Bir aşk hikayesi

İstemek...istemişti ve yapıyordu.

Kafası bomboş bir halde merdivenlerden hızla inerken bunu düşündü yalnızca. Üç katı hızla inmiş, sokak kapısından kendisini dışarıya atmıştı. Apartman kapısının büyük bir gürültüyle kapanmasını umursamamıştı bile. Yolun karşısındaki otobüs durağına geçti. Gelen ilk otobüse binerek cam kenarına oturdu. Otobüs hareket edince kafasını kaldırıp eve baktı. Apartmanın üçüncü katı olan sarı badanalı balkonlu daireye. Bir tek odanın ışığı yanıyordu. Az önce fırtınalar kopan odanın ışığı.

Otobüs hızını aldıkça ışık yanan oda geride kaldı. Köşeyi dönünce tamamen gözden kayboldu.

Ne yaptığını düşünmeden hareket etmemişti bugüne değin. Ama her şeyin bir ilki vardır dedi kendi kendine. Otobüs terminalde durduğunda kalabalıkla beraber indi. Gecenin karanlığını ve soğuğunu ilk kez hissetti. Sırtına kalın bir giysi bile almamıştı. Zaten yanına hiçbir şey almamıştı ki. Bereket cüzdanı yanındaydı.

Terminaldeki çığırtkanların bağrışmalarına aldırmadan ilk büroya yürüdü .Hangi firma, hangi şehir neresi ... hiçbir şey düşünmüyordu.

Bir bilet dedi sadece...

İstenen ücreti ödedi ve otobüsün kalkacağı yere doğru yürüdü. Boş ve amaçsız

Otobüs hareket ettiğinde robot gibi oturduğunu fark etti. Karanlıkta otobüsün camından yansıyan görüntüsüne baktı. Hayır bu o değildi. Bir başkasıydı burada oturan

Kendisine hiç benzemiyordu. Ne işi vardı ki burada, amaçsız bilmediği bir yere gitmek üzere olan kişi. Bu o değildi. Emindi. biri ona şaka yapıyordu. Şu anda biri onun yerine onun hayatını oynuyordu.

Hayat bir tiyatroydu biliyordu ve şu anda kendisi sahnedeydi. Kendisine biçilen rolü oynuyordu sanki.

Otobüs gürültüyle hareket ettiğinde kendisini koltuğa bıraktı. Yapacağı başka bir şey yoktu. Kafasını arkaya yaslayarak gözlerini kapattı. Yanında birisinin oturmaması büyük şanstı. Hiçbir şey düşünmeden sadece kafasındaki boşluğu izledi. Kendisini büyümüş ve kocaman hissetti. Sanki devasa bir cüsseye ulaşmıştı, başı dönüyordu kulakları uğulduyordu. Ve o kocaman cüsseyle gözleri kapalı sadece hayatındaki boşluğa bakıyordu.

- Abi geldik ! ....

Gözlerini açtığında muavinin bakışlarıyla karşılaştı.

- Abi geldik dedi yeniden muavin.

Şaşkınlıkla sordu.

- Nereye?

Sorduğu soruyu geri almak zorunda kaldı. Zira muavin in şaşkın bakışlarında sorunun anlamsızlığı okunuyordu. Öyle ya nereye geldiğini muavine neden soruyordu ki. Bunu bilmesi gerekiyordu. Ama bilmiyordu .

Otobüsten inip taksi durağına doğru yürüdü. Kafasını kaldırıp bakmadı bile. Hangi şehre gelmişti, neredeydi merak bile etmiyordu. Bildiği tek şey hayatının bir yerlerindeydi.

Taksiye binen müşteriye sordu şoför.

- Nereye abi ?

- Herhangi bir otele dedi adam.

Şoför hiç bir şey söylemeden, sadece dikiz aynasından bakıp kafasını sallayarak hareket etti.

Ne kadar gittiklerini bile fark etmedi, araba durduğunda geldik dedi şoför. Parasını ödeyerek aşağıya indi. Otelin resepsiyonuna giderek bir kişilik bir oda istedi. Resepsiyon memuru eşyasız gelen adama şüpheyle baktı ama yinede anahtarı uzattı.

Adam anahtarı aldı odasına çıktı. Yatağın üzerine külçe gibi kendini bıraktı.

Ucuz otellerin kokusunu duyumsamıştı burada da. Hafif serin, loş bir ışık, kalitesiz bir sarı badana, rutubet kokusu, ve otelin ara sokakta olması dolayısıyla, uzaktan gelen araba sesleri. Sabah olmasına az kalmıştı demek ki. Saate bile bakmadı. Şu anda tek istediği uyumaktı. Doyasıya uyumak, hiçbir şey düşünmeden uyumak. Hatta hiç uyanmadan. Işığı kapatmaya bile gerek duymadan, bütün kasveti içine sindirerek gözlerini kapattı. Tek hissettiği üzerine örtmeye gerek duymadığı adi battaniyenin batan tüyleriydi. Üstelik kir kokuyordu. Bunu düşünmemeye çalıştı.



Büyük bir gürültüyle gözlerini açtı. Ne olduğunu nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Burası neresiydi, saat kaçtı. Dışardan gelen gürültünün ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sesler uzaklaşmıştı. Belli ki birileri tartışarak koridordan geçmişti. Ancak o zaman aklına geldi saatine bakmak. 10 olmuştu. Kalkmaya çalıştı. Başaramadı. Vücudu pelte gibi olmuş, bütün kasları tutulmuştu. Hele o baş ağrısı. Üzerine örtmeden uyumuş olduğunu fark etti. Zorlukla yatağın içinde doğruldu. Başını ellerinin arasına aldı. Düşünemiyordu. Neler olduğunu, neler bittiğini bile düşünemiyordu. Şu anda tek hissettiği berbat bir durumda olduğuydu. Üşüyordu. Bu üşüme soğuktan değildi . İçi üşüyordu. Yalnızlıktan, kimsesizlikten, nerede olduğunu bilememekten üşüyordu.

Şu ana kadar hiç yalnız hissetmemişti kendisini. Yanında hep ailesi vardı, dostları. Ara sıra onların arasında bile kendini yalnız hissettiğini biliyordu ama böylesi ilk kez oluyordu. Ve gerçek anlamda ilk kez yapayalnız kalmıştı.

Koridordan yine sesler gelmeye başlamıştı. Birileri bir yerlere koşturuyordu. Konuşuyorlardı telaşla. Kim bilir belki sevdikleri ve kaybettikleri birileri vardı. Onun ölümüne gidiyorlardı. Belki çocukları bu şehirde üniversite kazandı veya bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı. Belki de bir düğün. Onun kutlamasına gelmişlerdi. Kendi düğününü hatırladı. Evlilik...Yine üşümeye başladı. Neydi evlilik, nasıldı. Kendiside evliydi ama şu anda ne olduğunu bilemiyordu. Bunu tartacak kadar sağlıklı hissetmedi kendisini.

Hatta şu anda evli olup olmadığını bile bilmiyordu. Yoksa bitmiş miydi ? Bir önceki gece bütün hışmıyla beynine doldu yeniden. Kavga, gürültü, suçlama, ağlama , hıçkırıklar. O ana kadar bunları zaman zaman yaşamıştı ama dün geceki çok farklıydı. Farkı belki kendisini suçlu hissetmesinden kaynaklanıyordu. Suçlumuydu?



İKİNCİ BÖLÜM



40 yaşına kadar kendisi için hiçbir şey istemeden yaşamıştı. Tekdüze bir hayat. Okul yıllarını hayal meyal hatırlıyordu neredeyse. Sonra lise yılları ve üniversite. Annesi ve babası kendi halinde, fazla sosyal yaşamları olmayan insanlardı. Ailesiyle ilgili hiçbir uç anısı yoktu. Ne çok iyi, ne çok kötü. Her şey belli bir seviyede gidiyordu. Başarısız bir öğrenci de değildi okulda. Lise yıllarında birkaç faaliyete katılmış ama hiçbirini devam ettirmemişti. Okulun güzel kızlarından birine gizli gizli aşık bile olmuştu. Bunu hatırlayınca gülümsedi hafifçe. Masum ve ne çıkarsız bir duyguydu.

Hırslı bir kişiliği yoktu. En ufak şeylerden mutluluk duyan bir yapısı vardı. Bir arkadaşı tarafından arandığında ,

bahar zamanı evden sokağa çıktığında duyduğu taze hava, yeni aldığı bir ayakkabı, sokaktan geçen bir kızın kendisine beğeni dolu bakışları, bunlarla mutlu olurdu. Hayatı yaşamak için fazlasını istemem diyen yapısı, kişiliğini oluşturuyordu. Ne verilirse ona razı olması , bazen eleştiri, bazen de takdir konusu oluyordu.

Üniversite yıllarında da değişen bir şey olmadı. Ailesi Fakülteyi kazandığını duyduğunda çok sevinmişler ve ellerinden geleni yapmışlardı okuması için. Son senesinde gurup arkadaşlarından bir kız diğerlerinden daha fazla ilgilendirmeye başlamıştı onu. Sessiz sakin kendi halinde bir kızdı. Ama o yıllarda irdelemediği için silik kişiliğini fark etmemişti. Kaldı ki zaten çok sıkı bir kişilik isteği de yoktu. Kendisine yetecek, kendi kişiliğini tamamlayacak,

birde ailesinin seveceği bir kız onun için yeterliydi. Okul bittikten sonra sade bir törenle evlendiler. O dönem de eşi için ne hissettiğini anımsamak için bir hayli düşündü. Çok önemli bir şey aklına gelmedi. Sadece oldu olmadı, yetti yetmedi telaşını hatırlıyordu. Seviyor muydu. Bunu da bilmiyordu . Seviyordu kendince. Daha fazlasını yaşamadığı için bilmiyordu o yıllarda.

İyi bir işi vardı, şimdi de iyi bir eşi olmuştu. Hiçbir pürüz yoktu. Ara sıra ufak tefek tartışmaları da olmuyor değildi. Ama atlatıyorlardı bunları. Birkaç yıl sonra bir çocukları oldu. Aileye mutluluk getirmişti oğulları. Çocuk olduktan sonra onun eğitimi için işinden çıkmak istemişti eşi, o da itirazsız kabul etmişti. Eşinin isteklerine hiçbir zaman hayır demiyordu. Bu dönemde kendisine gelen yeni bir iş teklifini değerlendirmiş ve daha iyi şartlarda özel bir sektörde yeni bir işe başlamıştı. Maddi açıdan sorunları yoktu. Eşinin işten ayrılması bu yüzden onları etkilememişti. Üç yıl sonra birde kızları oldu. Artık tamamen kendisini eşine, çocuklarına ve evine adamıştı. İşten eve, evden işe gidip geliyordu. Arada bir aile dostlarına yaptıkları geziler, yıllık izinde çıktıkları tatiller onlara yetiyor ve hatta mutlu bile ediyor yıllar hızla akıp gidiyordu.



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



Bulunduğu odanın kapısı çalınmış, içeriye kendinden emin uzunca boylu, sevimli tebessümlü biri girmiş ve elini ona uzatmıştı.

- Merhaba efendim, ben bugün işbaşı yapacak olan yeni mesai arkadaşınız Zeynep

- Nasılsınız? Buyurun oturun lütfen Zeynep hanım dedi.

Zeynep yeni işyerine nereden geldiğini, referanslarını ve iş karakterini anlatıyordu. Ama onun kafası anlattıklarında değildi. Garip bir şekilde etkilenmiş ve dinliyormuş gibi yaparken, hayatında ilk kez karşısındaki bir kadını incelemeye başlamıştı. Şu ana kadar pek çok kadınla karşılaşmıştı ama bu garip duyguyu hissetmemiş ve hiç bu kadar etkilenmemişti.

Koyu kumral düz ve uzun saçları vardı. Uçları hafifçe içeriye kıvrılmıştı. Özenle taranmış ama sanki önemsizce, öylesine yapılıvermiş havası verilmişti, sadeydi. Hafifçe yanmış teni tatilden kalan son bronzluğu taşıyordu. Koyu kahve gözlerine uçuk bir far sürmüş ve gözlerini daha da irileştirmişti. Kaşları son derece düzgündü. Çok düzgün olmayan, ama küçük bir burnu vardı. Konuştukça şekilden şekile giren hafif dolgun dudaklarına takılmıştı gözleri. Hafif çarpık ama bembeyaz dişleri göründükçe daha mı cazip oluyordu ne.

- İyi misiniz?

Berrak ve parlak ses tonuyla söylenen bu sözle kendine geldi.

- Ah tabii tabi diyebildi sadece.

- Sizi dinliyorum.

- Evet .... dedi kadın. Şimdi izin verirseniz diğer arkadaşlarla tanışmak istiyorum. Bana yardımcı olur musunuz?

- Tabii buyurun dedi masasından kalkarken.

Kadının ardı sıra çıkmak için yürürken hafif parfümünün kokusunu duydu, belli belirsiz. Giydiği etek ceketin içinde ne kadar zarif yürüdüğünü fark etti. Tahminen 30 küsurlu yaşlarda olmalıydı. Dik ve kendinden emin yürüyüşüne bir kez daha baktı.

Dışarı çıktıklarında diğer büro çalışanlarına tanıştırdı,

Tanışma faslı bittikten sonra odasına kadar ona refakat edip, iyi çalışmalar dileyerek odasına döndü. Odasından içeriye girdiğinde havayı kokladı, şimdi çok daha derinden hissetmişti kadının kokusunu. Kendini tazı gibi hissetti. Gülümsedi. Şu ana kadar bir yığın koku duymuştu, eşinin kullandığı parfüm, iş arkadaşlarının kullandığı kokular. Ama hiçbiri bu kadar etkilememişti. Neler oluyor oğlum sana, biraz toparlan bakalım dedi kendi kendine.

Mesai bitiminde herkes birbirine iyi akşamlar dileyerek ayrılırken odasından en son o çıkıyordu. Aynı anda koridorda karşılaştılar. Yine o güzel tebessümü ile iyi akşamlar diledi Zeynep. Birlikte binadan çıkıp ters yönlere giderken arkasından bir kez daha baktı. Evet hoş kadındı kesinlikle emin olmuştu.

Eve geldiğinde canı hiç konuşmak istemedi. Eşi bir yığın şeyler anlatıyordu. Çocuklar okullarından bahsediyor, ara sıra soru soruyorlardı. Ama nedense canı hiç bir şey yapmak istemiyordu. Konuşmak bile fazla geliyordu.

Bugün yorucu bir gündü azıcık uzanmak istiyorum diyerek yatak odasına gitti ve karanlık odada gözlerini kapatarak yatağına uzandı. Gözünün önüne kadının görüntüsü gelmişti. Hakkında ne düşüneceğini bilemedi. Kendisine neler olduğunu anlayamadan öylece daldı gitti. Kapıdaki gürültüyle uyandı. Eşi uyandırmaya gelmişti.

- Hadi kalk hayatım yemek hazır..

Daha da sersemlemiş olarak kalktı, yüzünü yıkayıp mutfağa gitti. Canı hiç istemeden yedi ve salona geçti.

Yine rutin yaşantısının sıradan akşamıydı. Eline kumandayı alıp televizyonun karşısına geçti. Haberler sırasında kumanda aleti kendisinde olurdu. Sonra diziler başlar o da kumandayı eşine teslim eder, kendiside bazen kitap okur, bazen de uzandığı yerde kafasında günün yorumunu yapar öylece düşünürdü.

Bu akşam haberleri izlerken bile konsantre olamadığını fark etti. İzliyordu ama görmüyordu. Duyuyordu ama anlamıyordu. Kendisini fazla zorlamadı. Günün haberleri de onu bu akşam hiç ilgilendirmemişti.

Ertesi gün işyerine giderken biraz daha hevesli gittiğini fark etti. Sabah aldığı duştan sonra dikkatle tıraşını oldu, losyonunu biraz daha bol sürdü. Mavi gömleğini çok severdi. Onu giydi. Kendine aynada son kez baktı. Bunu bu sabah biraz daha dikkatli yapmıştı. Görüntüsüne gülümsedi.

İşyerine geldiğinde herkese günaydın diyerek odasına gitti ama gözleri birini arıyordu. Bulamadı. Sanırım biraz geç kaldı diye düşündü. Bir mazeret göstermeden onun odasına gitmeyi de istememişti. Nasılsa görürüm diyerek üzerinde durmadı. Her sabah yaptığı gibi kısık sesle müzik setini açtı. Dolaptan dosyaları çıkardı masasının üstüne koydu.

Ajandasını açarak günlük randevularını kontrol ederken kapı çalındı . Elinde evraklarla kapıda Zeynep duruyordu.

İnanılmaz heyecanlandığını hissetti. Sıcacık gülümsemesiyle günaydın deyişine, yine zarif yürüyüşüyle masasına evrak bırakışına, hayranlıkla baktı. Zeynep odasından çıktığında ağzını açıp ta ona bir günaydın bile diyememişti. Olduğu yerde öylece kalmış ve onu izlemişti. Yalnız kalınca düşünmeye başladı. Neler oluyordu, niye böyle hissediyordu. Şu ana kadar böyle bir şeyi ne aklına getirmiş, ne de yaşamıştı. Aşık olmuştu galiba. Evet bunu açıkça kendisine itiraf ediyordu. Fakat daha onu tanımıyordu bile. Ne kadar mantıksız dedi. Zaten hep demezler miydi, aşkta mantık yoktur diye. O da bulamadı zaten. Üzerinde de fazla durmadı. Bir şeyler yaşıyordu ve bunu sonuna kadar yaşamaya karar verdi. Ne olacaksa olsundu.

O gün ve o günü takip eden günlerde bunu hiç sorgulamadı. Olayları ve duygularını akışına bıraktı. Bildiği tek şey kendini çok iyi ve mutlu hissettiğiydi. Etrafına gülücükler saçıyor, arkadaşlarına sürekli espriler yapıyor, evde de hiçbir soruna kulak asmıyordu. Düşündüğü tek ve önemli nokta, kadının ne hissettiğini bilmemesiydi. Şimdi odasına gidip de uluorta, Zeynep sana farklı şeyler hissediyorum ve sanırım sana aşığım da denmezdi ki. Üstelik böyle şeyler nasıl söylenirdi bunu da bilmezdi. Şu ana kadar hiç böyle bir şeyi denememişti.

Birkaç gün sonra aradığı fırsat kendiliğinden geldi. Mesai arkadaşlarından biri emekliye ayrılıyordu. Ona bir veda yemeği düzenlenecekti. Bürodaki herkes yemeğe davetliydi. İsteyenler eşleri ile geleceklerdi. Oldukça kalabalık olacaklardı. Eşine söyleyip söylememekte tereddüt etti. Arkadaşları tarafından yanlış anlaşılabileceğini düşünerek yine de eşine yemekten bahsetti. İsterse birlikte gidebileceklerini söyledi. Eşi bu tip yemeklerden sıkıldığını gelmek istemediğini söylediğinde içi içine sığmadı. Bunu eşine belli etmemek için bir hayli yoğun çaba harcaması gerekti.

Nihayet yemek günü gelmişti. O gün hafta sonu tatili olmasına ve bütün gece uyuyamamasına rağmen sabah erkenden kalkmış, kahvaltıyı hazırlamış fakat canı yemek istememişti. Ne yapacağını bilemiyordu. Şaşkın şaşkın evin içinde dolaşıyor, eline aldığı gazeteyi okuyamadan bırakıyordu. Olmayacaktı böyle. Evden çıktı, kendini şehrin en kalabalık yerlerine attı. Birkaç esnaf arkadaşına uğrayıp onlarla konuşarak vakit geçirecekti. Bu arada berbere gidip iyide bir tıraş olacaktı. Belki bunlarla biraz vakit geçirebilirdi. Düşündüğü gibi de yaptı. Uğradı, çayını içti, birkaç anlamsız sohbet etti. En son berbere uğrayıp tıraşını oldu. Eve geldiğinde ancak giyinecek kadar vakti kalmıştı. Sıra ne giyeceği telaşına gelmişti. Geçti dolabın karşısına, tek tek bütün giyeceklerini gözden geçirdi. Çok ciddi olmak istemiyordu. Çok sporda olmamalıydı. Acaba Zeynep nasıl bir giyim tarzından hoşlanıyordu?

Şu ana kadar bunu hiç düşünmemişti. Ama gecenin anlamına uygun giyinmesi de şarttı. Açık kahve keten bir pantolon giydi. Üstüne yine oldukça uçuk sarı kısa kollu bir gömlek, ceketini de bej seçti. Üzerinde minik açık kahve pürçekleri olan spor bir ceketti. Birde renklere uygun biraz canlı bir kravat seçti. Giyindikten sonra kendini aynada izledi. Daha önce kendisine alıcı gözle bakmamıştı. Hiç kimseyi bugünkü kadar etkilemek istememişti. İçinden dua etti. Tanrım inşallah beni beğenir. Sonra utandı ve hafifçe gülümsedi. Başını aynaya doğru uzatarak, oğlum kendine gel dedi. Geriye yeni aldığı Kenzo kokusu kalmıştı. Parfümeriye girip de tezgahtar kıza sorarken bu yaptığına inanamıyordu.

- Şey af edersiniz, acaba en çok beğenilen ve satılan kokunuz hangisi?

- Kenzo efendim.

- Eşiniz için mi alacaksınız?

- Hayır erkek kokusu istiyorum. Kendim için.

Özenle hazırlanıp çıkarken karısı ile kapıda karşılaştı. Eşi çocuklarla birlikte annesine gitmişti. Tam çıkarken onu görünce kendini kötü hissetti. Sanki gizli bir iş yapıyormuş ve suçüstü yakalanmış gibi. Eşi biraz şaşkın, birazda hayranlıkla baktı. Bir an önce çıkmalıydı. Eşi karar değiştirip onunla gelmek isteyecek diye ödü patladı. Geç kaldım gidiyorum, gece geç saate kalabilirim merak etme diyebildi sadece. Karısı neye uğradığını anlayamadan kapıda öylece kalmış ve arkasından bakmıştı.

Arabasını apar topar çalıştırıp yola çıktı. Tam vaktinde orda olmalıydı. Zeynep’in kapıdan girişini görmek istiyordu. O yüzden biraz erken gitmeye karar vermişti.

Buluşacakları yere geldiğinde henüz birkaç kişi vardı. Derken arkadaşlarından bir kısmı daha geldi. Ona masanın başında yer ayırmışlardı. Kendisi için uygun bir yerdi. Heyecandan içi içine sığmıyordu. İçtiği sigaranın haddi hesabı yoktu. Yüreği adeta kuş gibi çırpınıyordu. Bir ara kalp krizi geçirmekten bile korktu. Neydi kendisini böyle kendisini iyi hissetmesine sebep olan? Bu arada diğerleriyle de konuşmaya çalışıyordu. Ama ne söylediğinin, ne söylendiğinin farkında bile değildi. Keşke bunları giymeseydi. Acaba saçını fazla mı kısa kestirmişti. Ya kız yanıldıysa koku konusunda. Biraz daha hafif bir kokumu sürseydi acaba?

Bütün bunları düşünürken birden elektrik çarpmış gibi oldu. Masaya doğru Zeynep geliyordu. Fakat yanında yakışıklı bir adamla birlikte. Başının döndüğünü gözlerinin karardığını hissetti. Olamazdı. Her zamanki gibi yüzünde sevimli bir tebessümle masaya yaklaştığında yerinden bile kalkamadı. Diğer bütün arkadaşları hoş geldiniz diyerek tokalaşmışlardı. Sıra kendisine geldiğinde ayağa nasıl kalktığını bile hatırlamadı. Ne diyeceğini bilemedi. En son şunu hatırlıyordu.

- Tanıştırayım, ağabeyim. Yalnız gelmemi istemediği için beni buraya o getirdi. Sizlerle de tanışmak istediği için de içeri kadar girdi.

Şu ana kadar gerilen sinirleri aniden gevşemişti. Kendini tutmasa kahkahalarla gülecekti. Ellerinin titremesine engel olmak için hemen sigara yaktı. Ne diyeceğini nasıl konuşacağını bilemedi. Gözleri tek bir noktaya takılmış kalmıştı.

Bu arada Zeynep’in abisi gitmiş, o da yanındaki boş sandalyeye oturmuştu bile. Masaya oturduğundan beri oraya kimsenin oturmaması için dua edip durmuştu zaten. Yine gözlerine bakıyor, yine onun kokusunu duyuyordu. Kendisini içmeden sarhoş gibi hissetti. Zeynep durmadan masadaki diğer arkadaşlarıyla cıvıl cıvıl konuşuyordu.

- Siz nasılsınız?

Kendisine sorulan soruyla toparlandı. İyiyim diyebildi sadece. Zeynep’in kendisine şaşkınlıkla bakmasına alışmıştı. Kim bilir nasıl görünüyordu. Yüzünde nasıl bir ifade vardı ki, sanki herkes belli etmeden kendisine bakıyordu. Gözetlendiği hissine kapıldı bir an. Duyguları anlaşılacak diye korktu. Bereket herkes kendi alemine dalmış ilk kadehler kalkmıştı bile. İçerek rahatlayacağını biliyordu. İlk kadehten sonra kendisini daha rahat hissetti. Emekli olan arkadaşı konuşmayı onun yapmasını istemişti. Ayağa kalktı ama kafası bomboştu. Düşündüklerinin hiçbirini söyleyemeden birkaç laf geveledi, kadehimi bundan sonraki mutlu hayatı için kaldırıyorum diyebilmişti. Zaten hiç kimsenin de uzun konuşmaya tahammülü yoktu. Bir an önce yemek, içmek ve eğlenmeye başlamak istiyorlardı. Herkes eşiyle gelmişti. Bir tek kendisinin eşi ve Zeynep’in kavalyesi yoktu. Tanrım bu bir şans olmalı diye düşündü.

Dans müziğinin başlamasıyla çiftler dansa kalkmışlardı. Nasıl söyleyeceğini bilemeden tedirgin bir şekilde otururken dansa kalkmayı Zeynep teklif etti.

- Bir tek biz kaldık, hadi bizde dans edelim dedi gülerek.

İnşallah bu heyecanla ayağına basmam diyerek piste doğru yürüdü. Onu kollarına aldığında heyecandan bayılacağını hissetti. Gözlerine bakamıyordu. Konuşamıyordu. Yaptığı sadece az bildiği dansı etmeye çalışmaktı. Alkolün ve onun etkisiyle başı iyice dönmeye başlamıştı. Aniden durdu.

- Sana aşığım dedi.

- Seni seviyorum.

Zeynep müziğin gürültüsünden yanlış duyduğunu sandı.

- Anlamadım dedi,

- Anladın, sana deliler gibi aşık oldum ve seni seviyorum.

Hem gözlerini kapatıp dünyadan kopup gitmek istiyordu. Hem de Zeynep’in tepkisini görmek için meraktan çıldırıyordu. Zamanın durduğu, dünyanın dönmediği, saniyelerin akmadığı zaman bu zaman olmalıydı. Uç noktalarda gidip geliyor, kendisini bayılacak gibi hissediyordu. Bütün vücudu dengesini yitirmişti. Kısacık, o kısacık anda yüzlerce duyguyu aynı anda yaşadı. Korku, heyecan, panik, sevgi. Ama en önemlisi heyecandı. Ne olacağını bilememenin getirdiği tedirginlikle duyduğu heyecan. Korkuyordu. Ya sert bir tepki gösterir kendisini dans pistinin ortasında milletin içinde bırakır giderse, ya da okkalı bir tokat atarsa. Bütün bunları saniyeler içinde nasıl düşündüğüne kendisi bile şaşırmıştı. Başı dönüyordu. Elleri buz gibi olmuştu. Üstelik midesine ağrı saplanmıştı.

- Şaşırdım desem yalan olur dedi Zeynep. Merak ediyordum ne zaman itiraf edeceksin diye.

Yüzünde her zamanki gibi kocaman bir gülümseme vardı yine.

- Bu kadar bellimi ettim diye sordu.

Zaten o andan sonra söyleyebildiği ilk ve tek şey bu cümle olmuştu. Gerisini hatırlamıyordu. Sadece yaşıyor ve hissediyordu. Tüm hücrelerinde, her zerresinde mutluluk hissediyordu. Kelimelere dökmeden yaşıyorlardı. Ne kendisi bir soru sormuş, ne de Zeynep karşılığında bir tek kelime söylemişti. Ama biliyordu ki her ikisi de istiyor, hissediyor ve yaşıyordu. Dans müziğinin bittiğini herkesin yerine oturduğunu, pistin ortasında tek başlarına kaldıklarında anlayabildiler. Etraflarına bir duvar örmüşlerdi bile. Ne kendilerine merakla bakan gözleri, ne de masada olup bitenlerin ayırdın da idiler. Aralarındaki elektriklenme gözle görülecek derecedeydi sanki. Ona bakmak ve dokunmak için deli oluyordu. Zeynep kırmızı şarap içiyordu. Onun kadehini doldururken bile gözlerini ondan ayıramıyordu. Arkadaşlarının durumu anlaması umurunda bile değildi. Alkolden çok aşkın sarhoşluğunu yaşıyordu. Yüzünde kocaman ve geniş bir sırıtma vardı. Kendisine hakim olamıyordu. Hem gecenin hiç bitmemesini, hem de bir an önce bitmesini istiyordu .Zeynep ile yalnız kalabilmek için bir an önce oradan çıkmak istiyordu. Bunu konuşmamışlardı. Acaba abisi tekrar almaya gelecek miydi bilmiyordu. Ya gelecekse? Usulca eğilip sordu.

- Seni eve ben bırakmak istiyorum. Ağabeyin gelecekmi?

- Hayır dedi Zeynep. Gelmeyecek. Arkadaşlardan biri nasılsa beni bırakır diye düşünmüştüm.

Konuşmadan anlaşmışlardı. Neredeyse aynı anda ayağa kalkarak izin istediler. Zaten birkaç çift daha kalkmaya hazırlanıyorlardı.

Arabaya bindiklerinde sanki uzun süredir birliktelermiş hissini yaşıyordu. Nereye gideceğini, nereden gideceğini bilemeden gidiyordu. Ana caddeden ara sokağa girdi. Zeynep nereye gittiklerini sormuyordu bile. Arabayı yolun kenarına park etti. Birkaç dakika hiç konuşmadan öylece oturdular. Dışarıda yoğun bir karanlık vardı. Işıkları özellikle açmadı. Ana caddeden geçen birkaç taşıt sesinin dışında hiçbir ses yoktu etrafta.

- Ne oluyor bize?

- Bilmiyorum dedi Zeynep. Neler olduğunu bilmiyorum. Ama hiç böyle olmamıştım.

- Ben de. Bende böyle olmamıştım. Bunu daha önce hiç yaşamamıştım. Bu nedir, aşk mı, sevgimi, tutku mu, coşku mu?

- Belki hepsi, belki de hiçbiri dedi Zeynep.

Yine aynı yoğun elektriklenme olmuştu aralarında. Dokunsa kıvılcım çıkacak gibi geldi aralarından.

- Yürüyelimmi ?

- Tamam dedi Zeynep.

Sessizce arabadan indiler. Ara sokakta yürümeye başladılar. O kadar doğal gelişmişti ki her şey, kendilerini el ele buldular. Sonbahar gecesinin bütün özellikleri havadaydı sanki. Hafif serin esen bir rüzgar, arada ılık dalgalar getiriyordu. Bazı evlerin sobalarının yanmasıyla, hafif bir is kokusu havayı sarmıştı. Bu hem sıcaklık, hem de kasvet getiriyordu. Ama ikisi de o kadar mutluydular ki. Başka hiçbir şey düşünmüyorlardı. Tek tük ışıkları yanan evlerin arasında yürüyorlar, nereye gittiklerini bilmeden, geleceğin kendilerine ne hazırladığını bilemeden sadece yürüyorlardı.

Ne kadar yol yürüdüler, kaç tane sokak dolaştılar farkında değillerdi. Nihayet saate bakmak akıllarına geldiğinde çok geç olduğunu fark ettiler. Evdekiler iyice meraklanmış olmalıydılar.

Arabaya yine sessizce bindiler. Ondan sonrası sorduğu tek soru adres oldu. Zeynep’in elini vites değiştirirken bırakmak zorunda kaldığında, otomatik vitesli bir araba almadığına çok pişman oldu. Kendisini 18 yaşında gibi heyecanlı hissediyordu. O yaşlarını düşündü. Ama o yaşlarda böyle bir duygu yaşamamıştı ki. Eşine bile bunları hissetmemişti.

Zeynep’in evine geldiklerinde yine sessizce gözleriyle anlaşarak sadece vedalaştılar.

- Hoşça kal......



Kendini boşalmış gibi hissetti. Tüm içi iliklerine kadar boşalmıştı. Hem doluluğu, hem de boşluğu hissetmek ne garip diye düşündü.

Eve sessizce girdi. Anahtar sesinin eşini uyandıracağı korkusuyla çok yavaş hareket ediyordu. Şu anda onunla karşılaşmayı hele konuşmayı hiç istemiyordu. Üstünü, ışığı bile yakmadan aceleyle değiştirdi, pijamalarını giyip yavaşça yattı. Ceketine Zeynep’in kokusu sinmişti. Kokladı ve yerine bıraktı. Gülümsedi. Alkollü ve uykusuz olmasına rağmen gözüne uyku girmiyordu. Hayal meyal hatırladığı geceyi düşünüyordu. Kapıdan girişini, dansa kalkmalarını, elini tutmasını, gözlerine bakarak seni seviyorum demesini.

Herşeyi içine sindire sindire bir kez daha düşündü. Yüzüne yine kocaman bir gülümseme yerleşmişti. Aşk dedikleri bumuydu acaba. Eğer aşksa acısı da olacaktı herhalde. Ama şimdi bunu düşünecek durumda değildi. Duygularının sarhoşluğunu yaşıyordu.

Hafta başı işe gitmek için daha erken kalktı. Kahvaltısını ederken eşi uyandı. Şaşkın gözlerle bakıyordu. Zira şu ana kadar eşini işe giderken hep zorlukla kaldırmıştı. Üstelik daha çok erkendi.

- Hayırdır. Neler oluyor sana kalkmışsın bile

- Uyku tutmadı, karnım da acıkmıştı. Bugün biraz erken gitmek istiyorum, yetiştirilecek işler var. O yüzden erken kalktım.

Eşi yüzünden ve halinden bir şeyler anlayacak diye bir an tereddüde kapıldı. Ama oralı olmamıştı.

- İyi madem sen kahvaltını ediyorsun. Ben biraz daha yatayım diyerek gitti.

İşyerine geldiğinde daha hiç kimse gelmemişti. Odasına geçip koltuğuna oturdu. Tek başına düşünmek istiyordu yeniden. Zira o gecenin ertesi günü evdeydiler, ve eşi geceyle ilgili ayrıntıları sorup durmuştu. Galiba gitmediği için pişmanlık duymuştu. Bütün arkadaşlarının eşleriyle geldiğini de öğrenince hepten üzülmüştü. O da eşinin bu duygusunu anladığı için onu rahatlatmak için durmadan konuşup durmuştu. Gereksiz bütün detayları anlatmak için kafasını yormuş, kendi başına kalıp düşünecek zaman bulamamıştı.

Müzik setini açtı yine. Sesini iyice kıstı. Sabah sabah adını dahi duymadığı bir kanalda eski şarkılar çalıyordu. İlk kez bu kadar duyarak dinledi şarkıları. Kelimelerin anlamlarını ilk kez bu kadar yakından hissetti. Şu ana kadar hiçbiri bu kadar güzel gelmemişti.



.: Hikayenin devamını okumak için tıklayın :.