| |
|
|
BU NASIL PİYASA EKONOMİSİ?
Önce, konut piyasasında yaşanan süreci kısaca özetleyelim: Malum
ekonomiyi düzlüğe çıkarma programı çerçevesinde, enflasyon, dolayısıyla faizler düşmeye
başladı önce. Bu düşüşe bağlı olarak da tüketici kredilerine özellikle de konut kredilerine
olan talep arttı. Diğer yandan yıllardır yaprak kıpırdamayan inşaat sektörü, hem artan
konut ihtiyacını, hem de düşen kredi faizlerinin yarattığı fırsatı değerlendirerek harıl
harıl konut üretmeye başladı. Bu esnada, hayatında tek çivi çakmamış ne kadar girişimci(!)
varsa, onlar da pastanın büyüklüğü karşısında ağzının suyu akarak müteahhitliğe soyundu.
Buraya kadar, liberal sistemin olağan mekanizmaları, arz-talep
dengesini kurarak işledi.
Tüm bunlar olurken, bir devlet kurumu olan Toplu Konut İdaresi (
TOKİ) de "Durun, ben de buradayım." diyerek, piyasadaki etkinliğini artırdı. Bunu yaparken,
"Özel sektör yapıyor zaten ama olsun biz de yapalım. Hem seçim zamanı şu kadar kişiyi yuva
sahibi yaptık deriz." veya "Seçim öncesi bizi destekleyen bir sürü yandaşımız vardı. Bu
konut projelerini eş dost müteahhitlere verelim ki borcumuzu ödeyelim." saiklerinden hangisi
daha etkili oldu bilmiyorum. Nihayetinde, TOKİ'nin ülkenin dört bir yanında devam eden çok
sayıda konut projesi oldu.
Buraya kadar da kimsenin şikayet ettiği yoktu aslında. Müteahhidin
konutu kaça mal ettiğini, TOKİ'ye kaça sattığını, TOKİ'nin vatandaştan ne kadar kar ettiğini
bilmediğimizden, zaten merak de etmediğimizden, "ev sahibi olacağız" gazıyla yuvarlanıp
gidiyorduk.
Birden bir şey oldu, işler ters gitmeye başladı. Talep patlaması ve
kurlardaki değişim sonucunda, çimento, hazır beton, demir ve diğer inşaat malzemelerinin
fiyatı, dolayısıyla da inşaat maliyetleri yükseldi. Bazı müteahhitlerin sadece karları
azalırken, bazıları zarar etmeye hatta şantiyelerine hacizler gelmeye başladı. İşte bu
noktada kıyamet koptu.
TOKİ'ye iş yapan inşaat firmaları hemen devletin kapısını çalıp,
"Aman yetişin, batıyoruz." diye feryat figan etmeye başladı. Devlet baba da özellikle son
dönemde ekonominin lokomotifi olan inşaat sektörünün zor durumda kalmasına dayanamayıp
hemen kolları sıvadı. Gazetelere yansıyan haberlere göre, şimdi nasıl ederiz de bu
müteahhitleri kurtarırız diye çözüm arıyorlar. Maliyet artışları %40'lar seviyesinde
olmasına karşın, mevcut mevzuata göre müteahhitlere yapılan ödemelerde ÜFE oranında fiyat
artışı yapılabiliyor. Ya fiyat artış kararnamesinde değişiklik yaparak ya da başka bir
kurnazlık bulup, müteahhitlerin zararını gidermek için uğraşıyorlar. Şimdilik bulunan çözüm
de müteahhitlerden alınan %6'lık KDV'nin iptal edilmesi.
Benim anlamadığım nokta da tam burası işte. Serbest piyasa ekonomisi
kuralları içinde, konut yapma işini üstlenen müteahhitlerin, bu işi üstlendikleri sırada,
gelecekte karşılarına çıkacak olası fiyat değişimlerini öngörmeleri ve buna göre ihtiyat payı
bırakmaları gerekmez mi? Öngörememeleri halinde, ortaya çıkacak zarara katlanmaları gerekmez
mi? Bu zararı devlete yıkmaya hakları var mıdır? Başka sektörlerin de işler iyi gitmeyince
oluşacak zararı devletten isteme hakkı doğmaz mı? Ya da TOKİ'ye değil de doğrudan halka, aynı
TOKİ'nin yaptığı gibi maketten satış yapan diğer müteahhitlerin zararları ne olacaktır?
Acaba diyorum, devletin amacı, göründüğü gibi, zor durumdaki
bir sektörün desteklenmesi midir? (Ki son dönemde devlet sürekli bir sektörün zora düşmesine
sebep oluyor, sonra da o sektörü kurtarmaya çalışıyor.) Yoksa, müteahhitler "işi bırakma"
noktasına gelince, TOKİ, vatandaşa çoktan sattığı evleri zamanında teslim edememe riskiyle
karşı karşıya kalacağı için ortaya çıkacak rezaletin boyutu mu korkutmaktadır devleti? Yana
yakıla çözüm aranması bundan olmasın.
Bu yazı, 23.06.2006 tarihli Haber MANŞET Gazetesi'nde de yayımlanmıştır.
|
|
|