31 Aralık 1998

Düğün Pilavında Denizaltılar Yüzer

Konya denince akla önce Mevlana gelir, sonra meşhur etliekmeği. Her ne kadar Konyalı olmayan bazı gafiller onun "bildikleri" kıymalı pideden farkı olmadığını iddia etseler de etliekmeğin Konyalılar için ayrı bir yeri vardır; ondaki lezzeti başka hiçbir yerde bulamazlar. Konya'yı biraz daha yakından tanıyanlar furun kebap lezzetine de varmışlardır. Furunda odun ateşinde saatlerce yatıp kemale eren, kebap olan eti parçalamak için çatal-bıçak kullanmaya gerek yoktur, ağızda kendiliğinden eriyiverir. Konya'yı ziyaret eden herkes etliekmeğin ya da furun kebabının tadına bakabilir, ancak Konya yemeklerinin anası düğün pilavlarının aslına ermek için ya Konyalı olmak ya da Konya'da üç vakitten uzun kalmak gerekir.

Konya'da düğün yemeği denince pilav anlaşılır; pilav, dökülür. Pilavın dökülmesi, bolluğunu anlatır bu. Pilav, kazandan büyük kayık tabaklara kepçe kepçe "dökülür" gerçekten. En mütevazisi bile birkaç yüz kişiyi doyurur. Konya'da düğün sofrasına oturanlardan davetiye sorulmaz. Menüsü hiç değişmez bu yemeklerin. Yemeğin adından da anlaşılacağı gibi aslolan pilavdır. Pilav asıldır ama maksad et yemektir; pilav etin katığıdır.

Düğün yemeği için en azından bir dana kesmek icabeder. Hazırlıklar bir gece önceden başlar. Kazanlardaki et pişirilmeye sabah namazi başlanır. Odun ateşinde saatlerce hemhal olduktan sonra et tarif edilmez bir lezzete ve yumuşaklığa kavuşur. Pilav da aynı şekilde kazanda pişer, kuş üzümüyle, baharatıyla tam kıvamında bir iç pilavıdır. Ama sofrayı önce düğün çorbası şenlendirecektir. Onu etli ve bol ekşili bamya izler. Çok alangirli bir yanı olmamasına karşın odun ateşinde ağır ağır pişmiş o bamyaya doyum olmaz. Bunu etli pilav takip eder. Ardından zerde adında safran katılarak yapılan bir pirinç tatlısı. Bilmeyenler zerdeyle yemeğin bittiğini sanabilirler, ancak yemeğin ortasında tatlı getirilmesi Konyada adettendir.

Aslında Konyada yemek davetlerinde menü gizlidir, ve misafirlerle davet sahibi arasında bunun üzerine kurulmuş tatlı bir çekişme yapılması gelenektendir. Bir iki çeşitten sonra sofraya getirilen tatlının yemeğin sonunu mu işaret ettiğini, yoksa sadece bir ara durak mı olduğunu kestiremezsiniz. Ev sahibine "Başka getireceğin varsa ona göre şimdiden söyle de kendimizi ayarlayalım" dersiniz ama o muzip muzip gülmekle yetinir. Hamuru kat kat incecik açılmış ve fırında kızarmış nefis ev baklavasına dayanamayıp yumulursunuz, ama o da ne!?! Ardından gelen sarmalar, dolmalara ancak bakmakla yetinirsiniz. Ya da bu ilk tatlıdan sonra başka çeşitlerin de geleceği hayaliyle nefsinize hakim olup az yemişsinizdir, ama yine feyk yersiniz ve belki de aç kalırsınız. Bununla ilgili Nasreddin Hoca hikayeleri bile vardır. (Hem hocanın başına geldiği gibi, malum Konyada helvayı adama döverek yedirirler)

Evet, düğün pilavına dönecek olursak zerdenin ardından bu sefer etli pilav tabağı gelir sofraya ve bundan sonra artık sofra doyana kadar pilav ve diğerleri türlü kombinasyonlarla yenir. Son olarak irmik helvası ve yanında içilen bir bardak limonatayla nokta konur. Şimdi sıra, sofradaki bir hacı emminin ya da bir hoca efendinin yapacağı duadadır: "Ni'meti celilullah, bereketi halilullah, şefaat ya Resulullah! Geçmişlerin ruhiyçun, bakilerin selametiyçün, Allah rızasiyçün el-Fatiha!"

Düğün pilavı sadece bir yemekten ibaret olsaydı yukarıda saydığım yemek çeşitlerini pekala başka herhangi bir mekanda da yiyerek aynı sonuca ulaşabilirdiniz. Düğün pilavı Konya'da, karın doyurmak ve türün devamı gibi nedenlerle tüketilen besin öbeği olmanın çok ötesinde bir şey, Frenklerin "l'evente sociale" tabir ettikleri nevi bir toplumsal olaydır (tabii gerekli "e"lerin ustune aksan koymayı unutmadan) Dediğim gibi en mütevazisinde bile birkaç yüz kişinin karnı doyurulur; bin kişiye pilav döküldüğü çok olur. Ama bu kadar çok insan aynı anda yemek yemez. Sabah saat dokuzdan itibaren öğle vaktine kadar gelen geldikçe oturur. Yoldan geçen herhangi biri de sofraya buyur edilir. İşin ustası meşhur aşçılar vardır, en iyiler haftalar önceden "rezerve" edilir. Sonra düğün pilavı için genelde hayır sahiplerince mahalle camilerine vakfedilmiş olan tesisat kiralanır. Bu tesisatta dev kazanlar, kaşık takımları, tabureler ve dev tahta sofralar yer alır. Her bir sofra, çevresine on kişi oturabilecek kadar büyüktür: belki iki metre çapında. Dört-beş tanesi erkekler için, ikisi de kadınlar için olmak üzere en az altı sofra kurulur. Düğün evinin bahçesi varsa bahçede, yoksa evin önündeki sokak işgal edilerek ortam oluşturulur. Bazı durumlarda sokak tamamen trafiğe kapatılır. Sivil toplumun insiyatifi ele alması olarak da görülebilir bu eylem. Yol esas olarak mahallelinin bir ihtiyacını-gitme ve gelme ihtiyacını karşılamak için yapıldığına göre, mahallelinin düğününde bu sefer bir anda o ihtiyacı karşılayacak bir mekan haline dönüşebilmeli, değil mi?. Düğün evi tabii ki çatısına asılan bir bayrakla belli edilir.

Düğünler genelde vatandaşın elinin para gördüğü hasat sonrasında ve haftasonu yapıldığı için birbirine yakın mahallerde pilav döküldüğü çok olur. Bu durumda adresi karıştırıp da yanlış düğün sofrasına oturmak işten bile değildir. Ama yanlışın böylesine can kurban: siz de gider karnınızı bir de doğru dugunde doyurursunuz, olur biter! Haa, bu pilav tesisatının en ilginci şüphesiz konukların yemekten önce ve sonra ellerini yıkamaları için tasarlanmış seyyar lavabo tertibatıdır. İki tarafında suyu depolayan silindir biçimli tanklardan ve arada dört-beş musluğun bağlandoğı bir borudan ibaret olan bu düzenek de bir köşeye kurulur. Atık suyun akması için muslukların altına bir kanal ve suyun birikmesi için kenara bir çukur bile kazılır. Her şey düşünülmüştür yani. Yemekten sonra tabii çayların da içilmesi gerektiğinden o iş de hafta içinde çarşıda çaycılık yapan birinin kiralanmasıyla çözülür. Bu çaycı ocağını, bardaklarını, demliğini falan tam takım getirir ve bir köşeye bir günlük çay ocağını kurar.

Düğün pilavları tüm ihtişamlarına rağmen bir düğün salonunda kurupasta-yedigün ikram etmekten daha pahalıya mal olmaz. Gerekli malzemeden pirinci, şekeri, irmiği çuvalla, düğün sahibince alınır. Et kasaptan değil mal pazarından canlı olarak alınan bir dananın kesilmesiyle temin edilir. Kazanlar ve diğer aksam bir günlüğüne kiralanır. Salon kirası, garson parası, düğün pastasını keserken bıçağı -şu Allah'ın hikmetine bakın ki- birdenbire kesmez olan aşçının bıçağını bileme parası gibi masraflar da yoktur. Sofralara servisi genelde damadın arkadaşları ya da akrabalardan akranları yapar. Servisi yapan bu gençlerle sofradakiler arasında kurgulanmış tatlı-sert bir çekişme vardır ki, düğünlerde beni en çok eğlendiren sahneler pilav sofralarında yaşanır. Sofradakiler ille de gelen yemeği az bulmalı, hele pilavın üstündeki etin çoğaltılması için hadise çıkarmalıdır. Masaya bakan delikanlının sofradakilerin ihtiyaçlarıyla hiç ilgilenmediğinden durmadan şikayet edilir. O da ezilip büzülür, alttan almaya çalışır. Sonunda sofradakiler kaşıklarını tahta sofraya vurarak durumu protesto etmeye başlarlar. Olmadı, aşçının gelip milletin karşısında hesap vermesini isterler. İsyancı sofrayı yatıştıracak tek şey tepeleme et dolu bir pilav tabağıdır. Bu senaryonun temelinde ev sahibinin bu kadar misafiri doyuramayacağı için mümkün olan en az "hasar"la bir sofraya oturanları savmaya çalıştığı varsayımı yatmaktadır. Öte yandan konukların amacı da olabildiğince(!) fazla yiyerek ev sahibini zor duruma düşürmektir. Aslında bu oyunlarla açıkça ifade edilmese de misafirlerin ne kadar fazla olduğuna işaret edilmektedir. Çünkü bir düğün sahibi için en büyük övünç kaynağı olabildiğince fazla insanın karnını doyurmak ve böylece gönülleri alıp hayır işlemektir. Misafirlerin sofralarına az yemek getirilmesini yüksek sesle şikayet etmeleri, düğün sahibinin böylesine büyük bir topluluğu doyurmasına yapılan dolaylı bir övgüden başka bir sey değildir.

Aslında burada izlerini taa Dedem Korkut Kitabı'nda bile bulabileceğimiz bir anlayış, düğün-toy-şölen sahibinin açları doyurup açıktakileri giydirmesinin adeta bir görev addedilmesi düşüncesi yatmaktadır. Hele düğün sahibi zenginse -bey, sultan ya da hakansa bu durumda fakirler için onun sofrasına oturmak bir lütuf olarak değil fakirin hakkı olarak görülür. Dedem Korkut'un boy boylayıp soy soyladığı toyları düzenlemek Han için nasıl bir yükümlülük olarak görülüyor idiyse Osmanlı padişahlarının da halkı, özellikle kendi kapıkullarını toplayıp onları doyurmaları mutlaka yerine getirilmesi icabeden bir görev olarak algılanmıştı. Özellikle Ramazan ayında fakirleri doyurmaya ayrı bir önem verilmiştir. Bu eski Türk adeti şüphesiz İslam anlayışıyla tam bir uyum içinde olmuş. Düğünde yemek vermek bir Hz. Peygamberin bir sünneti olarak görülmüş, hatta fakir bir kimsenin bu amaçla borç para alması bile hadis-i şerifte tavsiye edilmiş. "Zenginin malında fakirin de bir hakkı olduğu" yine Hazreti Peygamber tarafından buyurulmuş.

Biz yine düğün pilavına dönecek olursak, yukarıdaki oyunda sofraya servis yapan düğün sahipleri de üstüne düşen rolü hakkıyla yerine getirirler. "Yav kardeşim, siz de ne aç gözlü adamlarmışsınız, doyurun karnınızı çekin gidin" şeklinde şikayet etmeleri düşünülemez bile. Hep alttan almalı ve sofranın gönlünü hoş etmelidirler. Ancak tabii arada muzırlık yapmadan da duramazlar. Mesela sofranın "eti bol pilav" isteğine üstünde tek bir et parçası olmayan bir pilav tabağını getirip koyarak karşılık verebilirler. Böylece sofradakilerin tam damarlarına basmış ve ortalığı velveleye vermeleri için açıkça onları tahrik etmiş olurlar ama yükselen sesleri bastırmak için hemen "Abilerim, siz üstünde et olmadığına bakmayın, etler tabağın dibinde denizaltı vaziyetinde yani!" diyerek onları tabağın içini "keşfetmeye" çağırırlar.

İşte beni bu denizaltı lafı eritip bitirir, halkımın başaçıkılmaz imge dünyası karşısında hayret ve taaccüp hisleriyle dopdolu bir hale sokar. Denizin dibinde suları yara yara ilerleyen bir denizaltı nasıl olmuştur da Konyanın saf ve masum çocuklarına düğünlerdeki pilav tabağının içinde pirinçlerin dibine gömülü et parçalarını çağrıştırmıştır, bilinmez! Artık Alaattin tepesinin karşısındaki Zafer sinemasında seyrettigi Sean Connery'li Bond filminde dünyayı yok etmeye kararlı Doktor No'nun denizaltısından mi esinlenilmiştir, yoksa hayatında Meramdaki dereden daha büyük bir su birikintisi olarak ilk defa yirmi yaşında askerde kazara Bahriyeye düşüp deniz gören bir yağız delikanlının hayal dunyasında denizaltılara doğru gelen torpidolarla pilav tabağında pirince gömülü etlere saldıran kaşıklar arasında bir bağlantı mı kurulmuştur, o belli değil.

Denizaltı ya da fırkateyn, bir şekilde ardı arkası kesilmeden sofraya getirilen pilavın sonunda herkesi iyice doyurması bu hikayenin değişmez sonudur. Artık takılma sırası düğün sahiplerindedir. Sofra ahalisinin amma da "zayıf" olduğundan, şu pilav tabağını bile bitiremeyeceklerinden dem vururlar. Sofradakilerse "E tabii bizi kuru pilavla doyurdunuz, nerde etler?" misüllü sitemler eder, ancak bunun acısını damadın ufak kardeşinin düğününde fazlasıyla çıkaracakları uyarısında bulunurlar. Karınlar doymuştur ama daha önemlisi yüzler gülmektedir.

"Şimdi bizleri imrendirmek miydi maksadın?" dediğinizi duyar gibiyim. Ama merak etmeyin, imrenenler arasında ben de varım; yaza kadar pilav yiyebileceğimi sanmıyorum. Ayrıca unutmadan ekleyeyim, düğün-pilav tabii ki sadece Konyaya mahsus değil. Oyle bir iddiaya kalkışmış değilim. Ama ben Konyalıyım. Konyada büyüdüm, pilavı Konya düğünlerinde yedim. Eğer bu yaz lutfeder de benimle Konyaya giderseniz hepimizi doyuracak bir düğün inşaallah bulur, ep birlikte yeriz. Başka bir memlekette pilav varsa da oraya gidip o sofranın misafiri olmak benim boynumun borcu olsun.

Kürşad Akpınar el-Konevi

 

18 Şubat 2000

Sıcak Su Hangi Musluktan Akar?

"Okumaktan hoşlanmayan bir halkın evlatlarıyız. Okumak bize zor geliyor, seyreylemeyi tercih ediyoruz. Dünyada olup bitenleri okuyamıyor, ancak izlemekle yetiniyoruz. Düşüncelerin tespih taneleri misali ardarda dizildiği, sonucun sebebe bağlandığı yazılı metinler bizi yoruyor. Konuşmak kolayımıza geliyor; umut vaadeden fikir kırıntılarını alacalı bulacalı laflarla bezemeyi marifet sayıyoruz. Sloganlarımız var. Diyalog çabalarımız, karşılıklı sloganlaşmalara dönüşüyor hızla. Düşünce kalıplara hapsolmuş. Belki en kötüsü, hal-i pür-melalimizi kanıksamış olmamız."


26 Ocak 2000

İki Rock Konseri

Benim lisede okuduğum yıllarda (1986-1989), benim okuduğum lisede (Ankara Fen Lisesi) bol miktarda dış kaynaklı müzik dinlendirdi. Favori gruplar arasında ilk aklıma gelenler Dire Straits, Deep Purple, Rainbow, Led Zeppelin gibiler. Bu cümleden olarak ben de uzun yıllar muhtelif sertliklerde Rock dinledim, hala da dinliyorum. O zamanlar Türkiye'de müzik endüstrisi bugünkü kadar gelişmiş değildi; albümlerin çoğu Türkiye'de piyasaya bile sürülmezdi. Küçük bir pazar! Gittiğim ilk büyük konser Guns&Roses'ın İnönü Stadı'nda 1993 Mayısında verdiği konserdi. Yaklaşık bir ay sonra İnönü'de bir konsere daha gitmiştim, bu sefer sahnede Metallica vardı. Load albümü çıktıktan, Metallica davayı sattıktan sonra Amerika'da bir konserlerine daha gitmiştim. Hoş Bir Sada Niyetine Metallica Tangırtısı'nı, konserden bir gün sonra, 10 Nisan 1997'de yazmışım. Yeni Deep Purple, Eski Şarkılar yine Amerika'da izlediğim bir Deep Purple konserini anlatıyor.

Lisede Türkçe müzikler de dinlenirdi elbette. Özgün müzik o yıllarda icat edilmişti. Zülfü Livaneli'nin İstanbul Konserleri, Ahmet Kaya'nın Şafak Türküsü... Bir dahaki sefere türkülerden bahsetmeliyim. Yakında...


Başka Bir Gözlem Çatkısı'nın Eski Sayfaları

Nihayet Yayındayız! - 9 Aralık 1999

Siren Sesiyle Kirletilmeyen Geceler Ne Güzel! - 12 Aralık 1999

"Tık Nefes İçün" - 21 Aralık 1999

 

     

Kürşad Akpınar, Son Güncelleme: 12 Aralık 2004.
800x600x16bit çözünürlükte Netscape 4.6 ve Internet Explorer 6.0 ile test edilip onaylanmıştır.

Hosted by www.Geocities.ws

1