GARSİSABRİ

Bu site, Selahattin Kaplan, Mehmet Mehdi, Mehmet Said ve Mehmet Emin Ekmiş aileleri ile bağlantılı olanların internette buluşma noktası olarak düzenlenmiştir.

Google
 
Anasayfa
Hakkımda
Nostalji
Fotoğraflar
Surlar
Diyarbakır
D.Bakır Yemek Kültürü
Şiirler
Yazılar
Güncel Haberler
Gazeteler
HAVA DURUMU

DİYARBAKIR

DIYARBAKIR

İSTANBUL

ISTANBUL

GAZİANTEP

GAZIANTEP

AZ NOSTALJİ...

Aile meclisi toplantı halinde.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güzeller...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uludağ'ın zirvesinde...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Annem, Garsi'de...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Düğün ailesi...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Xale Sofi ve teyzemin evini düşünün...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Garsi çayının iyi zamanlarında bahar böyleydi herhalde...

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte odaya dolan güneşin ufkumu açan bir yanı olduğu kadar, sebebini anlatmanın güç olduğu hüzünlü bir yanı da var. Çocukluğumun taze ekmek ve yağmur sonrasının toprak kokusuyla karışık demleri güneş ışıklarıyla paralellik arz eder çoğu zaman zihnimde. Hele kış güneşinin insanın en muhtaç olduğu zamanda itici olmasını algılamakta zorlanırım.

Nedendir bilinmez, bugün o anlamsızlıklardan birini yaşıyorum. Zihnimdeki bulanıklık, geçmişle karşılaşmalarımda sürekli uğradığım kırıklık biteviye iç dünyama iten bir saplantı oldu benim için.

Dış dünyamı çevreleyen bulanıklık, insan ilişkilerinde benim açımdan bir türlü netleşmeyen ve insanların davranışlarını sorgularken nedense cevabını bulamadığım ve galiba da hiç bulamayacağım bencil davranışlar yumağı... Sebep ne olursa olsun bir sis yumağının arkasına gizlenen ve netleşmesi için beni fazlasıyla uğraştıran insan ilişkilerini anlamaya çalışıyor ve yoruluyorum. Neden insanlar, insanlarımız tuz ekmek paylaştıkları arkadaşlarını, dahası dostlarını çok ucuz bedellerle satarlar?

GEÇMİŞE YOLCULUK DENEMESİ

Bundan kim bilir kaç yıl önceydi, kaç yıl olduğu önemli mi sanki, bir bahar rüzgarı gibi taptaze kıpırtılı bir yürekle toprağa, doğal olana koşmuştum. Her ne kadar bu ilk koşuşum olmasa da her seferinde bende bir ilk olma duygusu uyandırır. Galiba bağlayıcılığının ve çekiciliğinin fazla oluşu da buradan kaynaklanıyor, bu nedenle olsa gerek teknolojinin ve modern hayatın bütün verilerine rağmen tabiata ve onun saflığına olan ihtiyaç bir türlü azalmıyor. Tozlu ve zahmetli sayılabilecek uzun bir yolculuk beni sonsuz uzayan bozkıra, yeşillikten mahrum toprakla birmiş gibi alçak damlı köy evlerine ulaştırıyordu. Vadilerden ufacık dereciklere uzanan su sızıntıları da olmasa etrafta yeşillik namına bir şeye rastlamak mümkün olmayacak. Buna köy veya mezra tabir edilen yerleşim birimleri etraflarında boy gösteren, özensiz, kendi hallerine bırakılmış dağınık yeşil alanları da eklemeli.

Çocukluğumun en zevkli ve kedersiz dönemlerini buralarda hatırlarım. Özgür bir tabiatta serazat, ana baba denetiminden ve belki de çevre denetiminden uzak, alabildiğine uzanan bir tabiatta gönül eğlendirmek bir çocuğun arayıp da bulamayacağı bir ortam olsa gerek. Çoğu akraba olan köy çocukları ve kardeşlerimle sabah erken saatlerde başlayan özgür serüven akşam gün batıncaya kadar devam ederdi. Tarlada, bostanda ilkel usullerle bir köy ekmeği eşliğinde ellerle yenen yemekler, dere boyunca ufacık balıkları yakalayabilmek uğruna katlandığımız zahmetli ama zevkli uğraş, nahırın (köy hayvanları, ki bunlar büyükbaş hayvanlardı) arkasından köy kayboluncaya kadar çobanlara eşlik edişimiz, hepsi ama hepsi hafızamda taptaze.

Köydeki büyükbaş hayvan sınıfına dahil ancak onlardan farklı ve onlardan ayrı ortamlarda yaşayan hayvanlar mandalardı. Tembel, sakin, umursamaz bir halleri olurdu her zaman. Suyu çok fazla olmasa da sıcak yaz günlerinin neredeyse tamamını derenin içinde su aygırı gibi yata yata geçirirlerdi. Onların yattıkları sularda ve çevrelerinde el yapması sepetlerle balık yakalamak bizler için kolay olurdu. Bu yüzden de onların derede yatacakları yerler her zaman takip ve kontrolümüzde olurdu.

Yine zorlukla hatırladığım bir yaz dönemi ve galiba yaz sonları falan olmalıydı. Çekirge sürüsü gibi ölçüsüz çoğalan, adına Kürtçe abur denilen ve tariflerden sığırcık kuşları olduğunu sandığım kuşlar köyün hemen yanı başında ekilmiş bulunan yüzlerce kavak ağacını mekan tutmuşlar, bu merkezde yuvalanarak hesap edilemeyen bir hızla çoğalmışlardı. Bu kuşların bir sezonun yarısında nasıl olup da böyle birdenbire çoğaldığını anlamak köylüler için çok zor olmuştu. Bir kabus gibi sabah kavakların tepelerinden havalanan kuş sürüsü ekinlere sökün ediyor ve gerilerinde harap bir tarla bırakıyorlardı. Köylüler kuşlarla baş edemeyeceklerini anlayınca çareyi o binbir emekle büyütülen güzelim kavakları kesmekte bulmuştu. Yüzlerce ağaç bir iki gün içinde elbirliğiyle yere serilmiş, tabii biz çocuklara da gün doğmuştu. Artık bütün günümüz devrilen kavak gövdelerinin arasındaki yuvalarda kuş yavruları ve yumurta aramakla geçer olmuştu. Bu eğlence bizim için neredeyse bir haftalık dönemi kapsamış ve galiba kavakların kesilmesinden sonra o afet de köylüler için bertaraf edilmişti.

Çocukluk dönemi dünyamda büyüklerin karışık dünya kurguları, kavgaları, iç çekişmeleri pek yer etmemişti. Yalnız yöreye has bazı kabul edilemez davranış biçimleri toplantıların vazgeçilmez dedikoduları arasındaydı. Onların anlatımı ve yorumu sonrasında ufacık aklımızla birçok davranışın cahilce olduğuna karar verirdik. Bir tarlanın sulanması meselesinde çıkan tartışma sonrası iki akraba aileden birer adam öldürülerek derin bir düşmanlığın doğmuş olması bunlardan sadece biriydi.

Kışın odalar ve insanlar çok sıcak olurdu. Yaz boyunca sabahları hayvanlar otlamaya giderken arkalarından yola çıkan çocuklar onların dışkılarını önce ters çevirir, akşam dönerken de toplar eve getirirlerdi. Toplanan tezekler samanla karıştırılarak kalıplara sokulur ve kurutularak kış için yakacak olarak ayrılırdı. Kalıplara sokulan tezekler huni biçimini andıran bir tepecik şeklinde üst üste konur ve etrafları özel yoğrulan bir çamurla sıvanarak kış boyunca kullanılacak şekilde hazırlanmış olurdu. Buna çevreden toplanan çalı çırpı vesaire de eklenince yıllık kışlık yakacak derdi giderilmiş demekti. Gerçi tezeğin evdeki şömine benzeri ocakta yakılması kadınlar için hoş bir şey değildi, zira hem kokusu hem de yanarken çıkardığı duman zor dayanılır cinstendi. Ama yöre insanının imkanları işte bu kadardı; odun almaya para ayırabilecek durumları olmadığı gibi, çevrelerinde ormanlık alan da mevcut değildi.

Kerpiç, topraktan yapılmış alçak damlı evleri ısıtmak zaten zor olmazdı. Batıdaki şöminelere benzeyen ve bu küçük toprak damlardaki evlerde, salon biçimli bölmede köşeye yapılan, yöresel olarak “ocak” tabir edilen yere bir iki tezek atıldı mıydı akşama kadar evin bütün işleri görülebilirdi. Zira o ateş sadece ısınma amaçlı değildi, aynı zamanda yemekler de aynı ateşin üzerinde pişirilirdi. Benim çocukluğumun büyük bir bölümünde köylerin pek çoğunda zaten elektrik enerjisi yoktu. Aydınlatma amacıyla çıra tabir edilen çizgi filmlerdeki alaaddin lambasına benzeyen konik bir alet kullanılır, zeytinyağı ve bir fitili bulunan aletle gündelik işler görülmeye çalışılırdı.

Ateş yakmak için çakmak kullanılırdı. Bu çakmaklar, klasik ve orijinal bir yapıdaydı, zaman zaman köye gidişlerimde halen kullanıldığına şahit oluyorum. Silindirik bir gövde yapısına sahip çakmağın seyyar ve yakıt konulan bölmesine pamuk doldurulur, pamuk iyice ıslanıncaya kadar benzin ile doldurulurdu. Çakmağın esas gövdesinde çakmak taşı vasıtasıyla seyyar bölmenin ucuna tutuşturulmuş fitil ateşlenir ve fitile uzanan benzin ile yanma işlemi tamamlanırdı. Sanırım kibrit çok sonraları köylere ulaşmıştı. Ocaklarda ateş kullanıldıktan sonra, tekrar çakmakla yakma zahmetinden kurtulmak amacıyla mıydı, bilemiyorum, ateşte kalan közler büyük bir özenle muhafaza edilirdi. Bunun için küllerden istifade edilir, közlerin üzeri külle örtülerek ateşin muhafazası sağlanırdı. Komşular birbirlerinden ateş almaya gelirlerdi. “Ateş almaya mı geldin?” deyimi bu vesileyle ortaya açıkmış olsa gerek. Yeni bir ateşin yakılması için köz ve bir avuç saman yeterli idi.

Misafirlere yönelik aydınlatma aracı lamba idi. Evin erkeği hemen her gün yakmadan önce bir tülbentle içine tüküre tüküre lamba camının isini siler, fitili hafif yükselterek ateşler, bir müddet yandıktan sonra fitili iyice aşağıya çekerek camı yerleştirirdi. Camın sönük ateşte ısınması beklendikten sonra fitil tekrar yükseltilerek normal aydınlanma sağlanırdı. Biz çocuklar büyük bir dikkat ve zevkle bu işlemi seyreder ve sonrasında lambanın ışığıyla karanlıkta gölgelerimizi seyrederdik. Zaman zaman parmaklarımızı kullanarak duvarlarda çeşitli hayvan şekilleri yapmaya çalıştığımız da olurdu. Adına bizim yörede lüks dedikleri bir küçük tüpün üzerine konan aydınlatma aracı çok sonraları ortaya çıkan ve galiba önceleri şehirlerde kullanılan bir araçtı.

Bizim yörede pek örneğini göremedim ama, çocukluk hatıralarımın arasında, Gaziantep ve Nizip’in köylerinde gördüğüm bir uygulamayı da aktarmalıyım. Soğuk kış aylarında soba yerine kullanılan bir uygulama benim anlatmaya çalıştığım. Soba yine ısınma aracı olarak kullanılır, fakat sobada yakılan odunların közleri büyükçe bir mangala konurdu. Mangal misafir ağırlanan büyük odanın ortasına konur ve mangalın üzerine önce dört ayaklı üzeri açık bir tahta konur, ardından da oldukça büyük kare şeklinde bir yorgan konurdu. Yorganın uçlarına denk gelecek şekilde dört bir yana minder ya da döşekler serilir, minderlerin bitimine de dayanmak üzere yastıklar konurdu. İnsanlar ayaklarını yorganın altına sokarak ısınırlar ve tadı anlatılamayacak uzun sohbetler işte bu mangal etrafında gerçekleşirdi. Ortadaki yorganın ortasına konan geniş tepsinin üzerinde her zaman yiyecek bir şeyler de bulunmalıydı. Yoksa sohbetin tadına varmak mümkün olmazdı. Neler mi bulunurdu ? Başta antep fıstığı, ceviz, pestil, bastık, kuru incir, kuru üzüm, leblebi, muhtelif çekirdekler ve aralara ceviz içi konmuş üzüm suyu ile dondurulmuş ve ipe dizilmiş sucuk.

Galiba aktar tabir edilen çerçileri de anlatmalıyım. Babam resmi görev alıp da zuhurata tabi tayinlerle yurdun çeşitli merkezlerinde dolaşmaya başlayınca, bizlerin köyle ve köylülükle ilgimiz azalmaya başlamıştı. Fakat köyün ve serazat tabiatın bizdeki derin izleri yıllar geçse kaybolacak cinsten değildi. Çoğunlukla köye, - tabii bu annem tarafından akrabalarımıza ait olan köy - annemle birlikte, bazen de dayımla giderdik. Şehirden köye gidebilecek hediye cinsinden ne olabilirdi ki, annem akrabalara ufak tefek giyecek malzeme alır, ama köydeki akraba çocuklarına dağıtılmak üzere bisküvi ve şeker mutlaka alınırdı. Annemler şeker ve bisküvileri çocuklara dağıtırken çocuklardaki sevinç sahiden görülmeye değerdi. O zamanlar köylere ulaşım oldukça zor şartlarda gerçekleştirilebiliyordu. Bu yüzden ihtiyaç duyulan malzemelerin köye ulaştırılması çok zor olurdu. Köylüler genelde topraklarında ekip biçtikleri ve besledikleri hayvanları temel besin kaynağı olarak kabullenmişlerdi. Bunun dışında un, yağ gibi diğer temel gıda maddeleri topluca ve toptan alınırdı. Bu genel çerçevenin dışında kalan ve çoğunlukla keyfe keder diye yorumlanabilecek ihtiyaçları çerçiler görürlerdi. At ya da merkep sırtına yükledikleri malzemeleriyle köy köy gezen çerçiler, çocukların sevgilileriydiler. Zira çocukların hoşuna gidecek şekerli malzemeleri onlar getirirlerdi. Çerçilerden yapılan alışveriş takas usulü idi. Köylüler alacakları malzemeye göre buğday veya arpa vererek karşılığında bazı yiyecek malzemeleriyle birlikte, dikiş malzemeleri ve galiba kumaş filan da alırlardı.

İlkokul öncesi bir yolculuğumuz hala dün gibi hafızamda. Önde dayım yayan yürüyor, arkasındaki at ve merkepte annem ve biz çocuklar ve de eşyalarımız bana göre oldukça uzun sayılan bir mesafeye gitmiştik. Dayım bütün yol boyunca yayan yürümüş ve galiba yorulmamış, bizler hayvan sırtında, iki yana sarkıtılan ayaklarımızla mola yerlerine kadar süren yolculukta harap ve bitap düşmüştük. Hayvanlardan yere indirildiğimizde epeyce bir zaman yürümekte zorlanmıştık. Çünkü ayaklarımız uyuşmuştu ve biz onları hissedemiyorduk.

Yine böyle yolculuklardan birinde bu kez babamla yolculuk yapıyormuşuz. Dere ağzındaki bir çeşme başında mola için durduğumuzda babam beni attan indirip yere bırakmış. Meğerse oturtulduğum yer karınca yuvası imiş. Bir süre sonra her tarafımı karıncalar sarınca feryadı basmışım. Durumu fark eden babam beni tuttuğu gibi derenin sularına basmış ve bu beladan böylece kurtulmuşum.

Babamla yaptığımız zor yolculuklardan en net hatırladığım, Batman Nehrinin geçildiği bir yolculuk. Tam olarak nereden gelip de nereye gittiğimizi hatırlayamıyorum. Herhalde yine dayımlara gitmiş de oradan dönüyor olacağız. Bu yolculuk yine nehir kenarına kadar at v veya merkep sırtında devam eden bir yolculuk. Nehri geçmek bugün için oldukça ilkel sayılabilecek bir yöntemle gerçekleştiriliyordu. Tabii o dönemlerde geçiş için yeteri kadar köprü yoktu herhalde. Bizim yolculuk yaptığımız zaman bahar mevsimine denk gelmiş olsa gerek. Zira sular bir hayli kabarık ve coşkun akıyordu. Karşıya geçiş için yan yana bitiştirilmiş tahtaların altına dört tane traktör iç tekeri takılmış ve adına kelek denen bir araç kullanılıyordu. Bu işi meslek edinmiş insanlar alışılmış hareketlerle işlerini yapıyorlar ve kendilerinden emin görünüyorlardı. Gelişigüzel bir şekilde önce eşyalar kelek’in üzerine yerleştiriliyor, ardından da insanlar bindiriliyordu. Fakat yükleme işinde pek tahditlere uyulduğu söylenemezdi. Zira o sırada karşıya geçmesi gereken ne kadar insan varsa hemen hepsi kelek’e bindiriliyordu. Bizde de öyle oldu ve adamlar ellerindeki tahta küreklerle coşkun sulara karşı çalışmaya koyuldular. Ben pek olayın tehlike boyutunu kavrayabilecek yaşta değildim galiba. Daha çok sağa sola sallanmamızı eğlence gibi görüyordum. Tam karşıya geçtik diyorduk ki, birden kelek yalpaladı ve yan yatmaya başladı. Herhalde yükün ağırlığı ve dengesiz yerleştirilmiş olmasından dolayı yan yatıyordu. Kadınlarda ve biz çocuklarda korkunç çığlıklar başladı. Hemen kelek sahipleri ve bir de babam suya atladılar ve elbirliğiyle kelek’i kıyıya çektiler. Allah’tan suya atladıklarında kıyıya çok yakındık ve su boy hizasının altındaydı. Islanan eşyalar kelekten indirilirken bir adamın üstünü başını çıkarmaya başladığını fark ettim. Elbiselerini büyük bir dikkatle sarmalayıp başının etrafına sardı ve benim şaşkın bakışlarım arasında suya atladı. Çok sakin ve ustalıkla kulaçlarını atıyordu. Suya girdiği yerin oldukça aşağısında bir yerden karşı kıyıya ulaştı ve yine aynı mihaniki hareketlerle elbiselerini giyerek yola devam etti.

BİZE DAİR...

SİTEMİZ YENİLENDİ...  Sitemiz yenilendi ve yeni bilgiler eklendi.
KATKIDA BULUNUN  Yeni haliyle siteye sizlerin de katkıda bulunması siteyi zenginleştirecektir.
BABAMIN SES KAYDI  Rahmetli babamın Sabahaddin tarafından kayda alınan konuşması burada yayınlanacak.
BESTAMİ'YE GÖREV  Muhtemelen babam ile ilgili bant kaydını Bestami burada yayınlayacaktır.
GARSİ  Garsi ile ilgili fotoğraflar, bilgiler...
SİLVAN  Silvan ile ilgili fotoğraflar, bilgiler...


Fehmi Koru


Mehmet Altan


Ahmet Kekeç


Serdar Turgut


Mustafa Erdoğan


Cengiz Çandar


Nuh Gönültaş

1
Hosted by www.Geocities.ws