| |
|
|
GÖNÜL YARASI
Şener Şen'in Eşkıya'dan 8 yıl sonra çektiği
film. 8 yıl ara verince, yeni filmin de en az Eşkıya kadar iyi olması
bekleniyor işte. O kadar iyi olmamışsa, “eh işte”den fazlası gelmiyor
insanın içinden.
Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Filmden
çıktıktan sonra, ağzımda/dimağımda, tek kanallı dönemin cumartesi
akşamlarından kalan, Türk Filmi tadı vardı. Bir dönemin seyircisi
bilir, devletin işlettiği tek bir kanal ve ne hikmetse o kanalda
haftanın sadece bir günü yayınlanan Türk Filmleri vardı. Cumartesi
günlerinin, güzel olmasının en önemli sebebi, hafta tatilinin ilk
günü olması ise ikinci en önemli sebebi de ailece izlenen Türk Filmleriydi
sanırım. Ve kimisi güzel, kimisi vasat, kimisi gerçekten kötü o
filmlerin değişik bir tadı vardı. Basit, yalın, bizden bir tat.
“Gönül Yarası” da bende aynı tadı bıraktı.
Anadolu'nun uzak köylerinde sürdürdüğü öğretmenlikten
emekli olup İstanbul'a gelen Nazım'ın (Şener Şen), arkadaşı Takoz'un
(Sümer Tilmaç) taksisinde çalışmaya başlamasıyla tanıdığı pavyon
şarkıcısı Dünya (Meltem Cumbul) ve onun belalı kocası Halil (Timuçin
Esen) etrafında dönen bir hikaye. Harcanan sevgiler, esirgenen mutluluklar,
geç bulunan ama kondurulamayan aşklar da hikayenin üzerine dökülmüş
sos.
Filmin yazarı ve yönetmeni Yavuz Turgul, vermek
istediği mesajları, neredeyse “mesaj 1”, “mesaj 2” şeklinde başlıklar
halinde ve “aman ha belki gözden kaçar” diye gözümüzün içine sokarcasına
vermeyi tercih etmiş.
Oyuncular ise isimlerinin hakkını veriyordu.
Başroldeki Şener Şen her zamanki gibiydi, ne eksik ne fazla. “Muhsin
Bey”den, “Eşkıya”dan, “İkinci Bahar”dan bildiğimiz dram oyuncusu
Şener Şen figürlerini sergiledi.
Pavyon şarkıcısı Dünya'yı canlandıran Meltem
Cumbul, zaman zaman rolünü karikatürize etmekten kendini alamamışsa
da genel olarak son derece başarılıydı. Fazla sahnesi olmamasına
karşın, Güven Kıraç, özellikle beyaz eşya bayiindeki mimikleri ile
bir rolün ne kadar gerçekçi oynanabileceğini gösteriyordu. Sümer
Tilmaç'la ilgili de bir çift söz söylemeden geçemeyeceğim. Ya film
çekimleri sırasında acelesi vardı başka bir yere yetişecekti, ya
da yönetmen süre kısıtlaması koydu, olması gerekenin yarısı zamanda
onca lafı etmesini istedi, koştura koştura konuştu film boyunca.
Ve bence filmin kahramanı, paranoyak koca
Halil, sanırım birçok kadın seyirciye de iç geçirten Timuçin Esen.
Senaryonun zorlamasıyla oluşan, tren istasyonundaki çocuk paylaşma
ya da paylaşamama sahnesi dışında hiç sırıtmayan, bu kadar yumuşak
konuşup, bu kadar bıçkın olabilen bir oyuncu. Bu filmdeki başarısı,
gözlerden kaçmayacak ve yakın zamanda başka yapımlarda da yeralacaktır
muhtemelen.
Türk Filmlerine aşırı düşkünlüğünüz
yoksa ve bütün sezon boyunca ancak bir iki filme gidiyorsanız bu
film o bir iki filmden biri olmak zorunda değil. Ama bir sahnede
Dünya, Nazım Ağabey'ine, “Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek
mi gerekir?” diyor. Kaç filmde böyle bir cümle duyabilirsiniz ki?
|
|
|