Nedendir bilinmez, bugün o anlamsızlıklardan
birini yaşıyorum. Zihnimdeki bulanıklık, geçmişle
karşılaşmalarımda sürekli uğradığım kırıklık
biteviye iç dünyama iten bir saplantı oldu benim
için.
Dış dünyamı çevreleyen bulanıklık, insan
ilişkilerinde benim açımdan bir türlü netleşmeyen ve
insanların davranışlarını sorgularken nedense
cevabını bulamadığım ve galiba da hiç bulamayacağım
bencil davranışlar yumağı... Sebep ne olursa olsun
bir sis yumağının arkasına gizlenen ve netleşmesi
için beni fazlasıyla uğraştıran insan ilişkilerini
anlamaya çalışıyor ve yoruluyorum. Neden insanlar,
insanlarımız tuz ekmek paylaştıkları arkadaşlarını,
dahası dostlarını çok ucuz bedellerle satarlar?
GEÇMİŞE
YOLCULUK DENEMESİ
Bundan kim bilir kaç yıl önceydi, kaç yıl olduğu
önemli mi sanki, bir bahar rüzgarı gibi taptaze
kıpırtılı bir yürekle toprağa, doğal olana
koşmuştum. Her ne kadar bu ilk koşuşum olmasa da her
seferinde bende bir ilk olma duygusu uyandırır.
Galiba bağlayıcılığının ve çekiciliğinin fazla oluşu
da buradan kaynaklanıyor, bu nedenle olsa gerek
teknolojinin ve modern hayatın bütün verilerine
rağmen tabiata ve onun saflığına olan ihtiyaç bir
türlü azalmıyor. Tozlu ve zahmetli sayılabilecek
uzun bir yolculuk beni sonsuz uzayan bozkıra,
yeşillikten mahrum toprakla birmiş gibi alçak damlı
köy evlerine ulaştırıyordu. Vadilerden ufacık
dereciklere uzanan su sızıntıları da olmasa etrafta
yeşillik namına bir şeye rastlamak mümkün olmayacak.
Buna köy veya mezra tabir edilen yerleşim birimleri
etraflarında boy gösteren, özensiz, kendi hallerine
bırakılmış dağınık yeşil alanları da eklemeli.
Çocukluğumun en zevkli ve kedersiz dönemlerini
buralarda hatırlarım. Özgür bir tabiatta serazat,
ana baba denetiminden ve belki de çevre denetiminden
uzak, alabildiğine uzanan bir tabiatta gönül
eğlendirmek bir çocuğun arayıp da bulamayacağı bir
ortam olsa gerek. Çoğu akraba olan köy çocukları ve
kardeşlerimle sabah erken saatlerde başlayan özgür
serüven akşam gün batıncaya kadar devam ederdi.
Tarlada, bostanda ilkel usullerle bir köy ekmeği
eşliğinde ellerle yenen yemekler, dere boyunca
ufacık balıkları yakalayabilmek uğruna katlandığımız
zahmetli ama zevkli uğraş, nahırın (köy hayvanları,
ki bunlar büyükbaş hayvanlardı) arkasından köy
kayboluncaya kadar çobanlara eşlik edişimiz, hepsi
ama hepsi hafızamda taptaze.
Köydeki büyükbaş hayvan sınıfına dahil ancak
onlardan farklı ve onlardan ayrı ortamlarda yaşayan
hayvanlar mandalardı. Tembel, sakin, umursamaz bir
halleri olurdu her zaman. Suyu çok fazla olmasa da
sıcak yaz günlerinin neredeyse tamamını derenin
içinde su aygırı gibi yata yata geçirirlerdi.
Onların yattıkları sularda ve çevrelerinde el
yapması sepetlerle balık yakalamak bizler için kolay
olurdu. Bu yüzden de onların derede yatacakları
yerler her zaman takip ve kontrolümüzde olurdu.
Yine zorlukla hatırladığım bir yaz dönemi ve
galiba yaz sonları falan olmalıydı. Çekirge sürüsü
gibi ölçüsüz çoğalan, adına Kürtçe abur denilen ve
tariflerden sığırcık kuşları olduğunu sandığım
kuşlar köyün hemen yanı başında ekilmiş bulunan
yüzlerce kavak ağacını mekan tutmuşlar, bu merkezde
yuvalanarak hesap edilemeyen bir hızla
çoğalmışlardı. Bu kuşların bir sezonun yarısında
nasıl olup da böyle birdenbire çoğaldığını anlamak
köylüler için çok zor olmuştu. Bir kabus gibi sabah
kavakların tepelerinden havalanan kuş sürüsü
ekinlere sökün ediyor ve gerilerinde harap bir tarla
bırakıyorlardı. Köylüler kuşlarla baş
edemeyeceklerini anlayınca çareyi o binbir emekle
büyütülen güzelim kavakları kesmekte bulmuştu.
Yüzlerce ağaç bir iki gün içinde elbirliğiyle yere
serilmiş, tabii biz çocuklara da gün doğmuştu. Artık
bütün günümüz devrilen kavak gövdelerinin arasındaki
yuvalarda kuş yavruları ve yumurta aramakla geçer
olmuştu. Bu eğlence bizim için neredeyse bir
haftalık dönemi kapsamış ve galiba kavakların
kesilmesinden sonra o afet de köylüler için bertaraf
edilmişti.
Çocukluk dönemi dünyamda büyüklerin karışık dünya
kurguları, kavgaları, iç çekişmeleri pek yer
etmemişti. Yalnız yöreye has bazı kabul edilemez
davranış biçimleri toplantıların vazgeçilmez
dedikoduları arasındaydı. Onların anlatımı ve yorumu
sonrasında ufacık aklımızla birçok davranışın
cahilce olduğuna karar verirdik. Bir tarlanın
sulanması meselesinde çıkan tartışma sonrası iki
akraba aileden birer adam öldürülerek derin bir
düşmanlığın doğmuş olması bunlardan sadece biriydi.
Kışın odalar ve insanlar çok sıcak olurdu. Yaz
boyunca sabahları hayvanlar otlamaya giderken
arkalarından yola çıkan çocuklar onların dışkılarını
önce ters çevirir, akşam dönerken de toplar eve
getirirlerdi. Toplanan tezekler samanla
karıştırılarak kalıplara sokulur ve kurutularak kış
için yakacak olarak ayrılırdı. Kalıplara sokulan
tezekler huni biçimini andıran bir tepecik şeklinde
üst üste konur ve etrafları özel yoğrulan bir
çamurla sıvanarak kış boyunca kullanılacak şekilde
hazırlanmış olurdu. Buna çevreden toplanan çalı
çırpı vesaire de eklenince yıllık kışlık yakacak
derdi giderilmiş demekti. Gerçi tezeğin evdeki
şömine benzeri ocakta yakılması kadınlar için hoş
bir şey değildi, zira hem kokusu hem de yanarken
çıkardığı duman zor dayanılır cinstendi. Ama yöre
insanının imkanları işte bu kadardı; odun almaya
para ayırabilecek durumları olmadığı gibi,
çevrelerinde ormanlık alan da mevcut değildi.
Kerpiç, topraktan yapılmış alçak damlı evleri
ısıtmak zaten zor olmazdı. Batıdaki şöminelere
benzeyen ve bu küçük toprak damlardaki evlerde,
salon biçimli bölmede köşeye yapılan, yöresel olarak
“ocak” tabir edilen yere bir iki tezek atıldı mıydı
akşama kadar evin bütün işleri görülebilirdi. Zira o
ateş sadece ısınma amaçlı değildi, aynı zamanda
yemekler de aynı ateşin üzerinde pişirilirdi. Benim
çocukluğumun büyük bir bölümünde köylerin pek
çoğunda zaten elektrik enerjisi yoktu. Aydınlatma
amacıyla çıra tabir edilen çizgi filmlerdeki
alaaddin lambasına benzeyen konik bir alet
kullanılır, zeytinyağı ve bir fitili bulunan aletle
gündelik işler görülmeye çalışılırdı.
Ateş yakmak için çakmak kullanılırdı. Bu
çakmaklar, klasik ve orijinal bir yapıdaydı, zaman
zaman köye gidişlerimde halen kullanıldığına şahit
oluyorum. Silindirik bir gövde yapısına sahip
çakmağın seyyar ve yakıt konulan bölmesine pamuk
doldurulur, pamuk iyice ıslanıncaya kadar benzin ile
doldurulurdu. Çakmağın esas gövdesinde çakmak taşı
vasıtasıyla seyyar bölmenin ucuna tutuşturulmuş
fitil ateşlenir ve fitile uzanan benzin ile yanma
işlemi tamamlanırdı. Sanırım kibrit çok sonraları
köylere ulaşmıştı. Ocaklarda ateş kullanıldıktan
sonra, tekrar çakmakla yakma zahmetinden kurtulmak
amacıyla mıydı, bilemiyorum, ateşte kalan közler
büyük bir özenle muhafaza edilirdi. Bunun için
küllerden istifade edilir, közlerin üzeri külle
örtülerek ateşin muhafazası sağlanırdı. Komşular
birbirlerinden ateş almaya gelirlerdi. “Ateş almaya
mı geldin?” deyimi bu vesileyle ortaya açıkmış olsa
gerek. Yeni bir ateşin yakılması için köz ve bir
avuç saman yeterli idi.
Misafirlere yönelik aydınlatma aracı lamba idi.
Evin erkeği hemen her gün yakmadan önce bir
tülbentle içine tüküre tüküre lamba camının isini
siler, fitili hafif yükselterek ateşler, bir müddet
yandıktan sonra fitili iyice aşağıya çekerek camı
yerleştirirdi. Camın sönük ateşte ısınması
beklendikten sonra fitil tekrar yükseltilerek normal
aydınlanma sağlanırdı. Biz çocuklar büyük bir dikkat
ve zevkle bu işlemi seyreder ve sonrasında lambanın
ışığıyla karanlıkta gölgelerimizi seyrederdik. Zaman
zaman parmaklarımızı kullanarak duvarlarda çeşitli
hayvan şekilleri yapmaya çalıştığımız da olurdu.
Adına bizim yörede lüks dedikleri bir küçük tüpün
üzerine konan aydınlatma aracı çok sonraları ortaya
çıkan ve galiba önceleri şehirlerde kullanılan bir
araçtı.
Bizim yörede pek örneğini göremedim ama, çocukluk
hatıralarımın arasında, Gaziantep ve Nizip’in
köylerinde gördüğüm bir uygulamayı da aktarmalıyım.
Soğuk kış aylarında soba yerine kullanılan bir
uygulama benim anlatmaya çalıştığım. Soba yine
ısınma aracı olarak kullanılır, fakat sobada yakılan
odunların közleri büyükçe bir mangala konurdu.
Mangal misafir ağırlanan büyük odanın ortasına konur
ve mangalın üzerine önce dört ayaklı üzeri açık bir
tahta konur, ardından da oldukça büyük kare şeklinde
bir yorgan konurdu. Yorganın uçlarına denk gelecek
şekilde dört bir yana minder ya da döşekler serilir,
minderlerin bitimine de dayanmak üzere yastıklar
konurdu. İnsanlar ayaklarını yorganın altına sokarak
ısınırlar ve tadı anlatılamayacak uzun sohbetler
işte bu mangal etrafında gerçekleşirdi. Ortadaki
yorganın ortasına konan geniş tepsinin üzerinde her
zaman yiyecek bir şeyler de bulunmalıydı. Yoksa
sohbetin tadına varmak mümkün olmazdı. Neler mi
bulunurdu ? Başta antep fıstığı, ceviz, pestil,
bastık, kuru incir, kuru üzüm, leblebi, muhtelif
çekirdekler ve aralara ceviz içi konmuş üzüm suyu
ile dondurulmuş ve ipe dizilmiş sucuk.
Galiba aktar tabir edilen çerçileri de
anlatmalıyım. Babam resmi görev alıp da zuhurata
tabi tayinlerle yurdun çeşitli merkezlerinde
dolaşmaya başlayınca, bizlerin köyle ve köylülükle
ilgimiz azalmaya başlamıştı. Fakat köyün ve serazat
tabiatın bizdeki derin izleri yıllar geçse
kaybolacak cinsten değildi. Çoğunlukla köye, - tabii
bu annem tarafından akrabalarımıza ait olan köy -
annemle birlikte, bazen de dayımla giderdik.
Şehirden köye gidebilecek hediye cinsinden ne
olabilirdi ki, annem akrabalara ufak tefek giyecek
malzeme alır, ama köydeki akraba çocuklarına
dağıtılmak üzere bisküvi ve şeker mutlaka alınırdı.
Annemler şeker ve bisküvileri çocuklara dağıtırken
çocuklardaki sevinç sahiden görülmeye değerdi. O
zamanlar köylere ulaşım oldukça zor şartlarda
gerçekleştirilebiliyordu. Bu yüzden ihtiyaç duyulan
malzemelerin köye ulaştırılması çok zor olurdu.
Köylüler genelde topraklarında ekip biçtikleri ve
besledikleri hayvanları temel besin kaynağı olarak
kabullenmişlerdi. Bunun dışında un, yağ gibi diğer
temel gıda maddeleri topluca ve toptan alınırdı. Bu
genel çerçevenin dışında kalan ve çoğunlukla keyfe
keder diye yorumlanabilecek ihtiyaçları çerçiler
görürlerdi. At ya da merkep sırtına yükledikleri
malzemeleriyle köy köy gezen çerçiler, çocukların
sevgilileriydiler. Zira çocukların hoşuna gidecek
şekerli malzemeleri onlar getirirlerdi. Çerçilerden
yapılan alışveriş takas usulü idi. Köylüler
alacakları malzemeye göre buğday veya arpa vererek
karşılığında bazı yiyecek malzemeleriyle birlikte,
dikiş malzemeleri ve galiba kumaş filan da
alırlardı.
İlkokul öncesi bir yolculuğumuz hala dün gibi
hafızamda. Önde dayım yayan yürüyor, arkasındaki at
ve merkepte annem ve biz çocuklar ve de eşyalarımız
bana göre oldukça uzun sayılan bir mesafeye
gitmiştik. Dayım bütün yol boyunca yayan yürümüş ve
galiba yorulmamış, bizler hayvan sırtında, iki yana
sarkıtılan ayaklarımızla mola yerlerine kadar süren
yolculukta harap ve bitap düşmüştük. Hayvanlardan
yere indirildiğimizde epeyce bir zaman yürümekte
zorlanmıştık. Çünkü ayaklarımız uyuşmuştu ve biz
onları hissedemiyorduk.
Yine böyle yolculuklardan birinde bu kez babamla
yolculuk yapıyormuşuz. Dere ağzındaki bir çeşme
başında mola için durduğumuzda babam beni attan
indirip yere bırakmış. Meğerse oturtulduğum yer
karınca yuvası imiş. Bir süre sonra her tarafımı
karıncalar sarınca feryadı basmışım. Durumu fark
eden babam beni tuttuğu gibi derenin sularına basmış
ve bu beladan böylece kurtulmuşum.
Babamla yaptığımız zor yolculuklardan en net
hatırladığım, Batman Nehrinin geçildiği bir
yolculuk. Tam olarak nereden gelip de nereye
gittiğimizi hatırlayamıyorum. Herhalde yine
dayımlara gitmiş de oradan dönüyor olacağız. Bu
yolculuk yine nehir kenarına kadar at v veya merkep
sırtında devam eden bir yolculuk. Nehri geçmek bugün
için oldukça ilkel sayılabilecek bir yöntemle
gerçekleştiriliyordu. Tabii o dönemlerde geçiş için
yeteri kadar köprü yoktu herhalde. Bizim yolculuk
yaptığımız zaman bahar mevsimine denk gelmiş olsa
gerek. Zira sular bir hayli kabarık ve coşkun
akıyordu. Karşıya geçiş için yan yana bitiştirilmiş
tahtaların altına dört tane traktör iç tekeri
takılmış ve adına kelek denen bir araç
kullanılıyordu. Bu işi meslek edinmiş insanlar
alışılmış hareketlerle işlerini yapıyorlar ve
kendilerinden emin görünüyorlardı. Gelişigüzel bir
şekilde önce eşyalar kelek’in üzerine
yerleştiriliyor, ardından da insanlar
bindiriliyordu. Fakat yükleme işinde pek tahditlere
uyulduğu söylenemezdi. Zira o sırada karşıya geçmesi
gereken ne kadar insan varsa hemen hepsi kelek’e
bindiriliyordu. Bizde de öyle oldu ve adamlar
ellerindeki tahta küreklerle coşkun sulara karşı
çalışmaya koyuldular. Ben pek olayın tehlike
boyutunu kavrayabilecek yaşta değildim galiba. Daha
çok sağa sola sallanmamızı eğlence gibi görüyordum.
Tam karşıya geçtik diyorduk ki, birden kelek
yalpaladı ve yan yatmaya başladı. Herhalde yükün
ağırlığı ve dengesiz yerleştirilmiş olmasından
dolayı yan yatıyordu. Kadınlarda ve biz çocuklarda
korkunç çığlıklar başladı. Hemen kelek sahipleri ve
bir de babam suya atladılar ve elbirliğiyle kelek’i
kıyıya çektiler. Allah’tan suya atladıklarında
kıyıya çok yakındık ve su boy hizasının altındaydı.
Islanan eşyalar kelekten indirilirken bir adamın
üstünü başını çıkarmaya başladığını fark ettim.
Elbiselerini büyük bir dikkatle sarmalayıp başının
etrafına sardı ve benim şaşkın bakışlarım arasında
suya atladı. Çok sakin ve ustalıkla kulaçlarını
atıyordu. Suya girdiği yerin oldukça aşağısında bir
yerden karşı kıyıya ulaştı ve yine aynı mihaniki
hareketlerle elbiselerini giyerek yola devam etti.