|
Basından |
:: GERİ :: |
|
OLMASAYDI SONUMUZ BÖYLE (Can DüNDAR - Aktüel)
Ahmet Kaya öldü. Serdar Ortaç ve hezeyan
korosu marşına gönül rahatlığıyla devam
edebilir. Ahmet Kaya'nın Paris'te öldüğü
haberini aldığımda Kudüs'te, onun
kliplerindekine benzer bir manzaranın orta
yerindeydim. Göğsüm daraldı, yüreğim
kanadı birden; onun en güzel türküsünü,
"Olmasaydı sonumuz böyle'yi söylemek
geçti içimden, bağıra çağıra...
BİR ŞARKI SÖYLERDİM (Ahmet ALTAN - Aktüel)
Kırk yaşını daha yeni aşmıştı ve
"içkisini bile sevmediği" bir
diyarda hoşlanmadığı bir hayat kurmaya
mahkum edilmişti. "Evimi özledim"
diyordu, "balkonumda bacağı kırık
mangalımı yakıp dostlarımla rakı içmeyi
özledim." Ama ona evine dönmek yasaktı.
"Kürtçe şarkı söylemek
istiyorum" demişti çünkü. Sonra o dönüş
yolunu biraz daha kesecek duraklarda aramıştı
sevgiyi, öfkeyle aramıştı. Biraz daha güçlü,
biraz daha kendine güvenen bir toplumun çocuğu
olsaydı, onun o sert konuşmalarında, yumruğunu
havaya kaldırarak söylediği şarkılarda açıkça
hissedilen o çocuksu yalnızlığı ve kızgınlığı
o toplum görür ve onu yeniden koynuna alırdı.
"Ben öldüğümde" diye başlayan cümleleri
hepimiz duymuşuzdur, dinler geçeriz, böyle
cümleler ancak onu söyleyen öldüğünde
bir mana kazanır çünkü. Geçen akşam
Ahmet Kaya'nın o asi yüzü televizyonun
ekranında belirdiğinde, "ben öldüğümde"
diyordu, "kimse arkamdan memleketini
sevmiyordu demesin, ben bu memleketi
Ardahan'dan Edirne'ye kadar severim." Ölmüş
bir adam konuşuyordu karşımda. "Ben öldüğümde..."
"Ben öldüğümde kimse memleketini
sevmiyordu demesin." Öldüğü günün
akşamında hiç büyümeyen şişman ve öfkeli
çocuk yüzüyle karşıma çıkan adamın şarkılarını
dinleyen milyonlarca insana vasiyeti bu acıklı
cümleydi, "memleketimi sevmediğimi söylemeyin."
Bu memleketin şarkılarını söyleyen bir
insan niye arkasından "memleketini
sevmiyordu" deneceğinden kuşkulanıyordu
ki... Bir gece mikrofonu alıp "Ben Kürtçe
şarkı söyleyeceğim" demiş, bu masum
cümle yüzünden "hain" ilan edilip
sürgüne yollanmış, hakaretlere uğramış
ve genç yaşında ölmüştü. Onu ölüme götüren
yolun ilk taşı o cümleyle konmuştu.
"Kürtçe şarkı söyleyeceğim." Kürtçe
bile bilmiyordu ama öfkeliydi, çocuksuydu,
hesapsızdı. Besteler yapmayı, şarkılar söylemeyi,
içmeyi, dostlarıyla sohbet etmeyi, çocuklara
tanınan sevimli bir özgürlüğün içinde
aldırmazca konuşmayı seviyordu, "ben
berbere gitmem, giden de hoşlanmam" bile
diyebiliyordu. Sanatla uğraşanların çoğu
gibi kocaman bir çocuktu işte ve bu ülkede
yaşayan çoğu insan gibi çocukluğundan ve
gençliğinden yaralar taşıyordu içinde,
onu zaman zaman bütün topluma meydan okumaya
kadar götüren acılı yaralar. Coşmuş,
"Kürtçe şarkı söyleyeceğim"
demişti. Bunu söyledi diye onu sürgünlere
yolladık. "Yağmurlarını bile tanımadığı"
şehirlerin sokaklarında yapayalnız dolaşmaya
mahkum ettik. Tanıdığı bir yüzle karşılaşmadığı,
bildik bir kokuyu duymadığı yabancı
sokaklarda dolaştı. Aylarca yalnızlığının
içinde savrulup durdu. Şarkılarını
sevenlerin sevgisine alışmıştı, sevgisiz
kaldı. O sevgiyi aradı. Her seferinde biraz
daha öfkelenip her seferinde onu sevdiği
topraklardan biraz daha kopartan konuşmalar
yaptı. İnsanlar onun coşkulu bir şarkıcı
olduğunu unutmuş, sanki bir politik lidermiş
gibi söylediği her kelimenin altını çizerek
ona başka bir kimlik giydirmeye koyulmuşlardı.
"Kürtçe şarkı söyleyeceğim" cümlesiyle
başlayan macera gittikçe daha keskin bir
hale gelmişti. Yüzlerce şarkı yazmış, söylemiş,
milyonlarca insan tarafından dinlenmiş, bu
ülkenin insanlarına sesiyle acılar ve sevinçler
bağışlamış biri "Kürtçe şarkı söylemek"
istediği için "hain" olmuştu,
yaptığı her harekette, söylediği her sözde,
attığı her adımda onun "hainliğini"
kanıtlayan yeni izler bulmak için peşine düşmüşlerdi.
O, geri dönüşü olmayan bir yola itildiğini
görüyor, öfkesinden o yolda daha hızlı koşuyordu.
Her seferinde biraz daha hızlı, biraz daha hızlı.
Her seferinde doğduğu topraklardan biraz
daha kopartıldığını hissederek. Her
seferinde biraz daha yaralı ve biraz daha
yalnız. Öfkeli konuşmalar ve şarkıların
ardından yağmurları bile yabancı
sokaklarda yaşanan hüzünlü yürüyüşler
geliyordu. Evini özlüyordu. Memleketini özlüyordu.
Özlediği yerlere dönemeyeceğini anlıyordu.
Acıyla anlıyordu bunu. Kırk yaşını daha
yeni aşmıştı ve "içkisini bile
sevmediği" bir diyarda hoşlanmadığı
bir hayat kurmaya mahkum edilmişti.
"Evimi özledim" diyordu,
"balkonumda bacağı kırık mangalımı
yakıp dostlarımla rakı içmeyi özledim."
Ama ona evine dönmek yasaktı. "Kürtçe
şarkı söylemek istiyorum" demişti
çünkü. Sonra o dönüş yolunu biraz daha
kesecek duraklarda aramıştı sevgiyi, öfkeyle
aramıştı. Biraz daha güçlü, biraz daha
kendine güvenen bir toplumun çocuğu olsaydı,
onun o sert konuşmalarında, yumruğunu
havaya kaldırarak söylediği şarkılarda açıkça
hissedilen o çocuksu yalnızlığı ve kızgınlığı
o toplum görür ve onu yeniden koynuna alırdı.
Ama onun içinde doğduğu toplum o kadar güvenli
ve güçlü değildi. Kelimelerden ve şarkılardan
korkan insanların yaşadığı topraklarda doğmuştu.
O insanlara şarkılar, acılar, sevinçler bağışlamıştı
ama o insanlar şimdi onu affetmiyordu. O,
"Kürtçe şarkı söyleyeceğim"
demişti. Ve, sürgünlere gönderilmişti. Ülkesinin
yöneticileri onu hain ilan ederken, o da
kendisini bir zamanlar sevmiş olanların,
dinleyicilerinin, dostlarının, toprakdaşlarının
ihanetine uğradığını düşünüyordu
herhalde. Gidip politik toplantılara katılıyordu.
Yumruğunu havaya kaldırarak şarkılar söylüyordu.
Her sözüyle dönüş yolunu biraz daha kestiği
halde, öfkesine sahip olamıyordu. O bir şarkıcıydı.
Çocuksuydu. Öfkeliydi. Yaralıydı. Ve,
hayatının son döneminde yağmurlarını tanımadığı
şehirlerde yalnızdı. Dilini bilmediği bir
şehirde, karısının ve kızının kolları
arasında öldü. |
|
Mercan Web Dizayn ©
|
|
Tavsiye edilen çözünürlük / renk kalitesi 1024x768 / 32 bit |