CHARLES BAUDELAİRE

9 Nisan 1821 - 31 Ağustos 1867

Sinami Orhan

 

IV. BÖLÜM: "LES FLEURS DU MAL - ELEM ÇİÇEKLERİ”

ŞİİRLER:

ALBATROS- (L‘albatros)

BALKON- (Le Balcon)

AKŞAMIN AHENGİ- (Harmonie Du Soir)

NE DERSİN BU AKŞAM?- (Que Dıras-tue Ce Soir...)

ŞEN ÖLÜ- (Le Mort Joyeux)

ŞMAN- (L‘ennemi)

AŞKLARIN ÖLÜMÜ- (La Mort Des Amants)

İÇE KAPANIŞ- (Recueillement)

İNSAN VE DENİZ- (L‘homme et La Mer)

YOKSULLARIN ÖLÜMÜ- (La Mort Des Pauvres)

GEZİ- (Le Voyage)

SPLEEN

HÜZÜN VE SERSERİ- (Moesta et Errebunda)

REVERSİBİLİTE- (Reversibilité)

SİSLER VE YAĞMURLAR- (Brumes et Pluies)

SEYAHATE DAVET- (L’invitation Au Voyage)

BÜTÜN BİR KÂİNATI BİLE

SED NON SATAİTA

VAMPİR

ŞEYTAN’A SATILMIŞ

KABİRDE AZAB

GÜZELLİĞE İLÂHİ

TAPARIM, HÜZÜN VAZOSU

ŞEYTAN DUALARI

SOĞUK AZAÂMET

BİR CESEDİN YANINDA

KOKU

BÜTÜNÜYLE

ŞİŞE

KEDİ

BAYKUŞLAR

CENAZE

OLAĞANÜSTÜ BİR GRAVÜR

HÜZNÜN SİMYASI

KENDİNİ CEZALANDIRAN KİŞİ

LÂNETLENMİŞ KADINLAR

LÉTHÉ (yasaklanmış şiir)

TAKILAR (yasaklanmış şiir)

VAMPİRİN DEĞİŞİMLERİ(yasaklanmış şiir)

LANETLENMİŞ KADINLAR(yasaklanmış şiir)

LESBOS (yasaklanmış şiir)

PEK NEŞELİ KADINA (yasaklanmış şiir)

İSYANKÂR

GURURU KIRILMIŞ AY

YIKIM

BÉATRICE

HÂBİL VE KÂBİL

KAPAK

ROMANTİK GÜNEŞİN BATIŞI

PİPO

HİÇLİĞİN TADI

UZAK İKLİMLERİN KOKUSU- (Rarfum Exotique)

MAHKÛM BİR KİTAB İÇİN KİTÂBE

 

 

 

 

ALBATROS

(L‘albatros)

 

Çok defa eğlenmek için gemi tayfaları

Albatrosları, bu cesîm deniz kuşlarını tutarlar,

Bunlar, kayıtsız ve batî seyahat arkadaşları,

Derin girdablar üzerinde kayan gemiyi takip ederler.

Onları tahtaların üzerine bırakır bırakmaz

Mavi göğün bu hükümdârları, beceriksiz ve mahcûb,

Büyük beyaz kanatlarını acınacak hâlde

Yanlarında kürekler gibi sürüklerler.

Bu kanatlı yolcu ne acemî ne de metânetsizdir!

Vaktiyle o kadar güzelken, şimdi ne gülünç ve çirkindir!

Biri çubuğuyla onun gagasına dokunur,

Öteki topallayarak eskiden uçan kötürümü taklid eder.

Şair, fırtına ile uğraşan, yay ile eğlenen,

Tahkirler arasında toprağa matrûd,

Ve muazzam kanatları yürümesine mâni,

Bulutlar hükümdârına benzer.

 

Batî: yavaş, ağır hareketli.

Matrûd: Tardolunmuş, kovulmuş,

vazifesinden çıkarılmış

Tahkir: Hakaret etme.

 

 

 

BALKON

(Le Balcon)

 

Hatıralar annesi, sevgililer sultanı

Ey beni şâdeden yâr, ey tapındığım kadın!

Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,

O cânım akşamları elbette hatırlarsın.

Hatıralar annesi, sevgililer sultanı

O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan,

Ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen.

Başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!

Ne söyledikse çoğu ölmeyecek şeylerden,

O akşamlar, kömür aleviyle aydınlanan,

Ne güzeldir güneşler, sıcak yaz akşamları!

Kâinat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar!

Üstüne eğilirken ey aşkımın pınarı,

Sanırdım ciğerimde kanının kokusu var.

Ne güzeldir güneşler, sıcak yaz akşamları!

Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece,

Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini,

Mestolur, mahvolurdum nefesini içtikçe.

Bulmuştu ayakların ellerinde yerini.

Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece,

Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;

Yeniden yaşadığım dizlerinin dibinde.

O "mestinâz" güzelliğini boştur aramak,

Sevgili vücûdundan kalbinden başka yerde,

Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak!

O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler

Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır?

Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler

Güneşler ki en derin denizlerde yıkanır

O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!

 

 

 

AKŞAMIN AHENGİ

(Harmonie Du Soir)

 

İşte her çiçeğin sâkında ürperdiği çağlar,

Her çiçeğin bir buhurdan gibi uçtuğu lahza!

Sesler ve kokular dönüyor akşam havasnda,

Hazîn bir vals, bir tatlı başdönmesidir bu rüzgâr.

Her çiçeğin bir buhurdan gibi uçtuğu lâhza!

Keman sesinde üzgün bir kalbin titreyişi var;

Hazîn bir vals, bir tatlı başdönmesidir bu rüzgâr;

Bir büyük mabed gibi melûl ve güzeldir semâ.

Keman sesinde üzgün bir kalbin titreyişi var;

Nefret o kalpten bu geniş ve karanlık boşluğa.

Bir büyük mabed gibi melûl ve güzeldir semâ;

Pıhtılaşan kanında güneştir boğuldu tekrar.

Nefret o kalpten bu geniş ve karanlık boşluğa;

Bir kalp ki, aydınlık mâziden ne bulursa toplar.

Pıhtılaşan kanında güneştir boğuldu tekrar.

O mukaddes nurdur içime senden bir hatıra!

 

Sâk: Sap. Köksap.

 

 

 

NE DERSİN BU AKŞAM?

(Que Dıras-tue Ce Soir...)

 

Ne dersin bu akşam, sen garip kişi, sen bîçâre,

Ya sen kalbim, sen ki, vaktiyle çiğnendin, ey kalbim.

Ne dersin, en güzel, en iyi, en sevgili yâre,

İlahî bakışıyla nasıl şenlendin ey kalbim?

-Feda olsun gururumuz onu övmek yolunda!

Dünyaya değer, emreden sesindeki tatlılık.

Meleklerin kokusu var o lâtîf vücûdunda;

O gözler bize esvab giydirir sâfi ışık.

İsterse geceleyin ıssızlık içinde olsun,

İsterse sokakta kalabalık içinde olsun,

O hayâl havada rakseden bir meş’ale her dem!

Bazen de konuşur: "- Ben güzelim, emrediyorum,

Hatırım için yalnız güzel sevmeni istiyorum;

Baş koruyan meleğim ben, İlham perisi, Meryem!"

 

 

 

ŞEN ÖLÜ

(Le Mort Joyeux)

 

Kendim bir çukur kazmak istiyorum bir yanda,

Sümüklü böcek dolu cıvık bir toprakta ki,

Yayıp rahatça kocamış kemiklerimi,

Uyuyayım, denizde balık gibi, nisyânda

Vasiyetten de nefret ederim, mezardan da;

Âlemden gözyaşı dilenmekten daha iyi,

Kargaları çağırıp emdirmek iliklerimi,

İğrenç gövdemin her ucundan, yaşarken daha!

Bakın, önünüzde hür ve memnûn bir ölü var;

Ey kurtlar! Kulaksız ve gözsüz kara yoldaşlar,

Filozof hovardalar çürüntüler âlemi!

Haydi, keder etmeden gezin şu harâbemi,

Ve deyin bana, var mı daha başka işkence,

Bu kart ve ölüler içinde ölü cesede!

 

 

 

ŞMAN

(L‘ennemi)

 

Gençliğim bir karanlık fırtına oldu,

Birkaç yerinde parlak güneşler açan;

Öyle harab çıktım ki bu fırtınadan,

Bahçemde kızarmış tektük meyve kaldı.

İşte, fikirlerin gözüne ulaştım,

Suyun mezarlar gibi çukur açtığı,

Sel basmış toprakları durmayıp gayrı,

Kürekler, tırmıklarla onarmam lazım.

Boy atacak mı esrarlı gıdayı bulup

Hayal ettiğim yeni çicekler aceb?

Bir kumsal gibi yıkanmış topraklardan?

-Ey acı! Ey acı! Zaman ömrü yiyor.

Ve kalbimizi kemiren sinsi düşman

Kaybettiğimiz kanla şişip büyüyor!

 

 

 

AŞKLARIN ÖLÜMÜ

(La Mort Des Amants)

 

Yatağımız olacak hafif kokuyla dolu,

Divanımız olacak bir mezar gibi derin;

Bizim için açılmış, en güzel iklimlerin

O garip çiçekleri süsleyecek konsolu.

Son sıcaklıklarını sarfederek, hovarda,

Birer ulu meş’ale olacak kalplerimiz;

Çifte ışıklarından gidip gelecek bir iz,

İkimizin ruhunda o ikiz aynalarda.

Pembe, lâhûtî, mavi bir akşam saatinde,

Vedâ ile dolu uzun bir hıçkırık hâlinde,

Yanacak aramızda bir tek şimşeğin feri;

Nihayet kapıları biraz aralıyarak,

Sadık ve şen bir melek gelip uyandıracak

Buğulu aynaları ve ölmüş alevleri.

 

 

 

İÇE KAPANIŞ

(Recueillement)

 

Derdim, yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;

Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam;

Siyah örtülere sardı şehri karanlık;

Kimine huzur iner gökten kimine gâm.

Bırak şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,

Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte,

Toplasın acı meyvesini nedâmetin.

Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle

Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler

Eski zaman esvablarıyla eğilmişler;

Hüzün yükseliyor, güler yüzle, sulardan.

Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi

Ve uzun bir kefen gibi Doğu'yu saran,

Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.

 

 

 

İNSAN VE DENİZ

(L‘homme et La Mer)

 

Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;

Deniz aynandır senin, kendini seyredersin

Bakarken alıp giden dalgaların ardından,

Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin.

Haz duyarsın sulardaki aksine dalmaktan;

Gözlerinden, kollarından öpersin; ve kalbin

Kendi derdini duyup avunur çoğu zaman,

O azgın, o vahşi haykırışında denizin.

Kendi âleminizdesinizdir ikiniz de.

Kimse bilmez ey ruh, uçurumlarını senin;

Sırlarınız daima, daima içinizde;

Ey deniz! Nerede senin o iç hazinelerin?

Ama işte yine de binlerce yıldan beri

Cenkleşir durursun, duymadan acı keder;

Ne kadar seversiniz çırpınmayı, ölmeyi,

Ey hırslarına gem vurulamayan kardeşler!

 

 

 

YOKSULLARIN ÖLÜMÜ

(La Mort Des Pauvres)

 

Ölüm, avutan da, -ne çare ki- yaşatan da;

Hayatın sonu yine de tek ümit, tek güven;

Bizi bir iksir gibi kavrayan şarhoş eden;

Karda, kışta, boralar, tipiler arasında.

Akşamlara kadar didinmek gücünü veren;

Parıldayan tek ışık, kapkaranlık dünyada;

Dört kitabın yazdığı o koskocaman handa

Mümkün artık doyup, dinlenip uyuyabilmem.

Sihirli parmaklarla üstüne titreyerek,

Uykuların en güzelini getiren melek;

Yoksulun, çıplağın yatağını yapan eller;

Tılsımlı ambar; tanrıların şerefi, şânı;

Yoksulun dağarcığı ve en eski vatanı;

Bilinmedik göklere açılan tak-ı zafer.

 

Tâk-ı zafer: Tarihî bir hâdiseyi,

zaferi anmak veya gelecek olan büyük

bir kimseyi karşılamak için kurulan

kemerli yapı.

 

 

 

GEZİ

(Le Voyage)

 

(Maksim du Camp'a)

I

 

O harita, resim delisi çocuklar için

Cihandır oburluğu dindirecek azık.

Dünya, lambaların ışığında ne engin!

Hatıraların gözünde ise minnacık!

Alnımızda ateş bir sabah yoldayızdır,

Zehir gibi arzularla kin dolu yürek,

Sonlu denizde sonsuzluğumuz sallanır,

Yürürüz suların raksını dinleyerek!

Kimi memnûn, rezil bir ilden kaçtığına.

Kimi soy ve sopundan iğrenmiş ve kimi,

Dalmış bir kadın gözündeki yıldızlara

Bir kadın, gaddar büyücü Kirke misâli.

Baş tütsülenmezse hayvan oluvermek var,

O kan rengi gökten, ışıktan mesâfeden;

Buz dişler eti, güneşler bakırla kaplar,

Yavaşça kaybolur kalan iz öpüşlerden.

Gerçek yolcu yalnız, gidendir gitmek için

Hafifçecik bir yürekle balon misâli,

Bir ân ayrılmadan yanından kaderinin

Ve sebeb bilmeden der daima: İleri!

Bulutlara benzer arzuları ve toy er

Nasıl düşünürse topu, onlar da bitmez

Ve meçhul hazları öyle hayâl ederler,

Hani adını kimsecikler bilemez.

 

II

 

Topu, topacı örnek tutmak ne kötüdür

Dönüp zıplamasında; ve uykuda bile

Merak bizi fırıl fırıl sürer götürür

Şer Meleği gibi kırbaç çalan güneşe.

Biricik baht ki, amacı takar peşine,

Nerdedir bilinmez de, her yerdedir hani,

Durak yok yolundakilerin ümidine,

O kısa sükûn peşinde her zaman deli!

Bir gemi ruhumuz, izinde İkarya'nın;

"Gözlerini aç!" sesiyle çınlar ortalık.

Çanaklıktan bir başka ses, ateşli, çılgın.

"Aşk... zafer... saadet!" Felaket! Bir kayalık!

Gözcünün eliyle gösterdiği her adacık

Kaderin bağışladığı bir altın şehri;

Hayâlin içki sofrası şimdiden açık

Fecirde sığ bir kayalık bulabildiği.

Ey hayalî illerin mahzûn sevdalısı!

Acep denize mi atmalı zincirleyip,

Amerika kâşifi bu şarhoş tayfayı

O serabın acısıyla kalmış devrilip?

Artık çamurlar içinde, o, bir serseri,

Cennet rüyâları görür burnu göklerde;

Capoue şehrini bulur büyülü gözleri

Bir mumun aydınlattığı her mezbelede.

 

III

 

Ey üstün gezginler! Hikâyeniz ne soylu,

Deniz gibi derin gözlerinizde okunan!

Bize, yanıp sönen mücevherlerle dolu

Mahfazalar açın zengin hâtıranızdan.

Ne buhar bulunsun gezimizde, ne yelken!

Şu mahkûmluk günlerimizi şâdedelim,

Levha levha resim geçirin zihnimizden,

Ömrünüzü ufuklar içinde görelim.

Ne gördünüz, deyin?

 

IV

 

"- Neden söz açsak, neden,

Yıldızlar, dalgalar, kumsallar gördük ılık,

Duyulmamış bin kaza ve belâya rağmen

Söküp içten bu sıkıntıyı atamadık.

Güneşin menekşe sulardaki zaferi,

Ve şehirlerin batan güneşler içinde,

Yakar kalbimizde bir endişe alevi

Dalarken sihirli akisler dolu göğe.

En zengin şehirler, en geniş manzaralar,

Ulaşmadı bir gün o sırlı cazibeye

Tesadüfün göğe yaptığı resim kadar.

Arzu tasayı biteviye

Duyulan hazlardır arzuya kuvvet katan,

Arzu; ey gübresi hoşnutluk olan ağaç,

Büyürsün ve kabukların katılır her ân

Yaklaşır dalların güneşe kulaç kulaç!

Selviden ömürlü ulu ağaç daima

Büyüyecek misin? - Bir iki çizgi resim

Derledik özenerek doymaz albümüne

Uzaktan geleni güzel bulan kardeşim.

Mabudlar selâmladık ellerinde boru;

Pırıl pırıl ışıklarla bezenmiş tahtlar;

Peri sarayları işlemeli, gururlu,

Bahâsından bankerleriniz yılacaklar;

Elbiseler, gözleri sarhoş ediveren,

Dişleri, tırnakları boyalı kadınlar,

Hokkabazlar, kendini yılana sevdiren."

 

V

 

Sonra, daha sonra?

 

VI

 

"- Ey çocuk kafalılar!

Asıl şeyi unutmamaktan olsa gerek,

Heryerlerde onu gördük hiç aramadan,

Mukadder sıranın başında sonuna dek,

Onu, ebedî günah sahnesini, sıkan;

Kadın, mağrur, budala, sefil bir köle, işi;

Gülüp iğrenmeden kendi kendine tapmak;

Erkek can-yakan obur; aklı fikri dişi,

Kölenin kölesi, lağımdan geçen ırmak;

Keyfi yerinde cellat, gözü yaşlı kurban;

Lezzeti o kan kokusundan gelen cümbüş;

İktidar zevki, zorbayı gevşeten yıkan,

Ve halk, hayvan eden kırbaç peşine düşmüş;

Bizimkine benzer sayısız bir sürü din,

Her biri göğü aşma peşinde; ya Dindar?

Kuş-tüyü yatağa uzanmış bir nâzenin,

Çiviler ve saçlar içinde sehvet arar;

Geveze insanlık zil-zurna dehâsından,

Ve elbette yine aklı başında değil,

Haykırır Tanrıya acılar arasından;

"- Ey benzerim, ustam, usandım senden çekil!"

Saflar, sersemliğe vurgun yüreği pekler.

Kaderin güttüğü o sürüden kaçarak

Sonsuz bir esrar deryasına gömülürler!

--Bu dünya böyle başlamış, böyle batacak."

 

VII

 

Gezinin verdiği bilgiden acı bilgi!

Dünya öylesine bir örnek ve ufacık.

Dün, bugün, yarın, biziz bize gösterdiği

Bunaltıcı çölde nefretten bir vahacık!

Kaçsak mı, kalsak mı dersin? Elindeyse kal;

Gerekirse kaç. Kaçan da vardır kalan da,

Kurtulma ânıdır, ölümcül düşmana sal,

Heyhat ki, sayısız, yorulmadan koşan da.

Serseri Yahudiyle havâriler gibi,

Kaçmalarına ne vagon yeter ne tekne

Bu alçaktan; insanların bir kesimi

Kımıldamaz da, öldürürler onu yine.

şeceğiz elbet ayağının altına,

Umutlanıp bağırabiliriz: İleri!

Nasıl başladıksa o Çin seyahatine

Rüzgarda saçlarımız gözlerimiz iri.

Bir adem enginlerine açılmaktayız,

Kalbimizde bir genç yolcunun sevinçleri,

Bu sıcak mahzun sesi duyacaksın:

"- Yemek isteyenler kokulu lotüsleri

Buraya! Bağbozumu burada yapılır

Kalbinizin acıktığı o meyvelerin

Garip lezzetiyle başınız cilalıdır

Bu bitmek bilmez öğle sonrasının."

Külfetsiz buluverdik hayâlimizi;

Kolları bize uzanmış Pylad'larımız.

"- Serinle, Elektra'na doğru aş denizi!"

Der, vaktiyle dizlerine kapandığımız.

 

VIII

 

Ey ölüm, koca kaptan artık gitmeliyiz!

Ey ölüm, haydi, bizi boğdu bu memleket!

Mürekkeb gibi kararsa da gökle deniz,

Kalblerimizdeki bu ışık yeter elbet!

Sun şu zehirden bize biraz canlanalım!

Bu ateş yaksın bizi alabildiğine,

Bu girdap, Cennet veya Cehennem, dalalım

Yeniyi bulmak için meçhûlün dibine!

 

Circe: Güneşin kızı meşhur sihirbaz kadın. Ulysee’i yanında tutmak için, onun arkadaşlarına

sihirli içki içirerek domuz şekline sokmuştur.

Capoue: (Kapu) İtalya’da br yer. Hannibal burasını işgal etiğinde askerleri orada zevk-ü sefaya daldıklarından, bu kelime-şehir, eğlence ve işret yeri mânâsına kullanılır.

Altın şehri: II/4-2'de yeralan bu tamlama, orijinalinde, "Eldorado" olarak, (yani efsânevî,

'altın şehri' olarak) geçmektedir.

Lotus: Mitolojide geçen, Kuzey Afrikasında yetişen ve lezzetinden ötürü yabancılara

memleketlerini unutturan bir meyve.

Elektra: (electra) Oluş. Miolojide geçen

Agamennon ile Klytemneistra’nın kızıdır

 

 

 

SPLEEN

 

Gök çökünce sıkıntılarla sızlanan

Ruha bir kapak gibi, ağır ve basık,

Dökünce çemberi kuşatan ufuktan,

Gecelerden de acı siyah bir ışık;

Dünya olunca bir rutubetli zindan,

Ümit kanatları ürkek bir yarasa,

Gider duvardan duvara vuraraktan,

Ve başı çarpar çürümüş tavanlara.

Andırınca yağmur tel tel süzülerek

Loş bir cezaevinin çubuklarını,

Ve gerince iğrenç bir sürü örümcek

Beyinlerimizde tozlu ağlarını,

Çalar tehevvürle birden havalanır,

Fırlatırlar göğe korkunç bir uluma;

Bunlar, sanki yurtsuz, başıboş ruhlardır,

Koyulup dururlar inatla feryâda.

Ve ruhumdan geçer upuzun tabutlar,

Sessiz, ağır ağır, ümit ağlamada;

Merhametsiz korku mütehakkim, çakar

Siyah bayrağını eğilen kafama.

 

 

 

HÜZÜN VE SERSERİ

(Moesta et Errebunda)

 

Agathe, uçtuğu var mı ruhunun arasına,

Büyülü, mavi, derin ve ışıl ışıl yanan

Bambaşka denizlere, bambaşka semâlara,

Şu kahrolası şehrin simsiyah havasından?

Agathe, uçtuğu var mı ruhunun arasıra?

Deniz, tek tesellisi günlük ıstırâbların

Acaba hangi şeytan veya hangi mûcize

Her ulvî çalkanışta muazzam bir rüzgârın

Orguyla uğuldayan denizi verdi bize?

Deniz, tek tesellisi günlük ıstırâbların

Hey, trenler, vapurlar, beni buradan götürün!

Ne var gözyaşlarımdan çamurlar yoğuracak?

Arasıra der mi ki, Agathe'nin ruhu, üzgün

"- Nedâmetten, azâptan ve ıstırâbtan uzak,

Hey, trenler, vapurlar, beni buradan götürün!"

Ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet

Ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer,

Ey, her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet,

Ey, bir ömür boyunca gönül verilen şeyler

Ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet

Ah o yeşil cenneti çocuksu sevdâların,

O koşuşlar, demetler, o şarkılar, bûseler,

İnildeyen kemanlar arkasında sırtları,

Akşam, koruluklarda şarap dolu kâseler,

- Ah o yeşil cenneti çocuksu sevdâların,

O bilinmez zevklerin yüzdüğü masûm belde

Çok daha uzakta mı yoksa Çin'den Maçin'den?

Beyhûde bir arzu mu inildeyen dillerde,

Canlanan bir hayâl mi billûr sesler içinden.

O bilinmez zevklerin yüzdüğü mâsûm belde

 

 

 

REVERSİBİLİTE

(Reversibilité)

 

Neşeyle dolup taşan bilir misin kederi,

Utanç, ayıp, nedâmet, hıçkırıklar acılar,

O korkunç geceler ki, binbir azâbla uzar

Buruşturur bir kağıt parçası gibi kalbi?

Neşeyle dolup taşan, bilir misin kederi?

Sevgiyle dolup taşan, bilir misin nefreti,

O sıkılan yumruklar, yaşlar zehirle dolu

Ve intikâm hırsıyla beyinler uğultulu,

Emrine râmederken kinle kavrulan eti.

Sevgiyle dolup taşan, bilir misin nefreti?

Sıhhatle dolup taşan, bilir misin dertleri,

Soğuk hastahânenin duvarları boyunca,

Güneş gibi görmemiş sürgünler gibi bunca

Işığa hasret öyle ve bir kemik, bir deri,

Sıhhatle dolup taşan, bilir misin dertleri?

Gençlikle dolup taşan bilir misin çökmeyi,

Yaşlanmak korkusunu ve bir vakit her yerde

İçimizi sevgiyle tutuşturan gözlerde,

Merhamet okuyarak ecel teri dökmeyi.

Gençlikle dolup taşan bilir misin çökmeyi?

Işıkla, saadetle dolup taşan meleğim,

Başı döner de gürbüz vücûdunun seyrinden,

Vurulmuş bir kahraman sıhhat diler de senden,

Duanı kazanmaktır benimse tek dileğim.

Işıkla, saadetle dolup taşan meleğim,

 

 

 

SİSLER VE YAĞMURLAR

(Brumes et Pluies)

 

Ey güz sonları, kışlar, çamura batmış baharlar,

Uyutucu mevsimler! Seviyorum ve övüyorum sizi.

Sardığınız için böyle benim kalbimi ve beynimi

Buğulu bir kefenle ve müphem bir esrarla.

Uzun gecelerle fırıldak sesinin kısıldığı,

Soğuk rüzgârın oynaştığı bu büyük ovada,

Benim ruhum ılık bahar zamanlarınkinden daha iyi

Açacak geniş geniş karga kanatlarını.

Ölümcül şeylerle dolu ve çoktan beri üzerine

Kırağılar düşen bir kalbe hiçbirşey gelmez daha tatlı.

Ey soluk mevsimler, bizim iklimlerin sultanları.

Sizin solgun loşluklarınızın devamlı manzarasından.

Meğer ki aysız bir akşam, iki can bir arada,

Istırâb uyutula korkusuz bir yatakta.

 

 

 

SEYAHATE DAVET

(L’invitation Au Voyage)

 

Yavrum, zevkini düşün,

Oraya gidip bir gün

Yaşamanın birlikte!

Sevmek, daima sevmek

Sevmek, ölünceye dek

Sana benzeyen yerde.

Görünce göklerdeki

Islanmış güneşleri

Arasında sislerin.

Sihridir beni saran

Yaşlarla pırıldayan.

Orada ne varsa nizâm,

Şehvet, sükûn, ihtişam.

Gelip geçen yıllarla

O pırıldayan eşya,

Odamızın olacak.

Bulunmaz çiçeklerin

Kokuları, amberin

Nefesine dolacak.

Tavanlar süslü zengin,

Bütün aynalar derin,

Şarkın ihtişâmı var.

Orda herşey gizlice

Kendi ana dilince

Ruha birşey fısıldar.

Orada ne varsa nizâm,

Şehvet, sükûn, ihtişâm.

Bak, şu sular üstünde,

Uyuyan gemilere!

Hepsinin huyu gezgin.

Gelmişler, hiç durmadan

Dünyanın bir ucundan

En küçük arzun için.

Batan gün ışıkları

Bütün kırları sardı,

Sular ve bütün belde

Altın renginde artık;

Dünya uyuklar ılık

Bir parıltı içinde.

Orada ne varsa nizâm,

Şehvet, sükûn, ihtişâm.

 

 

 

BÜTÜN BİR KAİNÂTI BİLE...

 

Bütün bir kainâtı bile yatağına alırsın,

Sıkıldıkça vahşileşiyorsun iğrenç kadın!

Dişlerin alışsın diye bu garip oyuna

Hergün, çiğneyeceğin kalb gerek sana.

Bayram günlerinde, şenliklerde ışıldayan

Dükkânlar ve porsukagaçları gibi, yanan

Gözlerin kullanır başka kudretin kanûnunu,

Bilmez o kendi güzelliğinin kanûnunu

Sen; sağır, kör, acımasız vahşet makinası,

Sen; dünyanın kanını içen esenlik vasıtası

Nasıl da utanmadın, aynalarda görmedin,

Sararıp solduğunu tüm çekiciliğinin?

Ustası geçindiğin kötülüğün dehşeti

Tuttuğun yanlış yoldan seni döndürmedi mi,

Bu gizli oyunların gerçek ustası tabiat,

Bir deha yoğurmak için, seni kullandığında,

-Seni;ey iğrenç hayvan- günahların ecesi?..

Ey edepsiz büyüklük! Ey mübarek yüzkarası!

 

 

 

SED NON SATAITA

 

Geceler gibi esmer, misk, havana kokulu,

Sen; acayip tanrıça, Faust’u Savana’nın

Ey abanoz göğüslü güzel büyücü kadın,

Siyah japon kuşağı, karanlıklar çocuğu,

Ne yapayım şarabı, ne yapayım afyonu,

İksiri bana yeter o kabaran ağzının;

Gelince sana doğru kervanı arzuların,

Bir sarnıçtır gözlerin, hüznümün içtiği su.

Ruhumun penceresi o kara gözlerinden

Daha az alev boşalt acımasız şeytan! Ben,

Styx gibi dokuz kez seni kucaklayamam.

Ey çapkın intikâm perisi, ey Mégére, ne yazık ki

Köpeklerle kuşatıp yıldırmak için seni

Cehennem yatağında Proserpine olamam!

 

 

 

VAMPİR

 

Sen, bıçak darbesi gibi

Sızlanan kalbime daldın;

Sen İblisler gibi güçlü

Çılgın ve süslenmiş geldin.

Bütün arzun yuvalanmak

Şu garip, yalnız gönlümde;

- Tutkunu olduğum alçak!

Nasıl forsa zincirine

Nasıl kumarbaz oyuna

Leş, kurda; ayyaş, şişeye

Bağlı ise, ben de öyle

Lânet! Bağlanmışım sana!

Yalvardım palaya: “- Artık

Beni sen hür kıl!”, dedim,

Bitsin diye bu alçaklık,

Zehirden yardım diledim.

Pala da, zehir de heyhat!

Aşağılık buldu beni,

Dediler ki: "- Böyle berbat,

Böylesi köle birini

Niçin kurtaralım aptal!

Yakayı kaptırmışsın sen

Onun imparatorluğuna

Birşey gelmez elimizden,

Tut ki, çabayla, gayretle

Kurtardık, neye yarardı?

Vampir öpüşlerin ile

Diriltirdin kadavranı!”

 

 

 

CİNNÎ

 

Güneş, tüle bürünmüş. o güneş gibi sen de,

Ey hayatımın Ay’ı! Örtün, gölgelerle dol;

Uyu veya sigaranı iç keyfince; dilsiz ol,

Sıkıntının uçurumuna dal bütünüyle;

Seni böyle severim! Ama karanlıklardan

Çıkan ışıksız yıldız gibi, bugün kubarmak,

Çılgınlıklarla dolu yerlerde çalım satmak

İstersen, tatlı hançer, tamam fışkır kınından!

Parlak avizelerde yak gözbebeklerini!

Budala bakışlarda doyur isteklerini!

Her arzun kabülümdür; taşkın, marazlı, çarpık;

Dilediğin gibi ol, kızıl şafak, kara gece;

Şu titrek bedenimde haykırmayan tek lif yok

"Sevgili Şeytan; sana tapınıyorum!”, diye.

 

 

 

KABİRDE AZAB

 

Zifiri kara gözlüm, uyuduğun zaman

Birgün, mermerleri kara mezarın dibinde,

Ve bir gün, bu yatak yerine, bu ev yerine,

Yağmurlu, oyuk bir çukura girdiğin zaman;

O tembel, kayıtsız göğsüne abanıp, taş

Çırpınan kalbini, bütün özlemlerini,

Serüvenlere düşkün ayağını, elini,

Bütün tutkularını ezerken yavaş yavaş,

Benim sonsuz rüyamın sırdaşı olan mezar

(Zira, mezar, şairi hep anladı ve anlar)

Uykunun sürüldüğü bütün geceler boyu

Sorup sana diyecek: "- Ey acemi fahişe!

Ölüler ağlıyorken, senin aklın neredeydi?”

-Ve kemirecek kurtlar derini azab gibi.-

 

 

 

GÜZELLİĞE İLÂHİ

 

Derin gökten mi geldin, uçurumdan mı çıktın

Ey güzellik! O kutsî, cehennemlik gözlerin

Hem iyilik hem de suç dolduruyor kadehe,

Belki bu yüzden çarpıcı bir şarab gibisin.

Kokular taşıyan fırtınalı bir havasın;

Gözlerinde, güneşin batışı, doğuşu var,

Öpücüklerin iksirdir ve testidir ağzın

Yiğidi alçaklaştırır, çocuğu yiğit kılar.

Kara burgaçtan mı çıktın, yıldızlardan mı indin?

Sapıtıp köpek olmuş Kader eteklerinde,

Hem yıkım hem kıvanç saçıyorsun bütün gün,

Yöneten sensin; ve sensin kem söz etmeyen de.

Alay ettiğin ölüler üstünde yürüyorsun;

Daha az mı çekici takılarından Korku,

Ve Cinâyet sevdiğin süslerin arasında

Mağrur göbeğinde sevdalı dans etmiyor mu?

Su sineği, gözü kamaşmış, uçuyor sana,

Cızırdayan mum diyor: Takdis edin alevimi!

Eğilmiş sevgiliye âşık, soluk soluğa

Mezarını okşayan canlı cenaze gibi.

Ha cennetten gelmişsin, ha cehennemden, boş ver,

Ey güzellik! Korkunç ama, kalbi temiz dev, sen

Gözünle, gülüşünle, ayağınla bana n’olur

Sonsuzun kapılarını şöyle açabilsen?

Şeytanmış, Tanrıymış, Melekmiş veya Su Perisi

Ey kadife gözlü peri, sen bunlara boşver,

Ey uyum, koku, ışık, - ey tek ecem, kuluna

Şu kainatı çekilir, hafif kıl, yeter!

 

 

 

TAPARIM, HÜZÜN VAZOSU

 

Taparım hüzün vazosu, büyük suskun, sana,

Gecenin gök kubbesine taparcasına;

Kollarımı sonsuz çoğalttığım zaman,

Ve, ey gecemin süsü, sakındıkça kendini,

Benden kaçtıkça daha çok severim seni,

Cesedin peşindeki kurtçuklara dönerim,

Üstüne saldırırım, tırmanırım, binerim,

Taparım, vahşi hayvan, soğuyan bedenime!

Soğudukça daha bir artan güzelliğine!

 

Devamı İçin Tıklayınız

 

www.sinamiorhan.up.to

 

1
Hosted by www.Geocities.ws

1