Dışardakiler
- Çetrefil
bir portre
(Eyüp
CAN - 9 Şubat 2000 Zaman Gazetesi)
Bir ödül töreninde, Kürtçe şarkısına
klip çekmek istediğini ve klibi yayınlayacak
televizyonlar aradığını söyledi ve bütün
hayatı değişti!
Suçlamalar, davalar, kelepçeler, mahkemeler
ve yurt dışına uzanan adı konmamış bir sürgün!
Peki ama, Kürtçe şarkı söylemenin yasak
olmadığı bir ülkede, yıllardır Türkçe
şarkılar söyleyen Kürt asıllı Ahmet
Kaya'nın, Kürtçe bilmediği halde, bir Kürtçe
şarkıyı kasetine koymak istediğini dile
getirmesi neden bu denli tepki aldı?
Sorunun kendisi kadar cevabı da çetrefil!
Çünkü o, 'Başım Belada' gibi bir şarkıyı,
yaşamları boyunca başları belaya girmemiş
ve girmeyecek olan insanların bile zihnine
kazımış bir şarkıcı. Çünkü o, şarkılarını
kaderi gibi takip eden, 'misyoner' şarkıcılığından
dolayı bağlaması eşliğinde 'başım
belada' diye haykıran, 'kabına sığmaz, hırçın
mizacından dolayı ise mahkemeler eşliğinde
'başına belalar açan' bir şarkıcı.
'Belalı şarkılar' yaptığı için mi 'başı
belada'dır, yoksa 'başı belalı' olduğu için
mi 'başım belada' nakaratlı şarkılar
yapmaktadır bilinmez;
fakat o, biraz alkolün, biraz tutamadığı
dilinin, biraz haksızlıklar karşısında
kolayca isyan edişinin, çokça da son dönemde
yaşadığımız demokratik daralmanın ve bütün
bunların üzerine 'yangına körükle giden'
biz gazetecilerin kurbanıdır!
Öcalan posteri önünde resim' çektirmekten
'PKK'yı övücü sözler'e, 'Arabamı o şerefsizlerin
ülkesine bıraktım.' aforizmasından 'bölücülüğe'
bir yığın 'provokatif suçlama'nın muhatabıdır.
Medyada yer alan bu iddialardan dolayı hakkında
açılmış davalar DGM'de sürerken o, yaklaşık
bir yıldır sürgün yaşadığı Fransa'da,
'dilini bilmediği, kültürünü anlamadığı,
sorunlarını paylaşmadığı, yemeklerini
sevmediği' insanların arasında, yapayalnız
kendini aramaktadır. 'Külli iradeyi' içselleştirmiş
bir insan olarak yüzünden hiç eksik etmediği
tebessümle derin bir teslimiyet sergilese de,
içinde yaşadığı gerilimden dolayı
titreyen bacaklarından yükselen isyana engel
olamamaktadır. Gülümseyen başı ile belalı
ayakları arasında sıkışıp kalmaktadır.
Tutkulu gençlik yıllarında bile, bugünkü
gibi şiddete karşı olduğunu vurgulasa da,
tepkisellik ile rasyonellik arasında duruşunu
keskinleştirememektedir. PKK dahil bütün
terör örgütlerini kınayıp, hiçbir şekilde
PKK ile irtibatı olmadığını söylese de,
konserlerine gelen PKK sempatizanlarının
varlığını inkar etmemektedir. Ve en çok
da 'Arabamı o şerefsizlerin ülkesinde bıraktım.'
iddiasına üzülmektedir.
Birkaç şerefsiz yüzünden arabama bile
binemeden ülkeyi terk ettim.' cümlesinin nasıl
ters yüz edilip kendisinin de bir parçası
olduğu ülkesine ve insanlarına hakarete dönüştürüldüğünü
görüp hayret etmektedir.
Şarkılarının dile getirilmemiş haksızlıklara
ve isyanlara tercüman olurken kalabalıkların
dilinde marşlara dönüşerek sloganlaşmasından
memnun olurken, hayatında yüksek sesle konuşmaya
bile cesaret edememiş insanların isyan yüklü
şarkılarını dillerine pelesenk etmelerine
bozulmaktadır. Öyle ki geçmişte 'Saza Niye
Gelmedin?' şarkısını okumuş olmaktan bile
pişmanlık duymaktadır! 'Türkçe küfreden
polislerini bile özlediği' ülkesine döneceği
günlerin hayaliyle Paris'in göbeğinde İngilizce
öğrenmektedir. Dilin tükendiği yerde
sessizliğe gömülüp, kaderi gibi takip
edeceği yeni şarkılar mırıldanmaktadır…
Bir ödül töreninde, Kürtçe şarkınıza
klip çekeceğinizi ve klibi yayınlayacak
televizyonlar aradığınızı söylemeniz bütün
bir hayatınızın değişmesine sebep oldu.
Bu belalar başınıza nasıl açıldı?
Benim başım hep beladaydı zaten. Son
zamanlarda bunun nedenleri üzerine çok düşündüm;
ben Türkiye'nin alışageldiği bir 'sanatçı'
tipi çizmiyorum. Hayatın farkındayım, akıllıyım,
beni içine almaya çalıştıkları normlara
uymuyorum. Medya benden başka türlü malzeme
çıkaramıyor; çünkü 'kim nerede-kiminle'
programlarının aktörü olmuyorum. Düşünebiliyorum,
ailemle ve inandığım geleneksel değerler
üzerine inşa edilmiş bir yaşam sürdürüyorum,
vergimi ödüyorum, namussuzluk yapmıyorum.
Bunlar bir insanın başının hep belada
olması için yeterli olmasa gerek?
Bütün bunların ötesinde bir de bütün
haksızlıkların farkında olan ve buna karşı
çıkan bir yanım var. Eh, bir de sistemi eleştiren
ve her daim muhalif bir adamım. Benim başım
nasıl belada olmasın?
Bana mı soruyorsunuz?
Gülümsüyor... Yaşadığım bu son belaların
başlangıç noktasını herkes biliyor artık.
Cebinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği
taşıyan bir Ahmet Kaya, kırk üç yıldır
Türkçe düşünen ve Türkçe şarkılar söyleyen,
bütün motivasyonunu kendi ülkesinden alarak
şarkılar besteleyen ve milyonlarca insana
ulaşan bir Ahmet Kaya, bir ödül töreninde
büyük bir suç işledi (!) ve aslında İngiliz
asıllı (!) olduğunu ve İngilizce (!)
bilmediği halde, o dilden bir tek şarkı söylemek
istediğini açıkladı. Hikaye birazcık
kurguyla böyle başlıyor. Hazır ironi
yaparak kurmuşken hikayenin finalini de
anlatsanız! (Gözleri nemleniyor)
Adı konmamış bir sürgün!
Fakat bu adı konmamış sürgüne sebep olan
bir yığın suçlama var. Apo posteri önünde
resim çektirdiniz mi? Bakın; siz
gazetecisiniz. Sizin ürettiğiniz o gazeteyi
kimlerin okuyacağına siz mi karar
verirsiniz, yoksa okur mu gazetesini seçer?
Ben konser yapıyorum, insanların bir kısmı
gelip şarkı dinleyerek, bir kısmı dans
edip halay çekerek, bir kısmı sloganlar
atarak deşarj oluyor. Benim bu insanları seçme
hakkım olabilir mi? On binlerce insanın
bulunduğu konser salonunda biri Apo posteri açmışsa
bunun benimle ne ilgisi olabilir?
Peki ya PKK'yı övücü sözler…
Bakın ben terörün her türlüsüne ömrüm
boyunca karşı oldum, lanet ediyorum teröre,
neden öveyim PKK'yı?
Nedir sizin PKK ile ilişkiniz o halde?
Bu soruyu ben soruyorum. Lütfen beni PKK ile
ilişkilendirmeye çalışanlar ispat
etsinler, ben nereye üye olmuşum? Hani üyelik
belgelerim? Kime yardım etmişim, hani
makbuzlarım? Ben nereyi bölmüşüm, nerede
sınırları? İki tane konser fotoğrafı çekip
aslı çarpıtılan iki tane cümleden yola çıkarak
bir insanın hayatına bu kadar kıyılabilir
mi? Soruyorum. Bunların cevabını istiyorum.
Ve bunu bana değil, babası bir gecede 'hain
ve bölücü' ilan edilen 12 yaşında, Türkiye'de
okula giden kızıma izah etsinler. Başka bir
şey istemiyorum. Bu arada çantasında PKK
konseri verdiği iddiasıyla açılan davaya
ilişkin herhangi bir bilgi ve belge bulunamadığı
için düşme noktasına gelen davasının
mahkeme tutanaklarını gösteriyor Kaya.
Bakın "PKK'cılara konser verdi."
diye haber yaptılar sonra mahkeme belge
istediğinde. Bizde bir belge yok diye cevap
vermişler. Şimdi ne diyeyim ben?
Türkiye'de sizin hakkınızda en çok tepki
çeken şey 'Arabamı şerefsizlerin ülkesinde
bıraktım.' cümlesi oldu.
Nasıl söylersiniz böyle bir şeyi?
Yaa gözüm ben manyak mıyım ki böyle bir
şey söyleyeyim? Aklı başında olan bir
insan nasıl olur da kendisinin de bir parçası
olduğu ülke hakkında böyle çirkin bir şey
söyler! Ayıp bir şey, benim annem, kardeşlerim,
arkadaşlarım, dostlarım, abim, çocuklarım,
karım, ailem herkes orada, o ülkede yaşıyor.
Ve ben Mecnun'un Leyla'yı sevmesi gibi
seviyorum ülkemi.
Nereden çıktı o halde bu söz?
Ben "3 tane şerefsizin yüzünden ülkemde
arabama bile binemedim." dedim. Ertesi gün
bir gazetede manşete, 'Arabamı şerefsizlerin
ülkesinde bıraktım!' Böyle bir şey
olabilir mi? O gazetenin muhabiri bile geldi
bana 'Abi vallahi ben böyle bir şey yazmadım,
oradan ayarlamışlar.' dedi. Yorumu size bırakıyorum.
Fakat ben hala anlamış değilim. Kürtçe şarkı
söylemenin yasak olmadığı bir ülkede yıllardır
Türkçe şarkılar söyleyen Kürt asıllı
Ahmet Kaya'nın Kürtçe bilmediği halde bir
Kürtçe şarkıyı kasetine koymak istemesi
neden yoğun tepki aldı?
Evet doğrudur, yıllardır Türkçe şarkılar
söyleyen bir insanım; Kürt asıllıyım ve
ne yazık ki Kürtçe bilmem.
Bu kadar masum bir talebimin karşılığında
ben, uygar, çağdaş, demokratik, insan
haklarına saygılı olduğunu iddia eden, bir
kültür mozaiği oluşturduğunu iddia eden
ülkemden ne beklerdim biliyor musunuz? Bu Kürtçe
şarkıyı okuduktan sonra, en azından bu
dili kullanan milyonlarca vatandaşına saygı
adına, bu şarkıya çekeceğim klibi alıp-televizyonlarda
yayınlayıp, bu ülkede bütün kültürlerin
yaşama imkanı olduğunu, bütün dillerin
var olma imkanı olduğunu, şarkılardan
korkulmaması gerektiğini göstermesini. Kaldı
ki okuduğum şarkı çok güzel bir sevda ve
ayrılık şarkısıydı.
Bir aşk, ayrılık şarkısının bunlara
sebep olabileceğini düşünmüş müydünüz?
Aklımın ucundan bile geçmedi. Benim, biri
18, diğeri 12 yaşında iki güzel, akıllı
kızım var. Beni asıl üzen, kızlarımın
okula gidiyor olmaları ve artık bir sosyal
çevre içerisinde yaşıyor olmaları. Ben
onlara hiçbir açıklama yapamadım, bunun koşulları
olmadı; ama onların benim adıma epeyce açıklama
yapmak zorunda bırakılmaları beni gerçekten
çok üzüyor.
Başım Belada' gibi bir şarkıyı yaşamları
boyunca başları belaya girmemiş ve
girmeyecek olan insanların bile zihnine kazımış
şarkıcı Ahmet Kaya'nın kendi başının
beladan kurtulamaması yalnızca yüklendiği
misyondan mı kaynaklanıyor, yoksa bunda bir
parça da, kendi, 'kabına sığmaz, dilini
tutamayan sert mizacı'nın mı etkisi var?
Benim bütün şarkılarıma bakın, kaderimi
adeta ellerimle yazdığımı göreceksiniz.
Bunu açıklayamam belki. Başta 'Başım
Belada' olmak üzere, ben, yazılmış şarkıların
yolunu yürüyorum. Hiçbir şarkı, şiir, hiçbir
kültür yurtsuz olamaz. İnsanlık ve onun ürettiği
değerler bu kadar pervasızca ve hovardaca yağmalanamaz.
Hiçbir ülkede saatler bu kadar kedere ve hüzne
ayarlanamaz. Dağların acısı olur; ama acının
bu kadar büyük dağları olamaz. Bunlar bana
ve şarkılarıma hayat veren ve inadına bağlı
olduğum şeyler.
Peki ya kabına sığmaz sert mizacınız?
'Ben bir suç işlemedim; ama her insan gibi
hatalarım var. Üslupta bir yanlışlık yapmış
olabilirim. Ne yapayım yani mizacım sert,
yanlış anlaşılıyorum; ama art niyetsiz
bir yüreğim var, kimseye benden bir kötülük
gelmez. Eğer zaman zaman isyan ediyorsam bu
haksızlıklara karşı dayanamıyor oluşumdan
kaynaklanıyor, yoksa hiç kimseyi üzmek
istemem. Ülkemin insanlarının daha mutlu,
özgür, barış içinde yaşamasından başka
hiçbir derdim yok. Fakat ülkemdeki haksızlıklar
beni üzüyor ve sert mizaçlı yapıyor.
Sonra da ne desem ters anlaşılıyor. Barış
diyorum savaş anlıyorlar, demokrasi diyorum
faşizm gibi algılıyorlar, ülkemi sevdiğimi
söylüyorum vatan haini diyorlar. Bildiğim
bir şey var ki; yüreğim ve beynim büyüdükçe
sicilim bozuluyor; ama ıssız bir insanlık
anlıyor beni.
Fakat şarkılarınız bir tarafta dile
getirilmemiş haksızlıklara ve isyanlara
tercüman olup sloganlaşırken diğer tarafta
hayatında yüksek sesle konuşmaya bile
cesaret edememiş insanların dillerine
pelesenk ediliyor… Birilerinin, kendi
hayatlarını ortaya koyarak hayatın gidişatına,
kendi yöntemlerini ve yeteneklerini
kullanarak dur deme cüreti göstermesi
gerekiyor. İnsanların, bunun yarattığı örselenmeyi
önemli oranda hissettiklerine inanıyorum. Eğer
onlar kendi sessiz çığlıklarını benim şarkılarımla
sese dönüştürebilirlerse daha da mutlu
olurum. Çünkü insanlık olarak buna ihtiyacımız
var. Özgürlük kavramı, kendisi kadar mağrur
bir çaba ve bir yağmur öncesi kadar muhteşem
bir hazırlığı gerektirir.
Bu hazırlık süreci Ahmet Kaya'yı nasıl
etkiledi?
Şahsen benim için çok öğretici oldu. Ayrıca
1 ay önce alkolü bıraktım. Artık
bedenimin daha fazla çürümesine göz
yumamazdım.
Doktorunuz mu tavsiye etti?
Evet, çünkü bu linç psikolojisinin oluşturulduğu
sürede çok ciddi sağlık problemleri çıktı
ortaya. 20 kilodan fazla aldım o 3 ayda. Şimdi
verdim bu kiloları. Alkolü bırakmam zihin
ve beden sağlığım için gerekliydi. Bu
mereti bırakmadan kendimi kontrol etmemin zor
olduğunu anladım.
Yani sert çıkışlarınızda içinizdeki şiddeti
besleyen biraz da alkol müydü?
Kesinlikle. Yüzde doksan oydu. İçki
biliyorsunuz uyandırdığı kadar tahrik
edicidir de. Daha saldırgan yapar. Fakat ne söylediğim
üzerinde değil ayarlamada etkisi oldu. Anlık
gafletlerin bile bana çok zararı oldu. Şiddetten
uzaklaşmak, kontrollü olmak için bu
illetten kurtulmam gerekiyordu, çok şükür
bir aydır içmiyorum. Ve ben bu illetten
kurtulduğum için şimdi daha rahat ve sağlıklı
hissediyorum kendimi.
En çok neleri özlediniz Türkiye'de?
Sokakta Türkçe küfreden polisimizi bile özledim
gözüm, gerisini sen düşün. Kükürt kokan
havasını, içilemeyen suyunu, Boğaz'da balık
kokusunu, ülkemi, hüzünlü şarkılarla
bile yaşama umutla sarılmasını bilen ülkemin
insanlarını…
Ne zaman döneceksiniz?
Bir gün mutlaka... Davalarımız şu anda
devam ediyor. İddialar tamamen gazete kupürlerine
dayalı, bunun bir sonuç vereceğini
zannetmiyorum. Şu anda konserlerim devam
ediyor. Bu süreç tamamlanınca ülkeme döneceğim.
GURBETTE
ÖLÜM!
(Eyüp CAN - 18 Kasım 2000 Zaman Gazetesi)
Dışarıdakiler yazı dizisi bağlamında 9
Şubat'ta Zaman'da yayınlanan Ahmet Kaya söyleşim,
gazete tarihinde 'en çok tepki alan' yazılardan
biri olmuştu. Çünkü Ahmet Kaya, hakkında
oluşturulmaya çalışılan 'karalama
kampanyası' ile önce 'kamu vicdanında'
sonra da DGM'de mahkûm edilmeye çalışılmıştı.
Yaklaşık 2 yıl süren Fransa sürgün hayatını,
Paris'te buluştuğumuz bir kafede, etrafındakilerin
bakışlarına aldırış etmeksizin, gözyaşlarıyla
özetlemişti. Onu ne peşinde dolaşan
istihbaratçılar, ne şiddete karşı olduğu
için kızan militanlar, ne midesini delen ülser,
ne de arada bir kalbini yoklayan krizler
korkutmaktaydı. Eşi, çocukları ve bir türlü
'başının beladan kurtulamadığı' vatanından
ayrı kalmak, dahası 'gurbette ölmek' ürpertmekteydi.
Sohbetimizin sonunda 'Ne zaman döneceksin Türkiye'ye?'
diye sorduğumda iç geçirerek bakmıştı gözlerime;
'Gözüm, bana en çok bu yaban ellerde olmak
koyuyor, kendimi ait hissetmediğim
topraklarda ölmek! Tek tesellim gece yastığa
başımı koyduğumda Tanrı huzurunda rahat
hissetmem.'
Korktuğu başına geldi!
Ahmet Kaya, aleyhinde yapılan haberleri,
DGM'de süren davaları, hakkında çıkan gıyabi
tutuklama kararını geride bırakarak, sürgünde
yaşadığı Fransa'da kalbine yenik düştü.
Bir türlü barışık yaşayamasa da çok
sevdiği vatanından uzak, gurbette hayata gözlerini
yumdu. Belki de tek tesellisi, son nefesini
verirken yanında çocukları ve onu bütün
zor zamanlarında yalnız bırakmayan
metanetli eşi Gülten Hanım'ın olmasıydı.
Geçen hafta tam havaalanına doğru yoldayken
telefonda görüştüğüm eşi Gülten Hanım,
uzun zamandır çocuklarını göremediği için
Ahmet Kaya'nın çok üzüntülü olduğunu,
çocukların da babalarını özlediğini, bu
yüzden Fransa'ya gidip 'hasret gidermek'
istediklerini söylediğinde, gayri ihtiyarî
'Sağlığı nasıl?' diye sormuştum. O da
bana, Türkiye'den ayrı olmanın Kaya için
giderek çekilmez bir hal aldığını,
fiziksel olarak idare etse de psikolojik
olarak çok etkilendiğini söylemişti.
Kelimeler boğazımda düğümlenirken, Kaya'nın
gurbet kervanında çile çeken ne ilk ne de
son insan olduğunu düşünüp, 'Söyleyin
kendisini fazla üzmesin' diyebilmiştim. Söyleyin,
kendisini fazla üzmesin!
Gurbette, hayatla kavgalı olan biri için, ne
zor!
Yüreğinde, Tanrı'yla barışık olanlar için,
ne kolay!
Sevgili Ahmet Kaya, ülken tahammülsüz,
mizacın hırçın olduğu için kavgan da
isyankar şarkıların gibi hiç bitmedi. Kimi
zaman şarkıların seni söyledi, kimi zaman
sen şarkılarını. 'Yaşamak ağrısı asıldı
boynuna / Oysa türkü tadında yaşamak
isterdin' bilirim, 'Ölmek ne garip şey anne'
derken çocuklarına sarılırsın görürüm,
'Artık duvarları kanatırcasına tırnağınla
/ Şaşkın umutlu şiirler yazamayacaksın /
Mutlak bir inançla gözlerini tavana çakamayacaksın...
Toprak olmak ne garip şey' deme iki gözüm,
vakit tamam toprağa karışacaksın, seni gıyabında
tutuklayan ülkene, umut edilir ki, toprağınla
barışık döneceksin...
Cenazeni 'siyasi şova' dönüştürmek
isteyenlere de, yasaklarla gölgeleyenlere de,
sessiz tebessümünle cevap vereceksin...
Üzülmeyesin, artık O'nun huzurundasın...