu? - Haber Vitrini - 29 Eylül 2004

Çeçenistan'da Öldürülen Hasan Umaç'ın ailesi perişan - Haber Vitrini - 28 Eylül 2004

Atatürk="Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve adaları geri alacağım" - Haber Vitrini - 28 Eylül 2004

Bağdat: Irak, Artık Korkuların Ülkesi - İHA - 28 Eylül 2004

Ruslar, terörle mücadelede masum insanları hedef aldı: Köy basıp dulları kaçırıyor.  - Sabah Gazetesi - 28 Eylül 2004

Çeçen Faciası - M.Şevki Eygi - Milli Gazete - 24 Eylül 2004

İsrail ve Amerika; İran'ı vurmaya kesin kararlı - İbrahim Karagül - Yeni Şafak - 23 Eylül 2004

"ABD'de orduya asker alanlar birer tüccar gibi davranıyor" - Akşam - 21 Eylül 2004

Edelman; Tarım Bakanı Sami Güçlü'den et ve pirinçteki kotanın kaldırılmasını istedi - Milli Gazete - 21 Eylül 2004

21. yüzyılın en büyük yalanı: terör - İbrahim Karagül - Yeni Şafak - 21 Eylül 2004

Nüfus bilgileri İsrail'in elinde - 20 Eylül 2004

Seferberlik Zamanı - Milli Gazete - 20 Eylül

"Bugün acaba AKP, ANAP'tan farklı mı" - Milli Gazete - 20 Eylül 2004

"Ak Parti yolsuzlukların üzerine gidemez" - Internethaber - 19 Eylül 2004

Ölçüler - M. Şevki Eygi - 17 Eylül 2004

Mahathir: "Müslüman dünyası bir blok olmalıdır" - Milli Gazete - 17 Eylül 2004

Bumin'e yanıt... (Hüsnü Mahalli)

Zorunlu bir yanıt!.. (Hüsnü Mahalli)

Büyük Savaşa Doğru

Başsenarist Siyonizm

Başkan Yaver'e feminist kuma

Zina tartışmaları

AK Parti Milletvekili İbrahim Özdoğan: "Museviler insanlığın onurudur"



Sayfanın Başına
"ABD'de orduya asker alanlar birer tüccar gibi davranıyor" - Akşam - 21 Eylül 2004
 

'Bush'un kafasını kopartırım'  

Irak Savaşı'nda oğlunu kaybeden ve Laura Bush'un Hamilton'daki seçim kampanyasına üzerinde 'Başkan Bush oğlumu öldürdün' yazılı bir tişörtle giderek olay çıkartan Sue Niederer, Amerikan Counterpunch Dergisi'ne çarpıcı açıklamalarda bulundu. 24 yaşındaki oğlu Seth'e askerlik kaydı sırasında CIA ve FBI'da iş vaat edildiğini belirten Niederer, ABD Başkanı'na yaklaşabilse yapmak istediklerini şu sözlerle dile getirdi:

'Bush'un kafasını kopartırdım. Ona bağırarak her türlü küfrü ederdim. Kasıklarından vururdum. Acı çektirirdim. Defalarca ateş etmeye devam ederdim. Onun diğer insanlara yaptığı gibi acı çektirirdim. Daha iyisini hak etmiyor.'

Uzmanı olmadığı uzaktan kumandalı bombaları tespit eden bir timde görevlendirilen oğlunu 5 ay görev yaptıktan sonra Şubat 2004'te bir bombanın patlaması sonucu kaybeden ABD'li anne, Seth'in dramını ve savaşın iç yüzünü şu sözlerle özetledi:

  • Seth, 2002'de üniversitenin son 2 yıllık ücretini karşılayamadı. CIA veya FBI'da görev yapmak istiyordu. Ona eğer orduya girerse gizli serviste iş bulmasının kolay olacağı söylenmiş. Orduya acemi asker alanlar birer tüccar gibi davranıyor. Yarım kalan eğitimin biteceğini, sağlık sigortası olacağını, ekstra para alacaklarını kısacası dünyayı vaat ediyorlar.

    TABUTLARI GİZLİYORLAR

  • Irak'a gitmeden önce kayda değer bir eğitim verilmedi. Ekim ayı ortalarında uzaktan kumandalı bombaları bulmakla görevlendirildi. Bomba bulunca uzmanları çağırıyorlardı.

  • Bush, babasının kan davasını güdüyor ve onun pisliğini temizliyor. Orada gerilla ortamı var. İnsan hayatına önem vermediğiniz zaman kazanamazsınız. Savaşa karşıyım.

  • Irak'tan gelen tabutların televizyonlarda gösterilmesini yasaklıyorlar. Bunlar savaşın faturasıdır. Bunlar birer gerçektir. Tabutlarla birlikte bir numara duyuyorsunuz. Aslında her birinin arkasında bir aile var. Gerçek olan da bu.

  • Bush yine seçilirse hepimiz aptalız. Bize yalan söyleyip askerlerimizi öldürüyor.

  • Bu savaşı savunan Bush'la veya Kongre üyeleriyle konuşsaydım, 'Çocuklarımızı, kocalarımızı veya eşlerimizi savaşa gönderip tabutla karşılıyoruz' derdim.

  • Sayfanın Başına
    Edelman, Tarım Bakanı Sami Güçlü'den et ve pirinçteki kotanın kaldırılmasını istedi - Milli Gazete - 21 Eylül 2004
     

    Edelman’dan Ankara’ya et ve pirinç talimatı

    İpler kimin elinde

    ABD’nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Türkiye’nin tarım ve hayvancılık alanındaki kotaları kaldırmasını isteyip ardından tehdit etti.

    m2.gif (15996 bytes)n Sınırsız küstahlık

    ABD’nin Ankara Büyükelçisi Erich Edelman, Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü’den Türkiye’nin et ve pirinçte uyguladığı tarife kotalarını kaldırmasını isteyerek, aksi takdirde Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet etmekle tehdit etti.

    n Sömürü ajanları

    Bush istedi diye Cargill için mısır ithal edip üretimimizi baltaladık. IMF istedi diye şeker pancarı, tütün üretimini sınırlayarak ziraatçımızı mahvettik. En sonunda gittiği ülkeleri karıştıran Edelman, sömürge valisi gibi tehdit ve talimat yağdırdı.

     

    Edelman’dan Ankara’ya et ve pirinç talimatı

    İpler kimin elinde?

    ANKARA/ Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ı makamında kabul ederek bir süre görüştü..

    Basına kapalı yapılan yaklaşık 40 dakika sürdü. Yalnızca görüntü alınmasına izin verilen kabulün ardından, herhangi bir açıklama yapılmadı.

    Bu arada ABD, Türkiye'nin et ithalatına izin vermemesi ve pirinç ithalatına tarife kotası uygulanmasını, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına aykırı buluyor.

    Edinilen bilgilere göre, et ithalatına izin verilmesini, pirinç ithalatında tarife kotasının kaldırılarak gümrük vergilerinin düşürülmesini isteyen ABD, Türkiye ile yapılan görüşmelerden olumlu sonuç alınmaması halinde, konuyu DTÖ müzakere platformuna götürebileceğini belirtiyor. Bu nedenle, Türk ve ABD yetkilileri arasında, Mart ayından beri görüşmeler yapılıyor.

    Türkiye, et ithalatında kontrol verilmemesine gerekçe olarak BSE hastalığını gösteriyor. Birçok ülke aynı gerekçe ile et ve canlı hayvan ithalatına izin vermediği için, bu konu DTÖ platformunda savunulabilecek nitelikte görünüyor.

    Ancak pirinçte Türkiye'nin taahhüt ettiği yüksek vergileri uygulamasına karşın, ayrıca ithalat için tarife kotası uygulamasına ABD karşı çıkıyor.

     

    Sayfanın Başına
    21. yüzyılın en büyük yalanı: terör - İbrahim Karagül - Yeni Şafak - 21 Eylül 2004
     
    21. yüzyılın en büyük yalanı

    Terör kavramı hiçbir zaman bu kadar kafa karıştırmadı. Neyin terör, neyin savaş, neyin savunma ve neyin direniş olduğunu ayrıştırmak hiç bu kadar zor olmadı. Unsurları, "sivillerin zarar görmesi", "şiddet uygulamak" ve "korku yaratmak" olarak gösterilen klasik terör tanımı artık hiçbir işe yaramıyor. Yaşama hakkı, özgür olma hakkı ve ülke savunması gibi değerler istila ve sömürme adına mahkum edilirken, hem savaşın ve işgalin hem de işgale karşı direnişin ve bağımsızlık savaşının yöntemi ve araçları değişti.

    Terör tanımının asli unsuru sivillerin zarar görmesi ise, bütün savaşlar terör olarak nitelenmeli. Toplu katliamlara dönüşen ağır hava saldırıları on binlerce insanın ölmesine, yerleşim birimlerinin yok edilmesine, günlük yaşamlarını sürdürmek için zorunlu olan her şeyin zarar görmesine yol açıyor. Irak'ta en az 37 bin sivil öldü. Ölenlerin büyük çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı. ABD'nin direniş mevzileri olarak bombaladığı her yerden sivillere ait cesetler çıkıyor. Bombardıman direnişçilere zarar bile veremezken sivil kayıplar katliam boyutuna yükseldi. Felluce'ye yönelik ABD kuşatması sırasında en az 600 sivil öldü. ABD helikopteri Bağdat'ta gün ortasında kalabalığı taradı. Ebu Gureyb'deki işkence ve tecavüzleri, "korku yaratma" unsuruyla birlikte düşünürsek terör kapsamına almamız gerekmiyor mu?

    Çeçenistan'da 42 bin çocuk öldü. Neredeyse bir ilin nüfusu kadar. Birkaç milyonluk bir ülkede, bu vahşetin yol açtığı travmayı tanımlayabilir miyiz? Vakum bombaları ile bir keresinde üç-dört yüz insan ölürken bunu bir ülkenin savunma hakkıyla nasıl değerlendirebiliriz?

    İsrail'de yüzlerce insan ölüyor. Büyük çoğunluğu çocuklar. Altı yaşındaki çocuk, birkaç aylık bebek kurşunlara hedef oluyor. İnsanlar sokak ortasında füzelerle paramparça ediliyor. Normal bir insan bunu nasıl terörle mücadele olarak tanımlayabilir? Kriter sivillerin ölmesi ise, artık savaşlarda sivil/asker ayırımı yapmak mümkün değil. Dahası, bırakın güvenlik eksenli "operasyonlar"ı, savaşlarda bile asker kaybı minimuma inerken sivil kayıplar alabildiğine artıyor.

    Yıllardır İsrail tarafından uygulanan "önleyici saldırı" tezi 21. yüzyılın en etkin savaş yöntemi haline geldi. 11 Eylül sonrası Amerika'nın resmen uyguladığı bu yöntem, bütün ülkeler tarafından benimseniyor. Sokak ortasında ilerleyen bir araç füzelerle yok edilip içindekiler öldürülüyor. Araçtakilerin "terörist" olarak tanımlanması yeterli. Peki kriter ne?

    Hukukun ve adaletin güvencesi olması gereken, meşruiyetini buradan alan devletler, böyle bir saldırı yapabilir mi? "Devlet"in bu kişileri tutuklayıp yargılaması gerekmez mi? Madem o kişiler izleniyor, füze saldırısı yapacak kadar yeri belirleniyor, neden tutuklanmıyor? Eğer bu bir terör eylemi ise, terörle mahkum edilenleri nasıl tanımlayacağız? Eğer bu bir savunma veya savaş yöntemi ise terörle suçlananların da aynı yöntemleri kullanmasını nasıl sorgulayacağız?

    Irak'ta, Çeçenistan'da, Endonezya'da ya da başka bir bölgede yaşanan bir saldırıyı "terör" olarak tanımlamak yetmiyor. Terör dedikten sonra ne olacak? Daha fazla şiddet, daha fazla saldırıdan başka önerilen bir çözüm modeli var mı? Yok.

    Rehin almak, öldürmek terör olarak tanımlanırken ABD'nin Mezar-ı Şerif'te binlerce savaş esirini öldürmesini, 11 Eylül sonrası Batı ülkelerinin cezaevlerinde yargılanmadan tutulan yüzlerce insanı, Guantanamo'yu ve ülkelerinden kaçırılarak bilinmeyen kamplarda ve askeri üslerde tutulan belki de binlerce kişinin durumunu nasıl tanımlayacağız? Irak'ta etnik ve mezhep savaşını provoke eden saldırılar yapılıyor. Camiler bombalanıyor, Şii ve Sünni din adamları öldürülüyor. Bazı ülkelerin vatandaşları gün ortasında üniformalı kişiler tarafından kaçırılıyor.

    "Devlet terörünü kabul etmek"

    John Pilger, 17 Eylül tarihli "Time to Recognize State Terror" başlıklı yazısında, "devlet terörünü kabul etmeden terörü tartışmanın ya da terörle mücadelenin mümkün olmadığı"nı belirterek, ABD, İngiltere ve İsrail'in "devlet terörü" örneklerine yer veriyor. Soğuk Savaş döneminde küresel güçlerin örtülü operasyonlar yaptığını, iç çatışmalar ve darbeler planladığını biliyoruz. Yeni dönemde ise, küresel aktörler devlet terörünü açıkça yöntem olarak kullanıyor. Bunun adına da "terörle mücadele" deniliyor.

    Savaştan sonra terörün de endüstrileştiği bir döneme geldik. Bu dönemde doğruları aramak hem çok zor hem de riskli. Ortada dev bir sermaye, on binlerce insanın istihdamı ve küresel güçlerin jeopolitik hedefleri var. Küresel kapışmanın aktörleri, birbirleriyle kavgalarını sivillerin üzerinden, terör üzerinden yürütüyor. El Kaide bir kavrama dönüşürken devletlerin denetiminde çok sayıda örgüt meydana çıkıyor. Mesela Irak'ta direnişçilerle istihbarat örgütlerinin denetimindeki örgütleri ayrıştırmanın zorluğunu yaşıyoruz.

    Beslan'daki trajediyi sadece Çeçenler'in eylemi olarak nitelemek yetmiyor. Anglo-Amerikan cephenin Kuzey Kafkasya için neler planladığını da tartışmak zorundayız. Bugünlerde İsrail adına casusluk merkezi olmakla suçlanan American-Israel Public Affairs Commitee (AIPAC) gibi bir kuruluşun bazı üyelerinin neden American Commitee for Peace in Chechnya (ACPC) gibi bir örgüt kurma zorunluluğu hissettiklerini, Elliott Abrams, Eliot Cohen, William Cristol, Richard Perle, James Woosley gibi neo-conların öncü isimlerinin büyük bölümünün neden bu kuruluşun içinde yer aldığını sorgulamalıyız. Kafkaslar'da Çeçenler'in özgürlük talepleri üzerinden nasıl bir proje yürütülüyor? Petrol şirketleri ne tür karanlık senaryoların içinde?

    Dünyayı terörle, terör paranoyası ile kontrol altına almaya çalışanların terörle mücadele söylemleri, kendilerini terör kurbanı ülkeler olarak göstermeleri bu yüzyılın en büyük yalanı olmalı. Küresel paylaşım ve sonucunda belirginleşecek düzen, terör üzerinden meşruiyet arıyor. Dolayısıyla bu kaynağı besliyor. Nitelik itibariyle sistemle sistem dışı güçler arasındaki savaşta, iki taraf da aynı yöntem ve araçları kullanıyor. "Terör"ün merkezinde 'sistem'i temsil eden güçler yer alıyor. Öyleyse, terörü mahkum ederken, öncelikle küresel aktörlerin yürüttüğü işgalleri, sınır tanımazlığı ve ahlaksızlığı mahkum etmemiz gerekmiyor mu?


    Sayfanın Başına
    Nüfus bilgileri İsrail'in elinde - Haber Vitrini - 20 Eylül 2004
     
    YAZICIOĞLU'NDAN ÜÇ ÖNEMLİ İDDİA!

    ''Emekli Sandığı'ndan PKK'lı Remzi Kartal'a maaş ödeniyor. Yedi havaalanı ve altı liman ABD'nin kullanımına açıldı. Nüfus bilgileri İsrail'in elinde.''
    20 Eylül 2004 Pazartesi 09:35

     

    BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu, devletin Emekli Sandığı'ndan PKK'lı Remzi Kartal'a maaş ödendiğini, 7 havaalanı ve 6 limanın ABD'nin kullanımına açıldığını, nüfus bilgilerinin yer aldığı MERNİS yazılımının İsrail'e verildiğini iddia etti.

    Bolu'nun Gerede İlçesi'ndeki Esentepe Otel'de düzenlenen BBP MKYK toplantısı öncesinde bir açıklama yapan Yazıcıoğlu, ülkede zina tartışmaları sürerken, 7 havaalanı ve 6 limanın ABD'nin kullanımına açıldığını öne sürerek, şöyle dedi: ''Bu gelişmeden kimsenin haberi olmadı. Hükümet, TBMM'nin izin vermediği tezkereyi delmiş oluyor. Ayrıca yurtdışında Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunan Remzi Kartal adındaki PKK'lıya Emekli Sandığı tarafından maaş ödeniyor. Bu olaydan milletvekillerinin, bakanların bile haberi yok. Milletvekillerini ve bağımsız yargı mensuplarını, PKK'lı Remzi Kartal olayını aydınlatmaya davet ediyorum.''

    MERNİS'e İsrail hakim

    Türkiye'nin nüfus ve vatandaşlık bilgilerinin yer aldığı MERNİS Projesi'nin yazılımının İsrail'e bırakıldığını da belirten Yazıcıoğlu, şunları söyledi: ''İsrailliler, MERNİS Projesi'ne istedikleri zaman müdahale edebilme şansına sahip oldu. Hükümet, dış politikasını ABD-İsrail ikilisine, iç politikasını AB'ye teslim etmiş durumda. Çok sayıda yabancı, Türkiye'den arazi alıyor, bazı yabancı kadınlar, çocuklarına Türk vatandaşlığı alabilmek için Güneydoğu'daki illerde doğum yapıyor.''

    Sayfanın Başına
    Seferberlik Zamanı - Milli Gazete - 20 Eylül 2004
     

    Ekonomi IMF’ye, iç politika AB’ye, dış politika ABD’ye endeksli.

    Bu gidişata dur demenin vakti geldi.

    Seferberlik zamanı

    Şaban Kalafat- İstanbul

     

    Saadet Partisi Genel Başkan Vekili Recai Kutan, "Bu hükümetle ve bu yanlış zihniyetle Türkiye'nin içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtulması mümkün değildir" dedi. Hükümeti sert bir dille eleştiren Kutan, Saadet Partisini iktidara getirmek için milli seferberlik ilan ettiğini söyledi.

    Saadet Partisi Genişletilmiş İl Divan Toplantısı, Genel Başkan Vekili Recai Kutan'ın da katılımıyla Esenler'de bulunan Yüksel Düğün Salonu'nda gerçekleştirildi. Toplantıya, Kutan'ın yanı sıra Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Osman Yumakoğulları, parti yöneticileri ve üyeler katıldı. Kısa bir konuşma yapan Yumakoğulları, yakın zamanda bir seçim beklediklerini ifade ederek, "Seçim çalışmaları bir aydır başladı. Yıl sonuna kadar kurulmadık belde ve köy temsilciliği kalmayacak. 26 bin sandık temsilcisinin eğitimine şimdiden başlıyoruz" dedi. Daha sonra kürsüye gelen Kutan'ın konuşması sık sık "Mücahit Kutan, Mücahit Erbakan" sloganlarıyla kesildi. Konuşmasında hükümete yüklenen Recai Kutan, "Türkiye'de çok ciddi problemlerle karşı karşıyayız. Türkiye'nin çevresinde çok tehlikeli gelişmeler cereyan ediyor. Şu anda tek kutuplu dünya var. Bunu temsil eden ABD'dir. Siyonistler ABD'yi avuçlarının içine almış durumdadır. ABD'deki siyonist lobilerinin ne derece güçlü olduğu belli. Siyonistler, ABD-İsrail-İngiltere şer üçlüsü vasıtasıyla özellikle Ortadoğu'yu ve bütün İslam coğrafyasını yeniden şekillendirme gayretindeler. Bunların saldırması için gerekçe de lazım değil. ABD'nin Irak'ta menfaati var. Daha iki gün önce gittiler bombaladılar, en az 40-50 kişiyi kadın ve çocuk demeden katletti alçaklar" dedi.

    Kutan, kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlayan AKP hükümeti, “Bir aydır TCK yasa tasarısını çıkarmaya çalışıyor. Bu yasada insan haklarını büyük ölçüde zedeleyen ve özgürlükleri çok gerilere götüren maddeler var. Bu maddelerin AKP iktidarının eliyle gümdeme getirilmesi çok anlamlıdır. Tasarıda AKP ile CHP’nin tam bir işbirliği içinde olduğunu söyleyerek “AKP, bu tasarı konusunda tam olarak CHP’ye teslim olmuş durumda. İç politikamızı da AB ve ABD’ye bağladılar. AB’nin Genişlemeden Sorumlu Başkomseri Günter Veheugen denen saygısız bir adam, yanına yetkililerden hiç kimseyi almadan tek başına vatan toprağının bir parçasına gidiyor ve buralardan talimatlar veriyor. Türkiye, hiçbir zaman böyle bir duruma düşürülmemiştir. AB adı altında, verilen tavizler haddi aşmış durumdadır. Ülkemizin ve İslam aleminin üzerine çok büyük oyunlar oynanıyor”diye konuştu.

    Erbakan’ı geç anladılar

    Türkiye’nin çevresinde çok tehlikeli gelişmeler cerayan ettiğini vurgulayan Kutan, “Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’ın sözkonusu gelişmeleri 1969’lu yıllardan itibaren gündeme getirdi. Siyonizm denen bu hareketten Erbakan bahsettiği zaman o zamanki siyasiler, tebessüm ederlerdi. Ama 35 yıl sonra, Milli Görüşçü olmayanlar bile şimdi siyonizmden ve arz-ı mevuddan bahzediyorlar. Bu bahsedenler her zaman kendilerinin ilerici olduklarını söylerlerdi. Hocanın 35 yıl önce söylediklerini bunlar ancak bugün olaylar gerçekleşmeye başlayınca anladılar. İşte asıl gericiler bunlardır. Siyonistler, ABD’yi Gerçek anlamda avuçlarının içine almış durumda. Siyonistlerin eskiden beri bir hayalleri ve dini inançları var. Bir zamanlar Kudüs’ü işgal etmek istediler. Ama Selahaddin Eyyübi bunları engelledi. Şimdi aynı siyonistler, ABD’nin yeryüzünün en büyük gücü olmasını fırsat bilerek, bu dini emellerini ve hayallerini gerçekleştirmek için harekete geçtiler. Bu çerçevede bizim şer üçgeni olarak adlandırdığımız ABD ve İngiltere, İsrail tarafından kullanılarak, önce Afganistan’ı işgal ettirdiler. Daha sonra Saddam’ı ve kitle imha silahlarını bahane ederek Irak’ı işgal ettirdiler. Saddam gitti, kitle imha silahlarının olmadığını da bizzat ABD dışişleri Bakanı Colin Powell söyledi. O zaman sizin hala Irak’da ne işiniz var. Tabi ki, menfaatleri var. Bu çerçevede de BOP’u uydurdular. Bunu da adım adım gerçekleştiriyorlar. Şimdi de hedefte İran, Suriye ve Sudan var. Burada da nükleer santralleri bahane ediyorlar. Ama İsrail’deki, nükleer ve kimyasal silahlara hiç kimse sesini çıkarmıyor. İşte bu kuzu ve kurt hikayesidir. Bunlar sadece saldırmak için bahanedir”diye konuştu.

    Lider ülke olmamızı istemiyorlar

    Bu saldırılar karşısında Türkiye’nin tıpkı tarihte olduğu gibi dik durması gerektiğine dikkat çeken Kutan, şunları söyledi: “Maalesef AKP iktidarı döneminde bırakın dik durup nötr kalmayı tam aksine taşeron oldular. Birinci tezkere sırasında gerçekleşenleri hep birlikte yaşadık. Biz de üzerimize düşen görev o zaman yerine getirip, bizim eski milletvekillerimiz olan AKP’li vekilleri tek tek arayıp böyle büyük bir yanlışın ve vebalin altına girmeyin diyerek uyardık. İşte AKP böyle yanlış bir dış politika yürütüyor. Halbuki biz 54’ncü Erbakan hükümeti döneminde tarihinde olduğu gibi Türkiye’yi yeniden lider ülke yapmak için 800 milyon nüfuslu D-8’i başlattık. ABD ve işbirlikçileri bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlar. Türkiye’nin tekrar lider ülke olmaması için D-8’in altına imza atan tüm liderleri görevden uzaklaştırdılar. Njierya Devlet Başkanını katlettiler. Bir çoğunu da darbe ile indirdiler. İşte bu operasyonlar yapıldıktan sonra, BOP’u yürütebilmek için Türkiye’deki AKP iktidarı, ABD için en uygun hükümet oldu.”

    Dış politika AB ve ABD’ye teslim

    Türkiye’nin kendisine has bir dış politikası olmadığını belirten Kutan, “Dış politikamız ABD ve AB’ye, ekonomi IMF ve Dünya Bankası’na hatta iç politikanın bile TCK yasasında yaşandığı gibi AB’ye teslim edildi. AB komiserleri tarafından Türkiye’ye talimatlar veriyorlar. Türkiye hiçbir zaman böyle bir duruma düşürülmemişti. Refah-Yol iktidarının 8 ayda yaptığını AKP 2 yılda yapamadı. AKP emrinde olan medya aracılığıyla çok iyi propaganda yapıyor. IMF ile ikinci bir anlaşma yapmayacağını söyleyen AKP, sözünü tutmayıp, yeni bir anlaşma yapmaya hazırlanıyorlar. IMF’ye teslim olmak demek, memura, işçiye, köylüye ve emekliye hiç bir şey vermemek demektir. Vermeyince tabi ki tüketim olmaz. Esnaf iş yapamaz. üretim de olmaz haliyle ekonomi de canlanmaz. Böyle bir durumda enflasyon tabi ki düşer. Ama düşen bu enflasyon da iyiye değil, kötüye işarettir. İhracat arttı diyorlar, ama ithalattan hiç bahsetmiyorlar. 6 ayda dış ticaret açığı 20 milyar dolar olarak gerçekleşti. Yıl sonunda bunun 40 milyar dolar olması bekleniyor. Bu çok tehlikeli bir rekordur. Cari işlem açığı da öyledir. işte ortaya çıkan bu rakamlardan halk memnun değil. Sadece çaycı ve kundura tamircisi memnundur.”şeklinde değerlendirmelerde bulundu.

    Değerlerimizin ortadan kaldırılmak istendiğine işeret eden Saadet Partisi Genel Başkan Vekili Kutan, “maddi manevi bizi çökertmeye çalışıyorlar. İnancımızı sulandırmaya çalışıyorlar. Protestan İslam oluşturmaya çalışıyorlar. AKP de maalesef buna bilerek ya da bilmeyerek alet oluyor”dedi.

    Sayfanın Başına

    "Bugün acaba AKP, ANAP'tan farklı mı" - Milli Gazete - 20 Eylül 2004

     

    OYA Akgönenç, “Bugün acaba AKP, ANAP’tan farklı mı, diğerlerinden farklı mı? Hiçbir farkı yok. Modelleri aynı, metodları aynı, söylemleri aynı, tutumları aynı” diyerek, bu iktidarın ülkenin hiçbir derdine çare olamayacağına dikkat çekti.

     

    Türkiye’nin itibarını sıfırladılar

    Yazıklar olsun

    Ankara Bürosu

     

    http://www.milligazete.com/20092004/haberindeks.htm

     

    Saadet Partisi Dış Komisyon Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Uzmanı Oya Akgönenç, dünya üzerindeki gelişmelerin mazlum milletler aleyhine olduğuna dikkat çekti. Bu gelişmelere Türk devletinin hiç bir katkısı bulunmadığını belirten Akgönenç, Türk dış politikasının iflas ettiğini kaydetti. Akgönenç, Türk dış politikasının Kıbrıs, Süleymaniye ve Telafer'de iflasının görüldüğünü dile getirdi. Dünyadaki gelişmelerin biribirine paralellik gösterdiğini ve sertlik yanlısı politikaların hakim olmaya başladığına dikkat çeken Akgönenç, bu politikaların Türkiye'de de vizyona konması tehlikesine dikkat çekti. Akgönenç, Türkiye'nin dünya olaylarında etkin olmasının sağlanabilmesi için milli politikaların geliştirilmesine ve milli bir duruşun sergilenmesine bağlı olduğunu kaydetti.

    Saadet Partisi Ankara İl ivan Toplantısı'na katılan Doç. Dr. Oya Akgönenç, dünyadaki siyasi gelişmeleri dile getirerek, meydana gelen olayları üç ana grup içinde ele aldı. ABD, Rusya ve AB içindeki gelişmeleri ve bu gelişmelerin Türkiye üzerindeki etkilerini bir gurpta inceleyen Akgönenç, genelde insan hakları ve hürriyetlerin kısılmaya doğru gittiğini ve politikaların sertlik yanlıları tarafından yürütüldüğünü belirtti. Bu politikaların uygulama alanları olarak dünyanın çeşitli ülkelerinden rastlandığını bildiren Akgönenç, Türkiye'de askıya alınan TCK tasarısında da bunun izlerine rastlandığını vurguladı. Bu sertlik yanlısı tutumların başta Irak ve Afganistan olmak üzere Filistin ve Çeçenistan'da gözlemlendiğini ifade eden Akgönenç, ülkemizde de sıkıntılı bir geleceğin bulunduğunu belirtti.

    Oya Akgönenç dünya gündemi üzerine yaptığı konuşmanın ikinci bölümünde ise, Türkiye'nin komşu ve bölgesindeki gelişmeleri inceledi. Bunların içerisinde İran, Irak, Suriye, Kıbrıs ve Batı Trakya örnekleriyle Türk diplomasisinin zayıf noktalarını ortaya koydu. Özellikle Türk dış politikasının AKP hükümeti döneminde çok daha zayıf düşürüldüğünü kaydeden Oya Akgönenç, "AKP Dış politikaları; Süleymaniye'de, Telafer'de, Kıbrıs'ta etkisiz kaldı. Kırmızı çizgilerimiz ortadan kalktı. Bu çizgiler önce mora, sonra sarıya döndü. Şimdi bu çizgilerin yeşile dönme tehlikesiyle ülkemiz karşı karşıyadır. Bu hükümet nasıl bir vizyon ortaya koyuyor ki, Türk dış politikası her yerde etkisiz kalıyor, yazıklar olsun" diye konuştu.

    Irak'ın hızla bölünmeye ve bir iç savaşa doğru gittiğini vurgulayan Saadet Partisi Dış Komisyon Başkan Yardımcısı ve Dış Politika Uzmanı Oya Akgönenç, özellikle Kuzey Irak'ta İsrail yoğunluğuna dikkat çekti. Başta Bağdat olmak üzere MOSSAD'ın pekçok Irak şehrinde çalışmalar yaptığını, ofisler açtığını ve bunun da dünya basınına yansıdığını anlatan Akgönenç, Telafer ve Kerkük'te sosyal ve demografik yapının zorla değiştirildiğini kaydetti. Irak'taki bu gelişmelerin Türk dışişleri tarafından görülemediğini dile getiren Akgönenç, kırmızı çizgilerin yeniden gözden geçirilmesini tavsiye etti.

    Avrupa Birliği ilişkilerini de masaya yatıran Oya Akgönenç, 2018'den önce Türkiye için AB üyeliğinin söz konusu yapılmayacağını ve AB üyeliğinin Türkiye'ye getirip götüreceklerinin çok iyi tartışılması gerektiğini belirtti. Ülkemizdeki bazı gelişmelerin Osmanlı'nın son dönemindeki gelişmeleri çağrıştırdığına dikkat çeken Akgönenç, mutlak surette milli bir politikanın geliştirilmesi, daha dik bir duruşun sergilenmesi gerektiğini kaydetti. Akgönenç, millet olarak bizi biz yapan değerleri tekrar yakalamamız ve büyütmemiz gerektiğini dile getirdi. Aksi taktirde ülkemiz üzerinde oynanan oyunların Türkiye'yi parçalamaya doğru götürdüğüne dikkat çeken Akgönenç, "Eğer millet olarak tekrar uyanışa geçip, heyecanımızı körüklersek, gerekli vizyonu yakalayıp güçlü bir gelecek inşa edebiliriz. Aksi taktirde parçalanmaya, yokolmaya doğru gidiyoruz" dedi.

    Dünya olaylarına bakıldığında gelişmelerin birbirlerine paralellik arzettiğini belirten Akgönenç, doğalgaz ve petrol yataklarının kontrol edilmesinin hep aynı güçler tarafından sağlandığını söyledi. Akgönenç, dünyanın hızla materyalist bir grubun kortrolünde (küreselleşmesi) Türkiye dahil bir çok hükümetlerin bu etkilerin güdümüne girmesini sağlamakta olduğunu belirtti. Bu durumun Türkiye'nin fay hattını oluşturduğunu dile getiren Akgönenç, toplumu bu konuda uyararak daha dikkatli ve direçli olmaya davet etti.

    Saadet Partisi Ankara İl Başkanı Mücahit Yanılmaz ise hükümetin icraatları ile gündemi değerlendirdi. Cuma günü Elmadağ ilçesinde geniş çaplı bir tarama yaptıklarını bildiren Mücahit Yanılmaz, hükümetin icraatlarının en iyi oralarda göründüğünü belirtti. Hükümetin iki yıllık icraatının özetini bir esnafın dükkanına astığı tabelada özetlendiğini söyleyen Yanılmaz, "Bir tane esnaf dükkanına astığı bir tabelayla AKP hükümetinin iki yıllık icraatını özetlemiş. Tabelada aynen şu yazıyor: 'Kriz var veresiye yok' İşte AKP hükümetinin uyguladığı hatalı ekonomik politikaların sonucu bu. Daha doğrusu bu ülkeyi AKP idare etmiyor. Çünkü Türk dış politikasını ABD, Türk iç politikasını AB, ekonomiyi ise IMF idare ediyor" diye konuştu.

    Sayfanın Başına
    "Ak Parti yolsuzlukların üzerine gidemez" - Internethaber - 19 Eylül 2004
     
     
    Tantan, AK Parti'yi hafife aldı!
    19 Eylül 2004 13:30  
    Yolsuzlukların üzerine gittiği için Yılmaz'ın kendisini harcadığını söyleyen eski İçişleri Bakanı Tantan, AK Parti'ye sataştı: "AK Parti yolsuzlukların üzerine gidemez."

         Anadolu Gençlik Dergisi'nden Feyzullah Gültekin sordu, Yurt Parti lideri Tantan cevapladı:
         

    Ø Şu sıralar bazı medya organlarında İçişleri Bakanlığı görevini yürüttüğünüz dönemde ortaya çıkarılan yolsuzluklarla ilgili bazı siyasetçilerin, bürokratların ve işadamlarının aleyhinizdeki açıklamaları yer alıyor, bunlara ne diyorsunuz?

    Benim dönemimde kamuoyunun da malumu olduğu üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hazinesinin bazı siyasetçiler, bürokratlar ve iş adamlarının ortaklaşa organizasyonlarıyla uzun yıllar boyunca acımasızca soyulduğu ortaya çıktı. Ben bu soygunları gün ışığına çıkardım. İçişleri Bakanlığı dönemimde ortaya çıkan tüm yolsuzlukların soruşturmaların bağımsız Cumhuriyet Savcıları ve DGM Savcılarının sorumlulukları doğrultusunda Devletin yetkili uzmanları ve kolluk güçlerinin gayretleri ile ortaya çıkarıldı. Soruşturmalar dolayısıyla yürütülen tüm operasyonlar bağımsız Türk Mahkemelerinin kararlarına göre yapıldı. Hukuk ve yasalarımıza aykırı hiç bir işlem yapılmadığı gibi keyfi olarak da kimseye müdahalede bulunulmadı. Biz Bakanlık görevimiz süresince milletimize ait olan kaynak ve imkanların ülke lehine adaletli bir şekilde kullanılması için mücadele ettik. Bu yayınlarda şahsımla ilgili iddialar tamamen gerçek dışıdır.

    Ø Peki bugünkü hükümet sizin Balina, Buffalo gibi bir dizi operasyonla ortaya çıkardığınız yolsuzlukların üzerine gidiyor mu? AKP’nin yolsuzlukla mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Hükümetin oluşturduğu Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu’nda ele alınan konuların büyük bir bölümü, bakanlıklarda ve savcılıklarda sümen altında bekleyen dosyalardı zaten. Bu dosyalar bizim bıraktığımız dosyalardı. Sümen altında bekleyen bu dosyaları herkes biliyor. Önemli olan bu dosyaların bugüne kadar saklanmasındaki nedenleri araştırmaktır. Komisyon, dosyalar üzerinde konuşuyor. Bu dosyalar niçin bu güne kadar tutulup zaman aşımına uğratıldı(?) Bu dosyaların sümen altında tutulmasından kimler ne fayda sağladı(?) sorularına cevap araması gerekir. Hükümet eğer yolsukluklarla mücadelede samimi ise bunları araştırsın. Ben hükümetin yolsuzlukla mücadelede samimi olmadığını düşünüyorum.

    Ø Hükümete yolsuzlukla mücadele için ne öneriyorsunuz?

    Güçlü kılınan bir Cumhuriyet Savcılığı müessesesinin suç ve suçla mücadelede yerini alması lazım. Tabi bu kafi değil. Türkiye'de enstitülerin gelişmesi lazım. Yani Türkiye' yi tehdit eden suç hareketliliği içerisinde, gerek yolsuzluk ekonomisi içerisinde gerek terörle ilgili enstitülerin oluşması gerekli. Bu enstitüler, Türkiye' yi tehdit eden yerli ve yabancı bütün hareketliliği araştırma yapmak sureti ile tespit edip, bu işlerle ilgili hukuki alt yapıların yapılması için siyasi iradeye vermesi lazım. Bununla etkin mücadele edilebilmesi için de güvenlik güçlerinin, diğer uzmanların, savcı ve hakimlerin nitelik kazandırılması için eğitilmesi gerekiyor. Yani bunların hepsi birer proje ve paket program. Öyle söylemle olacak şeyler değil. Hazine nasıl soyuldu? Bankalar nasıl soyuldu? Hazine arazileri nasıl soyuldu? Verilen teşvikler niçin verim alınarak kullanılamadı? Niçin girişimciler yalnız bırakıldı? Gerek yurt içinde, gerek yurt dışında girişimciler neden kendi kaderlerine terk edildi? Niçin onlara hukuki destekler verilmedi? Bu soruların cevaplarını araması gerekiyor hükümetin.

    Ø Hükümeti bu konuda kararlı görüyor musunuz?

    Bu bir inanç meselesi. Yani hükümet halkını ve ülkesini tehdit eden gayri yasal unsurların üzerine gitmeyi ilke edinmişse gidecektir. Onu kimse engelleyemez. Eğer gitmiyorsa demek ki böyle bir isteği yoktur. Şimdi baktığınız zaman hükümet içerisindeki bakanlara ve hükümete sorduğunuz zaman ülkeyi çok iyi idare ettiklerini ifade ederler. Halkın kendilerinden memnun olduğunu ifade ederler. Halbuki onların çok iyi idare ettikleri dedikleri çıkar çevrelerinin her türlü işlerini yapmasında yatmaktadır. Yani çıkar çevreleriyle ilişkilerini çok iyi tuttuğunda ülkeyi iyi idare ettiklerini ifade ederler. Bugün yolsuzluk ekonomisinin kurumsallaşan yapısı içerisinde kirlenmiş siyaset ve kirli ekonomik yapı halkın güvenini yitirmiştir. Halk güvensizdir. Ve adalet duygusu zayıflamıştır. Ama bunlar hiç dikkatlere ve gündeme getirilmez. Esas tehlike budur. Bugün Türkiye'de gerek idarede gerek siyasette sistem kurumsallaşmamıştır. Sistem menfaatler üzerine kişilerin menfaatleri üzerine şekillenmektedir. Bugünkü siyasi zihniyet yolsuzluk ekonomisini kurumsal yapısının yönetimi içerisinde kımıldayamaz, kuşatılmış bir vaziyette. İstediğiniz kadar kurul oluşturun.

    Ø Sorun sistemde mi yani?

    Sistem kurumsallaşmadığı için sadece o gelen şahısların ve şahıslarla irtibatlı olan kişilerin menfaatleri önde tutularak o dikkatler ona göre ayarlanarak hizmet ona göre aktarılmaktadır. Ve onun için de halk fakirleşmiş ve yoksullaşmıştır.

    Ø Ülkenin yoksullaşmasının sebebi kader değil o zaman?

    Rant ekonomisinin büyüttüğü, rant ekonomisinden şekillenen güçlerin yolsuzluk ekonomisinin kurumsal yapısı var. Bu kurumsal yapı sürekli kan kaybetmemek için büyümek mecburiyetinde. O büyüme içerisinde de insanların hakkını sürekli giderek acımasız bir şekilde gasp etmeye devam ediyor. Bugün Türkiye'nin doğal zenginliği, kapasite gücü, insan gücü açısından baktığımda matematiksel olarak fakir olmaması, cahil olmaması, yoksul olmaması gerekmektedir. Eğer fakir ve cahil ve yoksul kalmışsa bu kapasite gücünün halkın ve ülkenin öncelikleri ve çıkarları doğrultusunda kullanılmadığı gerçeği yatmaktadır. Bu acı gerçekler var. Onun için burada Türk halkının aydınlatılması gerekiyor. Bu kaçınılmaz bir kavga olacak çünkü halk sindirilmiş, hakkı elinden alınmış, gasp edilmiş, geleceğe umutsuzlukla bakıyor, büyük bir güvensizlik var, adalet duygusu tamamen zayıflamış. Bugünkü gelinen noktada, değerler aşınmıştır. Bu aşınan değerlerde, aşınma, güvensizliği ve adalet duygusunu yok etmiştir.

    Ø Kimler yok etti?

    Siyasi zihniyetler. Türkiye' yi kurtarmaya geliyorum diyen zihniyet, adalet duygusunu yok etti. Ne uğruna yok etti, kendi koltuklarının, kendi siyasi güçlerinin, kendi ekonomik güçlerinin halk tarafından deşifre edilmesin, halk tarafından yargılanmasın, ortaya çıkmasın ve böylece gizli bir şekilde devam etsin anlayışı içerisinde yok edildi ve yok edilmeye de devam ediyor. Bunun tekrar kazanılması gerekmektedir.

    Ø Bu bahsettiğiniz çürümüşlük ve kokuşmuşluk nasıl düzeltilecek?

    Yurttaşlık bilinciyle.

    Ø Yıllardır devlet baba anlayışı ile büyüyen ve sisteme toz kondurmayan bu millet nasıl yurttaş olacak?

    Türkiye'de yurttaşlık bilinci gelişmiş değil. Bu doğru. Türkiye'deki gerek okul eğitimi ve gerekse cemiyet ve aile eğitiminde büyük eksikliklerimiz var. İnanç eğitiminde de çok büyük eksiklikler var. Bütün bunların toplumsal bir kalkınmayla örgütlenerek halkın bilinçlendirilmesi yolunda harekete geçilmesi gerekiyor. Top yekun bir seferberlik gerekiyor. Türkiye bölgesinde güçlü olmak istiyorsa, Türkiye siyasi ve ekonomik anlamda büyük bir güce ulaşmak istiyorsa hangi siyasi anlayış içinde olursa olsun bunu yapmak zorunda. Yani yirmi birinci yüzyıla girerken Türkiye'de Türk halkının siyasi iradesini almaya gelen herhangi bir siyasi oluşum artık birtakım imtiyazlar vermek suretiyle ben şunu böyle yapacağım, ben bunu böyle yapacağım dediği zaman onun ifadesinde onun söyleminde kendi gerçek anlamda kendi gizli niyeti ve cehaleti yatmaktadır. Türkiye bu cehaleti kabullenemez. Kısacası Türkiye’de bir bilinç oluşturulmalı. Bu bilinçlenmesi için topyekun ülkesini ve milletini seven elit insanların ve aydın insanların toplumun önderliği noktasında öne çıkması gerekiyor. Aydınlar fazilet sahibi aydınların evlerinde, kendi bürolarında, dairelerinde, okullarında, kapalı mekanlarda şikayetçi olamazlar, kapalı kalamazlar. Fazilet sahibi insanların ortaya çıkması, önder olması mecburiyeti var. Bugün önder olamıyorsa, bugün kendini bu ülke için feda edemiyorsa, fazilet sahibi değillerdir.

    Ø Türkiye hazır mı buna?

    Hazır olması gerekir. Çünkü halk ancak kendi kendini kurtarabilir. Hiç kimse kurtaramaz. Halk örgütlenirse kendi gerçeğini yakalar ve kendi gerçeği üzerine geleceğiyle ilgili projeyi çizer ve o projeyi takip ederse ancak öyle kurtulabilir. Yoksa beş yüz yirmi milletvekili bir siyasi söylemde birleşse de yine kurtaramaz. O da menfaat gücüne hizmet eder. Çünkü sistem o menfaatle iç içe gitmektedir. Siyaset de o menfaatin içerisinde kımıldayamamakta, kendini canını kurtaramamaktadır. O menfaat gücü daha da büyümektedir. Bütün devletin kamu kaynakları halkın kaynakları halkın menfaatleri bu güçlere teslim edilmektedir. Karşılıksız teslim edilmektedir. Böyle büyük bir tehdit vardır. Hak kavramı vazgeçilmez bir kavramdır. Allah'ın insanlara bahşettiği en önemli kavramlardan biridir. Bu kavrama insanlar banane diyemez. Bu kavramından vazgeçemez. Bu kavram Allah tarafından onlara verilmiş. Hiç kimse tarafından gasp edilmez şekilde de emretmiştir. Yani hakkı kim gasp etmişse, Allah’ın affetmeyeceği konulardan biridir diye ifade edilmiştir. Allah'ın bize göndermiş olduğu kitabında da açık ve net bir şekilde ifade edilmiştir. Demek ki Allah'ın affetmediği bir kavramı insan bu kavramdan vazgeçemez. Hakkını gasp ettiremez.

    Ø Boğaz tokluğuna çalışanların büyük çoğunluğunu oluşturduğu bu ülkede bu denli sistem rehabilitasyonu nasıl gerçekleşecek? Nasıl bir model nasıl bir proje öneriyorsunuz?

    Tabi Türkiye'nin bugün öncelikleri içerisinde ekonomik sıkıntı had safhada. Türk ekonomisi IMF'ye rehin edildiği için bundan kurtulma projeleri yapması gerekiyor. Bunun için öncelikli olarak Türkiye süratle ekonomisini geliştirebilmesi için ticaretini geliştirebilmesi için Türk dış politikasının klasik anlamdaki yapısından ekonomik ve ticari ağırlıklı diplomasiye döndürmesi gerekiyor. Şimdi Türkiye'de yıllardan beriki girişimcilerin kendi öz kaynaklarıyla yaptığı yatırımlar var. Bunların büyük bir bölümü kapanmış vaziyette. Bir bölümü çok az kapasiteyle çalışıyor.

    Kapanmış ve az kapasiteyle çalışanlarda teknolojik düşüklük söz konusu. Rekabet gücü yüksek ürünlerle mücadele edebilmesi için diğer dış ülkelerle bu teknolojilerin geliştirilmesi için bir yatırım bankacılığına ihtiyaç var Türkiye'nin acil bir şekilde. Yatırım bankacılığıyla ilk önce bu öncelikli ürün belirlemesindeki öncelikli yatırımların yani o sanayi ve tarımsal anlamdaki kobilerin revize kredisiyle desteklenmesi gerekiyor. Ayrıca bunlara işletme kredisi verilmesi gerekiyor. Orta vadede. Bunun havza boyutunda düşünülmesi lazım . Niye havza boyutunda ? Çünkü havza boyutunda düşünüldüğü zaman oradaki evvelci kullanımlar doğal ve kültürel zenginliğinden inanç hareketinden insan hareketinden eğitimine kadar bütün hepsinin planlanması gerekiyor.

    Ø Plan ve proje olarak bunlar yapılmıyor mu?

    Türkiye Planlama Teşkilatının sekiz yıllık planını okuduğunuz zaman orada sadece gerçek anlamda Türkiye'nin envanteri üzerine Türkiye'nin gerçekleri üzerine yapılmış bir proje değil. Tamamen belli kaynaklardan alınmış yapılmış bir proje. Sekiz yıllık bir plan içerisinde baktığınızda. Orada bölge boyutunda da projelerde dikkate gelindi ama bizim bugünkü ihtiyaçlarımız mevcut envanteri çıkararak envanter üzerinde bir kere kendimizi rehabilite etmemiz gerekiyor. Yani bunu nasıl rehabilite edeceğiz ? Çünkü Türkiye bir yatırım mezarlığı içerisinde. Bunu süratle rehabilite edip istihdamı yükseltmemiz lazım. Üretimi açmamız gerekiyor. Onun için küçük, orta ölçekli büyük ölçekli işletmelerin revize edilmesi lazım. Onun işletme kredileriyle geliştirilmesi lazım. Bunun yapılabilmesi için yatırım bankacılığının gelişmesi gerekiyor. Tabi Türkiye uluslar arası alanda rekabet gücü yüksek ürünleri belirlemesi lazım.

    Ø Siz neden bahsediyorsunuz sayın Tantan, Türkiye’nin üç milyar dolar borcu var? Bu borcu nasıl ödeyecek? Ve bu sermayeyi nasıl yaratacak?

    Türk halkı kendi ekonomisini yönetmemektedir. Acı tarafı da odur, yani Türk ekonomisi IMF' e teslim edilmiştir. Bütün yaptırımlar, bütün geleceğe yönelik projeler IMF tarafından dizayn edilmektedir. Türkiye kendi geleceği ile ilgili yeni ekonomik anlayışını gündeme sokamamıştır. Türkiye kamu kaynağını sahiplensin hiçbir şey yapmasın yani halkın getirdiği siyasi irade benim hazineme sahip çık desin. Hiçbir şey de yapmasın. Sabahtan akşama kadar çay kahve içsin tespih çeksin o kamu kaynağı bu milletin borcunu da öder o borcu da öder milleti de kalkındırır. Yani Türkiye'nin kamu kaynağı bugün 1935-40lara kadar kamu kaynağı bazı güçler tarafından sömürülüyor. Halka gitmiyor. Biz iddia ediyoruz ki kamu kaynağına halk sadece güvenli bekçilerini koysun hiçbir şey de yapmasınlar. O borcu öder bu millet de kalkınır. Milletin önünü açsın. Millete fırsat eşitliği yaratsın. Halk kendi kendini kalkındırır.

    Ø Halk bu gücünün farkında mı?

    Artık Türk milleti biliyor. Güvenlik güçlerine baskı olduğunu biliyor. Güvenlik güçlerinin bütün nitelikli elemanlarının acımasızca değiştirildiğini herkes biliyor. Millet her şeyi biliyor. Yani bugün yolsuzluk ekonomisiyle mücadele eden savcılar sindirildi. Bugün güvenlik güçleri sindirildi ve çoğu değiştirildi. Bugün yargıdaki çöküntü yargıya bir anlamda baktığımız zaman yargıda çok namuslu insanlar var. Bir de şaibeli insanlar var. Bu da bir gerçek yani. Operasyonlar bazında da çıktı şaibeleri bunların.
    Çıkmayanlar da var ama bu demek değil ki çıkmayacak diye. Bütün bunlar gelecekte hepsi halk tarafından tespit edilecektir. Zaten halk kendi mahallesindeki hareketliliği yaşam tarzını kimin menfaatle iç içe olduğunu zaten biliyor insanlar.

    Ø Bu bilinç güç odaklarının uykularını kaçırıyor mu?

    Halkımız da şunu bilsin ki halkın gücünün önünde ekonomik güç olarak siyasi güç olarak hangi noktaya gelirse gelsin en fakir en ücra köydeki namusuyla yaşayan bir halkın önünde titrer. Diyelim ki x bir şahıs çok büyük ekonomik güce sahip. O bu milletin yani en fakir düzeydeki en yoksul düzeydeki fakat kendi namusuyla şerefiyle yaşayan halkın önünde titrer. Niye titrer ? İşte ilahi adalet orada tecelli eder. Bu yolsuzluk ekonomisinden istifade eden bütün insanlar rahat değildir. Gece rahat uyku uyuyamıyorlar. Korku içerisinde uyuyorlar. Ben açık ve net bir şekilde ifade etmek istiyorum. Bu milleti soymaktan bu milleti tehdit etmekten bu milleti teslimiyetçi ve amaçsız bir topluma doğru giden bu bilgi kirlenmesinden süratle uzaklaşın. Yani milletinizi, vatanınız bir parça seviyorsanız, gelecek nesillerinizi düşünüyorsanız bundan uzaklaşın ve kesin. Yani eğer siz bu adaletsizliği devam ettirirseniz bu soygunu devam ettirirseniz bu imansızlığı bu güvensizliği devam ettirirseniz siz de bu sistem arasında çökersiniz. Kimse kurtaramaz.

    Röportaj: Feyzullah Gültekin

    Kaynak: www.anadolugenclik.com.tr



     
    Sayfanın Başına
    Ölçüler - M. Şevki Eygi - 17 Eylül 2004

    Ölçüler

    BÜTÜN lisan ve edebiyatlarda “Arkadaşını göreyim, senin nasıl bir insan olduğunu bilirim” mealinde atasözleri bulunur. Evet kişi dostlarından, arkadaşlarından, ahbaplarından bilinir ve anlaşılır.

    İnsanların ne mal olduklarını anlamanın başka yolları da vardır. Bunların bazısını sayayım:

    1. İşret, yani sarhoş edici içkiler. Ruh soyluluğuna sahip, cevheri kaliteli bir insan kazara içki içerse, sarhoş olduğunda kesinlikle edebsizlik, terbiyesizlik, aşırılık ve azgınlık yapmaz. Belki sendeler, dili dolaşır ama âdilik ve bayağılık çukuruna düşmez. Zaten böyle kimseler içki içmezler, onun için “kazara” dedim. Soysuz, karaktersiz, mâyesi bozuk, tahtası çürük, cevheri değersiz kişiler iki kadeh içince ortalığı birbirine katar, azar kudurur; ayıklığında çeşitli maskelerle örtmeye çalıştığı çirkinlik ve kötülüklerini ortaya koyar.

    Ziya Paşa “İşret güher-i âdemi temyize mehektir...” demiştir.

    Dindar ve sofu geçinenleri bu işret ölçüsü ile sınamak mümkün olmaz. Çünkü onlar genellikle alkollü içki almazlar. (Bazı İslâmcıların içki içtiklerini duyuyoruz...)

    2. Para ve maddî menfaat ölçüsü. “Kişinin namazı ve orucu sizi zarara uğratmasın. Siz asıl onun dinarlar ve dirhemlerle (parayla) olan muamelesine bakınız” buyurulmuştur. Bir kişi namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse; şayet para ve maddî menfaat konularında dürüst ve doğru değilse çürük ve seviyesiz bir adamdır. Herif vâdeli senet imzalıyor, günü gelince ödemiyor, çek veriyor, karşılıksız çıkıyor, ticaret işlerine bin yalan dolan, hile, aldatmaca karıştırıyor, böyle bir alçağın namazına orucuna bakılmaz. Müslüman emin ve doğru olmakla mükelleftir.

    3. Öfke zamanında. Soylu, seviyeli, cevheri değerli adam öfkelendiği zaman bile adalet, insaf ölçülerini ayaklar altına almaz. Onun düşmanlığında bir asalet vardır. Kin, gayız, öfke hadd-i zatında kötü şeylerdir. Hasbelbeşer (insan olarak) bunlara kapılan kaliteli bir insan edebini bozmaz, haksızlık yapmaz, iftira atmaz, şirretleşmez. Soylu, değerli bir insan istese bile şirretlik yapamaz. Asalet, nezâhet sahibi kimseler çamur ve pislik savaşı yapmaz. Onlar her hal ü kârda mürüvvet sahibidir.

    Kişinin asaleti ve değeri, dostluğundan çok düşmanlığı ile bilinir. Evet, kaliteli düşman vardır, kalitesiz düşman vardır.

    Kaliteli düşman, kalitesiz dosta müreccahtır...

    İnsanların ne mal olduklarını anlamak için başka ölçüler ve kıstaslar da vardır.

     

    Orta halli ve zengin kişiler için: “Evinin salonunu göreyim, senin nasıl bir kimse olduğunu bilirim...” Adam Müslüman, oldukça zengin. Salonuna bakıyorsunuz, bir tek hüsn-i hat levhası, bir tek geleneksel sanat eşyası yok. Lakin otomobili lüks ve pahalı, mutfağında bulaşık makinesi, lüks bir buzdolabı var. Kasası ve kesesi dolu bu adam bir cep telefonuna bin dolar vermiştir. Peki o miktarda bir para ödeyerek niçin orijinal yazılı, nefis tezhipli, altın varaklı çerçeveli mübarek bir Hilye-i şerif levhası alıp da meskeninin en şerefli yerine asmamıştır? Böyle bir eksiklik affedilebilir mi? Sanattan anlamıyormuş, kültürü ve birikimi yetersizmiş...Böyle bahane ve mazeretler geçersizdir.Otomobile, cep telefonuna, bulaşık makinesine, yazlığa, Euroya Dolara nasıl aklı eriyorsa, bu konularda cin gibiyse; kültür, ilim, irfan, sanat, dekorasyon konusunda da ileride ve önde olmaya mecburdur. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır. Bilenlere sor ve evini bir Müslüman gibi dekore et.

    Otomobili de bir insanın ahlâk, kişilik ve karakterinin aynasıdır. Öyle adamlar görüyoruz ki, lüks, gösterişli, pahalı bir otomobil sahibi olmanın kendisine değer kazandıracağını sanıyor. Vah vah... Akıllı, değerli, haysiyetli kişiler, nasıl bir arabaya ihtiyaçları varsa (maddî imkânları nisbetinde) öyle bir araba edinirler, daha lüksünü almazlar. Bugün toplumumuz bir “oto-toplum” haline gelmiştir. Bizde korkunç ve utanç verici bir otomobil cinneti hüküm sürmektedir. Ben herkes ucuz Lada’ya binsin demiyorum ama hiç lüzum ve ihtiyaç olmadığı halde en lüks, en pahalı, en gösterişli ciplere, limuzinlere binilmesini de şiddetle tenkit ediyorum.Lüks ve pahalı otomobile bağlanan yüz milyarlarca dolar sanayi, ticaret, üretim, iş ve istihdam sahalarına akıtılmış olsaydı Türkiye bugünkü bataklığa düşmezdi.

     

    Giyimi kuşamı da bir insanın ne mal olduğunu ortaya koyar. Toplumumuz o hale gelmiştir ki, sokaklarda, meydanlarda, topluluk içinde doğru dürüst, yaşına başına uygun güzel, rabıtalı, kendisine uyacak ve yakışacak şekilde giyinmiş bir tek adam göremiyorsunuz.

    Geçenlerde bir taşra şehrinden uçağa bindim. Terminal binasındaki insanlara bakıyorum. Aman ya Rabbî, tam bir festival, tam bir curcuna...

    Bazı kadınlar hamam anaları gibi giyinmişler. Omuzlar, sırtlar, göbekler açık. Kimisinin etleri, dar pantolonlarından neredeyse pırtlayacak...

    Zengin, varlıklı orta yaşlı ve yaşlı erkekler ne acayip elbiseler giyinmişler. Kısa pantolonlar... Göbeklerini bir kat daha büyüten dar tişörtler...

    Şık ve temiz takım elbise giyinmiş bir zenciyi polisler pek sıkı aradılar; içini gösteren aletlerle baktıkları yetmiyormuş gibi çantalarını didik didik ettiler. Herhalde iyi ve temiz giyimli olduğu için adamcağız göze batmıştı. (Herhalde yabancı uyrukluydu.)

    Çok şık ve kibar giyimli orta yaşlı bir hanım vardı. Başına siyah ipekli siyah bir örtü örtmüş, bunu kulaklarını ve boynunu açık bırakacak şekilde ensesinden arkaya sarkıtmıştı. Elbiseleri çok sade, fakat şık idi.

    Bir de yine çok zarif ve şık giyimli mankene benzeyen genç bir hanım vardı.

    Türkiye halkı, hele islâmî kesim renk hususunda son derece kötü bir durumdadır. Bazı tesettürlü genç hanımlar en cırtlak, en frapan, ciyak ciyak bağıran renklerde elbiselere bürünüyor. Böyle bir şey İslâm’ın ruhuna aykırıdır. Kapalı hanımların giyim kuşamları parlamayan, göze batmayan, dikkati çekmeyen sade pastel renklerde olmalıdır. Pembenin en bağıranı, mavinin bana bakın diyeni, ciğer kırmızısı, parlak mor veya eflâtun, acı mı acı bir sarı...Muhterem hatunlar siz bu renklerle faşinge mi gidiyorsunuz?

    Kendilerini modacı sanan bir takım bezirganlara ne kadar teessüf edilse azdır. Giyim kuşam, tesettür konusunda Müslümanların rehberlere, kılavuzlara, yol göstericilere ihtiyacı var. Bu zatlara soruyorum: Nerdesiniz?

     

    İnsanın ne mal olduğunu gösteren başka bir ölçü de yemek yeme şekli ve tarzıdır. Kişinin ne mal olduğu yemek yemesinden anlaşılır. Aç kurt gibi sofraya saldırıyorsa geçerli not alamaz. Kurt gibi değil, adam gibi yemek içmek gerek.

    ----------------

    Sayfanın Başına
    Mahathir: "Müslüman dünyası bir blok olmalıdır" - Milli Gazete - 17 Eylül 2004
     

    MALEZYA ESKİ BAŞBAKANI MAHATHİR MUHAMMED:

    “Ekonomik blok gibi olalım birbirimize öncelik tanıyalım”

    Tüm dünyada bölgesel ekonomik bloklar bulunduğunu ve bunların ticaret ve yatırım önceliği anlamına geldiğini kaydeden Malezya eski Başbakanı Mahathir Muhammed, “Müslüman dünyası bir blok olarak ele alınabilir ve onlar da Müslüman işadamlarına belli öncelikler sunabilirler” dedi.

    Malezya eski Başbakanı Mahathir Muhammed, “Kendimizi AB gibi, NAFTA gibi ekonomik blok olarak görmeliyiz ve birbirimize öncelik tanımalıyız” dedi.

    Müstakil ve Sanayici İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) evsahipliğinde düzenlenen 8. Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi’nde konuşan Muhammed, dünya nüfusunun 1.3 milyarını oluşturan müslümanların, müslüman halkın sunduğu pazardan belli bir pay alabilmeleri gerektiğini söyledi. Tüm dünyada bölgesel ekonomik bloklar bulunduğunu ve bunların ticaret ve yatırım önceliği anlamına geldiğini kaydeden Muhammed, “Müslüman dünyası bir blok olarak ele alınabilir ve onlar da Müslüman işadamlarına belli öncelikler sunabilirler” dedi.

    Dünyanın 17. en büyük ticaret ülkesi olan Malezya’nın şu anda ticarete bağımlı hale geldiğini ve en büyük ticaret ortaklarının ABD ile Avrupa olduğunu belirten Muhammed, “Malezya, ana ticaret ortaklarıyla yaptığı ticareti azaltmak istemiyor. Diğer ülkelerle ve Müslüman ülkelerle ticaretini artırmak istiyor. Müslüman ülkeler birbirlerine yatırım yaparak, belli alanlara odaklanarak başarılı olabilirler” şeklinde konuştu. Konuşmasında, sadaka verme konusuna değinen Muhammed, “Sadaka verme diye bir kavram var. Alan kişiler, verenlere karşı şükran hissederler. Ama daha sonra bununla yaşamaya alışırlar ve yatırım yapmazlar” dedi.

    Bin millik bir yol, bir adımla başlar

    Herkesin çalışması durumunda daha güçlü toplumlar oluşturulabileceğini vurgulayan Muhammed, “Ekonomik olarak gelişmek için zaaflarımızın farkında olmalıyız, ancak güçlü yönlerimizi de bilmeliyiz” dedi.

    Malezya eski Başbakanı Muhammed, beyin göçüne işaret ederek, müslüman bilim adamlarının çoğunun yabancı ülkelerde yaşadığını, bu kişiler için gerekli ortam ve fiziki koşulların kendi ülkelerinde sağlanamadığını söyledi.

    Muhammed, “Çok büyük paralar ödeyerek kendi araştırmacılarımızın ürünlerini başka ülkelerden satın alıyoruz. AR-GE’ye önem vermeli, gerekli yatırımları yapmalıyız” diye konuştu.

    Mahathir Muhammed, müslüman işadamlarının İslam ahlak kurallarını uygulamaları gerektiğini ifade ederek, şu görüşleri dile getirdi: “İslami ahlak kuralları, Müslüman dünyası ve diğer ülkelerde geçerli olabilir. Müslümanlar, sadece Müslümanlarla değil herkesle iş yapmalı. Ama şartlar eşit olduğunda Müslümanları tercih etmeli. Kendimizi AB gibi, NAFTA gibi ekonomik bir blok olarak görmeliyiz ve birbirimize öncelik tanımalıyız.”

    Muhammed, konuşmasının sonunda “Bin millik bir yol bir adımla başlar” şeklindeki sözü hatırlatarak, “Biz de bu yola çıkmalıyız, o adımı atmalıyız” dedi.

     

    IBF BAŞKANI EROL YARAR

    ABD, İsrail’in hamiliğini yapıyor

    IBF Başkanı Erol Yarar, ABD’nin İsrail’in hamiliğini üstlenerek, onların yaptığı bütün zulme göz yumarak ortak olduğunu, Afganistan ve Irak’ta da halkı mahveden uygulamalara gittiğini savundu.

    Yarar, finansal terörün dünya nüfusunun 10’da 9’unu, 10’da birine köle yaparak, ülkeleri istikrarsızlaştırdığını, gelişme hamlesi yapanların başına vurmak için en önemli araç olarak kullanıldığını söyledi.

    Dünyada bütün insanlığa yetecek kadar kaynak bulunduğunu, temel sorunun bu kaynağı elinde tutanların yaklaşımı ve ahlakı olduğunu belirten Yarar, şöyle dedi:

    “Bu servetin 550 milyar doları dünya fakirlerine, geri kalmış ülkelere, zordaki ekonomilere, eğitime, yetimlere bir organizasyon çerçevesinde dağıtılırsa dünya nasıl olurdu?

    Eğer Müslüman ülkeler kendi atıl kaynaklarını bir fonda toplayarak IMF benzeri bir kuruluşu oluştursalar ve yüz milyarlarca doları gelişmiş ülkeler yerine, bu ülkelerin kalkınmasına, gelişmesine eğitimine ve finansal sıkıntıya düşen ülkelere yardıma taahhüt etseler, bugün İslam ülkelerinin durumu nasıl olurdu? Bizler kaynak yönünden fakir değiliz. Bizler birliktelik, aksiyon, fikri çeşitlilik ve doğru istikamet yönünden fakiriz.”

     

    -----------------------------

    Yeni Şafak - 15 Eylül 2004

    Sayfanın Başına
    Bumin'e yanıt...

    Kürşat Bumin ile zorunlu polemiğin devamı olarak bir okurun kendisine gönderdiği yazıyı uzun olduğu için özetleyerek aktarıyorum:

    "Sayın Bumin, (Bu yazının bir kopyası Dr. Mahalli'ye de gönderilmiştir.) Bugünkü yazınızda işlediğiniz terör konusu ve Mahalli ile olan derin ihtilafınızın nedenleri üzerinde durmak istiyorum.

    90'lı yılların başında Akademi Yayınlarından çıkan Noam Choamsky'nin "Korsanlar ve İmparatorlar" adlı kitabın önsözünde yazar Augustin'den ilginç bir kesit aktarmaktadır:

    Konu geçmiş zamanlarda bir korsan ile bir imparatorun hikayesidir. İmparatorun adamları denizlerde bir korsan yakalar ve hesabı görülmek üzere imparatorun huzuruna çıkarırlar. İmparator hiddetle sorar: Hangi hakla denizlerde yol kestin, düzeni bozdun, haydutluk yaptın? Korsanın cevabı hazırdır: - Ben bu dediğinizi bir gemiyle, bir kaç adamla ve sadece ufak bir alanda yaptım. Ama siz bunları, hangi hakla; büyük donanımlarla, yüzbinlerce askerle ve dünyanın her tarafında yaptınız?

    Choamsky bu örnekten hareketle temel tezine gelir: "Amerika ve İsrail'in yaptığı terörizm o denli büyük, global ve örgütlüdür ki, Ortadoğu'daki bir kaç örgütün ya da diğer başka unsurların yaptıkları eylemlerin esamesi bile yoktur."

    Korsanlar ve İmparatorlar' kitabı Amerika ve İsrail'in 90'lı yıllarda Ortadoğu'ya yönelik terör eylemlerini anlatıyor.

    Terör diye tanımlanan eylemler, nitelik olarak işgalci emperyalist güçlerin yaptıkları eylemlerin çok küçük bir versiyonudur. Nitelik ve yöntem olarak teröristlerin yaptıkları ile işgalci emperyalist güçlerin yaptıkları arasında fark bulunmamakla birlikte nicelik (sonuç) olarak asimetrik bir oran bulunmaktadır.

    Evet Sayın Bumin, sizin sorununuz da burada düğümleniyor.

    Mahalli'nin verdiği örnekleri değerlendirme şekliniz bu bağlamda. Filistin'de hergün devlet emriyle ve planlı olarak 18-20 kişinin öldürülmesinden ürkmeme sebebiniz bu. Olaylar ve söylenenleri rakamsal olarak okuyorsunuz. Yoksa İsrail'e ve onun zihniyetiyle paralellik taşıyan herkese "Siz orda ne yapmaya çalışıyorsunuz?" diye sormanız gerekmez miydi?

    Elbetteki bir yöntem olarak terörizm kesinlikle yanlıştır ve yutulur bir şey değildir. Fakat terörizm bahanesiyle işgal güçlerine karşı yapılan her direniş eylemini bu kategoriye sokmak işgal zihniyetine hizmet etmekten başka bir şey değildir ve bunu meccanen (yani ücretsiz, gönüllü olarak) yapan bir çok kimse bulunmaktadır.

    Terör ve direniş arasında ve onları birbirinden ayıran oldukça kalın bir çizgi vardır. Terör yanlış yerde ve masum insanları seçer. Direniş ise işgalin olduğu yerde ve işgalcileri seçer. Irak'ta, Filistin'de, Çeçenistan'da vs. fiili işgal vardır ve yapılan tüm karşı hareketler terör değil, direniş hareketleridir. Filistinde Filistinlilerin yaptıklarının terör olarak tanımlanması mümkün değildir. Bunun iki nedeni var:

    1-İsrail'de sivil diye bir şey yok.

    2-İsrail'de yaşayan Yahudilerin tamamı fiilen işgalci durumunda.

    Bu şartlar altnda sivil öldürüyorlar, intihar saldırları terör eylemidir demek mümkün olmadığı gibi haklı bir söylem de değildir.

    Dünyanın dört bir yanından devşirilen milyonlarca Yahudi, başkalarının toprağı, ekmeği ve hala kurumamış kanı üzerinde oturuyor.

    Beslan'daki olaya gelince... Rusya'da daha önce de Çeçen orijinli rehine eylemleri oldu, hem de bir sürü. Bunların büyük bir çoğunluğu gayet masumca eylemlerdi. Bu eylemler defalarca tekrar etti.

    Çeçenlerin yakmak yıkmak gibi bir amaçları yoktu. Yalnızca seslerini duyurmak istiyorlardı. Rusya ise bu eylemlere duyulan sempatiden her zaman derin bir rahatsızlık duymuştur.

    Rusya bu etkiyi ve eylem biçimlerinden elde ettikleri kazanımları bertaraf etmek için bilerek bu katliamı işledi. Ellerindeki rehinelerle birlikte eylemcilerin üzerine kan ve barut döktü. Kimse bunu Rusların beceriksizliği filan diyerek geçiştirmesin, kesinlikle planlı olarak böyle bir bilanço yarattılar.

    Her çağın kendine has "EMPERYALİST GEREKÇELERİ vardır, dikkat edin amaç demiyorum, gerekçe... 2000'li yılların yegane emperyalist gerekçesi de terördür. Bir çok terörist eylemin arkasında büyük emperyal ülkelerin gizli servislerinin bulunması temelde bu gerekçelere sahip olmak içindir. Kendi yaptıklarına önleyici eylem diyorlar. Yani terör gelip insanları vurmasın, masumlar öldürmesin diye dünyaya savaş açıyorlar. Ülkeleri işgal ediyor, şehirlerin üzerine binlerce tonluk bombalar yağdırıyorlar, sivil ve masum insanların üzerine yerden ve gökten ölüm, yıkım, esaret, aşağılanma, yokluk ve sefalet döküyorlar.

    Mahalli haklı bir soru soruyor ama bunun cevab ile ilgilenen yok: Bunlar neden hep islam ülkelerinde oluyor? Zor olan global emperyalizme ve işgale karşı sesini yükseltmektir. Beslan'daki okulu basıp öğrencileri rehine tutan militanlara ve onları besleyen anlayışa atıp tutmak, ona karşı mücadelenin bir tarafında durmak kolaydır.

    Çünkü onlar zayıftır. Fakat aynı olayda çok daha büyük sorumluluk ve kabahati bulunan Rusya'ya karşı konuşmak, Putin'in pisliklerine karşı taraf olmak o kadar kolay değildir. İddialarnızda samimi iseniz buyurun bu konuyu işleyin. Putin'in Çeçenistan'da (hatta Beslan'da) sebep olduğu facialara ayırın bir kaç yazınızı...

    Sayın Mahalli belki de olaylarda aşırı reaksiyon gösterdiği için meramını iyi anlatamıyor, ya da işin duygusal tarafına kaçıyor ama yine de o doğru ve zor olanı yapıyor ve bu yüzden kendisini kutluyorum. Onun anlatmak istediği şey özet olarak şudur:

    Ortada büyük pisliklerden kaynaklanan küçük pislikler vardır. Büyük pislikler varken, küçük pisliklere takılıp kalmak size bir fayda sağlamayacaktır. Batak varken sivri sinekle uğraşılmaz. Batağı kurutun, sivri sinek filan da kalmaz.

    Sayın Bumin, siz mantıklı (mantıksever) bir adamsınız. Benim size iki sorum var, cidden cevabınızı merak ediyorum ve aydınlanmak istiyorum. Sanırım tatmin edici bir cevap verebilirseniz beni de Mahalli beyi de ikna etmiş olacaksınız:

    1-Tamam, anladık. Sizin tarifinize göre Filistin'deki, Çeçenistan'daki eylemleri terör olarak tanımladık ve kabul ettik. NE OLMAMASI GEREKTİĞİNİ anladık. Bir de NE OLMASI GEREKTİĞİNİ anlatın lûtfen!

    Ne yapmalı Filistinliler, ya da ne yapabilirler? 100 yıl boyunca karşı koyamayacakları kadar güçlü ve kötü niyetli bir düşmanın asimetrik, kuralsız, yöntemsiz savaşı ile karşı karşıya kalan, hergün yok olmalarını sağlayan, onları aşağılayan bir işgale uğramış bir ulus nasıl mücadele etmeli? Bu konuda söyleyecek bir sözünüz olmalı...

    2- Necef'te, Bağdat'ta, Gazze'de, Grozni'de (işgal edilen tüm şehirlerde) sivillerin başına atılan yüzlerce tonluk bomba savaş oluyor da Londra'da, Moskova'da ya da New York'ta (işgalcilerin şehirlerinde) patlatılacak bir bomba neden terör olsun? Aradaki kritik fark nerede? Onlarınki can da berinin ki patlıcan mı? Savaşın yerini kim belirliyor? Saygılarımla.

    Kısa notlar:

    1- Başta Amerika'dan Necati Ergenç ve Ahmet Alpagut, Avustralya'dan Erdal Yüce, Kanada'dan Muharrem Senay olmak üzere ilgilerinden dolayı tüm okuyuculara teşekkür ediyorum.

    2- Bir okuyucu, Bumin'e yanıtımın haklı ama sert olduğunu söyledi. Bundan dolayı kendisinden özür diliyorum.

    3- Bir okuyucu 'hısım' ile 'hasım'ı karıştırmış olabileceğime dikkat çekmiş. Osmanlılar bir çok Arapça kökenli kelimeyi farklı yerlerde kullanmışlardır. Örneğin Türkçede kullanılan 'inkılâp' Arapçada askeri darbe demektir. İhtilal ise 'işgal' demektir.

    3- Bumin'in dünkü 'hoş' yazısını okuma zahmetine katlandım.

    Yazısındaki 'Her yerde olduğu gibi medyada da her türden adamlar var' tespitine tümüyle katılıyorum ve medyadaki uğraşında kendisine başarılar diliyorum!

    4-Son olarak, Bümin'in benimle ilgili herhangi bir yazısını görenler lütfen bana haber vermesin!


     

    --------------------------

    Sayfanın Başına
    Hüsnü Mahalli - Yeni Şafak - 13 Eylül 2004

    Zorunlu bir yanıt!..

    Kürşat Bumin ve benzeri bir-iki yazarın yazılarını hiç okumam. Ancak önceki gün Bumin'in yazısını okuma zahmet ve skıntısına katlanmak zorunda kaldım.

    Bumin okuyucularını bana tepki göstermeye çağırmıştı.

    Sabahın ilk saatlarinde bir okuyucum benimle dayanışmasını belirtmek için aramıştı. Önce anlamamıştım.

    Laf Bumin'e gelince bir bakayım dedim.

    Daha sonra 12 kişi benzer duygularla aradı.

    6 kişi de mesaj gönderdi.

    Yani toplam 19 kişi.

    Umarım Bumin'in okuyucuları o kadar değildir.

    Fakat işin acı tarafı, Bumin'in medet umduğu ve bana karşı kışkırttığı hiç bir kişi aramamıştı.

    Belki de Cumartesi olduğu için!

    Bumin, Osetya'daki okul ile ilgili yazılarımdan dolayı çok kızmış...

    Aslında yanıt bile vermek istemiyordum.

    Fakat bana ulaşan okuyucuların ısrarı üzerine izin verirseniz bazı tesbitlerde bulunmak istiyorum.

    Okul konusuna bir kez daha dönmek istemiyorum.

    O konu ile ilgili olarak söylemek istediklerimi söylemiştim.

    Şimdi Bumin'in yazısı ile ilgili olarak bazı konulara değinmek istiyorum.

    Ben Bumin ile ilk kez tam üç yıl önce karşılaşmıştım. 11 Eylül'den 3 gün sonraydı birlikte Kanal 7'nin İskele Sancak programında idik. O programda Bumin'in inanlmaz şekilde Amerikancılığı dikkatimi çekmişti. Hatta hatırlıyorum kendisini duygu sömürüsü yapmakla suçlamıştım ve yıllar sonra Amerika terörü olunca aynı tepkiyi göstermesini istemiştim.

    Amerika, Afganistan ve Irak'ı işgal ederek yaklaşık olarak 60 bin insanı öldürdü; ve Filistin'de Şaron katliamlarını sürdürdü. Son üç yılda İsrail, 798 Filistinli çocuğu öldürdü ve bunların 11'i bir yaşın altındayıdı. Biri de annesinin karnındaydı...

    Anlaşılan 3 yıl sonra Bumin değişmemişti.

    Çünkü 11 Eylül'de Amerikalılar için göz yaşı döken Bumin 3 Eylül'de bu kez Ruslar için duygu sömürüsü yapacaktı.

    Bumin bana sataştıktan sonra bakın ne diyor: 'Başta Mahalli olmak üzere hiç kimse bana hısım (Arapçada hısım demek düşman demktir -hm) olduğumuz Çeçenlerin 90'lı yılların başından beri karşılaştıkları Rus zulmünü hatırlatmasın, çünkü konumuz bu değil.'

    Şimdi merak ediyorum: konumuz Rus zulmü değilse, acaba Çeçenler neden durduk yerde Bumin'in söylemi ile teröre baş vuruyor?..

    270 yıldır Rusların Çeçen halkına yaptığı teröre ses çıkarmayan ve 'konumuz bu değil' diyen Bumin ve benzerleri, neden acaba Çeçenlerin yaptıklartına Rus ağzı ile 'terör' diyor?

    Bumin, Çeçenistan ile ilgili yazılarıma tepki gösteren okuraları (ki bunların tepkilerini ben köşemde yansıtmıştım) kutlayarak, beni 'boş bırakmamalarını' istiyor.

    Rahat uyuyabilir Bay Bumin.

    Çünük 'İsrail ve Amerika' adresli bu okurlar aylardır bırakın boş bırakmayı, tehdit ve küfürlerle Bumin'in tavsiyelerini yerine getiriyor...

    Sayın Bumin bakın ne diyor: 'Dr. Mahalli 'terörizm kuramı'na destekçi bulabilmek için 'kurnazlığı' da elden bırakmıyor.'

    Bumin, buna kanıt olarak, İsrail'in Filistin halkına yönelik olarak anlattığım olayları aktarıyor.

    Aynı şeyi o ilginç elektronik posta mesajları da söylüyor.

    Bay Bumin, ben kuram-muram peşinde değilim.

    Ben yalnızca objektif ve gerçekçi bir gazeteciyim.

    Şupheniz varsa yıllardır çalıştığım BBC'den bunu öğrenebilirsiniz!

    Bay Bumin, bir de doktorluğumu konu ederek, kendince iğneleme yapmak istiyor. Rahatlayacaksa: ben tıp doktoru değilim, ama uluslararsı ilişkilerde doktoram var.

    O nedenle, batı kuramcılarının bizlere öğretmeye çalıştığı o aşşağılık ve aptalca kalıplara da karşıyım.

    Size sorarım Bay Bumin: Uluslararsı sistem, ilişki ve hukukun özünü teşkil eden BM'ye acaba Amerikalılar ne yaptı?

    Gelelim en ilginç tesbite:

    Bumin bakın ne diyor: 'Peki iyi de bu 'duygusal yaklaşımı' yakınlarının yıkımına ve yok olmasına şahit olan bir Çeçen olmayan Mahalli nasıl oluyor da paylaşabiliyor?'

    İşte sevgili okurlar Bumin'in sorunu bu...

    İnanılacak gibi değil.

    Yani, ben Çeçen olmadığıma göre neden Çeçenlerle duygusal dayanışma içinde olayım?..

    Bay Bumin, bilmek istiyorsanız: evet, ben gerektiğinde Çeçenlerden daha fazla Çeçen'im.

    Ama Sayın Bumin, acaba siz neden Rus'tan fazla Rus ve Amerikalılardan fazla Amerikalısınız?..

    Konu çocuklar ise, Ruslar son 10 yılda 46 bin Çeçen çocuğunu öldürdü ve 6 bin Çeçen kız ve kadınına tecavüz etti...

    Top yekûn bir halkı (Kızılderilileri) yok eden Amerikalılar, yine yalnız Hiroşima ve Nagazaki'de 65 bin çocuğu yaktılar...

    İsraillilerin ise rakamlarını vermeye gerek yok...

    Bay Bumin; ben Gürcistan'daki Çeçen göçmen kamplarındaki inanılmaz acıları; Sabra ve Şatilla'daki hamile kadınların karnındaki bebelerin süngülerle nasıl alındığını; Laçin ve Şuşe'de Ermenilerin Ruslarla birlikte Azerilere neler yaptıklarını; Bosna'da Rus destekli katil Sırpların müslümanlara karşı vahşetini; Libya ve Irak'taki katliamların.. tümüne şahit olan bir gazeteciyim.

    Ben masa başında oturup ahkam kesenlerden değilim.

    Ben 12 Eylül 1973'te Allende'nin CIA destekli faşist bir darbe sonunda öldürülmesinde neyi hissettiysem, Sabra ve Şatilla'da aynı şeyi hissettim...

    Vietnam'da Amerikalıların hezimetine ne kadar sevindiysem, Venezüella'da Chavez'in zaferine ve Türkiye'de 1 Mart tezkeresinin reddine, Türkiye ve bölge halkları adına, o kadar sevinmiştim.

    Belki aramızdaki fark budur...

    Ben kendi bildiklerim ve inançlarım için konuşurum, yazarım ve hiç kimseden çekinmeden ve korkmadan mücadele ederim.

    Hiç kimseye de diyet borcum yoktur...

    Siz ise, birileri kızacak ya da küsecek diye bildiklerinizi bile yazmayanlardansınız.

    Ben ne pahasına olursa olsun ve nerede olursa olsun mazlumlardan yanayım.

    Siz ise zalimlerin gönlünü kazanabilmek için benimle 'ciddi polemiğe' soyunuyorsunuz...

    Aslında buna gerek yok. Çünkü Amerika ve İsrail yanlısı okuyucu ve siteler bunun alasını yapıyor.

    Ben ise onları yanıt vermeye değer bulmuyorum!

    Size yanıtı ise, çarşamba günü bir okurun mektubu ile vereceğim.


     
    --------------------------------------------------------------------------
    Sayfanın Başına
    Melhame-i Kübra - M. Şevket Eygi - 13 Eylül 2004
    Mehmet Şevket Eygi
     

    Büyük Savaşa Doğru

    GEÇEN hafta uçakla Adana'ya, oradan Antakya'ya, ardından Maraş'a gittim ve yine Adana'dan geri döndüm. Antakya civarında Amik Ovası'nı seyr ederken yakınlarda o ovada cereyan edecek "Çok kanlı savaşı" (Melhame-i Kübrayı) düşündüm.

    -Nereden biliyorsun orada böyle bir savaş olacağını?

    Çok iyi biliyorum, çok iyi biliyorum...

    Okuyucularım hatırlayacaklardır, defalarca "2005, 2006, 2007 yıllarına hazır olunuz, çok önemli, çok dehşetli hadiseler patlak verecektir" diye yazmıştım. Dünya çapında büyük siyasî depremin ilk kıpırdanmaları, öncü sarsıntıları başlamıştır.

    Siz Osetya'daki katliamın kendi kendine mi olduğunu sanıyorsunuz. Tertiptir, tertiptir, tertip...

    Önce Büyük Ortadoğu savaşına, sonra Üçüncü Dünya Savaşına adım adım yaklaşıyoruz. Büyük savaşların yangınları önce küçük bir kıvılcımla başlar. 1914'te Saraybosna'da Avusturya-Macaristan veliahdı ve eşi bir suikasd neticesinde öldürülmüş, bu kıvılcım medenî dünyayı dört yıl kan ve ateş içinde bırakan bir genel savaşa yol açmıştı.

    1939'da Hitler Polanya'ya saldırmış, o ülkeyi Stalin Rusya'sı ile paylaşmıştı. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa Almanya'ya savaş ilan etmişti. Hitler rejimi savaşı önlemek için nice kulis temasları yapmış, başarılı olamayınca, sekiz ay bekledikten sonra Fransa'ya âniden hücum etmiş ve onu iki hafta içinde dize getirmişti. Bazı tarih-bilmezler Fransa ve İngiltere'ye savaş açanın Almanya olduğunu sanırlar. Değildir. Fransızlar avaz avaz bağırıyor, "Almanya bizi işgal etti..."diyor. Eder tabiî... Sen ona savaş ilan etmemiş miydin?

    Şimdi Üçüncü Dünya Savaşı'nın önsözü sayfalarındayız... İleride neler olabilir?

    Yıllardan beri kimbilir kaç kere yazdım: Nükleer enerji çalışmalarını bahane ederek ABD,İsrail'i İran'a saldırtacak. İran, Türkiye'nin iki misli yüzölçümüne sahip büyük bir ülke, bir saldırıyla çökmez. O da mukabele edecek, Irak'ta Amerikan askerlerini vuracak. Belki İsrail'e tahrip gücü büyük füzeler gönderecek.

    Amerika ve İsrail bu savaşın içine Türkiye'yi de çekmek isteyeceklerdir. Bundan hiç kimsenin en küçük bir şüphesi olmasın.

    Pakistan'daki Amerikan yanlısı Müşerref rejimi çöker ve iktidar bağımsızlık taraftarı Müslümanların eline geçerse seyr eyleyin siz gümbürtüyü. Çünkü o devletin elinde atom silâhları bulunuyor. Atar mı atar?

    Ortadoğu savaşı başlayınca bu bölgedeki Arap devletlerinin çoğunun rejimi çökecektir.

    Böyle bir savaşta, Hindistan İsrail'in en büyük müttefiki ve yardımcısı olarak boy gösterecektir.

    İsrail, çok sıkışırsa elindeki nükleer silâhları kullanmaktan başka çare bulamayacak ve bu savaşta yüzbinlerce, hattâ milyonlarca insan feci şekilde can verecek, bir o kadarı da korkunç yaralar alacak, onulmaz hastalıklara yakalanacaktır.

    Bir ara İsrail kuvvetleri Medine-i Münevvere'ye kadar ilerleyeceklerdir.

    Agresif, militan, fanatik Evangelistler böyle bir savaşta İsrali'in bir numaralı yardımcısı olacak, onu Müslümanlara karşı kışkırtacak ve destekleyecektir. Başkan Bush'un son derece koyu bir Evangelist olduğunu unutmayalım.

    Acaba Amerika ve müttefikleri bir buçuk milyarlık İslâm Âlemi'ni dize getirebilirler mi?Afganistan'daki, Irak'taki, Çeçenistan'daki direnişi görüyorsunuz. Filipinler'den Fas'a, İdil-Ural'dan Güney Afrika'ya kadar uzanan İslâm Âlemi'yle baş etmek zannedildiği kadar kolay olmayacaktır. Kaldı ki, bu savaşın metafizik transandantal (aşkın), teolojik boyutları da vardır. Müslümanlara barbar diyorlar. Unutmasınlar ki, Roma İmparatorluğu'nu barbarlar yıkmıştır.

    Yedinci asırdaki ilk Müslüman Arapları düşünsünler: Kısa zamanda Sasanî devletini yıkmışlar, Doğu Roma'nın elinden büyük miktarda toprak almışlar, muazzam bir donanma ile Kostantiniye'yi kuşatmışlardı.

    Hiç kimse Fukuyama'nın "Tarih bitti!.." mavallarına aldanmasın.Tarih bitmedi, yeni başlıyor. Önümüzdeki yıllarda dolu dolu, hızlı hızlı, yoğun mu yoğun bir tarih yaşayacağız.

    Müslümanların hepsine gafil demiyorum, sadece "Gafil Müslümanlara" bu sütunlardan seslenmek istiyorum. Kolay anlaşılsın diye de madde madde ve pek açık ve seçik bir üslupla yazıyorum:

    (1)Önümüzdeki savaşta militan ve agresif İslâm düşmanlarının safında yer almaya kalkmayınız. Böyle bir karar sizi Cehenneme kadar götürür. O yol ile Mevlâ'ya değil, belâya gidersiniz.

    (2) İslâm'ı ve Müslümanları yeryüzünden kazımaya ahd ü peyman etmiş agresif düşmanlara ev, arsa, tarla, arazi satanlar sanki bütün vatanı onlara satmış gibi olurlar. Vaktiyle bazı cahil, gafil, facir Araplar Siyonistlere, bol altın ve sterlin mukabilinde mülk satmışlar ve sonunda belâlarını bulmuşlar idi.

    (3) Azgınlığı bırakınız. Kibri, gururu, israfı, lüksü, aşırı tüketimi, dünya zenginlikleriyle övünmeyi ve kudurmayı derhal terk ediniz. Akıllı Müslümanlar olunuz ve kanaat ile yaşayınız. Parayı en büyük değer ve put edinmeyiniz. Kur'ân'ın, Sünnetin, fıkhın, Şeriatın, İslâm ahlâkının ilkelerine uyunuz. İlme, irfana, takvaya, ihlâsa, mürüvvete, fütüvvete sarılınız.

    (4) İslâm'ın azılı ve agresif düşmanlarını dost ve velî edinmeyiniz.

    (5) Sizi kaz gibi yolan, inek gibi sağan din baronlarının, din sömürücülerinin boyunlarınıza takmış olduğu tasmaları kırınız.

    (6) Gerçek ve ‘âmil din âlimlerine, gerçek ve faziletli tarikat şeyhlerine, kâmil mürşidlere tâbi olunuz.

    (7) Her ne şekilde olursa olsun haram yemeyiniz, daha önce toplamış olduğunuz haram paraları ve servetleri elinizden çıkartınız. Her türlü rüşvetten, faizden, alevere dalevereden, fesat karıştırılmış ihaleden, yüzde on komisyonlardan, partizanlıktan, cemaatçilikten, emanete hıyanetten (işleri ehil olmayanlara vermek) ve diğer yolsuzluklardan tevbe ediniz.

    Bütün Müslümanları uyarıyorum: Büyük bir İslâm şehri bir müddet için Müslümanların elinden çıkabilir, düşman istilâsına uğrayabilir. Çok büyük, çok dehşetli facialar olabilir. Tedbirli olunuz. Taşrada, gerektiğinde intikal edebileceğiniz bir sığınağınız olsun.Şimdiden tedbir almazsanız, sonra iş işten geçmiş olur, yangın içinde perişan olursunuz.Benden haber vermesi...

     
    ----------------------------------------------
    Sayfanın Başına
    Milli Gazete - 12 Eylül 2004

    Milli Görüş Lideri Erbakan, dünyaya hakim olmak isteyen şer güçlere karşı İslâm alemini uyanık olmaya çağırdı

    Başsenarist Siyonizm

    Nevzat Özpelitoğlu

     

    Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, siyonistlerin 250 milyonluk Amerika halkını sömürdüğünü belirterek, “Bunlar emellerini gerçekleştirmek için ABD’yi bir maşa gibi kullanıyorlar” dedi.

    Siyonistlerin ABD’yi nasıl kullandıklarını ve adım adım büyük İsrail planını nasıl gerçekleştirdiklerini bugünlerde yayınladıkları bir kitapta da açıkladıklarını belirten Erbakan, “Siyonistlerin ne yapmak istediklerini net olarak bilmeden dünya insanlığının selameti için çalışmak mümkün değildir. İsrail bu planların gerçekleşmesi için ABD’den sonra Rusya, Çin ve Hindistan’ın da plana dahil edilmesi için bu ülkeleri ekonomik yönden cendereye almaya çalışıyor. Çin’e karşı Japonya silahlandırılmaya çalışılıyor. Bu sebeple Japonya’ya en gelişmiş savaş gemileri ve uçak gemileri verildiği kitapta yazılmış” diye konuştu.

    Kitapta, Büyük İsrail planının adım adım gerçekleştirildiğinin anlatıldığını belirten Erbakan, ”Sözkonusu kitapta Türkiye’ye de dikkat çekiliyor ve İslâm âlemi de gözden kaçırılmıyor. Kitapta, İslâm âleminin nasıl kontrol edilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Bu Müslümanlar arasında namazını kılanlar, orucunu tutanlar, hacca gidenler var amma Batı heveslisi insanlar da var. Bunlar islâmî yaşantılarını sürdürmelerine rağmen Batı’dan vazgeçemiyorlar. Samimi Müslümanlarla Batıcı Müslümanların aralarını açalım, tefrika çıkararak onları kontrol altına alalım ve bu arada Siyonistler olarak Batı heveslilerini destekleyelim diyorlar. Dünya ile bütünleşme masalını da bu vesile ile hep en önde tutalım ve ‘bakın yalnız kalıyorsunuz, medenî dünya ile kaynaşın diyerek Batı’ya meyilli Müslümanlardan Büyük İsrail için faydalanalım diyorlar. Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan, Endonezya hep bu siyon planının içindedir. Dünya olaylarının takibi için bu kitabın okunmasını ve bilhassa devlet adamlarının bu kitabı okuyarak tedbirler alıp Siyonizme maşa olmamaları gerekir” diyerek uyarılarda bulundu.

    RUSYA PİYON OLDU

    Dünya da gelişen olaylarda siyonistlerin parmağı olduğuna işaret eden Erbakan şöyle dedi: “Dünyadaki son olaylara şöyle bir bakalım. Rusya ‘İslâm Konferansı’na ben de üye olayım, benim topraklarım üzerinde 20 milyon Müslüman var’ diyor. Yani İslâm âlemine yaklaşmak istiyor. Fakat aynı anda Çeçenistan Müslümanlarını ezeceğim diyerek en vahşi katliamları sürdürüyor. Bunu anlamak mümkün değil. Rusya gibi 150 milyonluk bir ülke, tarihi var geçmişi var. Fakat bugünkü yalpaları izah ister. Dün geliyor İslâm Konferansı’na ben de üye olacağım diyor, bugün ise ‘terör nerede olursa olsun vururum’ diye Çeçenistan’ı kana buluyor. Peki nereden çıkıyor bu? Siyonistlerin Rusya içinde oynadıkları oyundan çıkıyor. Rusya’ya yön vermek isteyen Siyonistler, Rusya’yı bu şekilde avuçlarının içinde oynatıyorlar. Bunlar, Rusya’yı İslâm âlemine düşman yapıp kendileriyle birleştirmek istiyorlar. Bundan dolayı da Çeçenistan meselesini onlar, yani Siyonistler tertip ediyorlar. Son kanlı olayların Çeçenistan’la bir ilgisi yoktur. Siz Rusya’nın son bir hafta içinde oynadığı çarliston oyununu görüyor musunuz? Türkiye’ye geleceğim diyor. Gelmiyor. Alman ve Fransızlarla toplantı yapıyor. Okuldaki masum çocukları kendisi katlediyor. Görüldüğü gibi Rusya çalkalanıyor, ne yaptığını, ne yapacağını bilmiyor. Kim yapıyor bunları? Bunları dünyaya hakim olmak isteyen dünya Siyonizmi yapıyor. Burada Rusya sadece bir piyon, bir maşa. Başaktör ve senarist İsrail, dolayısıyla Siyonizmdir”

    SİYONİZM TERBİYE EDİLMEMİŞ AYGIR GİBİ

    ‘Biz tüm dünyada barış istiyoruz’ diyen Erbakan “Biz sömürü değil, barış olsun istiyoruz. Bundan dolayı D-8’leri kurduk. Vahşi kapitalizm insanları süratle fakirleştirip, köleliğe doğru sürüklüyor. İnsanın bunları sadece bilmesi yetmez. İnsanların şuur sahibi olmaları gerekir. İyi niyetle yapılanların da sonuç itibariyle faydalı olması lazım gelir. Dünyaya sulh getireceklerini söyleyenler, aslında sadece kan ve zulüm getirdiler. Bosna, Çeçenistan, Afganistan, Irak’ı kana boğdular. Filistin’i aşağılıyorlar. Çünkü, bunlar yanlı bir medeniyet içerisinde yetişmişler. Bunların kökleri eski Roma’ya, Roma’nın kökü de eski Firavunlara dayanıyor. Senin cinsin böyle, seni alıp terbiye etmek lazım. Sen bu halinle terbiye edilmemiş bir aygıra benziyorsun. Durmadan etrafını tekmeliyerek barış deyip kan getiriyorsun, iyilik deyip kötülük üretiyorsun. Bu Batı dünyası Siyonizmin hegomonyasından kurtulmadığı sürece terbiyesiz bir at, bir aygır konumundan maalesef kurtulamayacaktır” şeklinde konuştu.

    Erbakan, dünya Siyonizminin dünyayı kendi amaçlarına göre şekillendirmek için Doğu Türkistan’la Çin’in, Keşmir’le Hindistan’ın arasının daima açık olmasına çalıştığına dikkat çekerek, Türkiye’nin de bu oyunun içine hızla çekilmeye çalışıldığını ve bu oyunda körükörüne Batı sevdasına tutulanların alet olduklarını anlatttı. Milli Görüş Lideri Erbakan sözlerini kurtuluşun Millî Görüş’te olduğunu bugün milletimiz daha iyi anlıyor” diyerek bitirdi.

    -----------------------------------------

      Sayfanın Başına
    08.Eylül.2004 Çarşamba Sabah gazetesi
     
     
    Başkan Yaver'e feminist kuma

    Irak geçici Devlet Başkanı Gazi el Yaver'in iki karısının üstüne evlenmek istediği bildirilen Kürt bayındırlık bakanı Nesrin Berwari sıkı bir kadın-erkek eşitliği savunucusu olarak biliniyor. Harvard mezunu Berwari kadınlara yönetimde yüzde 25 kota istiyor.
                                                                                     
    Harvardlı kuma!

    Geçen bahar Washington'da bir öğlen yemeğinde tanıştık Nesrin Berwari'yle. Tam olarak söylemek gerekirse 8 Mart günü, Washington'un havalı otellerinden Mayflower'da Birleşmiş Milletler'in Dünya Kadın Günü amacıyla düzenlenen bir toplantıydı. Salona Tansu Çiller tarzı bir tebessüm ve herkesi imrendirecek bir özgüvenle giren Berwari, o dönemde de şimdi olduğu gibi Irak'ta yeni kurulan geçici hükümette Bayındırlık Bakanı'ydı. Yemek boyunca tatlı tatlı sohbet ettik.

    MANİKÜRLÜ ELLER
    Batılı ölçülerde balık etli sayılsa bile çekici bir kadındı Berwari. Şık kesimli tayyörler yanında, manikürlü ellerinde değerli mücevherler taşıyordu. Hoşsohbetti ve daha sonra birlikte katıldığımız panelde kadınların siyasetteki yeriyle ilgili farklı görüşleri savunmamıza karşın, iyi anlaşmıştık. Berwari'nin Irak'ın geçici cumhurbaşkanı Gazi el-Yawer'le evlendiği, üstelik de Şamar aşireti lideri El-Yawer'in üçüncü eşi olacağı haberlerine şaşırmamak elde değil. Harvard mezunu Berwari, eğitimi ve soyağacı nedeniyle Iraklı Kürt kadınların medar-ı iftiharı. Ama daha da önemlisi Irak'ın en sıkı feministlerinden.

    ŞERİAT YASASINI ÇEVİRDİ
    Barzani ailesinden gelen Berwari, Bağdat'ta müdendislik eğitimi görmüş, Körfez Savaşı sonrasında Kürt hükümetinin verdiği imkanlarla Harvard'ta lisansüstü eğitim yapmıştı. Önce kuzeydeki geçici Kürt yönetiminde parlayan Barwari, Saddam rejimi devrildikten sonra Amerikalılar'ın hayranlığı ve Barzani'nin desteğiyle kabinenin en medyatik bakanlarından oldu. Kadın hakları savunuculuğu, şaka değildi. Berwari, Irak'taki geçici hükümet konseyinin geçen kış geçirmeye çalıştığı ve aile meselelerine şeriat hukuğunu getiren 137 sayılı kararın geri çevrilmesi için çabalayanlardandı. Başarılı da oldu. Sık sık Iraklı kadınların daha çok hak ve söz sahibi olmasıyla ilgili demeçler veriyordu. Geçen yaz Kuzey Irak'ta ciddi bir suikast tehdidi atlattı, ama kabinedeki görevine devam etti.

    ÇILGINCA ALKIŞLANDI
    O günkü karşılaşmamıza dönersek Berwari'yle aynı panelde konuşmacıydık. Ben Irak'ta ABD yönetiminin getirmeye çalıştığı yüzde 25 kadın kotasına karşı çıkarken, o kotayı şiddetle savunuyordu. "Keşke yüzde 40 olsa" sözlerini hatırlıyorum. İzleyicilerin hiç hoşuna gitmeyeceğini bilsem de benim tezim kotaların kadınlara "faydalı" değil "zararlı" olacağı, yalnız kota doldurmak için öne atılan kadınların katkı yapmayacağı, böyle geleneksel bir toplumda kadınların bir anda "kotayla" öne geçmesinin muhafazakar halkta büyük tepki toplayacağını savunuyordum. Tabii ki Berwari'nin ateşli "Kadınlar İleri!" söylemini alkışlarla kesenler, sıra bana gelince sessiz kalıyordu. Ortada bir Çağdaş Yaşamı Destekleme ödülü olsaydı, ben değil o alırdı. Buna karşın, gazetelerde çıkan haberler doğruysa, Berwari, Iraklı kadınların gururuyken, tüm özgürleşme söylemini bir kenara bırakıp El-Yawer'in üçüncü eşi olmayı kabul etmiş. Kendinden önceki iki eşin halini düşünmek bile acı. Peki feminizm bu işin neresinde?
    Hosted by www.Geocities.ws



    ---------------------------
    07.09.2004
    Sayfanın Başına
    Zina tartışmaları. Tek eşlilik veya çok eşlilik önemli olan kadının her durumda maddi ve manevi haklarının yasal bir şekilde güvence altına alınması, haysiyet ve şerefinin korunması.
    Öyle anlaşılıyor ki Yaver'in evleneceği kadın bakan olabilecek şekilde modern eğitim almasına rağmen 3'üncü eş olmaya sıcak bakıyor, yakınları ve Irak halkı ve toplumu hiç yadırgamıyor.
    Önemli olan fuhuşun yaygınlaşmaması, göz yumulmaması, nesillerin neseplerinin düzgün olması, toplumun huzurlu olması. Toplumda her kadın ve erken bireyin evlilik ve boşanmada iradelerinde hür olmaları ve bunun kanun, yasalarla desteklenmesi ve koruma altına alması.
    Çok evlilik Türkiye için geçerli değil, sağlıklı olamaz, Çünkü Türk toplumunda yadırganıyor. Bireyler kendi başlarına hareket edemez. Fakat çok ilginçtir ki Türk toplumu nikahsız birlikte yaşamayı, genel anlamda fuhşu yadırgamıyor normal görüyor. s.ö.

     
    "  - IRAK DEVLET BAŞKANI EL YAVER KÜRT BAKANLA EVLENİYOR...
      - GAZİ EL YAVER, DOHUKLU BAYINDIRLIK BAKANI NESRİN BERVARİ'YLE EVLENECEK
     
      ERBİL - Irak Devlet Başkanı Gazi El Yaver'in, hükümetin Kürt üyelerinden Bayındırlık Bakanı Nesrin Bervari'yle evleneceği bildirildi.
      İki eşi bulunan El Yaver'in, Dohuk nüfusuna kayıtlı Bervari'yi istemek için IKDP lideri Mesut Barzani ile görüştüğü ileri sürüldü. Kuzey Irak halkının durumdan memnun olduğu ve ev sohbetlerinde söz konusu evliliği sık sık konuştuğu belirtildi.
      Konunun uzun zamandır dilden dile dolaştığını söyleyen Iraklı İbrahim Salim, "Gazi El Yaver Irak'ın devlet başkanıdır. Nesrin Bervari ise Bayındırlık Bakanı. Birbirlerini beğenmişler ve evlenecekleri söyleniyor. Dohuklu olan Bervari, Mesut Barzani'nin aşiretine mensuptur. Ağabeyleri halen Dohuk'ta ikamet ediyor. Bu nedenle El Yaver'in Barzani ile görüştüğü belirtiliyor" dedi. El Yaver'in diğer eşlerinin ise Musullu Arap oldukları öğrenildi. "





    http://www.salom.com.tr/010904/dis003.htm
     

    Sayfanın Başına
    AK Parti Milletvekili İbrahim Özdoğan: “Museviler insanlığın onurudur”

    Cemaat Başkanı Silvyo Ovadya'yı yeni görevi vesilesiyle ziyaret eden AKP Erzurum milletvekili İbrahim Özdoğan, Ovadya'ya görevinde başarılar dilerken Türk Yahudileri ile ilgili olarak ilginç sözler sarfetti.
     

    Görüşmede gazetemiz konuk yazarı Prof. Dr. Erdoğan Sürat ve Cemaat Başkan vekili Lina Filiba da hazır bulundu.

    Özdoğan görüşmede şöyle konuştu: “İnsanlık bugün ulaştığı baş döndürcü teknolojik ve bilimsel ilerlemelerde Yahudi ırkına çok şey borçludur. Museviler hak bir dinin mensubudurlar. Hak semavi dinlerin kitapları olan Tevrat ve Kur'an birçok hususiyetleriyle Museviler'i övmektedir. Gönderilen ayetlerde başka içbir kavme verilmeyen birçok nimetin Yahudilere verildiğinden bahsedilmektedir. Hz. Musa'nın kavmi ile birlikte yurtlarından sürgün edilişi ve firavunla olan mücadeleleri Tevrat'ta olduğu gibi Kur'an'da da zikredilmiş zalimler Allah tarafından lanetlenmiş ve Yahudiler'e Allah'ın yardım ve ikramlarından bahsedilmiştir.

    Tarihin çok eski dönemlerinden beri toplumsal kıskançlık ve cinnet yüzünden Yahudilere yapılan zulüm ve soykırım insanlığın yüzkarasıdır. Yine insanlığın mayasında olan toplumsal vicdan bunu asla affetmeyecektir. Yirminci asrın zalim diktatörü Hitler'i affetmediği gibi.

    Bir politikacı olarak günümüzde de, zaman zaman Museviler'e yapılan saldırılar beni fevkalâde üzmektedir. Geçtiğimiz Kasım ayında da ülkemiz Musevilerin kutsal günlerinde Sinagoglarda uğradıkları saldırıları şiddetle lanetliyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Musevi vatandaşlarımızın can ve mal emniyetini sağlamada daha dikkatli davranmak zorundadır. Yine Türkiye'de bir kısım yazar ve çizerlerin insafa sığmayan bir şekilde yazılarında Yahudilere saldırdıklarına şahit olmaktayız. Bu yazarları, gerginlik ortamı oluşturdukları için kınıyor ve kendilerini insaf ve vicdana davet ediyorum.”

    Erzurum milletvekili Özdoğan, Türk musevilerinin bu ülkenin bir şansı olduğunu, sayısal olarak daha fazla olmalarını dilediğini söylerken terörizme karşı tüm dünyanın ortak mücadele vermesi gerektiğini ifade etti.

    Ovadya ve Filiba da İbrahim Özdoğan ve Erdoğan Sürat'e ziyaretlerinden dolayı teşekkür ederek kendileriyle tanışmaktan son derece memnun olduklarını dile getirdiler.

    Free E-Commerce Websites
    Hosted by www.Geocities.ws

    Hosted by www.Geocities.ws

    --> 1